20 Haziran 2026

Uzun Yürüyüşler

Tez araştırmam için Simon De Beauvoir'un, "Yaşlılık" kitabını okuyorum -Simon'ın soy adını iki de bir söylemeye çalışarak-...  1970'li yıllarda 60'lı yaşlarında yazmış bitirmiş kitabı. Yazın, müzik, resim, sinema çevresinden pek çok ünlünün yaşlılık dönemi hallerinden örneklerle yazdığı bir kitap. Ben yaşlılık ile ilgili hem edebi hem de akademik bir kaynak gözüyle okuyorum. Koca kitap bitmek üzere benim aklımda kalan tek bir cümle var neredeyse; 

...Tolstoy hemen her gün evlerinin etrafındaki arazide ya da ormanda uzun yürüyüşlere çıkardı... Bu uzun yürüyüşler yetmişini geçtiğinde bile değişmedi...

Sürekli bu cümleyi evirip çeviriyorum kafamda; elli yaşıma geldim, hiç uzun yürüyüşlere çıkmamışım sanki. Spor için yürümüşüm, öteye varmak için yürümüşüm, adam sayarı tatmin için yürümüşüm, arkadaşın lafını kesmemek için yürümüşüm ama hiç evden, arka arazide uzun yürüyüşlere çıkmak için çıkmamışım... 

Geçen hafta bu cümlenin ağırlığını hafifletmek için evden çıktım. Mahallede hiç sapmadığım arka sokağa saptım, rastgele yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Küçük bakkallar, aynı balkonlu evler gördüm. Sonra birden parka gitmek için geçtiğim sokakta buldum kendimi, aa aynı fırın, aa aynı market logosu... Parkı görene kadar inanamadım güya bambaşka sokağa sapmışken nasıl olmuşta hep yürüdüğüm sokağın sonuna çıkıvermiştim. Yön duygum berbattır. Deli dana gibi dolanırım eğer geçmediğim bir yerlerde kalakalmışsam. Ama o olmayan yön duygum beni döndürüp dolaştırıp yabancı sokaklara değil de bilmediğim sokağın başına atıvermişti. İnsanın kendini koruma güdüsü ne de güçlüymüş... Oysa hayalim bir şekilde evin uzağındaki ormana çıkmak, Tolstoy'u hayal etmekti yanımda, ee demek ti; anlat bakalım bu uzun yürüyüşler de mi düşündün Anna Karenina'yı tren raylarında öldürmeyi? 

Uzun yürüyüşlere çıkabilmeli insan... Her gün keşke...

24 Nisan 2026

Haso


Hasan A. ve Hasan A. telefonumda aynı isimden iki kişilerdi. Biri akrabam biri iş yerinden arkadaşım. İkisinin de aynı köyden olmaları nedeniyle isim ve soy isimlerinin benzer olması şaşırtıcı değildi ama  akraba da değillerdi, enterasan. Bana denk gelmeleri ve benim onları nasıl kaydedeceğimi dakikalarca düşünmem asıl traji-komik olandı. Takıntılı bir insanım evet. Eski eşim dahil herkesi telefonuma isim ve soy ismiyle kaydederim. Bunlardan istisna olanlar; annem ve yeğenlerim. Kardeşlerim de aynı şekilde, hatta evlilik soy isimleriyle birlikte kaydediyorum onları ve arkadaşlarımı da. Neden; çünkü onların isimleri bu. Yeğenlerimi de çocuk oldukları için, ayşecik, fatmacık, arascık şeklinde süslü kaydediyorum. 
Hasan A.'lardan biri öldü, akrabam olan. 55 yıl boyunca bir hafta gece bir hafta gündüz çalıştı. Gece uykusu nedir bilmedi desem yeridir, keşke zamanında kendisi de bunu kendisine deseydi de başka bir iş bulabilseydi diyeceğim ama o zaman kim size bana ekmek pişirecekti fırınlarda da alacaktık... Fırın işçisi böyledir, sabahları sıcak ekmek kokusu için gece sabaha kadar çalışır, gündüz sosyal hayatından geri kalmamak için az biraz uyur, uyuması gereken zaman değildir kesinlikle bu, sonra da tekrar akşam üstü fırınına geri döner. Çok iyi bir ustaydı. Öyle böyle değil. Siz pidesini yemeden ölmüş olması büyük şanssızlığınız... Emekli olduktan sonra Ramazan ayı gelmeden fırın sahipleri, "Hasan usta bizimlesin demi bu Ramazan, bak kimseye söz verme ha! diye diye kapısını aşındırırlardı... O kimseyi kıramaz ama aklında zaten olan dostu için geçen seneden söz verdim deyip geçiştiriverirdi... Hep parasızdı... 55 yıl. Dile kolay 55 yıl nerdeyse gece uykusu nedir bilmeden çalıştı ama değil 55 bin 25 bin türk lirası emekli maaşı almıyordu. Hani derler ya fakir geldi fakir gitti. Derler mi sahiden... Severdim Hasan eniştemi. Ziyarete gittiğim bir seferinde evlerinin oradaki rus pazarına gidiyorum ben dedi. Gitti geldi baktım elinde şekilsiz pek de sevimli olmayan ama sedef kaplamalı havalı renkli bir kolye var... Parası yoktu bilirdim, muhtemelen o kolyeyi de "sonra veririm abi" diyerekten aldı. Ben gelmişim ya uzaktan, illa bir hediye alacak... Teyzemi, karısını kaçırmış karşı köyden. Arada ırmak var. Yahu siz o ırmağı gece vakti nasıl geçtiniz iki genç!, hep sorduk hep güldü, "yazdı kızım, su azdı" diyerek. "Yazı mı beklediniz?" derdik biz de ama o, "yok yazı değil fındığın bitmesini bekledik deden daha az sinirlenir hiç olmazsa dedik", derdi... Dedem çok sinirlenmiş yine de. "Nerden gördü bu fakir bizim kızı yaww", diye diye aylarca konuşmamış... Öyle zengindi ki eniştem... Benim gördüğüm 30 yıl onların bildiği 60 yıl boyunca bir kere olsun ama gerçekten bir kere olsun kaşını indirmemiş teyzeme... Nasıl kızardı Teyzem, nasıl dır dır ederdi başına dikilip. Tek duyduğumuz "sus Seyhan, Seyhan sus..." Ne teyzem susardı ne Haso başka cümle ederdi.
Telefonuma gelecek olursak ben yine iki aynı isimden kişiyi telefonda taşıyorum. Haso'nun hattını teyzem kullanıyor. Teyzemin telefonu yoktu, hep fakir bilindiler çünkü... 

26 Ocak 2026

Yazıyorum

Dün gece rüyamda yazı yazıyordum. Yazarken yazmayı ne kadar özlediğimi düşünüp ne yazdığımın aslında hiç de önemli olmadığını sadece düşüncelerim ve ellerim arasında gidip gelen kelimelerin akışını nerdeyse fiziksel olarak hissettiğimi, bu akışın uyumunu özlediğimi, kelimeleri yerleştirmek, dağıtmak ve yeniden düzenlemekten ne kadar keyif aldığımı hissediyordum. Anlatacak ne çok şeyim olduğunu ama neden yazmaya başlayınca çoğunun önemsiz hatta anlamsızlaştığını düşünüyordum. Sadece C. geliyordu aklıma bir kıskançlıkla hatta, nasıl da günlük, haftalık, aylık programlarla yazıyor ve buna yemek içmek gibi bir güdüyle zaman ayırıyordu. Ne mutlu O'na. Ne güzel okumak... 

Rüyamda yazarken bir ana fikir ve hikayem de vardı, sanmayın ki amaçsızca sıralıyordum kelimeleri; korku filmlerinde sis perdeleri arasından geçen insanların el yordamıyla yürümelerini andıran çekinen kelimelerle hareket etmiyordu ellerim. Aksine güneşin ilk ışıklarının vurduğu bir göle tepeden hayranlıkla bakan, gölü ve etrafındaki ormanı ve renkli çayırları, aldığı derin nefeslerin şükranlığıyla izleyen bir bilincin canlılığıyla  yazıyordum. Ancak konuyu ne yazarken ne de şimdi hatırlıyorum. Yap-boz parçaları gibi masaya, ayaklarımın yanına, kafamı çevirdiğim her yere dağılmıştı. Minik'in âlâ ciddiyet akan ama benim sesli güldüğüm bütün davranışları, ülkenin gündeminde düşmeyen, kaygı ve takıntılarımı besleyen haberler, dostlarımın vefasızlıkları, yeni tanıştıklarıma gösterdiğim soğuk yanlarım ve izlediğim diziler, filmler... Ne yazarsam yazayım kalbimde bir gülümseme ile yazıyordum. 

Ancak sabah oluyor, iş ekrana bakıp yazmaya geliyor, açıp açıp kapatıyorum ekranı. Bomboş görünüyor ekran, tıpkı olduğu gibi. Tıpkı camdan baktığımdaki gibi, tıpkı sabahları gözümü açtığımdaki gibi. 

Bu senenin ilk günü, Kadıköy, İstanbul 

09 Ekim 2025

Akşam Akşam

Uzun zamandır şiir okumadığımı hatırladım. "Hatırlamak aslında unutmaktır", demiş Proust. Ne çok unutmuşum şiirleri... Bi uzvum varmış da körele körele ufalmış gitmiş gibi, hatırladım... Akşam akşam bu şiiri buldum, güzelmiş... 

BİR GÜN SABAH SABAH

Bir gün sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni:
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç'ten.
Vapur düdükleri ötmededir.
Etraf alacakaranlık,
Köprü açıktır henüz.
Bir gün sabah sabah kapıyı çalsam...

Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş-on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber.

Şarkılar söylemişim pencereden,
Uyanıp uyanıp yine dalmışım.
Biletim üçüncü mevki,
Fakirlik hali.
Lületaşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,
Sana Sapanca'dan bir sepet elma almışım...

Ver elini Haydarpaşa demişiz,
Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,
Hava hafiften soğuk,
Deniz katran ve balık kokulu
Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,
Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu...

Bir gün sabah sabah kapıyı vursam,
Kim o? dersin uykulu sesinle içerden.
Saçların dağınıktır, mahmursundur.
Kim bilir ne güzel görünürsün sevgilim,
Bir sabah vakti kapıyı çalsam,
Uykudan uyandırsam seni,
Ki, daha sisler kalkmamıştır Haliç'ten.
Fabrika düdükleri ötmededir.

-Turgut Uyar, Büyük Saat, Bütün Şiirleri

02 Şubat 2025

Bu Kadar Basit: Mükemmel Günler

 "Hayat bir gün. Hayatı sevmek o bir günü sevmek. Gündelik rutine tutunabilmek. Bunun için üç erdem gerekir insana: şükran, şefkât, öz disiplin. Hayata şükran duyabilmek kendi gerçekliğinin kabülünü gerektirir. Sende olana şükretmekten önce kıyası bırakmak, başkasında olana haset etmemekle başlar. Sende olmayana sahip görünen öteki karşısında "eziklik" ezici bir mesele olarak hayatının merkezindeyse dünyan iki kutupludur: ezenler ve ezikler, çekiçler ve çiviler. Her nefeste "şimdi hangisiyim" çelişkisini kovalamaktan hayatı kaçırırsın. Oysaki eziklik bir mesele olmaktan çıktığında aşkınlaşır insan. Sistematik propagandaya iman etmeden yaşamak, huzur bulmak, kendinden ve hayattan hoşnut olmak mümkün. Hirayama'da gördüğümüz o içimizi ısıtan, gözlerimizi yaşartan aşkınlık da bu hoşnutluğun bir sonucu. Kabul ve yakınmasızlıkla gelen dinginlik."- Şule Öncü, Psikolog

Şefkat ve şükran içimde her zaman varolmuştur. Hayata baktığımda sadeliğin gücünü hep hissettim. Ama işte o öz disiplin! Tembellik oluyor, üşengeçlik oluyor, kolaycılık oluyor, kimi zaman hepsi oluyor ve dokuz altı çalışmadığımdan beri bir türlü ulaşamıyorum. Başkalarının işleri için mecburen kurulan o düzeni kendim için kuramıyorum, buna ayrıca çok gıcık oluyorum.

17 Ocak 2025

Llorando: Ağlamak

Bu sene çok mu insan ölüyor?

David Lynch bile ölmüş bugün. 

Şurada çok az yazdığım, Mulholand Drive... ne etkileyici bir filmdir benim için. Ve filmden bu sahne... 



15 Ocak 2025

Seç Beğen Al: Hayat

Zeki Demirkubuz'un Hayat filmini izledim. Bir film hakkında galiba ilk defa diyecek bir şey bulamıyorum. "Ne izledim yahu! İkinci yarı ilginçti ama. Her bölüm rüyamıydı acaba, eğer öyleyse bak güzel bu ama Demirkubuz yapmaz öyle sanmam. Boş bi film miydi sanki? Anlatmış sanki bir şeyler ama ne?" İzledikten sonraki onar dakikalık zamanlarda aklımdan geçen bunlardı. Hikaye zayıf, kurgu akmıyor, diyaloglar vasat, sıkıcı, kopyala-yapıştır, görüntüler sıradan. Benimi acaba rahatsız etti çatal-kaşık-yemek yemek sesleri. Benim bir takıntım olabilir o konuda kabul ediyorum ama ağız şapırdata şapırdata çatal kaşık seslerinin bir anlamı yoktuysa filmde neden varlardı anlamadım... Var mıydı?

Görüşlerinizi önemseyerek merak ediyorum. Anlamamış olabilirim, sinema kültürüm zayıflamış olabilir ya da hayatla aramda bazı bağlar kopuyor olabilir. Siz nasıl buldunuz sahi? 



08 Ocak 2025

Bugün Günlerden Bugün

Bugün günlerden perşembe; yarım saattir kendimi sakinleştirmeye çalışıp, yazmanın en iyi yol olacağına karar verip, en iyisi en basit cümleyle başlamalı diyerek yazdığım ilk cümle. Beş saniye sonra farkında vardım ki bugün günlerden çarşamba.

Yazmak düşüncelerimizi düzene sokmamıza yardımcı oluyor gerçekten de, biraz sakinleştim. Hem herhangi bir gerginlik yok yanımda yöremde, bilakis en huzurlu rutin günlerin içindeyim. Tez araştırması için günlerimi planlamaya çalışıyorum ve bir "planlama" uygulaması bulmaya çalışıyorum  bulamadıkça geriliyorum hepsi bu. Dahası henüz konu bulamadım... Herkesin derdi bu kadar olsa gerçekten değil mi? Benim de o kadar değil elbette. Bu size söylediğim. 

İnsan çırılçıplak yazabilmeli demiş Duygu Asena, siz hiç öyle yazabildiniz mi? Yazılabilir mi o şekilde?


Cem Başeskioğlu film inceleme okuma günleri yapıyor çevrimi içi toplantılarla. Sanatı seyretmenin ve de filmleri izlemenin çok subjektif bir süreç olduğunu düşünsem de dün akşam birine katıldım. "Days of Heaven-Cennet Günleri" filmi. Terrence Malick'den hiç film izlememiştim ve merak ettiğim bir yönetmendi. Görüntü yönetmeni Nestor Almendros ve müzikleri Ennio Morricone olunca muhteşem üçlü bir araya gelmiş gibiydi film. Morricone deyince kulağınıza İyi Kötü Çirkin filmi ve aslında sevdiğiniz pek çok film müzikleri gelebilir. "İnce Kırmızı Hat" filmi ve görüntüleri dersem belki Almendros'un gözüyle görebilirsiniz. Ki Cennet Günleri filmi en iyi yönetmen, görüntü yönetmeni ve müzik dallarında Oscar, Cannes ve Bafta ödüllerini toplamış bir film. Cem Bey, filme dair anlatımında çok ilgi çekici detaylarla, çok heyacanlı ve bir sinema entellektüeli olarak çok doyurucuydu. Düşünün, kamera bir odaya giriyor; bir köşede bir sehpa üzerinde iki kadeh bir sürahi, diğer köşede bir sandalye, ortada bir masa var diyelim. Bize göre yönetmen bize odayı gösteriyor oysa yönetmene göre hepsi filmin ilerleyen hikayesinde olacaklara birer işaret. Mesela köşedeki tek sandalye ölümün habercisi. Bir sahnede uçan kuşlar görürseniz bu da hikayede ruhun bedenden ayrılacağına işaret, ölümün habercisi. Akan nehir kişilerin düşüncelerinin değişeceğinin habercisi. Bunları önceden bilebilmekten bana ne diyebilirsiniz ya da ben detayları takip ederek bir bulmaca misali filmi izlemek isterim diyebilirsiniz. Ben henüz karar veremedim. Bu süreci önce biraz mekanik buluyorum. Sonrasına henüz karar veremedim ama bir kaç film daha izlemeyi düşünüyorum Cem Bey'le beraber. Filmi Zoom ekranından izlemeye açıyor ve üzerinde konuşarak ilerletiyor, sizin tam filme daldığınız bir noktada kesip bir şeyler söyleyebiliyor ama söyledikleri çok ilginç detaylar olabiliyor. Ve Cennet Günleri filminin görüntüleri  filmin sesini kapatarak izleseniz dahi sizi mest edecek kadar etkileyici. 

Denemek isterseniz yorumlarda katılım telefon numarasını verebilirim. Ya da @erensezer__ instagram hesabından iletişim kurabilirsiniz. Film okuma günleri adlı bir gruba ekleniyorsunuz, haftalık hangi filmlerin izleneceği bilgisi geliyor istediğinize katılmak için mesaj gönderiyorsunuz. Film başına ücretli; 300 lira. 

Filmi izleseniz izlemeseniz de bana sosyal politika alanlarından birinde bir doktora araştırma konusu bulsanız ne güzel olur.