Haziran 19, 2019

Bir Şiir & İki Şarkı

Bir sahne ancak bu kadar güzel açılabilir: Mavi bir kadınla...
Bir sessizlik ancak böyle iç yırtarak bölünebilir: Alexiou'nun sesiyle... 
"Herkes ölür ama herkes yaşayamaz" demişti William Wallace değilmi? "Sözün sonu kederli bir gülüş de" olsa, geriye kalan nasıl yaşandığıdır... Birini diğerinden ayıran şey; yorumlamak...

ÖTEKİ MİTHOSU
...
göze alırsanız eğer
kırılır dağılır aynadan sandığınız resimler
sözcükler kalır geriye
cam kırıklarına saklanmış
az ışıklı odalarda sözcükler
...
Sözcükler. Tutmamış ömürlerin teyel yerleri
camlatılmış kelebekler, kurutulmuş akrepler gibi
başkalarına kaldınız
bir zamanlar sanmıştınız ki hayat
kitaplardan ve sözcüklerden geçer
kendinizi eskiten oyunlara daldınız
örneğin uzun tutulmuş bir önsöz yüzünden
kitaba geç kaldınız
Ki 'hayatınız' su içinde birkaç roman eder
...
masalın en iyi yanı yeniden söylenebilmesidir
söylendikçe büyülenirler
birleşir nehirler, dağlar yer değiştirir, tılsım ve tehlike
çığ ve lâv, kılıç ve ipek, coğrafya ve tarih yeniden keşfedilir
...
Murathan Mungan

Haziran 16, 2019

İç İçe Rüyalar

Rüyamda, rüyamda birini görürken onu rüyamda gördüğüme şaşırdığımı ve rüyamda, uyanıp rüyamın rüya olduğuna üzüldüğümü gördüm. Her iki rüyadan da peş peşe uyandım.
Gerçek.

Rüyamda, ağzımdan kahve renkli az sıvı bir şey geliyordu. Aktı aktı, gelmeyince kendim çektim. Sonra o sıvı çok güzel göründüğünü düşündüğüm gümüş renkli bir sıvıya dönüştü. Ben onu ağzımdan çıkarmaya çalışırken yanımdan koyukahve renkli iki at geçti. Daha çok başlarını hatırlıyorum.  Çok güzellerdi. Hava çok sıcaktı. Atlar susamıştır, su versem keşke dedim. Yan tarafta bir kazan gördüm. Kazan su doluydu ve su üstten pırıl pırıl, dibine doğru bulanık görünüyordu. İçinde küçük balıklar vardı. İçemezler öyleyse dedim.
Gerçek.

Rüyamda, bir kız çocuğu çok yüksek olduğu bulutlardan anlaşılan bir tepenin başında aşağıya bakıyordu. Elinde bir papatya çiçeği tutuyordu. Papatyaları çok sevdiğini düşünüyordu. Bir dere akıyordu yan tarafında. Bir adam, babası olduğunu düşündüğü bir adam ama emin olamıyordu, çamaşır yıkıyordu. Yanına gider kız çocuğu, "neden sen yıkıyorsun çamaşırları", der. O zaman babası olduğundan emin olur. Kalmış, yıkıyorum işte der. "Onlar benim değil, kızkardeşimin", der küçük kız. En azından kendi çamaşrlarını yıkamadığına sevinir. Sonra zaman ve mekan değişti. Kız bir musluğun başındaydı, boğazı gıcıklanıyor, öksürüyor, bir şeyler çıkacak gibi oluyor çıkmıyordu.
Yalan.

Haziran 13, 2019

Oradan Buradan Sözler

"Ey layık olmayan kimseye yardım eden! Bil ki, suçlu, işlediği suçla zaten yeterince cezalandırılmıştır..."  -Bin bir Gece Masalları.
***
Sanırım en büyük üzüntümüz, eğer görürsek, yetmiş yaşlarında bir evin penceresinden bakarken geçmişe, farklı yapmadığımız şeylerin pişmanlığı olacaktır. Bir hayatın, hayatımızın biteceğine en baştan beri alıştırabilirken kendimizi, oturduğumuz koltuğun hiç de rahat olmadığını gördüğümüzde neden değiştir(e)mediğimizi düşünmek, omuzlarımızdaki yükü ağırlaştıracaktır. Bir hayatı huzurla sonlandırabilmenin en önemli farkındalığı o hayatı "insan" olarak, "kendini bilerek" yaşabilmektir kanımca.
***
Sesli sözler.
***
"Popper'e göre, insanları neyin mutlu edeceğini kesin olarak bilemeyiz. Onlara, en büyük mutluluğu sağlama özentisi bizi dogmatik bir tutuma götürür. Oysa bunun tam tersi çok daha sağlamdır: İnsanları nelerin mutsuz edebileceğini daha büyük bir güvenle saptayabilir, bu engelleri ortadan kaldırmaya çalışabiliriz - ondan sonra mutlu olup olmamak artık kendilerinin bilecekleri iştir. (s.40)"- Mete Tunçay, Bilineceği Bilmek
***
Bu filmde Sultan'ın evi olarak görünen Arnavutköy sırtlarında kalan son gecekondu geçen haftalarda yıkıldı. İstanbul'un ikinci boğaziçi köprüsünün yapımından önce Avrupa yakasında köprünün geçiş noktalarında kalan gecekondu mahallesi yıkımlarını anlatır film. Türk sinemasının iyi örneklerindendir. Şark kurnazlığı sorunu sanıldığından önemli bir sorundur. Aklıma bu konuda Çetin Altan gelir. Türkiye'nin ciddi bir köylülük sorunu olduğunu söylerdi. Mesela, İtalyan köylülerinin üzüm bağlarından döndükten sonra akşamları piyano dinleyerek uyuklamalarına ya da pazar günleri arkadaşlarıyla tenis oynamalarına giden yolun bizim için ütopik olduğundan dem vururdu yazılarında. Doğrudan olmasa da bu filmde de benzer olarak şehre gelmiş ve köylerini bir mahallede yaşatan köylülerin birbirleriyle kurdukları bencil ve çıkarcı ilişkiler iyi anlatılmış. Filmde Kemal, sırf beraber olmak için kırk takla attığı, işi sahte nikah oturumuna kadar götürdüğü Sultan'a bir zamandan sonra aşık olsa da o kısmı Türk sineması sevimliliği sınırında kalır. Elbette bencillik ve çıkar ilişkileri köylülere has değildir. Fakat, "orada bir köy var uzakta", romantizmiyle baktığımız yerleşimlerin nasıl kendini kurtarmaya çalışan bireylerle dolu olduğuna da  iyi işaret ediyor film. Diğer yandan gecekondu yapılaşması kentli zenginlerin ve onların vesilesiyle devletin ucuz iş gücü pahasına önce göz yumduğu, işine gelmediği noktalarda gözden çıkardığı apayrı bir konut/barınma sorununun sonucudur. Bu bağlamda gecekondu yapılaşmasını ona ihtiyaç duyanlarla sınırlandırmak haksızlık olur. Fakat benzer şartların, sorunların içinden gelen insanların birbirlerini ezerek sıyrılmaya çalışması işte o asıl sorundur. Film güzel. Bahtiyar bakkal Şener Şen ise  filmin çifte kaymağı...
***

Haziran 12, 2019

Hüzün

Sevdiğimiz şeyleri yaparken hüzünlenmek çok hüzün verici. Tarık Akan filmleri izlemek gibi... 

Yalancı Yarim, Melek mi Şeytan mı?, Delisin, Yaz Bekarı'nın son sahnesi, Öyle Olsun,'un yarısını izledim dün.

Yalancı Yarim filmini beş-altı kez izlemişimdir, her seferinde Metin Akpınar'ın özür sahnesine pür dikkat kesilirim. "Ben, bugüne kadar hayatımda kimseden özür dilemedim", derken Münir Özkul'un ve diğerlerinin yüzündeki o şaşkınlık!.. (Y. Ertem Eğilmez)

Yaz Bekarı filminde bir kocanın mutsuzluğu film boyunca gözümüze sokulurken, başka bir kadın tarafından sevilip seviyorken yine de 1974 yılı gelenekleri evli bir adamın boşanıp sevgilisiyle evlenmesine izin vermez. Ki sevgili zaten evli olduğunu bilmiyordur. (Y. Osman Seden)

Müjde Ar ne kadar güzel Öyle Olsun filminde... Filme adını veren  İskender Doğan'ın Kan ve Gül şarkısı da film boyunca şenlik halinde geçer. Ama filmin en eğlenceli sahneleri Ayşen Gruda'nın sohbetleridir:

-Yarışmayı kazanınca buradaki erkeklerin hepsiyle kırıştıracağım.(Ayşen Gruda)
- İnşaallah. (Annesi)
- İdealiniz var mı? (Jüri)
- Yok ama televizyonun taksidi bitsin inşaallah onu da alacağız.(Ayşen Gruda) (Y. Orhan Aksoy)

Delisin, az bilinen filmlerdendir. Bir köyde miras peşinde koşan, koşarken birbirlerini yiyen konu komşu akrabayı anlatır. Ayrıca hurafelerin insanları nasıl yönetir hale getirildiğini pek iyi anlatır. Filmde Cici Kızlar grubu da hem söyler hem  oynar. (Y. Ergin Orbey-Hababam Sınıfı'nın müfettişi)

Film isimlerinde filmlerin şarkılarını bulabilirsiniz. 

Haziran 11, 2019

For Every Bird There is a Stone Thrown at a Bird

Good Bones

Life is short, though I keep this from my children.
Life is short, and I’ve shortened mine
in a thousand delicious, ill-advised ways,
a thousand deliciously ill-advised ways
I’ll keep from my children. The world is at least
fifty percent terrible, and that’s a conservative
estimate, though I keep this from my children.
For every bird there is a stone thrown at a bird.
For every loved child, a child broken, bagged,
sunk in a lake. Life is short and the world
is at least half terrible, and for every kind
stranger, there is one who would break you,
though I keep this from my children. I am trying
to sell them the world. Any decent realtor,
walking you through a real shithole, chirps on
about good bones: This place could be beautiful,
right? You could make this place beautiful.

- Maggie Smith

Kitap: Good Bones, Tupelo Press, 2017

Haziran 10, 2019

Hüzünlü Gezinti Güvertesi

Hüzünlü Gezinti Güvertesi
...

II
Yüzüm
hangi dağa baksam
içinde öfkelerinden habersiz
korkunç atlar gezdiren
bu sessiz, yıldızsız.
Yüzüm
hangi yola çıksam
bu yetim avlusu, bu ateş
bu ağlamaklı şey…

III
Hiç gürbüz
hiç pembe yanaklı
sayfalarımız olmadı mı bizim?
Biz hiç mavi kalacak bir mevsime
çıkmamış mıydık yorgun yokuşlarından
kışın?

Kendiliğinden gelen sözcüklerin misafirliğini
ne çok severdin,
Nasılsın…
Bugünlerde ben iyi gibiyim
yorgun gri kaideler arasında
hüzünlü bir yeşilim,
Ya sen…
Sen… Nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?
...

– Birhan Keskin

Haziran 02, 2019

Alıntı-Proust

"Bir insanın, kendisine bütün dürüstlüğüyle elini uzatan birinin arkasından gülmekle, hayat boyu içinden çıkamayacağı bir batağa saplandığını anlamaması, inanılır gibi değil gerçekten." - Marcel Proust, Swanların Tarafı

Haziran 01, 2019

Bir Küvet Hikayesi

"Nazım, birlikte oldukları süre boyunca, senin olan her şey bana ait diyor. Benim olan her şey de sana ait. Nazım, Piraye’yi aldatıyor, Piraye, affediyor, ama bir şiir yazıyor, bu şiiri de Nazım’a gönderiyor. Nazım, şiirin duygusunu değiştirmiyor, sadece birkaç dizesini değiştiriyor ve şiiri kendi ismiyle yayınlıyor. Yanılmıyorsam da, açıklama olarak, sana ait olan her şey aynı zamanda bana ait değil mi? diyor… Burada kalmıyor, Nazım cezaevindeyken, ayrılıyor, galiba Münevver’le birlikte olmaya karar veriyor ve Piraye’ye, Büyük Dostum cümlesiyle başlayan bir mektup yazıyor, ilişkilerinin kadın ve erkek kısmının artık bittiğini söylüyor. Sonra, pişman oluyor, tekrar başlamak için ısrar ediyor Piraye’ye. O sıralarda Piraye de Nazım’a bir mektubunda, kendi çocuklarıyla görüşebileceğini söylüyor. O zaman Nazım, cevap verdiği mektubunda ”İyi de Piraye, sen zaten yıllar önce vermedin mi onları bana” diyor." -Bir arkadaşımın notlarından.
* Pirayenin yazdığı, Nazım'ın düzeltip, kendi ismiyle yayınladığı şiir.

  
Bir Küvet Hikayesi

Süleyman'a karısı telefon etti:
Konuşan ben,
ben, Fahire.
Tanımadın mı sesimden?
Demek çok bağırdım birdenbire.
Çığlık mı?
Belki...
Hayır,
çocuklar hasta değil.
Dinle beni:
işini bırak da gel,
çabuk ol ama.
Telefonda anlatamam,
olmaz.
Daha kıyamet kadar vakit var akşama.
Saatler, saatler,
kıyamet kadar.
Sorma.
Dinle beni...
Hemen vapur bulamazsan
Üsküdar'a kayıkla geç.
Bir taksiye atla.
Paran yoksa
patrondan avans al.
Yolda hiçbir şey düşünme,
mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış.
Yalan kuvvetliye söylenir
ben kuvvetsizim.
Alay etme kuzum.
Evet kar yağacak,
evet
hava güzel.
Koynuna girdiğim adam gibi
kocam gibi değil,
büyüğüm, akıllım,
babam gibi gel...

Geldi Süleyman,
Fahire, kocası Süleyman'a sordu:
Doğru mu?
Evet.
Teşekkür ederim Süleyman.
Bak işte rahatladım.
Bak işte ağlamıyorum artık.
Nerde buluşuyordunuz?
- Bir otelde.
Beyoğlu tarafında mı?
Evet.
Kaç defa?
Ya üç, ya dört.
Üç mü, dört mü?
Bilmiyorum.
Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman?
Bilmiyorum.
Demek ki bir otel odasında.
Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi.
Bir İngiliz romanında okudum,
bu işlere yarayan otellerde
kırık küvetler varmış.
Sizinkinde de var mıydı Süleyman?
Bilmiyorum.
Hele düşün,
toz pembe çiçekli, kırık bir küvet?
Evet.
Hiç hediye verdin mi?
Hayır.
Çukulata, filân?
Bir defa.
Çok mu seviyordun?
Sevmek mi?
Hayır...
Başkaları da var mı Süleyman?
Yok.
Olmadı mı?
Hayır.
Bunu sevdin demek...
Başkaları da olsaydı
daha rahat ederdim...
Çok mu güzel yatıyordu?
Hayır.
Doğru söyle, bak ne kadar cesurum...
Doğru söylüyorum...
Zaten gösterdiler bana.
İnek gibi karı.
Belimden kalın bacakları...
Fakat zevk meselesi bu...
Bir sual daha, Süleyman:
Niçin?
Bilmiyorum...
Karanlıkta pencerenin hizasında
karlı, ağır bir çam dalı.
Bir hayli zaman oldu
sofada asma saat on ikiyi çalalı.

Süleyman'ın karısı Fahire
şunları anlattı kocasına ertesi gün:
Dayanılmaz bir acı halindeydi
kendime karşı duyduğum merhamet,
ölmeye karar verdimdi, Süleyman...
Annem, çocuklarım ve en önde sen
bulacaktınız karda ayak izlerimi.
Bekçi, polisler, bir tahta merdiven
ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız
arka arsada bostan kuyusundan.
Kolay mı?
Gece bostan kuyusuna doğru yürümek,
sonra kenarına çıkıp durarak
baş aşağı atlamak karanlığına?
Fakat bulmadınızsa eğer
karda ayak izlerimi
sade korktuğumdan değil.
Bekçi, merdiven, polisler,
dedikodu, kepazelik,
aldatılmış bir zevcenin intiharı:
komik.
Niçin öldüğümü anlatmak müşkül.
Kime? Herkese, sana meselâ.
İnsan, ölmeye karar verirken bile
insanları düşünüyor...
Sen yatakta uyuyordun
yüzün rahat,
her zaman nasıl uyursan
ondan evvel ve o varken.
Dışarda kar yağmaya başladı.
Bir tek gecelikle çıkmak balkona:
Zatürree ertesi gün,
nümayişsiz ölüvermek.
Hayır,
hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.
Yaktım sobamızı.
İyice ısınmak lâzım ilkönce.
Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış.
Pencereye, kara bakıyorum:
«Eşini gaip eyleyen bir kuş
gibi kar
geçen eyyamı nev baharı arar...»
Babam bu şiiri çok severdi.
Sen beğenmezsin.
«Sağdan sola, soldan sağa lerzânı girizan...»
Lambayı söndürmeden balkona çıktım.
« ... gibi kar
düşer düşer ağlar...»
Oturdum balkonda iskemleye.
Havada çıt yok.
Karanlık bembeyaz.
Uykudayım sanki.
Sanki çok sevdiğim bir insan
korkarak beni uyandırmaktan
yumuşacık dolaşıyor etrafımda.
Üşümüyordum.
Kederim duruluyor
berraklaşıyor.
Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık
sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin.
Ben rehavetli bir mahzunluk içinde
acayip şeyler düşünüyordum:
Feneryolu'ndaki çınar
150 yaşındaymış.
Ömrü bir gün süren böcekler.
Gün gelecek
insanlar çok uzun
çok bahtiyar yaşayacaklar.
İnsanın yüreği ve kafası var...
İnsanın elleri...
İnsan?
Ne zamanki,
nerdeki,
hangi sınıftan?
Onların insanları,
bizim insanlarımız.
Ve her şeye rağmen
yeni bir dünya için yapılan kavga.
Sonra sen
ben
bir kırık küvet
ve benim
kendime karşı duyduğum merhamet...
Kar durdu.
Sökmek üzre şafak.
Utanarak
odaya döndüm.
O anda uyansaydın
sarılıp boynuna...
Uyanmadın.
Evet,
çok şükür nezle bile değilim.
Şimdi?
Zaman zaman hatırlayıp
zaman zaman unutacağım.
Yine yan yana yaşayacağız
beni sevdiğine emin olarak.

Altı ay kadar geçti aradan.
Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı.
Gökte yıldızlar, ağaçlarda yaz meyveleri vardı.
Fahire birdenbire durdu
baktı muhabbetle kocasının gözlerine
ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.

- Nazım Hikmet Ran

Mayıs 30, 2019

Şimdi

Levent çarşıya sık sık yolum düşüyor son günlerde. Tıpkı on yirmi yıl önce öğle tatillerinde oturduğumuz gibi oturuyorum gelip gittikçe meydanda. İstanbul'un nadide meydanlarından biridir Levent çarşı. Her zaman düşündüğüm gibi, nereye gitti o aradaki koca yıllar diye düşündüm bugün de çarşının ortasındaki banklarda. Ve bugün düşündüklerim nereden geldi hayatıma, böyle dedim. Hayatım boyunca dedemle babam arasında bir seçim yaptım. Ne zaman dedem desem hayat bana babamı hatırlattı. Çok güzel bir semt meydanıdır Levent çarşı. Kurgulanmış bir film seti gibi her şey yerli yerindedir.

Yorgunluğumu, bezginliğimi ve sırtımdaki bilgisayarı bahane ederek Levent'ten Beylerbeyi'ne taksiye bindim. Arabeskin en kötü örneklerinden biri çalıyordu, değiştir misiniz demedim; "şu mezarda yatan benim sevgilim" diyen çok kötü bir ses ve müzikle Avrupa'dan Asya'ya geçebilirdim, bunu yapabilirdim.

İstanbul uzun yıllardır olduğu gibi baharı yok sayarak kıştan yaza atlamış. Köprünün üstünden geçerken gördüğüm manzaraya dönüp, ben de olsam buradan atlayarak intihar ederdim, diye düşündüm. O kadar güzeldi!

Şimdi, Beylerbeyi'nde muhtemelen her çalışanın görmek isteyeceği bir manzaraya bakarak çalışıyorum. Köprüden bir taksi geçiyor. Bir kadın camdan el sallıyor. Ben de ona el sallıyorum. Dedemin at üstünden bana, sen yürüyemezsin atın yanında gelme kızım, deyişini hatırlıyorum. Gülümsüyorum elbet. Köprünün üzerinden geçen taksi geçip gitmesine ramak kala duruyor.