09 Nisan 2022

Bir Şekilde Yaşıyorum

Gerçeği gerçek gibi anlatmış iyi sinema hikayelerinden Mandalina Bahçesi. Müziklerini de her karşıma çıktığında dinlerim. Evde her ne yapıyorsam oturup dinlerim mesela. Şu dünyadan kendime beş dakika çalamayacak mıyım der, durur dinlerim. 

Neden zaman bana hiç yetmiyormuş hissim bu kadar yoğun? Bir bileniniz varsa allasen söylesin! Evde oradan oraya koşturan çocuklarla, üç öğün yemek isteyen bir kalabalıkla yaşamıyorum, yaşamak için çalışmam bile gerekmiyor ama kafamda düşünüp durduğum hiç bir şeyi yetiştiremiyorum. Çünkü yapmıyorum! Şu an bu cümleme çok güldüm... Koltuğa oturuyorum balkonu yıkamam gerek diye düşünüyorum; dolaptan tel süpürgeyi çıkarıyorum, sandalyeleri balkon korkuluklarına takıyorum -iki kere yapıyorum o hareketi çünkü düşecek gibi oluyorlar- iki temizlik bezi ve 'cif 'i alıyorum yanıma. Önce balkon mermerlerini ıslatıp siliyorum, ondan önce korkulukları tabi, bez çok kirlenmesin. Sonra o suyu yerlere döküyorum. Kaba tozunu şöyle bir süpürüyorum. Sonra bir iki en en fazla üç kez banyodan su taşıyorum döküyorum balkona iyice sürterek yıkıyorum. Sandalyeleri indirip siliyorum. Ortadaki tabureyi siliyorum. Tek kaktüs saksımı en güneş alan noktaya tekrar koyuyorum. Sabahtan beri ısınan çaydanlıktan son bir bardak çay alıp oturuyorum balkona, tomurcuklanan ağacı seyrediyorum. Sonra koltuktan kalkıyorum. Çayı kapatıyorum. Yaklaşık bir haftadır balkonda duran su dolu temizlik kovalarına bakıp, dursun biraz daha akşam oldu boş ver deyip, balkon kapısını kapatıyorum. 

Beş gün olmuş sosyal medyadan onlarca arkadaşım yaş günümü kutlamış, dönmemişim. Mesaj kutusuna mesaj atan sevdiğim bir iki arkadaşım var, dönmek istiyorum dönmemişim. Kendime kural koyuyorum, her gün iki arkadaşımı-akrabamı arayacağım, bir iki gün arıyorum sonra yine aynı, arayamıyorum. Sevdiğim dayım var, amcam var, kuzenlerim var aklımda, vaktim yok ki! Herkesle konuşuyorum bütün mesajları cevaplıyorum hele hele ne güzel yazılar yazıyorum camdan bakarken. Sonra bir bakıyorum akşam olmuş karnım acıkmış eh, akşam oldu artık diyerek vicdanım rahat uyuyabileceğime sevinerek sabah hepsini sırayla yapacağıma söz vererek gözlerimi kapatıyorum...

12 Mart 2022

Ama Olmadı Böyle Zaman

Zaman konusuyla ilgili bu kaçıncı yazım hatırlamıyorum. Bir algım birden yüzüme burdu bugün, yine yazayım zamanı dedim. Sağolsun sevgili Ceren 'in sorularını düşünürken, geçmişte de zaman hakkında -aslında boş boş- düşünürken, onu ne kadar yok saydığımı fark ettim. Sanırım ölümlü bir canlının yapabileceği en büyük hatayı yapmışım... Bravo bana yani. 

"Sınırlı zamanın olduğunu asla unutma", yazmışsın ya sevgili Ceren, bir an durdum. Öyle ya, sınırlıydı, değil mi! Sınavlarda, toplantılarda, bir yere yetişirken, bir yerden ayrılırken zaman aklıma geldi mi elim ayağıma dolanıyor. Mesela daha sınavın bitmesine yirmi dakika vardır, aman! yirmi dakika kalmış diyerek bir saate bir soruya bakar kalarak süreyi doldururum. Son bir dakika kalmıştır gideceğim yere, daha zaman var derim. Kafamda aranacak insanlar, gidilecek yerler, hele de karar verilecek işler, eylemler ve daha neler neler için hep daha zaman vardır gelecekte?!. Zamanla ölçülen bir şey yok da, sanki ben yapacağımı edeceğimi ne zaman nasıl bitirirsem öyle/ydi hayat. Öyle olmalıymış gibi. Kötü oldu zamanı yok saydığımı netleştirmem. En azından farkında olmadan dolaşıyordum ortalıklarda, şimdi farkında olarak dolaşacağım, o kötü. 

Ben Kedim Yatağım-Sezen Aksu

25 Şubat 2022

Karafatma

Gözümden uyku akıyor ama uyuyamıyorum. Banyoda bir karafatma gördüm. Öldürmek istemedim. Tuttum elimle camdan attım. Camdan atana kadar elimde öldü zannettim, çok korktum. Yaşamımın bundan sonraki acılarına nasıl dayanacağım bilmiyorum. Evin içinde otururken dışarda miyavlayan kedilerin çığlığına dayanamıyorum on kere balkona çıkıyorum birine bir şey mi oluyor ki? Balkonda üşüyorum bu sefer de soğukta ne yapıyorlar ki? Üzülüyorum. Daha olacak acılarım biliyorum; her şey sırayla giderse olacak... Ölümden korkmuyorum; yaşama özlemim ağır basacak biliyorum. 

08 Aralık 2021

Alışkanlığın İntikamı

"Öyle ki, alışkanlık denen şey olmasaydı, hayatın, her an ölme tehdidiyle karşı karşıya olan kişilere - yani bütün insanlara - harikulade görünmesi gerekirdi." - Marcel Proust, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde 

Makyaj masasını çalışma masası olarak kullanıyorum. Üzerinde çalışma, okuma ve yemek yiyebileceğim bir masam olmasına rağmen ayrı bir çalışma masam olduğunda kendimi daha iyi hissediyorum. Çalışma masamın üzerinde bir takvim var. Hani böyle ay ay katlanabilir olanlardan. Yanında da bir kalemlik. İçinde çeşitli kalemler. Bu ikisi de günlük hayatımın çok önemli parçaları değiller. Belki kalemler ama takvim hiç değil. Fakat onlar orada durdukça kendimi güvende hissediyorum. Hayatımın 18 yılı boyunca günün ortalama on saati bir çalışma masasında oturdum ve masanın sağ tarafında kalemlik ve takvim, sol tarafında her akşam kapayıp her sabah açtığım bir ajanda bulundu. Geçen hafta Pazar sabahı marketten gazete aldım. Bir zamanlar pazar kahvaltıları sonrası iş aramasam da okuduğum Hürriyet İş İlanları ve planlar yaparak rahatladığım Kültür ve Sanat ekiyle hatırladığım kendimi, kendimle konuşurken buldum. İyi hissettim. Doktorların ilaçları aynı saatte almamızı salık vermesinin bir nedeni de bu değil mi; vücudumuz alışsın.   

Rutin iyidir ama alışkanlık korkunç! İçimizdeki hayatı dondurduğunda bizi iyi hissettiren rutinlerimizin alışkanlığa dönüştüğünü anlarız ama iş işten geçmiş olur. 

Not: Bu yazıyı yazalı bir kaç hafta oluyor. Gün aşırı oturuyorum yazmak için, bir kaç öfkeli ya da sıkkın cümle yazıp kalkıyorum. Pek çoğunuz gibi ben de şu cümleyi kuruyorum; hiç bu kadar umutsuz hissetmemiştim hayat karşısında, insana dair. Beyin ölümümün gerçekleştiğini hissediyorum. Hemen her şeyi kafamın içinde yaşayıp bitiriyorum. Oturup düşünüyorum, sonra hiç bir şey yapmıyorum. Mutlu olduğum tek rutinim, apartmanın önüne mama koymak ve kedilerin yemesini seyretmek. 

26 Ekim 2021

Yoruldum

Ne tuhaf bir dünya oldu… Artık her ne yaparsan yap, neyi ne kadar iyi ya da kötü yaparsan yap, başkalarına göstermiyorsan bir değeri yok gibi… Bu sosyal medya bezdirdi sanırım beni artık… Ne gördüğün senin ne yediğin sanki… Karından kocandan önce hiç tanımadığın insanlar görüyor bazen ne kadar mutlu ya da üzüntülü olduğunu.. Oturmuş kitap mı okuyorsun kahvenle evde, kocanın haberi yokken bu huzurundan hiç tanımadığın bir adam sana “bol keyifler” diyor ve sen ona; teşekkür ederim diyorsun, mesela. Ya da denize bakıyorsun dalgın, başın ağrıyor, üzgünsün, karın haberdar değilken neyin var, başka biri sana şu ilacı kullansanız iyi olur, diyor mesela. Özel nedir? Kimdir yakının? karıştı sanki… Sonra bir bakıyorum insan en çok nerden beğeni alıyorsa nerden yorum koparıyorsa o olmaya başlıyor. Sevmediği bir konuda belki uzman gibi davranıyor. Kim olduğunu, nasıl biri olduğunu unutuyor sanki insan… Julia Roberts’ın bir filmi vardı yıllar önce Kaçak Gelin isimli. Üç beş kişiyle nişanlanıyor tam düğünde nikahtan kaçıyor. Her nişanlandığı adam yumurtayı nasıl yiyorsa o da öyle seviyor yiyor. Sonra bir gün bir kafede uzun uzun düşünüyor; ben yumurtayı nasıl seviyorum! diye… Onun gibi işte…

Bi kere bir YouTube kanalında bir diziden bir oyuncu için “ne kadar kötü oynuyor” yorumu yapmıştım. Kadının biri, “gözün kör herhalde, ne kadar iyi oynuyor, iyi bak bence” gibi bir yorum yaptı. Ben ciddiye alıyorum inanır mısınız. Oturup üzülüyorum; neden bu kadar “terbiye yoksunu” oldu insanlar, diye. Ben oyuncuya laf etmişim sen bodoslama bana dalıyorsun! Ne yazarken kelimelere dikkat var ne de karşımızdakinin kalbi olan bir insan olduğu hatırlanıyor. Bir uzman kanalında teknik bir soru soruyorum, anlamıyorum bir daha soruyorum, ben anlatayım tatlım! gibi saçma bir cevap alıyorum alakasız birinden. Hem herkesin sanki tanımadan birbirini saydığı sevdiği bir dünya hem nefretini kusmak için fırsat aradığı bir haller, haller dünyası oldu sanki… Mesala, biri özelden mesaj yazsa her yazana insandır düşüncesiyle uygun şekilde cevap veriyorum; tanışmak için yazıyorsanız tanışmak istemiyorum, bir şey soracaksanız buyrun diyorum. Ama artık anladım ki önemli olan ne yazdığınız değil cevap vermeniz herhangi bir kelimeyle de olsa. Sanki cevap yazınca hazırsınız “her şeye”... Hatta biri demişti, madem konuşmak istemiyorsunuz neden cevap yazıyorsunuz! Oysa bana ne kadar kabalık geliyordu birine cevap vermemek. İşte, konuşmak istemediğimi yazıyorum, demedim artık… Ama kelimelerin bir anlamı yoksa, neden “yazıyoruz” artık… Velhasılı; anlamsız bir ciddiyetle yaklaşıyorum bu dünyaya ve benim baş edebileceğim bir karmaşa değil, anladım… 

12 Eylül 2021

Hallaç

Sanki üzerimden yeryüzü geçti
gövermedi gövermiyor bir türlü,
yüreğimde ezilen yaşama tutkusu.
-Şükrü Erbaş

Hallaç deyince aklınıza "hallaç pamuğu gibi atmak" deyimi geliyor ve hallacı, pamukların havaya havaya savrulmasını sağlayan o çubuk benzeri alet sanıyorsunuz değil mi? Ben de. Bu sefer üşenmedim bir kaç sözlükten kontrol ettim, hallaç o işi yapan kişiymiş. Sizi bilemem tabi de ben bilmiyordum. İşte, kafamın içinde bir hallaç, bir o düşünceyi bir bu düşünceyi havalandırıyor, ben bir ona bakıyorum yakalamaya çalışıyorum, bir buna bakıyorum hiç uzanmıyorum bile. Daha öncelerden de derdim, keşke ben düşünürken birine, yaz, şimdi bak bunu, hayır hayır onu, evet evet bunu da yaz, diyebilsem. O da olacak bir kaç on yıla biliyorum da, biz ulaşabilir miyiz? Sanmıyorum. Bugünlerde son bir yıldır çalışmamamın verdiği zamanla net olarak anladım ki bütün sistemlerin insanları çalışmaya şevk, sevk, terk ve ikna etmesinin tek bir nedeni var; düşünmemiz istenmiyor. İnsan düşünürse sorar, sorarsa fena! Öyle isteniyor. Şimdilerde sürekli bana soruluyor; ne yapıyorsun? Bana sorsanız o kadar çok işim var ki! Elim, kolum, dalım, aklım hepten dolu. Belki size boş bana dolu, bazen bana da boş. Bulduğum bir şey var ki; yaşamı ciddiye almazsanız yaşam da sizi ciddiye almaz. Peki gündelik hayat mı? O şöyle bir şey; "Ne kadar harika bir gün. Çay mı demlesem, kendimi mi assam karar veremiyorum." - Çehov. 

23 Ağustos 2021

Her Şeyi Anlamak Zorunda Değiliz

Ulus Baker'in dediği gibi, her şeyi anlamak zorunda değiliz. Zorunda mıyız sizce? Nohut soğuk suyla mı ıslatılır sıcak suyla mı? Biri bana nedenini söyleyerek cevabını verebilir mi? Bütün ansiklopedileri tavan arasına kaldırtan 'google' hazretleri her ikisini de söylüyor çünkü. Hangisine inanacağıma tamamen o anki üşengeçliğimle karar verdiğim bu soruya bir yanıt ve bu dünya da artık neye inanacağımızı ve nasıl anlayacağımızı bilen varsa söylesin... 

Görüyorsunuz baştan sizi yanılgıya düşürüyorum. İnanmak ve anlamak bambaşka şeylerdir çünkü. İnanmak sorgusuzdur. İnsan bir yaratana ya inanır ya da inanmaz örneğin. Bunu akılla sorgulamak "inanç" meselesine ters düşer. Neden inandığımızı sorgulayabiliriz, inandığımız şeyin inanmaya değer olduğuna ikna kapları bulmaya çalışabiliriz ve inancımızı onun içine koyarız. Artık bizim için bizim inanılası bir şeydir o. Fakat yine de dünyanın geri kalanı için inanılmaması gereken bir şey olabilir. Önemli değildir. Çünkü inancımız kendi varlığımızın geldiği zihinsel dünyanın bir sonucudur. Bize aittir. Oysa akıl soru sorar, cevaplar nesneldir ve bildiklerinizin dışında olabilir. Aramak sonra bulmak, dünyada keşfedilmiş bilgiyle karşılaştırmak gerekebilir. Bulunur belki de bulunmaz ama bu şekilde her daim sorgulanmaya ve değişmeye açıktır. Oysa inanmak kolay değişmez. İnanç bizim kaplarımız değişirse, biz değişirsek değişir ancak. Anlamam mı inanmam mı gerekiyor bilmiyorum ama siz yine de söyleyin, hangi suyla? 

20 Ağustos 2021

Bir Sabah

Bu aralar sabah bir bakmışım aradan on yıl geçmiş olacak gibi geliyor. Çünkü geçmiş on yılın yılları sanki bir gece uyumuşum da sabaha geçmiş. Beynim hiç bu kadar karmaşık ve dolu tam da bu yüzden hareketlerim hiç bu kadar yavaş olmamıştı. Hayata hiç bu kadar karamsar ve umutsuz baktığımı hatırlamıyorum. Bütün enerjimi, inanmışlığımı, inanacaklarımı, beklentilerimi harcamışım, dağıtmışım sanki… 

Bir film izlerdim ve hayallere dalardım. Artık film izleyemiyorum, anlamsız geliyor. Ve bu çok zoruma gidiyor. En sevdiği oyuncağı tavan arasına kaldırılmış, büyüdüğünün farkında olmadan büyümüş çocuk gibi hissediyorum. Şu “tavan arası” sözünün anlamsızlığını da yazınca fark ettim. Bizim kültürde evlerinin tavan arası olmaz ki, öyle, müstakil evlerde oturulan bir sınıftan değilim ben en azından. Tavan arası lafı bile hayal kurduğum filmlerden alınma, anlamsız yersiz bir görüntüymüş zihnimde meğer. Öyle bir görüntüyü zihninde taşıyınca insan sanıyor ki bir gün bir evi olacak, orada yaşlanacak, kendinin ve ailesinin hatıralarını tavan arasında depolayacak, sonra arada bakıp gülecek, ağlayacak onlarla. Yanlış imgeleri beynimde taşıyıp yanlış cümleler kurmuşum sanki…