12 Eylül 2021

Hallaç

Sanki üzerimden yeryüzü geçti
gövermedi gövermiyor bir türlü,
yüreğimde ezilen yaşama tutkusu.
-Şükrü Erbaş

Hallaç deyince aklınıza "hallaç pamuğu gibi atmak" deyimi geliyor ve hallacı, pamukların havaya havaya savrulmasını sağlayan o çubuk benzeri alet sanıyorsunuz değil mi? Ben de. Bu sefer üşenmedim bir kaç sözlükten kontrol ettim, hallaç o işi yapan kişiymiş. Sizi bilemem tabi de ben bilmiyordum. İşte, kafamın içinde bir hallaç, bir o düşünceyi bir bu düşünceyi havalandırıyor, ben bir ona bakıyorum yakalamaya çalışıyorum, bir buna bakıyorum hiç uzanmıyorum bile. Daha öncelerden de derdim, keşke ben düşünürken birine, yaz, şimdi bak bunu, hayır hayır onu, evet evet bunu da yaz, diyebilsem. O da olacak bir kaç on yıla biliyorum da, biz ulaşabilir miyiz? Sanmıyorum. Bugünlerde son bir yıldır çalışmamamın verdiği zamanla net olarak anladım ki bütün sistemlerin insanları çalışmaya şevk, sevk, terk ve ikna etmesinin tek bir nedeni var; düşünmemiz istenmiyor. İnsan düşünürse sorar, sorarsa fena! Öyle isteniyor. Şimdilerde sürekli bana soruluyor; ne yapıyorsun? Bana sorsanız o kadar çok işim var ki! Elim, kolum, dalım, aklım hepten dolu. Belki size boş bana dolu, bazen bana da boş. Bulduğum bir şey var ki; yaşamı ciddiye almazsanız yaşam da sizi ciddiye almaz. Peki gündelik hayat mı? O şöyle bir şey; "Ne kadar harika bir gün. Çay mı demlesem, kendimi mi assam karar veremiyorum." - Çehov. 

23 Ağustos 2021

Her Şeyi Anlamak Zorunda Değiliz

Ulus Baker'in dediği gibi, her şeyi anlamak zorunda değiliz. Zorunda mıyız sizce? Nohut soğuk suyla mı ıslatılır sıcak suyla mı? Biri bana nedenini söyleyerek cevabını verebilir mi? Bütün ansiklopedileri tavan arasına kaldırtan 'google' hazretleri her ikisini de söylüyor çünkü. Hangisine inanacağıma tamamen o anki üşengeçliğimle karar verdiğim bu soruya bir yanıt ve bu dünya da artık neye inanacağımızı ve nasıl anlayacağımızı bilen varsa söylesin... 

Görüyorsunuz baştan sizi yanılgıya düşürüyorum. İnanmak ve anlamak bambaşka şeylerdir çünkü. İnanmak sorgusuzdur. İnsan bir yaratana ya inanır ya da inanmaz örneğin. Bunu akılla sorgulamak "inanç" meselesine ters düşer. Neden inandığımızı sorgulayabiliriz, inandığımız şeyin inanmaya değer olduğuna ikna kapları bulmaya çalışabiliriz ve inancımızı onun içine koyarız. Artık bizim için bizim inanılası bir şeydir o. Fakat yine de dünyanın geri kalanı için inanılmaması gereken bir şey olabilir. Önemli değildir. Çünkü inancımız kendi varlığımızın geldiği zihinsel dünyanın bir sonucudur. Bize aittir. Oysa akıl soru sorar, cevaplar nesneldir ve bildiklerinizin dışında olabilir. Aramak sonra bulmak, dünyada keşfedilmiş bilgiyle karşılaştırmak gerekebilir. Bulunur belki de bulunmaz ama bu şekilde her daim sorgulanmaya ve değişmeye açıktır. Oysa inanmak kolay değişmez. İnanç bizim kaplarımız değişirse, biz değişirsek değişir ancak. Anlamam mı inanmam mı gerekiyor bilmiyorum ama siz yine de söyleyin, hangi suyla? 

20 Ağustos 2021

Bir Sabah

Bu aralar sabah bir bakmışım aradan on yıl geçmiş olacak gibi geliyor. Çünkü geçmiş on yılın yılları sanki bir gece uyumuşum da sabaha geçmiş. Beynim hiç bu kadar karmaşık ve dolu tam da bu yüzden hareketlerim hiç bu kadar yavaş olmamıştı. Hayata hiç bu kadar karamsar ve umutsuz baktığımı hatırlamıyorum. Bütün enerjimi, inanmışlığımı, inanacaklarımı, beklentilerimi harcamışım, dağıtmışım sanki… 

Bir film izlerdim ve hayallere dalardım. Artık film izleyemiyorum, anlamsız geliyor. Ve bu çok zoruma gidiyor. En sevdiği oyuncağı tavan arasına kaldırılmış, büyüdüğünün farkında olmadan büyümüş çocuk gibi hissediyorum. Şu “tavan arası” sözünün anlamsızlığını da yazınca fark ettim. Bizim kültürde evlerinin tavan arası olmaz ki, öyle, müstakil evlerde oturulan bir sınıftan değilim ben en azından. Tavan arası lafı bile hayal kurduğum filmlerden alınma, anlamsız yersiz bir görüntüymüş zihnimde meğer. Öyle bir görüntüyü zihninde taşıyınca insan sanıyor ki bir gün bir evi olacak, orada yaşlanacak, kendinin ve ailesinin hatıralarını tavan arasında depolayacak, sonra arada bakıp gülecek, ağlayacak onlarla. Yanlış imgeleri beynimde taşıyıp yanlış cümleler kurmuşum sanki…

25 Haziran 2021

Şiir: Gece Nöbeti

Not: O kadar özledim ki yazmayı. Çölde susuzluktan bitap düşmüş de, yanı başına geldiği ırmağa girecek hali kalmamış gibi... Camları silerken yazıyorum, yerleri süpürürken, yüzümü yıkarken, geceleri pencereleri kaparken yazıyorum da bütün kelimeleri tüketiyorum gibi... Öfkemi yazıyorum, üzüntümü,  umutsuzluğumu, hatalarımı, pişmanlıklarımı, bir kaç kalan hayalimi de belirsizlikleri de, yazacak bir şey kalmıyor gibi...   

Gece Nöbeti

Daha az seviyorum seni,
Giderek daha az
Unutur gibi seviyorum
Azala azala
Aramızdaki uzaklığın karanlığında

Geceler kısalıp gündüzler uzuyor böyle olunca
Daha az seviyorum seni,
Kendini iyileştiren bir yara gibi
Daha az
ve zamanla

Sen geceyi tutuyorsun, ben nöbetini
Uzak dağ kışlalarında
Görmüyoruz birbirimizi
Usul usul iniyor
Kopmuş yollara
Işığı hafif, uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin
Bir çığ gibi uyuyorsun rüyalarımda,
Sevgilim sevgilim
Yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin
Nöbet kadar yalnızken öğreneceksin bunu da

Artık daha az seviyorum seni
Unutur gibi, ölür gibi daha az
Yeniden ödetiyorum kendime
Onca aşkın öğretemediğini
Kolay değildi
Yalnızca sevgimi değil, evladımı da kaybettim ben
Kaç acı birden imtihan etti beni
Bir tek gece vardır insanın hayatında
Ömür boyu sürer nöbeti
Bu da öyleydi,
İyi ol, sağ ol, uzak ol
Ama bir daha görme beni.

Murathan Mungan (Aralık, 1998)

15 Mayıs 2021

Rüyaymış

22.8.2020
Uzun zaman yazmayan pek çok yazanın dediği gibi; uzun zamandır yazamıyorum. Elbet içimden çoğu zaman çok yazdım ama şuraya oturup yazamadım. Her neyse... Bugün epey içimden geldi, keşke içimden geldiği an otursaydım ama böyle akşama bırakınca yine bir şey kalmadı. Ben de aylar önce yazdığım ve unuttuğum bu rüyalarımı açık etmek istedim. Sevgiler ve iyilikler sizlere...
 
Bu aralar rüyalarımda sık sık ölmüşlerimi görüyorum. 

Bir hafta önce Gülseren'i gördüm. Ben, Saniye ve Gülseren bir yerde oturuyoruz. Gülseren canlanmış. Ben inanmıyorum, Saniye inanıyor. Diyorum, bir tek bize mi görünüyor, nasıl olabilir, nasıl canlanabilir?! Olmuş işte diyor Saniye, her zaman ki net konuşmasıyla kızarak bana biraz. (Bana bir konuda kızdığını mı düşündüm acaba Saniye?) Herkes görüyor, gayet yanımızda işte diyerek devam ediyor. Mehtap öldüğünde de bir kaç hafta sonra canlandığını, mezarından çıkıp yanıma geldiğini görmüştüm. Kız kardeşim biraz anlıyor rüyalardan ona sormuştum ben de; gülerek geldiyse seni merak etmiştir, yüzü gülmüyorsa kendisi senden bir şeyler bekliyordur, demişti. İşte Gülseren ve biz karışık, şimdi tam anımsamadığım bir şeyler yapıyoruz. Gülseren bir yere gitmiş, bir adamın yanına, biz kızıyoruz, neden gittin ki diyoruz. İngilizce bir ifade söylüyor, bu ne demek ki diyor bize. Saniye, bilmem diyerek bana bakıyor, Aze sen söyle, diyor. İngilizcesini söylüyor Gülseren, hatırlıyordum tam olarak ama şimdi ne yazık unuttum, şöyle çeviriyorum ama; "içindeki ışığı takip et." İçimdeki ışığın ne olduğunu bilmiyorum, işte sorun o... Bari onu da söyleyeydiniz... 

Dünden önceki gece, annemin anneannesini gördüm. O da yaşıyormuş. Ama o ölüp dirilmemiş, zaten yaşıyormuş ama ben bilmiyormuşum. Rüyamda annem hasta oluyor ama beyazlar içinde, ben başka bir yerdeyken onu hastaneye götürmüşler. Beni kardeşlerim buluyor, hatta yalnız kalmak istiyorum diye kapıyı açmıyorum, kapıyı kırıp içeri giriyorlar, annemi hastaneye kaldırdık demeleriyle fırlıyorum. Yanımda birileri varmış. Alelacele hazırlanıyorum, valimizi sürüyerek indirip yol kenarına bırakıyorum filan. Bir gitmem var görmeliydiniz... Araç bulamıyorum, kardeşlerim ortadan kayboluyor. Yollar ıssız, ama çok yeşillik. Otobüs bakıyorum bana bir motosiklet kiralama mı, kullanmasının çok kolay olduğunu söylüyor birileri. Kiralıyorum, zar zor çalıştırıyorum, gitmeye çalışıyorum, gaza basıyorum, ayağımı yere koyup hız alıyorum, bir gidiyorum bir gidemiyorum. Hızlı gidiyor gibi oluyorum ama bir bakıyorum hiç gidememişim. Gidiyorum gidiyorum ne kadar kaldı diyorum gördüğüm nadir kişilere daha çok diyorlar, hani kısaydı diyorum, gene binmeye çalışıyorum, zorluyorum, zorluyorum... Sanki bütün gece motosiklet kullandım, öyle zor, öyle sıkıntılı geldi bana. (Ne bisiklete binmeyi ne motosiklete binmeyi bilirim. Uyumadan önce bisiklet sürmeyi bilmediğimi düşünmüştüm, bu kadar mı etkilendim ki!) Artık motosikletle gidemeyeceğimi anlayınca onu bir yerde bırakmak istiyorum, ama kiraladığım yere nasıl ulaştırırım fikrine takılıyorum bir yandan, diğer yandan anneme yetişmek istiyorum. Bir kulübeye varıyorum, bir çocuk var on üç on dört yaşlarında, sana elli lira versem bu motosikleti şuraya bırakır mısın diyorum. Ailesi çok seviniyor, tabi bırakır ne olacak, diyorlar. Böylece bir ana caddeye varıyorum, otobüsler geçiyor sürekli yanımdan. El kaldırıyorum kimse almıyor. Sakarya ne taraf diye ona buna soruyorum, niyetim otostop çekmek. Öyle de yapıyorum ama yine kimse almıyor. Sonra birden, annemin nenesinin yanında buluyorum kendimi, yaşlı ama çok dinç, annen çok iyi merak etme, onun bünyesi çok güçlüdür, yayla kızı o, iyi olacak, atlatacak diyor bana. (Bugün annemle konuştum, sevinçle güzel bir rüya olduğunu söyledi. Beyazlar giyiyorsam aydınlığa çıkacağım iyi iyi dedi. Sen niye öyle sıkıldın ki deyince, yok ben de yeşillik içindeydim deyip geçiştirdim.) 

27 Ocak 2021

Fotoğraflar ve Şarkı





Çok iyi bir düzenleme olmadı ama hani bahçenizde bir gül yetiştirirsiniz de o, dünyanın en güzel gülüdür ya, öyle bir şey bu da. Bir ikisi hariç hepsi kendi çektiklerimden.

Onu bunu bırakın da, bu dünyadan bir A.Özdemiroğlu ve A.Gürel geçmiş ya! Bir de gitmişler Sezen Aksu'yla buluşmuşlar. Ne de iyi yapmışlar! 

"Ter döküyor dört duvar ter bense beklerim bir gün mutlaka
Ters dönecek anahtarlar bir gün elbet çıkacaksın ışığa" diyor ya hani, bir tek cümleden koca bir hayat hikayesi yazdırmıyor mu size de? 

Yorum: Sezen Aksu, Söz: Aysel Gürel, Beste: Attila Özdemiroğlu Şarkı: Hasret

30 Aralık 2020

Sayıklamalar XVIII, Kapari Çiçeği

Aylardır kitap okumuyorum. Bazı zamanlar bir hikayenin içine gömülmeyi özlüyorum ama okumuyorum. Çok sevdiğim bir filmle saatlerce kendimi unutacağımı biliyorum ama izlemiyorum. Sabahları annemin anlattığı saçma dizilerdeki saçma sahneleri dinlemeyi sevmiyorum ama dinliyorum. Mesela gitmek istiyorum bu kasabadan bazen, gitmiyorum. Gideceğim her yere kendimi götüreceğimden eminim artık, enerjimi boş vakitlerim için saklıyorum. Anneme hayranım bu aralar. Hiç durmuyor. Hiç, bir köşeye çekilip de uzun uzun daldığını görmedim. Kısa kısa bakınıyor ama hep yapacak bir işi var. Sobayı dolduruyor, tavukları yemliyor, maydanozları topluyor, yeşil soğan ekiyor, çamaşır yıkıyor, çamaşır topluyor, dantel örüyor ve akşamları televizyondaki kavuşamayan sevgililere üzülüyor, kötü kadın karakterlere zilli, yakışıklı gençlere ne güzel çocuk diyor. Ben, ben ona yetişmeye çalışıyorum her ne iş yapıyorsa. Sevmediği siyah kedinin benim yüzümden geceleri evde uyumasına ses çıkarmıyor. Sevmek diyorum, sevdiğini mutlu görmek istemekten başka hiç bir şey değildir. Yüreğin el vermese de.

Yazacak çok şey var gibi ama yok da gibi. Kesinlikle ikisini de hissediyorum. Kendimden yorgunum. Yapacak bir şey yok böyle öleceğim biliyorum, diyorum bazen. Bazen yapabilirsin diyorum. Öfkem azaldı ama dinmedi. Yaşlandım. Yaşlandım. Böyle durumlarda söylenen, söylenebilecek özlü, motivasyon pompalayan sözlerden hoşlanmıyorum. Gerçekten. Kişisel gelişim saçmalığını iki binli yılların baş tacı eden yazarın Flow kitabını okudum, hem de orijinal dilinden. Bütün kişisel gelişim hikayesinin ana kaynağıdır bu kitap. Yazarının başında olduğu üniversitenin kapısından girip bahçesinde dolaştım. Yani dostlar güvenin bana, kapitalizmin yiyip bitirdiği bizleri ayakta tutma kandırmacasından başka bir şey değil. "Yanlış hayat doğru yaşanmaz."-Adorno daha haklı bu konuda. Yaşamak için çalışmaya kodlayan, başarıyı bireyin kişisel çabasına indirgeyen, çevresel faktörleri yok sayan, mutsuzluğun üstünü sürekli motivasyonla kapatmaya çalışan kişisel gelişim yalanlarından kurtulmak bizi daha "insan" yapacak inanın. 
                                                                                    ***
Çağan Irmak'ın Mustafa Hakkında Her Şey filmini izlediğimden beri merak ederdim kapari bitkisini. Kadın, kocası ve arkadaşları lüks bir restoranda yemek yiyorlar filmin bir sahnesinde. Koca başarılı, zengin bir iş adamı. Kadın güzel, alımlı. Koca yemeğin bir yerinde, salataya kaparisini az koydu diye garsonu azarlıyor, kişiliğine hakaret ediyor, garson özür diliyor, koca daha devam ediyor. Kadın yorgun ve bıkkın bir şekilde bakıyor kocasına. Filmin ilerleyen sahnelerinde rastgele tanıştığı bir taksi şoförüyle yatıyor kadın, aldatıyor kocasını. Düzenli görüşmelere dönüşüyor sonrasında bu tanışıklık. Ama çok uzun sürmüyor, birlikte geçirdikleri trafik kazasında kadın ölüyor, kocası taksi şoförünü anlıyor, buluyor, bir eve kapatıyor ve günlerce hem konuşuyorlar hem kavga ediyorlar. Bir ara diyor ki taksi şoförü, abi diyor, Ceren'e de soracaktım o gece anlattığında unuttum, kapari nedir abi?

Resimde gördüğünüz çiçek kapari bitkisinin çiçeği. Yürüyüş yolumun kenarında karşıma çıktı, çiçeğinin güzelliğine hayran oldum ben de. Cinsel gücü artırmaktan hücreleri yenilemeye kadar pek çok şeye faydası varmış. Salataya daha fazla kapari ekletmenin egosu yetmiyor hayatımızdaki boşlukları doldurmaya, onu diyorum... 

04 Aralık 2020

Sarıl Bana

Sarıl Bana
Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ
Sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik
Ve o eksiği tamamlayayım derken,
Var olan aşınıyor azar azar zamanla.

Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.

Anılarım kar topluyor inceden,
Bir yorgan gibi geçmişimin üstüne.
Ama yine de unutuş değil bu,
Sızlatıyor sensizliği tersine.
Senin kim olduğunu bile bilmezken.

Sevgiden caydığım yerde darıl bana.
- Metin Altıok