Ağustos 20, 2019

Günceye Veda

Bu, bilmiyorum kaçıncı yazı denemem son bir kaç gündür. Olmuyorsa neden olmadığını yaz demişler. Yazamayınca okumam gerekir düsturuyla ben de eski yazılarımı okudum. Her şeyi yazmışım. Evet, böyle düşündüm. Her şeyi söylemişim söylenmesi gereken. Ne demiş şarkı: "Sorma bana hiç bir şey, söylenmedik ne kaldı."

Bazı yazıları gerçekten beğendim. Bazı cümlelerim, konulara bakış açım, bitirişim, başlayışım hiç de kenara atılır şeyler değilmiş... "Daha hikaye kitabı yazacaksın" diyen kırk yıllık arkadaşıma artık gülmüyorum. Yazacağımdan değil de yazabilme ihtimalime inanıyorum evet. Şu anda siz okuyucunun dudak büken gülümsemesini umursamıyorum, insan kendini övmez diyen dedeye de aldırmıyorum.

Şimdilerde hangi cümleye başlasam hangi kelime gelse aklıma ya "söylemiştim" ya da "söylesem ne fayda" ile kapatıyorum gözlerimi. "Yerle yeksan oldum, kalkamıyorum" ile "çimenler yeşildir" cümleleri arasında bir fark bulamıyorum. Böyle olduktan sonra yazılabilir mi, yazılamaz. 


"Masumlar ne anlatır yüzlerinde? Cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir? İçimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm? Bu boşlukla nereye dek gidilebilir?" -M.Mungan

Ağustos 19, 2019

İnsanlardan Alıntılar

Ben sözümü tuttum. On beş gündür sigara içmedim. Sen tutmadın. -Anonim.
***
Vazgeçtim. Ne zaman vazgeçeceksin tutunmaktan diye on yıl önce soran arkadaşıma cevaben yazıyorum: bugün vazgeçtim. Hayata kırgınım. Kızmıyorum, bana hiç bir şey vaat etmemişti çünkü fakat kırgınım. -Anonim.
***
Mae Mobley benim son küçük kızımdı. Ve o on dakikada bildiğim tek hayatı kaybetmiştim. Tanrı düşmanlarımızı sevmeyi öğütler. Ve bu çok zor. Ama gerçeği söyleyerek başlanabilir. Kimse bana ben olmanın nasıl bir şey olduğunu sormamıştı. Bu konuda hakikati söyledikten sonra kendimi özgür hissettim. -The Help, filminden.
***
Modern klasik müziğin başarılı bestecilerinden ve önemli gitaristlerinden biri kabul edilen Bryce Dessner'in ilk tek şarkılık albümü yayınlanmış: Des Traces.  Bayıldım! -Müziklerden.
***
- Sen bir şeyi unutmak isteseydin neyi unutmak isterdin Teyze.
- Bilmem, zor bir soru, düşünmem lazım.
- Bulamadın mı hâlâ?
- Yok. Senin var mı?
- Ben senin kızmayı unutmanı isterdim.
Çok üzüldüm... -Anonim.
***
Yer olmadığından seni iki sıra arka çaprazıma oturttum. Ben de senin iki ön çaprazına yerleşmiş oldum. İlden ilçeye giden otobüsün bu kadar kalabalık olacağını nereden bilebilirdim. Ayaktaki yolculardan aramız kapanmıştı. Otobüse bineli yirmi dakika kadar olmuştu. Bir ara arkama yaslanıp kendimi bıraktığım, kafamdakileri satmaya çalıştığım cam dışından başımı arkaya, sana doğru çevirdim. Dimdik oturmuş, koltuğu sımsıkı tutmuş pür dikkat bana bakıyordun. Nasıl korkmuştum senin korkundan... Gelcen mi dedim? Hemen geldin. -Sana bakıyorum bindiğimizden beri. -Ya inersen beni unutup. Çok üzüldüm. -Anonim
*** 

Ağustos 16, 2019

Bir Zamandan Ovaya

BİR ZAMANDAN OVAYA

Gök burada bodur ve yayvan
Böylece yer yer genç kavaklarla
Bir ahi bulutları dürüyor

Zaman bütün kıvrımlarıyla iç içe yatıyor

Güneş gözlerimden giriyor içeri
Ve sökülüyor kara kıştan gördüklerim
Sana tutunduğum yerlerden çözülüyorum

Bir ağaçtan düşer gibi olgunlaşıyorum

Ellerim ıslak ve berrak
Bir zamandan, bir ovaya topluyorsun beni
Bittiğim yerde büyüyebilen bir türüm

Bütün suları aydınlık denizlere bir ederim

Enver Ali Akova, 2018, Olmasını İstediğimiz Bir Park, Varlık Yayınları

Temmuz 24, 2019

Bazı İnsanlar

Bu dünyada hâlâ bazı insanlar var: Yo-Yo Ma, Itzhak Perlman ve John Williams, gibi.
Kendi başlarına da bir arada da harikalar yaratıyorlar...



Temmuz 15, 2019

Kalbim Katlanma Bu Dünyaya

Anılar biriktikçe sisleniyor aşklarda
Yitiriliyor serüven duygusu ki o zaman
Şeytanımı koluma takıp gitmeliyim
Yeni bir cehennem kurmalıyım kendime
Hep kendini yineliyorken sesler kokular
Gittikçe birbirine benziyorken dünle bugün
Ölümsüz olmak kadar ürkünç bir şey
Bu dünyaya alışmak duygusu

Sonsuza kadar sonsuzluğa asılı kalmak
Tanrılara ödül insanoğluna cezaysa
Kalbim bağışlanmayacak birşey yap
Katlanma kendine ve bu dünyaya

Kalbim ödünç say sana ayrılan ne varsa
Geri vermiştin dinini
Dilini de unut artık
Aztektin yahut Kürt, hüznünse Kızılderili
Geri ver ne kalmışsa sende, umutların dahil
Hiçlik, o sezdiren keder
Buydu senin payın
Duyumsa sülfürün yanışını
Seni vur ,seni bekleme, seni tarihsiz kıl
Bir kartala parçalat seni kayalara zincirleyerek
Kurbanla kurban eden bilinmiyor tarihe bakarsan
Bir efsaneydi yaşamak, sende bilmiyorsun bunu
Medyumdu kimya bir senfoninin diliydi belki
Yeni cehennemler kurmuştuk bilinebilir şeylerden
Sözünü tut artık, seni tarihsiz kıl
Ve katlanma bu dünyaya ey kalbim

-Ahmet Telli

Temmuz 11, 2019

Haziran 19, 2019

Bir Şiir & İki Şarkı

Bir sahne ancak bu kadar güzel açılabilir: Mavi bir kadınla...
Bir sessizlik ancak böyle iç yırtarak bölünebilir: Alexiou'nun sesiyle... 
"Herkes ölür ama herkes yaşayamaz" demişti William Wallace değilmi? "Sözün sonu kederli bir gülüş de" olsa, geriye kalan nasıl yaşandığıdır... Birini diğerinden ayıran şey; yorumlamak...

ÖTEKİ MİTHOSU
...
göze alırsanız eğer
kırılır dağılır aynadan sandığınız resimler
sözcükler kalır geriye
cam kırıklarına saklanmış
az ışıklı odalarda sözcükler
...
Sözcükler. Tutmamış ömürlerin teyel yerleri
camlatılmış kelebekler, kurutulmuş akrepler gibi
başkalarına kaldınız
bir zamanlar sanmıştınız ki hayat
kitaplardan ve sözcüklerden geçer
kendinizi eskiten oyunlara daldınız
örneğin uzun tutulmuş bir önsöz yüzünden
kitaba geç kaldınız
Ki 'hayatınız' su içinde birkaç roman eder
...
masalın en iyi yanı yeniden söylenebilmesidir
söylendikçe büyülenirler
birleşir nehirler, dağlar yer değiştirir, tılsım ve tehlike
çığ ve lâv, kılıç ve ipek, coğrafya ve tarih yeniden keşfedilir
...
Murathan Mungan

Haziran 16, 2019

İç İçe Rüyalar

Rüyamda, rüyamda birini görürken onu rüyamda gördüğüme şaşırdığımı ve rüyamda, uyanıp rüyamın rüya olduğuna üzüldüğümü gördüm. Her iki rüyadan da peş peşe uyandım.
Gerçek.

Rüyamda, ağzımdan kahve renkli az sıvı bir şey geliyordu. Aktı aktı, gelmeyince kendim çektim. Sonra o sıvı çok güzel göründüğünü düşündüğüm gümüş renkli bir sıvıya dönüştü. Ben onu ağzımdan çıkarmaya çalışırken yanımdan koyukahve renkli iki at geçti. Daha çok başlarını hatırlıyorum.  Çok güzellerdi. Hava çok sıcaktı. Atlar susamıştır, su versem keşke dedim. Yan tarafta bir kazan gördüm. Kazan su doluydu ve su üstten pırıl pırıl, dibine doğru bulanık görünüyordu. İçinde küçük balıklar vardı. İçemezler öyleyse dedim.
Gerçek.

Rüyamda, bir kız çocuğu çok yüksek olduğu bulutlardan anlaşılan bir tepenin başında aşağıya bakıyordu. Elinde bir papatya çiçeği tutuyordu. Papatyaları çok sevdiğini düşünüyordu. Bir dere akıyordu yan tarafında. Bir adam, babası olduğunu düşündüğü bir adam ama emin olamıyordu, çamaşır yıkıyordu. Yanına gider kız çocuğu, "neden sen yıkıyorsun çamaşırları", der. O zaman babası olduğundan emin olur. Kalmış, yıkıyorum işte der. "Onlar benim değil, kızkardeşimin", der küçük kız. En azından kendi çamaşrlarını yıkamadığına sevinir. Sonra zaman ve mekan değişti. Kız bir musluğun başındaydı, boğazı gıcıklanıyor, öksürüyor, bir şeyler çıkacak gibi oluyor çıkmıyordu.
Yalan.

Haziran 13, 2019

Oradan Buradan Sözler

"Ey layık olmayan kimseye yardım eden! Bil ki, suçlu, işlediği suçla zaten yeterince cezalandırılmıştır..."  -Bin bir Gece Masalları.
***
Sanırım en büyük üzüntümüz, eğer görürsek, yetmiş yaşlarında bir evin penceresinden bakarken geçmişe, farklı yapmadığımız şeylerin pişmanlığı olacaktır. Bir hayatın, hayatımızın biteceğine en baştan beri alıştırabilirken kendimizi, oturduğumuz koltuğun hiç de rahat olmadığını gördüğümüzde neden değiştir(e)mediğimizi düşünmek, omuzlarımızdaki yükü ağırlaştıracaktır. Bir hayatı huzurla sonlandırabilmenin en önemli farkındalığı o hayatı "insan" olarak, "kendini bilerek" yaşabilmektir kanımca.
***
Sesli sözler.
***
"Popper'e göre, insanları neyin mutlu edeceğini kesin olarak bilemeyiz. Onlara, en büyük mutluluğu sağlama özentisi bizi dogmatik bir tutuma götürür. Oysa bunun tam tersi çok daha sağlamdır: İnsanları nelerin mutsuz edebileceğini daha büyük bir güvenle saptayabilir, bu engelleri ortadan kaldırmaya çalışabiliriz - ondan sonra mutlu olup olmamak artık kendilerinin bilecekleri iştir. (s.40)"- Mete Tunçay, Bilineceği Bilmek
***
Bu filmde Sultan'ın evi olarak görünen Arnavutköy sırtlarında kalan son gecekondu geçen haftalarda yıkıldı. İstanbul'un ikinci boğaziçi köprüsünün yapımından önce Avrupa yakasında köprünün geçiş noktalarında kalan gecekondu mahallesi yıkımlarını anlatır film. Türk sinemasının iyi örneklerindendir. Şark kurnazlığı sorunu sanıldığından önemli bir sorundur. Aklıma bu konuda Çetin Altan gelir. Türkiye'nin ciddi bir köylülük sorunu olduğunu söylerdi. Mesela, İtalyan köylülerinin üzüm bağlarından döndükten sonra akşamları piyano dinleyerek uyuklamalarına ya da pazar günleri arkadaşlarıyla tenis oynamalarına giden yolun bizim için ütopik olduğundan dem vururdu yazılarında. Doğrudan olmasa da bu filmde de benzer olarak şehre gelmiş ve köylerini bir mahallede yaşatan köylülerin birbirleriyle kurdukları bencil ve çıkarcı ilişkiler iyi anlatılmış. Filmde Kemal, sırf beraber olmak için kırk takla attığı, işi sahte nikah oturumuna kadar götürdüğü Sultan'a bir zamandan sonra aşık olsa da o kısmı Türk sineması sevimliliği sınırında kalır. Elbette bencillik ve çıkar ilişkileri köylülere has değildir. Fakat, "orada bir köy var uzakta", romantizmiyle baktığımız yerleşimlerin nasıl kendini kurtarmaya çalışan bireylerle dolu olduğuna da  iyi işaret ediyor film. Diğer yandan gecekondu yapılaşması kentli zenginlerin ve onların vesilesiyle devletin ucuz iş gücü pahasına önce göz yumduğu, işine gelmediği noktalarda gözden çıkardığı apayrı bir konut/barınma sorununun sonucudur. Bu bağlamda gecekondu yapılaşmasını ona ihtiyaç duyanlarla sınırlandırmak haksızlık olur. Fakat benzer şartların, sorunların içinden gelen insanların birbirlerini ezerek sıyrılmaya çalışması işte o asıl sorundur. Film güzel. Bahtiyar bakkal Şener Şen ise  filmin çifte kaymağı...
***

Haziran 12, 2019

Hüzün

Sevdiğimiz şeyleri yaparken hüzünlenmek çok hüzün verici. Tarık Akan filmleri izlemek gibi... 

Yalancı Yarim, Melek mi Şeytan mı?, Delisin, Yaz Bekarı'nın son sahnesi, Öyle Olsun,'un yarısını izledim dün.

Yalancı Yarim filmini beş-altı kez izlemişimdir, her seferinde Metin Akpınar'ın özür sahnesine pür dikkat kesilirim. "Ben, bugüne kadar hayatımda kimseden özür dilemedim", derken Münir Özkul'un ve diğerlerinin yüzündeki o şaşkınlık!.. (Y. Ertem Eğilmez)

Yaz Bekarı filminde bir kocanın mutsuzluğu film boyunca gözümüze sokulurken, başka bir kadın tarafından sevilip seviyorken yine de 1974 yılı gelenekleri evli bir adamın boşanıp sevgilisiyle evlenmesine izin vermez. Ki sevgili zaten evli olduğunu bilmiyordur. (Y. Osman Seden)

Müjde Ar ne kadar güzel Öyle Olsun filminde... Filme adını veren  İskender Doğan'ın Kan ve Gül şarkısı da film boyunca şenlik halinde geçer. Ama filmin en eğlenceli sahneleri Ayşen Gruda'nın sohbetleridir:

-Yarışmayı kazanınca buradaki erkeklerin hepsiyle kırıştıracağım.(Ayşen Gruda)
- İnşaallah. (Annesi)
- İdealiniz var mı? (Jüri)
- Yok ama televizyonun taksidi bitsin inşaallah onu da alacağız.(Ayşen Gruda) (Y. Orhan Aksoy)

Delisin, az bilinen filmlerdendir. Bir köyde miras peşinde koşan, koşarken birbirlerini yiyen konu komşu akrabayı anlatır. Ayrıca hurafelerin insanları nasıl yönetir hale getirildiğini pek iyi anlatır. Filmde Cici Kızlar grubu da hem söyler hem  oynar. (Y. Ergin Orbey-Hababam Sınıfı'nın müfettişi)

Film isimlerinde filmlerin şarkılarını bulabilirsiniz. 

Haziran 11, 2019

For Every Bird There is a Stone Thrown at a Bird

Good Bones

Life is short, though I keep this from my children.
Life is short, and I’ve shortened mine
in a thousand delicious, ill-advised ways,
a thousand deliciously ill-advised ways
I’ll keep from my children. The world is at least
fifty percent terrible, and that’s a conservative
estimate, though I keep this from my children.
For every bird there is a stone thrown at a bird.
For every loved child, a child broken, bagged,
sunk in a lake. Life is short and the world
is at least half terrible, and for every kind
stranger, there is one who would break you,
though I keep this from my children. I am trying
to sell them the world. Any decent realtor,
walking you through a real shithole, chirps on
about good bones: This place could be beautiful,
right? You could make this place beautiful.

- Maggie Smith

Kitap: Good Bones, Tupelo Press, 2017

Haziran 10, 2019

Hüzünlü Gezinti Güvertesi

Hüzünlü Gezinti Güvertesi
...

II
Yüzüm
hangi dağa baksam
içinde öfkelerinden habersiz
korkunç atlar gezdiren
bu sessiz, yıldızsız.
Yüzüm
hangi yola çıksam
bu yetim avlusu, bu ateş
bu ağlamaklı şey…

III
Hiç gürbüz
hiç pembe yanaklı
sayfalarımız olmadı mı bizim?
Biz hiç mavi kalacak bir mevsime
çıkmamış mıydık yorgun yokuşlarından
kışın?

Kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
ne çok severdin,
Nasılsın…
Bugünlerde ben iyi gibiyim
yorgun gri kaideler arasında
hüzünlü bir yeşilim,
Ya sen…
Sen… Nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?
...

– Birhan Keskin

Haziran 02, 2019

Alıntı-Proust

"Bir insanın, kendisine bütün dürüstlüğüyle elini uzatan birinin arkasından gülmekle, hayat boyu içinden çıkamayacağı bir batağa saplandığını anlamaması, inanılır gibi değil gerçekten." - Marcel Proust, Swanların Tarafı

Haziran 01, 2019

Bir Küvet Hikayesi

"Nazım, birlikte oldukları süre boyunca, senin olan her şey bana ait diyor. Benim olan her şey de sana ait. Nazım, Piraye’yi aldatıyor, Piraye, affediyor, ama bir şiir yazıyor, bu şiiri de Nazım’a gönderiyor. Nazım, şiirin duygusunu değiştirmiyor, sadece birkaç dizesini değiştiriyor ve şiiri kendi ismiyle yayınlıyor. Yanılmıyorsam da, açıklama olarak, sana ait olan her şey aynı zamanda bana ait değil mi? diyor… Burada kalmıyor, Nazım cezaevindeyken, ayrılıyor, galiba Münevver’le birlikte olmaya karar veriyor ve Piraye’ye, Büyük Dostum cümlesiyle başlayan bir mektup yazıyor, ilişkilerinin kadın ve erkek kısmının artık bittiğini söylüyor. Sonra, pişman oluyor, tekrar başlamak için ısrar ediyor Piraye’ye. O sıralarda Piraye de Nazım’a bir mektubunda, kendi çocuklarıyla görüşebileceğini söylüyor. O zaman Nazım, cevap verdiği mektubunda ”İyi de Piraye, sen zaten yıllar önce vermedin mi onları bana” diyor." -Bir arkadaşımın notlarından.
* Pirayenin yazdığı, Nazım'ın düzeltip, kendi ismiyle yayınladığı şiir.

  
Bir Küvet Hikayesi

Süleyman'a karısı telefon etti:
Konuşan ben,
ben, Fahire.
Tanımadın mı sesimden?
Demek çok bağırdım birdenbire.
Çığlık mı?
Belki...
Hayır,
çocuklar hasta değil.
Dinle beni:
işini bırak da gel,
çabuk ol ama.
Telefonda anlatamam,
olmaz.
Daha kıyamet kadar vakit var akşama.
Saatler, saatler,
kıyamet kadar.
Sorma.
Dinle beni...
Hemen vapur bulamazsan
Üsküdar'a kayıkla geç.
Bir taksiye atla.
Paran yoksa
patrondan avans al.
Yolda hiçbir şey düşünme,
mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış.
Yalan kuvvetliye söylenir
ben kuvvetsizim.
Alay etme kuzum.
Evet kar yağacak,
evet
hava güzel.
Koynuna girdiğim adam gibi
kocam gibi değil,
büyüğüm, akıllım,
babam gibi gel...

Geldi Süleyman,
Fahire, kocası Süleyman'a sordu:
Doğru mu?
Evet.
Teşekkür ederim Süleyman.
Bak işte rahatladım.
Bak işte ağlamıyorum artık.
Nerde buluşuyordunuz?
- Bir otelde.
Beyoğlu tarafında mı?
Evet.
Kaç defa?
Ya üç, ya dört.
Üç mü, dört mü?
Bilmiyorum.
Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman?
Bilmiyorum.
Demek ki bir otel odasında.
Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi.
Bir İngiliz romanında okudum,
bu işlere yarayan otellerde
kırık küvetler varmış.
Sizinkinde de var mıydı Süleyman?
Bilmiyorum.
Hele düşün,
toz pembe çiçekli, kırık bir küvet?
Evet.
Hiç hediye verdin mi?
Hayır.
Çukulata, filân?
Bir defa.
Çok mu seviyordun?
Sevmek mi?
Hayır...
Başkaları da var mı Süleyman?
Yok.
Olmadı mı?
Hayır.
Bunu sevdin demek...
Başkaları da olsaydı
daha rahat ederdim...
Çok mu güzel yatıyordu?
Hayır.
Doğru söyle, bak ne kadar cesurum...
Doğru söylüyorum...
Zaten gösterdiler bana.
İnek gibi karı.
Belimden kalın bacakları...
Fakat zevk meselesi bu...
Bir sual daha, Süleyman:
Niçin?
Bilmiyorum...
Karanlıkta pencerenin hizasında
karlı, ağır bir çam dalı.
Bir hayli zaman oldu
sofada asma saat on ikiyi çalalı.

Süleyman'ın karısı Fahire
şunları anlattı kocasına ertesi gün:
Dayanılmaz bir acı halindeydi
kendime karşı duyduğum merhamet,
ölmeye karar verdimdi, Süleyman...
Annem, çocuklarım ve en önde sen
bulacaktınız karda ayak izlerimi.
Bekçi, polisler, bir tahta merdiven
ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız
arka arsada bostan kuyusundan.
Kolay mı?
Gece bostan kuyusuna doğru yürümek,
sonra kenarına çıkıp durarak
baş aşağı atlamak karanlığına?
Fakat bulmadınızsa eğer
karda ayak izlerimi
sade korktuğumdan değil.
Bekçi, merdiven, polisler,
dedikodu, kepazelik,
aldatılmış bir zevcenin intiharı:
komik.
Niçin öldüğümü anlatmak müşkül.
Kime? Herkese, sana meselâ.
İnsan, ölmeye karar verirken bile
insanları düşünüyor...
Sen yatakta uyuyordun
yüzün rahat,
her zaman nasıl uyursan
ondan evvel ve o varken.
Dışarda kar yağmaya başladı.
Bir tek gecelikle çıkmak balkona:
Zatürree ertesi gün,
nümayişsiz ölüvermek.
Hayır,
hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.
Yaktım sobamızı.
İyice ısınmak lâzım ilkönce.
Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış.
Pencereye, kara bakıyorum:
«Eşini gaip eyleyen bir kuş
gibi kar
geçen eyyamı nev baharı arar...»
Babam bu şiiri çok severdi.
Sen beğenmezsin.
«Sağdan sola, soldan sağa lerzânı girizan...»
Lambayı söndürmeden balkona çıktım.
« ... gibi kar
düşer düşer ağlar...»
Oturdum balkonda iskemleye.
Havada çıt yok.
Karanlık bembeyaz.
Uykudayım sanki.
Sanki çok sevdiğim bir insan
korkarak beni uyandırmaktan
yumuşacık dolaşıyor etrafımda.
Üşümüyordum.
Kederim duruluyor
berraklaşıyor.
Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık
sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin.
Ben rehavetli bir mahzunluk içinde
acayip şeyler düşünüyordum:
Feneryolu'ndaki çınar
150 yaşındaymış.
Ömrü bir gün süren böcekler.
Gün gelecek
insanlar çok uzun
çok bahtiyar yaşayacaklar.
İnsanın yüreği ve kafası var...
İnsanın elleri...
İnsan?
Ne zamanki,
nerdeki,
hangi sınıftan?
Onların insanları,
bizim insanlarımız.
Ve her şeye rağmen
yeni bir dünya için yapılan kavga.
Sonra sen
ben
bir kırık küvet
ve benim
kendime karşı duyduğum merhamet...
Kar durdu.
Sökmek üzre şafak.
Utanarak
odaya döndüm.
O anda uyansaydın
sarılıp boynuna...
Uyanmadın.
Evet,
çok şükür nezle bile değilim.
Şimdi?
Zaman zaman hatırlayıp
zaman zaman unutacağım.
Yine yan yana yaşayacağız
beni sevdiğine emin olarak.

Altı ay kadar geçti aradan.
Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı.
Gökte yıldızlar, ağaçlarda yaz meyveleri vardı.
Fahire birdenbire durdu
baktı muhabbetle kocasının gözlerine
ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.

- Nazım Hikmet Ran

Mayıs 30, 2019

Şimdi

Levent çarşıya sık sık yolum düşüyor son günlerde. Tıpkı on yirmi yıl önce öğle tatillerinde oturduğumuz gibi oturuyorum gelip gittikçe meydanda. İstanbul'un nadide meydanlarından biridir Levent çarşı. Her zaman düşündüğüm gibi, nereye gitti o aradaki koca yıllar diye düşündüm bugün de çarşının ortasındaki banklarda. Ve bugün düşündüklerim nereden geldi hayatıma, böyle dedim. Hayatım boyunca dedemle babam arasında bir seçim yaptım. Ne zaman dedem desem hayat bana babamı hatırlattı. Çok güzel bir semt meydanıdır Levent çarşı. Kurgulanmış bir film seti gibi her şey yerli yerindedir.

Yorgunluğumu, bezginliğimi ve sırtımdaki bilgisayarı bahane ederek Levent'ten Beylerbeyi'ne taksiye bindim. Arabeskin en kötü örneklerinden biri çalıyordu, değiştir misiniz demedim; "şu mezarda yatan benim sevgilim" diyen çok kötü bir ses ve müzikle Avrupa'dan Asya'ya geçebilirdim, bunu yapabilirdim.

İstanbul uzun yıllardır olduğu gibi baharı yok sayarak kıştan yaza atlamış. Köprünün üstünden geçerken gördüğüm manzaraya dönüp, ben de olsam buradan atlayarak intihar ederdim, diye düşündüm. O kadar güzeldi!

Şimdi, Beylerbeyi'nde muhtemelen her çalışanın görmek isteyeceği bir manzaraya bakarak çalışıyorum. Köprüden bir taksi geçiyor. Bir kadın camdan el sallıyor. Ben de ona el sallıyorum. Dedemin at üstünden bana, sen yürüyemezsin atın yanında gelme kızım, deyişini hatırlıyorum. Gülümsüyorum elbet. Köprünün üzerinden geçen taksi geçip gitmesine ramak kala duruyor.

Mayıs 29, 2019

Replik

"Bu acı kızımdan bana kalan tek şey. Neden onu unutmak isteyeyim ki! Keder, kalbin çürümesi gibi yok olup gitmez insanın içinden..."

Westworld dizisinden

Mayıs 28, 2019

Yorgunluk Çelişkisi

Bu benim için şaşırtıcı bir hissiyat ama yoruldum sevgili günceciler.

Ne fiziksel ne de zihinsel olarak yorgun hissettiğimi kolay kolay hatırlamam sorsanız. Fiziksel yorulsam, keyifli hissediyorsam, yorgun da hissetmezdim. On yıl olmuştur, bir gece ay ışığı yürüyüşüne çıkmıştık. Gece ikiden sabah yediye kadar neredeyse durmaksızın yürümüştük dereler tepelerden de yine de ne o gün ne bugün yorulmuş hatırlıyorum geceyi. Ki varış yerine yaklaşırken ayaklarım birbirine dolanıyordu. 

Son günlerde ne zaman kendime baksam; çok yorgunum diyorum. Bedenen ağır şeyler yapmıyorum. Zihinsel olarak geçen yıla göre daha pasifim ama çok yorgunum, yoruldum a dostlar... 

Son dört-beş yıldır yarım günüm yok ki yapacak bir şeyim olmadan öylece oturmuşum... Önce derslerim vardı ve hep bir rapor yetiştirmem gerekiyordu. Dersler ve raporlar arasında yds, ales, yökdil bilumum sınavlara hazırlık cabası. Bir hafta bir rapor yazmama boşluğum olsa bu sınavlardan biri ya da bir kaçı mutlaka önümdeydi. Sonra yükseğini yaptığım bölümün lisansını da okumalıyım arkadaş diyerek bir de açık öğretimi kattım araya, hiç bir şey olmasa o vardı. Ha bu arada bir de kısmi günlerde iş hayatım vardı. Dersler bitti, tez araştırması ve yazması başladı. Araştırmayla beraber sınavlar yine vardı, hep vardı. Şükür bitti derken, bu sene başında uzun zamandır kovaladığım işe başladım. Teşekkürler hayat, tamam. Ama nasıl bir başlamaktır bu; gecem gündüzüm birbirine karıştı. Şu yaşta on yıldır yapmadığımı yaptım; bir gündüz-bir gece-bir daha gündüz hiç uyumadım, dördüncü gece de gece yarısı yattım.

Şimdilerde anlıyorum ki benim için yorgunluk kafamda sürekli yapacak bir şeyleri taşımak ve neyin ne zaman biteceğini kestirememekmiş. Belirsizlik beni donuk, böyle salak gibim bir şey yapıyor. Bitmemiş işlerin varlığı beni fena halde yoruyormuş. Çalışkanım zannerdim, yanlışmış. Yapacak bir şeyler varsa bitirmemek beni rahatsız ediyormuş...

Lakin, ama, fakat çok önemli bir şeyi de anladım ki yapacak, kovalayacak bir şey yoksa hayat da eriyormuş benim için. Şimdilerde bir yandan bir dağ evinde, bir dere kenarında, bir ağaç altında en az üç gün öylece durmak istiyorum.. Diğer yandan bunu uzun süre yaptığımı, eleğimi asıp yapacak bir şey olmadan aylar yıllar geçirdiğimi düşününce, aman Tanrım hani hayat, derim diyorum... 

Mayıs 27, 2019

Küba'dan Kısaca

Küba yoksul bir ülkedir tanımlamasının aslında nasıl yanlış olduğunu farkettim dün gece. Küba'ya giden bir arkadaşımızın bize gezi detayları ve Küba hakkında yaptığı sunumdan sonra; bizim için yoksulluk görüntüsünde olan şeylerinin yoksulluktan ziyade farklılık olduğunu anladım. Farklı bir anlayış ve farklı bir hayatları var, yoksul olan bizleriz. Bizim için yoksulluk, işsizlik, gelir dağılımında eşitsizlik ve yetersiz ücretler sonucunda sürekli bir gelecek ve belirsizlik kaygısıyla yaşamak, bunun stresinin verdiği kaygı ve mutsuzlukla baş edebilmenin yollarını aramak, çocuğumuzu istediğimiz gibi, iyi olduğunu düşündüğümüz bir okulda okutamamak, kendimiz ve ailemiz için gerekli ana besinleri alamamak, sağlığa erişim, barınma gibi ihtiyaçları temel düzeyde dahi kimi zaman karşılayamamak. Hiyerarşide hep yukarıda tutulan, bizi daha da yoksullaştıran kültür sanat ihtiyaçlarına hiç girmiyorum. Buraya kadar hem fikir olduğumuza eminim. Küba içinse daha konforlu bir eve, daha yeni bir arabaya ya da belki bir arabaya, sürekli yeni ve değişen kıyafetlere vesaire sahip olamamak yoksulluk. Ki sahip olabilecekleri pek çok şeye de biz diğer dünyalıların kısıtlamaları sonucu erişemiyorlar. Bir yetersizlik, eksiklik, kurtulunması gerekli, bir gün değişecek umuduyla ömürlerin tükendiği bir durum da değil onlar için bu farklılık. Öyle ki; Küba vatandaşı olmak büyük bir onur ve gurur(muş).

Haydi Küba'da yaşayalım mı diyorsunuz? Maalesef. Küba vatandaşlık hakkı özel durumlar dışında sadece doğumla elde edilmekte. Bir Küba vatandaşı ile evlenerek oturma izni almak mümkün ama vatandaşlık, hayır. Devrim sonrasında vatandaşlık özel durumlar çalıştırılarak sadece iki kişiye verilmiş: Ernesto "Che" Guavera ve Gabriel Garcia MarquezÇıtanın nerede olduğunun altını çizmeme gerek yok sanırım ama bırakınız keyifle çizeyim.

The Self Century belgeselini şiddetle tavsiye ederim. Çünkü satın aldığımız ürün ve hizmetleri neden ihtiyacımız zannettiğimizi, ihtiyacımız olmayan pek çok şeye sahip olabilmek için nasıl canımızı dişimize taktığımızı (taktırıldığımızı) çok açık anlatmış.

Mayıs 25, 2019

Soru Neydiden Sorun Neydiye




Not:Beş Kardeş dizisi bana göre son zamanların en iyi ironiler, komik, zeki ve akıllı göndermeler, en iyi oyunculuklar ve oyuncular dizisi

Mayıs 24, 2019

İnanırdım

Yıllar önce biri, bugün bu olduğum yerde olacaksın dese, inanırdım. Bugün, iki bin on dokuz yılı mayısının yimi dördü.  

Yıllar önce biri, bugün o olduğun yerde olacaksın dese, inanmazdım. 

Mayıs 22, 2019

Evimin Salonu

Şaka şaka, hayalimdeki.
f oto: https://www.turkishmodern.com/rugs
Not: Nasıl güldüm; bu fotonun amacı halıyı satmakmış. Salona defalarca baktım aklımın ucundan geçmedi halı. Şimdi bağlantıyı paylaşırken fark ediyorum. 

Mayıs 21, 2019

Basit Tespit




Not: Bir çok farklı yorumunu özellikle müzik yorumunu dinledim şu türkünün. Bunun girişindeki sazı duyar duymaz; işte bu! dedim. İyi müziği ayırt edebilmek o kadar keyifli bir duygu ki. Selda Bağcan edasında -fiziği de benzer- hobi olarak gitar çalıp söyleyen bir arkadaşım var. Yıllar önce birlikte evde müzik dinliyorduk, kontrabası duyuyor musun, demişti?.. Artık duyuyorum ve müziği duymak var olduğumuzu hatırlatan harika bir his..

Mayıs 20, 2019

Gündelik Şeyler

Benim üniversite gençliğimde Levi’s 501 çılgınlığı vardı. Çocukluk işte, insan istiyor etrafında olanı. O dönemlerde hiç bir vakit almaya yanaşamamıştım. Bugün kendim için bir fedakârlık yapmak isteyerek alayım artık dedim. Birincisi her şey zamanında güzelmiş. O zamanlar bir serçe olan ben şimdi bir güvercin olarak 501 modeline hiç uymadım. İkincisi yirmi yılda bir pantolonun fiyatına bu kadar mı yaklaşılmaz arkadaş! Uzun zamandır başkalarına gösterdiğim cömertliği kendimin de hak ettiğini düşünerek aldım bir tanesini.

Sonra, arkadaşlarımın makyaj malzemeleri altı yıl kullanılmaz Azize demelerine kulak asarak makyaj markalarını dolaştım. Sorduğum sorulardan satıcı adamın yüz ifadesine bakınca gelişmelerin epey gerisinde kaldığımı anladım. Son zamanlarda izlediğim makyaj yapma videolarından aklımda kalanlara göre; hani allık sürmeden önce yüzü aydınlatması için bir şeyler sürülüyor onlar bunlar mı, dedim, o çok başka bir şey hanfendi, az, orta ve yoğun kapatıcılar var, hangisinden istiyorsunuz, dedi. Hepsinin bende nasıl duracağından emin bir şekilde gülümseyerek, biraz daha dolaşayım dedim. Eğer oradan bir göz farı seti, göz kalemi, rimel, pudra ve bir allık alarak çıksaydım inanabiliyor musunuz, bir aylık asgari ücretin yarısını verecektim. Böylesine fedakarlık denmezdi. Satıcı adam, isterseniz yüzünüzde görelim nasıl aydınlatıyor dedi. Bilsem ki zihnimi de aydınlatacak dört yüz yirmi beş lira verirdim, dedim. Ama bedava ne varsa sürdükleri için ben de denedim. Genç ve güzel olmak parayla ilgili derlerdi de inanmazdım.

Makyaja karşı değilim ancak genç yaşta makyajın hücrelerin tazeliğinin yüze yansımasını kapattığını düşünüyorum şahsen. Lisedeki yeğenimin yüzüne baktığımda öyle aydınlık ve ışıltılı görünüyor ki yazık onu renk renk tozlarla örtmeye... Makyaj kırk beş ellilerden sonra hayatın kırıklıklarını* örtmek için birebir bence. Gözlerimizin altındaki uykusuz geceleri gündüze çevirmek için, bir kısmını geride bıraktığımız kirpiklerimizi belirginleştirmek için ve kaybettiğimiz utangaçlığımızın alını türetmek için... Başka yerden birkaç bir şey aldım ben de. Bir arkadaşımı çağırdım bakalım ne kadar değişmişim göstermek için, gelmedi. Dert etmedim. Bence aynıydım zaten.

*Ve yılların yorgunluğunu...

Mayıs 18, 2019

Müzik ya da Dönence

Gelmiş geçmiş en güzel bestelerden bence! Hani derler ya; yok böyle bir giriş!!! Sözleri ve hikayesi ise şarkıyı daha bir yerleştiriyor yerine...
Usta isim, vakti zamanında “Dönence”nin hikayesini şu cümlelerle açıklamış. Dönence, dünyanın iki ayrı kutbundaki meridyenlerdir ve hiçbir zaman birlikte olamazlar. İnsanın doğasında da iki zıt kutup vardır. Bu, kendisinde olmayanı arama içgüdüsüdür. Örneğin; kış mevsiminde yazın gelmesini bekler, yazın da kışı ararız. İnsanlar hiçbir şeyin tamamına sahip değillerdir. Her şeyin yarısını yaşarlar. Örneğin 12 saat geceyi, 12 saat gündüzü yaşıyoruz ama 24 saat boyunca geceyi veya gündüzü yaşamıyoruz. Yani devamlı bir beklenti ve umut içinde yaşayıp duruyoruz. Bu beklenti ve umudun da sonu yok, dönüp duruyor. İşte tüm bu düşüncelerin ışığında doğdu Dönence… Şarkının müziğini Kurtalan Ekspres’ten Ahmet Güvenç ve Celal Güven yaptı. Aslında “Dönence” yoruma açık bir parça… Çünkü bizim dinleyici kitlemiz çeşitli kesimlerden oluşuyor. Bu çeşitli kesimlerden gelen insanlar da bu parçadan kendilerine göre bir sonuç çıkarıyorlar. Zaten arzu ettiğimiz, bu soyut şarkıdan herkesin kendi somut sonuçlarını çıkarmasıdır. Simsiyah gecenin koynundayım, yapayalnız… Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor Görüyorum! Bu sözlerle insanların beklentilerini vurgulamaya çalıştım… Geceyi yaşayan bir insanın, gündüze olan özlemini dile getirmek istedim. Çünkü insanlar her gece aynı duyguları yaşıyorlar. Kupkuru bir ağacın dalıyım, yapayalnız… Uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor… Biliyorum! Burada insanlardaki tatminsizliği ve olmayanı arama duygusunu açıklamaya çalıştım. Devamlı gelecekte olacakları umut ederek yaşayan insanları yani.

"Çatlamış dudağımda ne bir ses ne bir nefes, Uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor, Duyuyorum, görüyorum, biliyorum"

Mayıs 11, 2019

Yapamıyorsan Olmamıştır

Bütün mesele benim lokomotifte senin son vagonda oturuyor olmansa eğer, ki hiç zannetmiyorum, ikimiz de eninde sonunda aynı yere varacaktık. Ama dedim ya mesele o değil, eğer olsaydı sen de bilirdin; lokomotif durmadan kimse trenden inemez. Bak, Süphan’ı geçiyoruz, bir kartal uçuyor, bir kuzu korkarak bakıyor, uzakta belli belirsiz kır bir at koşuyor. Bir adam elma yiyor, bir kadın çay içiyor. Tren durmaksızın ilerliyor. Aslında düşünüyorum da tam şimdi çok haklısın kıskanmakta, bütün saydıklarımı önce ben görüyordum. 

Mayıs 08, 2019

İlişki Durumu Karışık

Elveda Rumeli dizisi vardı. Öyle sevmişim ki Makedonya'ya gittiğimde dizinin çekildiği Manastır kentini görmek istemiştim de yorgunluktan kısmet olmamıştı. Son iki saatir arayarak bulduğum bir sahnesi vardır, o zaman ağlamıştım, şimdi hüzünlendim. (Daha önce yazmıştım, yaşlanıyorum olsa gerek.)  7.bölüm 1:08 dakikasından itibaren beş dakika izlerseniz görebilirsiniz. Kocası Fatma'ya "Beni seviyor musun?", der. Fatma şaşkınlıkla güler, "Şimdi mi geldi aklına sormak, yirmi beş yıl sonra?" der. Kocası başını çevirir hafif yana ve öne basit bir soru dercesine, yine sorar "Beni seviyor musun?" Fatma, kadın tavrıyla detaylıca açıklar. "Ben seni seviyor muyum...Yimi beş senedir gıdak pisliği temizledim, niçin, sen seversin onları, onun için. Söyle ben seni seviyor muyum?" diyerek konuşmasını bitirir. Sevilenin sevdiklerini sevmek, sevilenin sevdiklerini sevmesekde gönüllüce kabul etmek... Ne güzel anlatmış, demiştim izlerken...

Hedonizmin gölgesinde başlıbaşına bir çıkar meselesi olabilir mi sevmek? Nihayetinde mutlu edenin, edeceğine inanılanın peşinden gidiliyor. İnsandan mutsuzluğu pahasına sevmesi beklenemez elbet. Bu, toplumların sağlıklı devamlılığı için doğru da olmaz. Mutluluğu pahasına mutsuzluğa göz yummaması beklenmeli ama... Sevilenin mutluluğu için onun başkasını sevmesi gönüllüce, mutlulukla kabul edilebilir mi sizce? Ve böyle biri değil de kim hak eder sevilmeyi...

Tarihte pek çok tutku hikayesi vardır. Bunlardan, İngiltere kralı VIII. Henry ve Anne Boleyn ilişkisi dikkat çekici gelir bana. VIII. Henry I.Catherine ile evlidir. Diğer yandan koca kral tek eşli olur mu ayıp bir kere, hem, sıfatı ne olacak olsun onunla olmak isteyen bir sürü genç kız var etrafında, elini çevirse gözü durmaz. Bunlardan biri Mary Boleyn'dir. Mary'den bir oğlu olur ama Mary metres sıfatı taşıdığı için oğlunun meşruiyeti olmaz. Mary'in kız kardeşi Anne ise henüz on beş yaşında çok güzel bir kız olarak sarayda dolaşmaktadır. Kral Anne'i de ister. Anne ablası gibi değildir. Evlenmeden olmaz diye tutturur. Henry Anne ile birlikte olabilmek, aslında sadece yatabilmek uğruna ülkeyi katolik kilisesinden ayırır ve halen İngiltere'nin resmi kilisesi olan Anglikan (yarı protestan yarı katolik) kilisesini kurar. Bir rivayete göre katoliklerin o dönemki kabullerinde iki kızkardeşle birlikte olmak ensest ilişki sayılıyordu. Kral birlikteliğine devam edebilmek için kiliseyi ikna edemeyince kiliseyi bertaraf etmiştir. Diğer ve en çok sözü edilen rivayete göre, kilise Anne'ne metresliğinin resmi sayılacağına, doğacak çocuklarının meşru olacağına dair garanti verse de, evlenmeden birlikteliğe ikna edilemez. Katolik kilisesinde boşanma kabul görmediğinden kral çareyi kiliseyi bertaraf etmekte, Roma kilisesinden ayrılarak Proteston kilisesini kurmakta görür. Nihayetinde Henry kral boşanır ve Anne ile evlenir. İşin ilginç yanı bundan sonra başlıyor bana göre. Anne ve kralın hiç erkek evladı olmaz. Anne'in erkek doğurmak için çeşitli akrabalarıyla ilişkiye girdiği söylentileri yayılır. Anne kurulmasına öncülük ettiği kilise tarafından ensest ilişki suçlamasıyla yargılanır ve o sıralarda Jane Seymour ile oynaşan kral, aşkı uğruna tüm ülkenin kilise bağlılığını değiştirdiği, ülkesindeki protestan-katolik çatışmalarının önünü açtığı karısının idam kararını onar. Nasıl bir sevmekmiş ki! Anne giyotinle idam edilir. Sonra da gider Jane Seymour ile evlenir.

Sanırım tarihin Henry'e ve İngiltere'ye bir cezası olarak, o dönemden sonra İngiltere'de kraliçeler/kadınlar dönemi başlar. Henry'in Jane Seymour'dan olan oğlu VI. Edward dokuz yaşında tahta çıkar ama çocuksuz bir şekilde yine çocuk yaşta ölür. Bu sefer ilk karısı I. Catherine'den olan kızı I.Mary tahta çıkar. İngiltere'nin ilk kadın yöneticisidir ancak beş yıl gibi çok kısa süre ve çocuksuz tahtta kalır. Ancak bu kısa süre içinde adını bilmediğimiz binlerce insanın ölüm emrini verir. Koyu katolik olan annesinin kızı olan Mary, annesinin Anne uğruna terk edilmesinin intikamı da olarak belki, yüzlerce protestanın canlı canlı yakılmasına kadar giden kanlı bir tarih bırakır arkasında. Asıl kraliçenin vakti gelmiştir. Henry'in hayatta kalan tek çocuğu olan ve meşruiyeti annesi Anne Boleyn'in idamından dolayı geç verilen Elizabeth (I.Elizabeth) İngiltere'de 42 yıl gibi uzun süre tahtta oturan ilk kraliçe olur. Kendisi, belki de anne ve babasının karmaşık ilişkiler tarihini de bitirmek adına hiç evlenmeyerek Tudor hanedanlığını bitirir. Kendisinden sonra yönetim kuzenlerine geçerek başka bir ailenin dönemi başlar.

Toplum sözleşmesi sevgi kavramı ve aile kurumunu birbiriyle özdeş sayarak insanı tek eşliliği yönlendirir. Diğer yandan aynı sözleşme tek eşliliği bir türlü yediremediği insanın hazları için işin içinden çıkamadıkça işine gelen insanlar için işine gelen çözümler üretmeye devam ediyor. Osmanlı haremi ortaya atmış, İslamiyet dört eşliliğe mübah demiş, modern toplum evlenmemeyi ve boşanmayı kolaylaştırmayı, diğer dinler kurallarını yumuşatmayı vesaire... İnsan her ne kadar yüce değerleri üzerinden toplumlar inşa etmeye çalışsa da yedi günahı için açtığı gedikler büyümekte ve toplumları dönüştürmeye devam etmektedir. Gelenek ve görenek dediğimiz pek çok şey de bir kaç neslin hafızası kadar hayatta kalabilmektedir...
Sonuç olarak, aslolan hayattır hayat da Beşiktaş'tır diyerek bir yere bağlanması zor görünen bu konuyu en ilgisiz noktada bırakmak, bu geç vakitte yapılabilecek en iyi şeydir... 

Nisan 30, 2019

Kelimelerin Anlamları (ThrowbackThursday)

Neyim eksik sizlerden, benim de bir 'tbt' gönderim oluversin, dedim.
Yazıyı tesadüf gördüm, böyle bir şeyler yazmış olduğumu da şaşırdım açıkçası, e öyleyse bir tekrarı haketmiştir bu yazı, dedim.

Büyülü Gerçeklik: Kelimelerin Anlamları: Alıntı; - Kendimi kaybetmekten korkuyorum. - Kaybet, ne olur ki? - Olmaz, ya bulamazsam sonra. - Ben seni bulurum. Kaybolursan bil ki be...

Nisan 29, 2019

Mekân ve İnsan


Bayıldım Ertan Saban'ın anlatışına. Tekrar tekrar izledim. 
***
Mekânlar insanların hafızasıdır. Coğrafya kaderdir, demenin diğer bir anlamlı ifadesi. Mesela ben Ankara'ya gittiğimde sigara içmek ancak akşama doğru, vücudum kimyasal olarak hatırlamaya başladığında aklıma geliyor. Bir sakinlik, bir dönüşmüşlük, bir gelecek umudu, bir her şeye yetebilme, yetişebilmeyi çağrıştırır bana Ankara... İstanbul tam tersi, gün üçe katlansa saatler eksik. Çocuk aklım bile hatırlar mekanları mesela; Ramazan köyü göçebeliğimi, yerleşiksizliğimi,  Karapınar köyü sevgiyi hatırlatır. Perşembe büyüdüğümü, Turunçova çocukluğumun karmaşasını, Ovaköy kıstırılmışlığı, Kalkan ergenliğimi, Kumluca bıkmışlığımı, Gömbe çaresizliğimi hatırlatır. 
Mekânlar insanların geçmişidir. Yok olmaları, değişmeleri, yanıp yıkılmaları insanların hafızasını eksiltir, karmaşıklaştırır ve belki yeniler. Yerlerin ismini değiştirmek ise değiştirmez anıları. 
***
Bu arada, İmmaneul Kant gibi tüm dünyanın en azından adını duyduğu bir adamın aynı şehirde doğup aynı şehirde ölmesi ürettiklerine bakıldığında oldukça şaşırtıcı benim için. Konigsberg'in bir Almanya bir Rusya olmasıyla bir ilgisi olabilir bu durumun. Bu da bir başka yazının konusu olsun. 

Nisan 25, 2019

Ben Aldanmak

Uzun zaman önce insanları sevdiğimi düşünürdüm. Bir müddet kararsız kaldım. Kötülüğün olduğu kadar iyiliğin de olduğu inancımı korudum. Dört beş yıldır kararımı netleştirdim ki insan ırkının sevilecek bir yanı yok. İyi insanların varlığı bunu değiştirmiyor. İnsanın doğasında bulunan bencillik, üstün ve iktidar sahibi olma isteği, kendi hazzının öncüllüğünü gütme çabası sergilediği iyilik davranışlarını alaşağı ediyor, edecek. Kendim dahil. Arkasında duramadığım pek çok hatam var. Üzüldüğüm kadar pek çok insanı da üzdüm. Çok ah aldım, almışımdır. Üzmeye de devam ediyorum. Yaptıklarıma bahanelerim çok. Gerekçelerimin, topuzu benden yana çevirmesi bir şeyi düzeltmiyor. Yine de, zarar veremeyeceğim uzak bir köyde çimenleri izleyerek hayvanlarla  birlikte yaşayabilmeyi dileyecek kadar yüzsüzlük içindeyim. Aldandım. İnsan ırkının öteki yüzüne kandım. Cemil Meriç’in Musa’nın Kızıldeniz alegorisinde aldanmayı tarif edişi demek istediğimi çok iyi anlatır. Tam olarak olmasada bir benzeri Neşet Ertaş’ın türküsü gibi; “cahildim dünyanın rengine kandım.” Siz buna,  yaşlanmak diyorsunuz. 

Nisan 23, 2019

Nereye Kadar

Uyumaya direndiğim kadar başka bir şeye direnseydim... Mesela neye, bilmiyorum...

Nisan 05, 2019

Şiir & Şarkı


Pişman Değilim

Pişman değilim, seslenmiyorum, ağlamıyorum
Her şey geçer ak elmalıkların üstünden bir sis gibi
Altın rengine bürünüp, solup gidiyorum
Bir daha geri gelmeyecek gençliğim.

Sen, bir daha çarpmayacaksın öyle
Kalbim! Ayazların üşüttüğü, öyle serin…
Ve bu akağaçların kumaşı ülkesi bile
Artık heves vermiyor gönlüme yalınayak dolaşmak için.

Serseri ruhum benim! Gittikçe daha az
Canlandırıyorsun ateşini dudaklarımın
Ey benim kaybolan diriliğim,
Deliliği gözlerimin ve taşkın ırmağı duygularımın.

Artık daha az şey ister oldum dileklerimde
Ah ömrüm benim! Yoksa seni bir düşte mi gördüm?
Sanki sessiz bir bahar sabahı erkenden
Dörtnala geçip gidiyormuşum gibi düş renkli bir at üstünde.

Hepimiz, hepimiz tükeneceğiz bu dünyada
Sessizce dökülüyor akçaağacın yapraklarından bakır
Sonsuza dek kutlu ol sen, sonsuza kadar yüksel
Bir çiçek gibi açıp, sonra öleyim diye geldin buraya

- Sergey Yesenin 

Yukarıdaki videoda dinlediğiniz şarkı bu şiirin Rusçasıdır. Görüntülerdeki sarışın genç şiirin sahibi S.Yesenin'dir. 1925' te henüz otuz yaşındayken bir otel odasında kendini asmıştır. 

Şarkıyı söyleyen Rus şarkıcı Aleksey Pokrovski...

Nisan 03, 2019

Bir Öykünün Tamamı

Her şey o akşam oldu. Gündüz, Aladağ'ın arkasında akıyordu.Göbelli'de kıpkırmızıydı akşam. Hanım, dama çıkıp tarhanayı bez torbalara doldurmaya başladı. Bütün gün dalga dalga tütmüştü dam. Hanım'ın çıplak tabanları kavruldu. Tarhanayı parmaklarıyla havalandırdıkça, iştah açan bir ekşilik yayıldı havaya. Sonra serinlik... Dağlardan gelen kızılçam kokusu, tarhananın ekşiliğini aldı götürdü. Geriye nane kokan sofranın hayali kaldı. Bir ürperti dolaştı Hanım'ın sırtında. Oğlunu gördü. Oğulun kollarını, oğulun belini, sırtının oluğundaki teri, omuz başlarındaki kızarıklığı, kenetlenmiş çenesini, yanağındaki dal çiziğini, saçlarını, saçlarını... Bir hasretlik korkusu sonra.
Oğul, beyaz fasulye çuvallarını yüklenip bahçenin ortasına getirdi. Damda duran anasına göz ucuyla baktı. Fasulyeleri iki çuval bezinin arasına koyup sedir dalıyla ince ince dövmeye koyuldu. Zarından sıyrılan her fasulye için bir 'ıhlama' koptu içinden. Vur ha vur! İncitmeden, kırmadan, incilerin ışığını söndürmeden, fasulyelerden gelen her ses kulak vererek, kol gücünü dizginleyerek, vur ha vur! Ardından ikinci çuval gelecek, onun ardından üçüncü, sonra yarınki mahsul, ondan sonra kışlık... dört yıl sonra askerlik, bir kadın, arkasından bebeler, vur ha vur... bu güç bir gün bitecek! Kaç sedir dalı değişecek böyle, kaç çuval bezi yırtılacak, Hanım daha kaç akşam bakacak oğulun çıplak sırtına?
Hanım uzaklara dikti gözünü. Ötelerden baktı oğluna...
Oğul... bir kadının şakağındaki kirli kan damarı. Gerdandaki gösterişli beşibiryerde. Bahçenin en ulu ağacı. Yârin gençliği oğul. Evdeki sessizlik, köydeki uğultu, tütün kokusu, ter ekşisi, toprak sevdası oğul. Karanfil Dağı'nın gölgesi, Ecemiş'in taşkın suları, keçi boynuzunun ağdalı tadı... bir kadının dirsekli kaşı... Toroslor gibi delikanlı, taşağına kurban oğul!
Hanım, Saimbeyli'den gelen kamyonu fark etti. Kamyon onun için bir sesti önceleri. Hırıltılı boşboğaz. Su isteyen, it bakışlı şoför. Ağır ağır yaklaşan toz bulutu. Akşamı boğan egzoz kokusu... Her şey o akşam başka şekillerde oldu. Meğerki kamyon yoldan gelir, yola gidermiş, yük taşır terlermiş, kana kana su içer, cırmalayan kornasıyla selam verir, selam alırmış, güçlüymüş, gün gelir güçsüz düşermiş, kimi hızlı, kimi yavaş gidermiş, boş geçer, dolu dönermiş, boş geçer, dolu dönermiş...
Hanım, yazmasını çözüp bir daha bağladı. Sonra bir kez daha baktı kamyona. Kamyona, oğula, kamyona, fasulyelere... Oğul vurdukça... kamyon yaklaştı. Fasulyeler ayıklandığında kamyon da geçip gitmiş olacaktı. Kendi çevresinde dönendi. Bir ağrı girdi beline. Güçsüzleşti. Sonra ağrıyı kovdu. Yüreğinde çarpıntı. Damağında kuruluk. Ossaat elindeki tarhana torbalarını yere çalıp koştu. Yüklüğe vardığında geri dönüş yoktu artık. Bir yastık çıkardı, bir yatak, bir yorgan, iki fanila, bir yün don, apar topar bohçaladı çeyizden kalma bir çarşafa. Bir muska iğneleyecekti, caydı. Boynuz saplı çakıyı sokuşturdu. Kuru üzüm koydu biraz, bir iki torba tarhana, elmaları tıkıştırdı yıkamadan, yıkasaydım diye hayıflanarak... Eli çabuk davrandı. Kamyon yaklaşırken, oğul hâlâ fasulye dövüyordu, evde de kimsecikler yoktu. Ya herifi kızarsa? kızsın! söverse? sövsün! Koşa koşa çıktı bahçeye. Bohçayı bir korkuluk gibi bıraktı yolun ortasına. Kamyon öksüre öksüre yaklaşırken, oğul anasına bakakaldı. Hanım, belindeki ağrıyı avuçlayarak, koştu oğulun yanına. Yapıştı koluna bırakmadı: "Bu yaşa geldin, öğrenemedin fasulye dövmeyi, hepsi de kırılmış bak, hepsi de ziyan gitmiş!"
Oğulun gözleri közlendi. Anasının alnındaki çatalı, kaşındaki dirseği, ağzının kenarındaki çizgiyi buldu. Gülümsedi. Bohçaya kaydı gözü. Hanım'ın elini öpecekti caydı. Sarılıp anasının başını kokladı. Sanki bir sarmaşık çözüldü gövdesinden, yanık sırtını akşam serinliği tırnakladı. Her şey o akşam başladı. Oğul, kenarına bıraktığı gömleği sırtına geçirdi. Koştu, koştu, koştu... kamyonla burun buruna durdu. Bohçayı kaptığı gibi atladı kasaya. Çocukken sorduklarını tekkrar anımsadı. Aladağ'ın arkasında ne var ana?
Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi kitabından Oğul adlı öyküsü. 

Nisan 01, 2019

Bir Öyküden Alıntı

"Yazmak için yazamadığın metinle vedalaşmayı bilmek gerekir, derler. Nasıl olsa, o öykü, üç beş yıl sonra gene gelir, uyandırır gece yarısı. Bir duygu kırıntısı olmaktan kurtulmuş, kanlanıp canlanmıştır. Saçları uzamış, yüzüne kan gelmiştir, uzanınca dokunacak kadar yaklaşmıştır. Çok sürmez, en fazla bir haftada bir öykü olarak çıkar ortaya. Ama böyle olmayacak biliyorum. Ben bu 'kırlangıç' fikrine ümitsizlikle bağlıyım. Yazamayacağım öyküyü, neden yazamadığımı yazarak, derdimi anlatabilirim ancak. İnatlaşıyor muyum acaba? Bir kuşu avuçlarınıza aldınız mı hiç? Onun göğsünü, kendi göğsünüz sanırsınız. Uçup gitmesine razı olamazsınız, yüreğiniz dışarı çıkacak diye korkarsınız. Bir avuç hayatı için yaşamın kutsal pırıltısını kaptırmamak için, incecik kemikleriyle nasıl da direnir. Şaşırtıcı bir güç vardır kanatlarında, sıkmakla, bırakmak arasında gidip gelirsiniz. Uçup gittiği an, özgürlükle kaçışın aynı anlama geldiğini hissedersiniz. Bir sahibin övüngenliğiyle, ona hayatı bahşettiğinizi düşünerek ağzınız iki yana yayılır. O kaybolana kadar, gözlerinizi ondan ayırmazsınız. Kaybetme duygusunun kısa süreli burukluğu, yerini kıskançlığa bırakır. O sırada ne olmak istersiniz... kuş mu, onu sıkan el mi?"
Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi kitabındaki Kışlangıç adlı öyküsünden alıntıdır.

Sema Kaygusuz'la Yere Düşen Dualar kitabıyla tanıştım. Mistik bir romandı. Sevmekle birlikte biraz zorlama bir kurgu olduğunu düşünmüştüm. Yine de çok daha lezzetli bir edebiyat üretebileceği anlaşılıyordu yazdıklarından. Sandık Lekesi öykü kitabını çok sevdim. Her bir öykü trajikomik ve zeki bir kurguyla, güzel bir türkçeyle bezenmiş.

Mart 21, 2019

Nevruz, Navroz, Noruz, Nawrız, Nooruz, Navrez, Newroz, Yeni Yıl, Bahar Hoş Gelmiş...

Doğanın, insanın yaptıklarını kâle almadan, yoluna devam etmesi ne güzel... 

İstanbul, Şişli, Şubat 2019, Aze

Perşembe Yaylası, Ordu, Bahar (anonim)
Çambaşı Yaylası, Ordu, Yaz (anonim)
Çambaşı Yaylası, Ordu, Yaz (anonim)

Mart 19, 2019

Şarkı & Şiir


ARKADAŞ DÖKÜMÜ

Evvela dişlerimiz döküldü 
Sonra saçlarımız 
Arkasından birer birer arkadaşlarımız 
Şu canım dünyanın orta yerinde 
Yalnız başına yapayalnız 
Kırılmış kolumuz, kanadımız 
Tatlı canımızdan usanmışız 

Bir şüphedir sarmış yüreğimizi 
Ya kendini aldatıyor demişiz ya bizi 
Bir şüphedir demir atmış ciğerimize 
Pamuk ipliği ile bağlamışlar bizi 
Düğüm üstüne düğüm şöyle dursun 
Bir çalım bir kurum hepimizde 
Nereden inceyse oradan kopsun 

Bu canım dünyanın orta yerinde 
Hayvanlar kadar bağlanamamışız birbirimize 
Yalan mı? Gözünü sevdiğim karıncalar 
İşte: Hamsiler sürü sürü 
Arılar bölük bölük geçer 
Leylekler tabur tabur 

Ya bizler? Eşref-i mahlukat! .. 
Boğazımıza kadar kendi murdar karanlığımıza gömülmüşüz 
Bizler bölük bölük, bizler tabur tabur 
Bizler sürü sepet 
Yalnız birbirimizi öldürmüşüz.

- Bedri Rahmi Eyüboğlu

Mart 08, 2019

Gördüklerim Yazdıklarımdan Daha Net

Rüyalarım çoğunlukla ilginçtir. Kimi rüyamda gördüklerim ertesi gün hemen hemen aynen olur, kimi rüyamda henüz olmamış bir üzüntünün sıkıntısını hissederim. Kimi zamanda, fakat sıklıkla, kafamın içindekileri rüyamda oraya bıraya serpiştirir, hayatta iç içe gelmeyecek insan ve olayları yan yana görürüm. Dün geceki sıklıkla gördüğüm rüyalardandı.

Evimin balkonundayım. Bir yere gitmem gerekiyor ve çok uzak. Ben de nasıl gideceğimi düşünüp duruyorum. (Haftaya elimde bir kaç çanta ve kutuyla bir kaç semt öteye gideceğim, şimdiden nasıl, neyle gideceğime sıkılıyorom.) Birden balkonun hemen altında koca bir polis otobüsü görüyorum, içinde de bir kaç güler yüzlü genç polis memuru. Hemen uzun triko hırkamı,triko eteğimi giyip kapıdan fırlıyorum. (Çok eskiden, ergenlik zamanlarımda triko eteğim vardı ama hiç uzun triko hırkam olmadı. Son yıllarda genci yaşlısı kadınların dizlerine sarkan gömlekler, uzun hırkalar giymesine kıl oluyorum. Herkesin kıçıyla bir derdi varmış gibi geliyor. Bir de rüyamda gördüğüm renklerde bir kazağım vardı, bence de çok güzeldi, bir arkadaşım çok beğendiği ve istediği için ona verdim beş yıllık kazağımı.) Polis otobüsünün önünde durup, nereye gittiklerini, beni de alıp alamayacaklarını soruyorum. Tam da gideceğim yerin önünden geçiyorlarmış, bu yüzden çok seviniyorum ve hemen atlıyorum otobüse. Hareket ettikten bir kaç durak sonra yanıma cüzdan, para, para kartları ve hatta anahtar dahil hiç bir şey almadan çıktığımı anlıyorum. Otobüste polisler de dahil her yeri arıyoruz, acaba yanlış mı hatırlıyorum, çantamı almadan çıkmış olamam, nasıl çıkabilirim diye hayıflanıp duruyorum. Şiddetli bir kızgınlık ve şaşkınlık duyuyorum kendime... Nasıl, nasıl çantamı, anahtarı, paramı, hiç bir şey almadan çıkarım yola, bunu nasıl yapabildim, diye diye kendimi yiyorum. İnsem mi gidip çantamı alsam mı derken otobüs kalabalık bir caddede durunca iniveriyorum. İşin daha da kötüsü hiç paramın olmadığını, eve nasıl gideceğimi, hatta evin yolunu oradan yürüyerek nasıl bulacağımı inince düşünmeye başlıyorum. Bu sefer, bir sağa bir sola bakınarak bir müddet de buna hayıflanıyorum, pişman oluyorum, kendime ileri derecede kızıyorum, öyle böyle değil ama. Yaşlıca, bakışlarından hoşlanmadığım bir adamın beni gözetlediğini fark ediyorum. (Orta yaşlı, etrafındakilerce aklı başında sanılan ama fırsatını buldumu genç kadınları çirkin, sadece kadın olduğu için bakmak çok hakkıymışcasına süzen adamlar vardır. Bu tür adamlardan neredeyse nefret ederim.) Adamdan kendimi gizlemeye, her şey yolundaymış, panik bir halde nereye gideceğimi bilmez değilmişim gibi davranmaya çalışıyorum. O sırada beyaz, çok sevimli bir köpek yanımda beliriveriyor. Sarılıyorum, beni tanıdığını, evimin yolunu bildiğini ve bana göstereceğini hissediyorum. Çok seviyorum beyaz köpeği. Onun da beni sevdiğini düşünüyorum. Biraz kokluyor giysilerimi, oramı buramı, hah diyorum, şimdi beni peşinden sürükleyecek ve evime kadar gideceğiz. Sarılmışken kollarımın arasındayken yürümeye başlıyor, ben de arkasından. Bir an duruyor, kafasını bana çeviriyor, gel böyle diyor zannederken ben, o hızlanıp bir sokağın arasından kayboluyor. Öylece kalıyorum... Biraz yürüyorum, polis otobüsü yeniden beliriyor, binsem, beni tanırlar belki, az önce inmiştim der, yeniden para vermeden binerim, diyorum kendi kendime, fakat utanıyorum binmiyorum. Uyanıyorum.

Bugün bir şeye dalmışken geçmiş zamanda bir zaman rüyamda gördüğüm bir kasabayı çok detaylı bir şekilde hatırladım. Neden rüyamda o kasabayı gördüğümü düşündüm. Hayatımda öyle bir yer ne hayal etmiş ne görmüştüm... (Arabayla dönemeçli toprak bir yoldan gidiyordum. Yanımda biri var mı yok mu hatırlamıyorum. Neden bilmem, sağa sapıyorum ve yokuş aşağı inmeye başlıyorum. Virajlar keskinleşiyor, toprak yol giderek daralıyor. Dik bir dağı döne döne iniyorum denilebilir tam olarak. Uzun süre geçmeden kendimi birden, ama birden bir açıklıkta buluyorum. Ortasında eski olduğu taşlarından ve üzerindeki yazıtlardan belli bir çeşme, kaldırım taşlı küçük bir meydan vardığım yer. Bir kaç, benim olduğum memleketin giyiminden olmayan yaşlı kadın, askılı pantolonlu genç, yaşlı erkek çeşmenin etrafında, meydanın orasında burasında, ayakta ya da oturarak sohbet ediyorlar. Kâh gülerek kâh ciddi.) Meydanı, otuz kırk yıl öncesinin bir italyan filminden kafama yerleştirdiğim belli. Santa Vittoria'nın Sırrı adlı bir italyan filmi vardır, çok çok severim. Bir farkla tam olarak o kasabanın çeşmeli meydanına benziyor. Rüyamdaki çeşmenin üzerinde bir erkek heykeli vardı. (Arabayı nereye park ettiğimi, ne zaman indiğimi hatırlamıyorum, zira kasabayı gördüğümde kesinlikle başka bir zamanda olduğum, etrafta hiç arabanın olmadığı hissine kapılıyorum. Konuşan insanlar arasında gezeliyorum ben de. Beni farketmiyorlar. Dediklerine göre, heykelin içinde bilinen tüm haçlardan eski olduğu anlaşılmış bir haç varmış.Yeni keşfedilen bu haçı da birazdan şehirden yetkililer almaya geleceklermiş. Onlar da ne yaparız ne ederiz de kasabamızın heykelini parçalatmayız, bunu tartışıyor. Aralarında dolaşıyorum hâlâ. Toplaşıyorlar, bağırışıyorlar, konuşuyorlar, heykeli saklamaktan, kaplamaktan bahsediyorlar. Hiç biri beni farketmiyor. Uyanıyorum.) Rüyamdan aklımda kalan, kasabadan ziyade indiğim yol ve kasabanın yolun sonunda birden önüme çıkmasıydı. Uyandığımda bile şaşıyordum, o kasabanın orada ne işi vardı?... Neden, kimden o kadar saklanmıştı... Bazen bir virajı dönersiniz, işaretler daha çok viraj olduğunu ve ağaçlar henüz dağın devam ettiğini gösterirken birden yol biter ya bir denize ya bir boşluğa çıkarsınız, işte öyle bir şeydi. Aslında tam olarak öyle de denilmemeli. Çünkü hayat dediğimiz zamanda öyle şeyler olmaz, işaretler gösteriyorsa yol olduğu gibi devam ediyordur.

Başka rüyalarda görüşmek üzere...

Şubat 28, 2019

Güneşli Pazartesiler*

Asya güneşi bekliyordu. Gece gökyüzünden belliydi bulutların gitmeyeceği ama sabah yine de doğanın kendisini kayırabileceğini geçirmişti aklından. Alt kattaki, mutfakla birleşik salonun ön penceresinin önündeydi. Duvar boyunca uzanan masif çalışma masasının üzerinden eğilerek perdeleri tamamen açtı, pencereyi açtı, rüzgâr sertti bulutlar yoğun, kapadı hemen. Günlerdir güneşi bekliyordu, maydanoz ekecekti.

Tavukların kapısını açmış, yumurtalarını almış, ineklere samanlarını vermiş, Karabaş'ın yalını sobanın üzerine koymuştu. Kat kaloriferini geceden kapatmasına rağmen taş evin duvarları henüz soğumamıştı. Dönüp, nereden baksan elli metre karelik salon ve mutfağın yüksek taş duvarlarını seyretti, bugün taşınmış gibi yeniden baktı. Nesnelerin yerli yerinde görünür hali aklını düzene sokuyordu kısa bir an. Üst katın önünde uzanan terasın üzerinden batardı güneş, arka taraftaki küçük balkonlu yatak odasından doğardı. Doğmasını saymazsak, akşam üsleri güneşi ve aşağı köyün çocuklarının okuldan çıkışını izlemek günün en güzel saatleriydi.

Maydanoz tohumlarının içinde dolaştırdı elini. Bahçenin iki tarafının toprağını bugün de havalandıracaktı, havalandıracaktı da güneş çıkmadıkça tohumlar öylece duruyordu pencerenin önünde. Maydanoz ekecekti, güneşi bekliyordu.

Plaza, sunum, strateji, ego, liderlik, etkili insanın yedi alışkanlığı, terfi, prim, zam, excel, pivot tablo, zayıflamışsın, botoksun gelmiş, kırışıklığa, bölgesel kilolara lazer, kıllara epilasyon deyince susan, maydanoz ekmek için güneşi bekleyen annem için...

Vakit bulursanız Güneşli Pazartesiler'i izleyin.

Şubat 11, 2019

01:27'den 07:21'e-Tesadüfler

"İçimde yılgın rüzgarların ayak sesleri..."

Tesadüf olgusuyla ilgili pek çok düşünce var. Kimi, hiç bir şeyin tesadüf olmadığını, kimi, belli başlı tesadüflerin dikkate alınması gerektiğini ama ufak tefek olanların çok da anlam ifade etmediğini, kimi de yaşamın zaten tesadüflerle örülü olduğunu bunun doğal bir akış olarak karşılanıp üzerinde durulmaması gerektiğini savunur. Ben bu konuların, insan ırkının dünyadaki yerleşikliğinin metafizik boyutta ya da başka bir amacı olup olmadığına dair bir cevap bulunmadan çözüme kavuşmayacağını düşünüyorum.

Keşke hayatın içinden bazı görüntü, olay, insan veya olmuşları silip, geçiverseydik diğerlerine. Acaba?
Acaba bir "şeyi" sildiğimizde yerine gelecek olan "şeyleri" nasıl karşılayacaktık ki, bu değiş tokuşu dileyebiliriz? Olan olması gerekendir, olan olabileceklerin en iyisidir kabulume tutunmak bu nedenle daha kolay ve sanırım doğru geliyor.

Bu makbuza geçenlerde rastladım bir defterin arasında, bu tür şeyleri pek saklama huyum olmamasına rağmen kalmış. Beş yıl önce bu zamanlarda Cem Akaş'ın yazı atolyesine katılmıştım. Hevesle orada öğrendiklerimi siteye de yazmıştım. Yazı atolyesi ve devamında hayatımda olan değişimler neden "olması gerekenlerdi", henüz bilmiyorum. Hayatın bana anlatmaya çalıştığı "bir ders", devam ediyor olmalı, tek açıklamam bu. Uğur böceği tesadüf değil, onu, makbuzdan iki yıl sonra bir çiçeğin yaprağında kapımda belirivermesinden bu yana saklamıştım. Beş yılın sonunda, tuhaf bir şekilde emin olduğum bir şey var ki; ne yaparsam yapayım, nasıl edersem edeyim bugün olduğum yer ve durum değişmeyecekti. Diğer bütün zamanlarda bu ön kabulü şiddetle reddetsem de, farklı tepkilerin farklı etkiler yaratacağına inansam da, bu sefer içten içe durumun böyle olduğuna neredeyse eminim. Olanlar oldu ve ben, iki bin on dört şubat ayına geri geldim, bir farkla: ben o ben değilim.

"Masumlar ne anlatır yüzlerinde? Cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir? İçimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm? Bu boşlukla nereye dek gidilebilir?"


Sekiz yaşındaydım. Diğer çocuklar henüz uyuyordu. Genelde uyku sever tanınan ben o sabah kendi kendime, karıncaların adımlarının duyulacağı bir sessizliğe rağmen birden uyanmıştım. Kapı açık, soba yanıyor, süt henüz kaynamıyordu. Güneş doğmuş, açık duran kapıdan çılgın bir ışıkla içeriyi dolduruyordu.Yatağın içinde doğrulmuştum. Nenem yenice çıkıp, inekleri obanın yukarılarına bırakmaya gitmiş olmalıydı, dedem de camiye. Uyku sersemi gözlerim bir kartal netliğiyle derenin ötesini görüyordu. Derenin karşı kıyısı güneşin altında renk renk parlıyordu. Dereye doğru inen bayıra yeşil bir örtü gibi atılmıştı çimenler, yer yer kahverengi toprak, yer yer küçük gri taşlar bezeli, taşların kenarlarından sarı yabani papatyalar uzanıyordu. Bayırın bitip düzlüğün başladığı yerde çiçek tarlası başlıyordu. Tüyleri gereğinden fazla uzun, her bir ilmeği henüz dünyada görülmemiş ayrı bir renkle düğümlenmiş, bir kaç ömürde dokunmuş bir halı gibiydi karşımda görünen. Yukarıya doğru büyüyen tarlanın ucu bucağı görünmüyor, renkler uzaklaştıkça silinmek yerine güneşin altındaki harelere dönüşüyordu. Yüzlerce çeşit çiçek belli belirsiz salınıyordu. Ancak bir gelinciğin soluğu yapabilirdi bunu onlara. Gökkuşağının renkleri çoğalmış, olan olmayan bütün renkler karşımda hem ayrı ayrı hem karmakarışık duruyordu. Öyle bir hayranlıkla dışarıyı seyrediyordum ki zaman geçiyor muydu, duruyor muydu ne o gün ne bugün bin defa daha görsem karar veremem. O gün gördüğüm manzaranın çok uzun süre, şu yaşıma kadar, görüp göreceğim en güzel görüntü olacağını henüz bilmiyordum.

Dünyanın eskiden daha iyi olduğunu söyleyip içine düştüğümüz karamsarlığın suçunu başkasına atarız. Orta çağda cadı denilerek yakılan kadınlar, on dokuzuncu yüzyılda gaz odalarında öldürülen çocukların özeneceği eski zamanlar mı mesela? Kimin neden patlattığı unutulup giden bombalarla ölen gençlerin anne babaları mı özenecek ölen çocukların çağına? Dünya her zaman dayanılmayacak kötüydü ve de hayran olunacak kadar iyi. İnsanlar yalnızca büyür. Yaş aldıkça dünyanın kötüye gitmesi, çocukluk masumiyetimin yok olmasından başka ne olabilir... En kötü çocukluklar, büyüdükçe görülen kötülüklerin hatırısının izini geçmez. Dünya dört buçuk milyar yıldır batıdan doğuya dönüyor, hiç değişmedi. İnsan ırkı elli bin yıldan bu yana kendiyle, diğer canlılarla ve dünyayla savaşıp duruyor, değişmedi. İnsan kendi zamanının dünyasına masum gelip yaşaya yaşaya kimi zalim, çirkin, taşlaşmış, kırık, yaralı, haksız, yoksun, kimi alim, güzel, onurlu ve haklı gider. Pek çok dört yıllar, on yıllar geçer, insan büyür, değişir...