Aykız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aykız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2018

Aykız'ın Kolyesi IV

"Aman Tanrım", demiş çocuk. "Kolyelerimiz, kolyelerimiz bu yüzden kelebek şeklinde." "O tamam da", demiş kadın, "Neden aynaları vardı?" "Çünkü", der yaşlı,"Ahh anlamak için ne kadar beklemişiz... Bu beyaz yürüyen otlar bir kabuğun içinde yok oluyordu, sonra da oradan bir kelebek olarak çıkıyordu. Çember, karşılıklılık, birbirini tamamlama, bulma, yansıma, düşünsenize! Bu döngüyü anlayabilmemiz için kolyelerimiz aynalardan oluşuyordu. Yedi yaşında ne öğretiyorlardı bize; kendi içimizi görebilirsek diğerlerini görebilirdik, diğerlerini görebilirsek kendimizi görebilirdik. İşte ayna bu..." Tekrar sustular. Aynı yoldan, kendi adımlarını takip ederek daha hızlı yürümeye başladılar. Ay silikleşmiş, gün parlıyordu. Renklere güneş vuruyor, daha canlı parlıyorlardı. Şelalenin küçük çukuruna kadar konuşan olmadı.

Henüz büyümemiş, cinsiyeti kadın olacak olan kendi kendine konuşuyor gibiydi, "Aykız yedi yaşında biraz değişmeye başlamıştı aslında. Şimdi düşünüyorum da; onu kandırmak, ikna etmek çok kolay olurdu. Sanki biz ay ülkesi inanlarını, temel güdülerimizi, nasıl bir canlı olduğumuzu hiç bilmiyor gibiydi." "Mesela?" dedi kadın. "Yani, tanıyor da tanımıyor gibiydi. Biz şakalar, komiklikler yapsak çok iyi anlıyor gülüyor, e sen de öylesin, komiksin dediğimizde, kendinin öyle olduğunu anlayamıyordu. Bir arkadaşı ona kötü davrandığında küsmüyordu, dert edinmiyordu çok fazla ama biri bize kötü davransa, hemen kavgaya tutuşuyordu." Köye yaklaşmışlardı. Bir kaç kişi etraflarına geldi, hal hatır sordu. Nereye gittiklerini bilen yirmsisekiz toplantısı sorumluları nehrin kenarında oturuyorlardı. Onlara yaklaştılar.

Uzun bir yoldan, sonunda varmış olmanın dinginliğini taşımıyorlardı. Hala şüpheler, tedirginlikler, yarım bilinenlerin belirsizliği yüzlerinde suya bakıyorlardı. Su akıyordu taşların, otların, düşmüş ağaç dallarının üzerinden. Bir yanından bir yanına üç atlı arabasının sığabileceği nehir sadece akıyordu bütün olup bitenin karşısında. Çocuk anlatmaya başladı. Yirmisekiz toplantısı sorumluluları yüzlerini döndüler ona.  "Kolyelerimiz kelebek şeklindeymiş çünkü bir kelebek olarak ölüyoruz. Doğmadan önce, üç renkli meyvesi olan bir ağacın yapraklarını yiyerek bir kabuğun içine giriyoruz ve orada kelebeğe dönüşerek ölüyoruz, ta ki, eğer bir kadının avuçlarına düşene ve kabuğumuz onların avuçlarında kırılana kadar, ölmüş olarak kalıyoruz. Döngüyü yaşlılar başlatıyor, onlar kendilerini nehre bırakarak nehrin kabarmasını, ve ağaçlarda duran beyaz kabuklu ölü kelebeklerin nehre ve oradan kadınların avuçlarına düşmelerine neden oluyor." Yaşlı devam eder. "Kelebek kolyelerimiz aynadan çünkü yaşlıların ve ölmüş kelebeklerin bu döngüyü hatırlaması için tek yol bu. Aykız'ın kolyesinde bir şey eksik olmalı, bu yüzden nehre geri dönemedi..." Cinsiyeti kadın olacak olan genç atlar söze, "Galiba ben anlıyorum neler olduğunu; Aykız nereye gideceğini bilmiyordu bilse giderdi, neden gitmesin ki eğer vaktinin geldiğini düşünmüşse giderdi nehre. Gitmedi, çünkü aynasında bir şey eksikti, ona bu döngüyü gösterecek parça eksik olmalı." Yirmisekiz toplantısı sorumluluları ayağa kalktılar. Rüzgarın sesi nehrin akışına karışıyordu. Su, güneşin altında inatla ve kararlılıkla akıyor, hayatın hızını her canlıya hatırlatıyordu. "Bilinenler olanları anlamaya yetti mi?", sorumlulardan biri sormuştu bunu. Kimse cevaplamadı. Kimse cevaplamasa da bilinen sorulardan biriydi bu.

Aykız, babasının kolyesinin kendi içine bakan kısmını yaktığını kimseye söyleyememişti. On sekizinci yılı dolmadan annesinin kalbinden düştü düşeli, kendi içini bilmek zorundaydı. Yoksa yirmisekiz toplantısında kendini anlatamazdı diğerleri gibi. Çok çabaladı, mümkün olduğunca çok insanın hikayesini dinledi, çok insanı tanıdı, gençleri, çocukları, yaşlıları izledi ama ne öğrendiyse eksik kaldı. Diğerlerini anlamasının kendisini anlamasına yeteceğine inanıyordu inanmasına da, yine de anlayamıyordu. Ne inanmak ne de bilmek kendini anlamasına yetmedi. Aynasının kendi tarafına bakan kısmının yokluğunun yerini kimse dolduramadı. Son bir şey kalmıştı, aynasının peşinden gitmek. Bir sabah uyandı. Babasının gitmesini bekledi. Onun kolyesini alıp ateşe tuttuğu aynı yere durdu. Önce elini uzattı, ateşin alevlerinin aynayı geri vermesini hayal etti. Sonra, biraz daha uzattı elini, sonra kolunu, canı yanıyordu. Acı geçecektir diye düşünüyordu. Daha da uzattı gövdesini, beli tutuştu önce, göğsü, karnı, omuzları ve saçları. Acının dönüşümü çok kısa sürmüştü, bir an kalbi yerinden çıkacak gibi olmuş, ardından kırmızı ve siyah renkler birbirine karışmış, bütün renkler gözlerinin önünden gitmişti. Siyah ve beyaz noktalar uçuşuyordu gözlerinin önünden artık, sıcak etkisini şaşılacak derecede yitirmiş, acı hissetmesini sağlayan bütün hücreleri tek tek küle dönüşmüştü sanki. Evet, küle dönüşüyordu. Doğum nehrinin sularının serinliğini hayal etmeye çalıştı. Ağaçları, annesinin kalbinden düştüğü anı hatırlamaya çalıştı. Annesinin yüzünü gördü, sular geçiyor sandı saçlarının arasından, kollarından, yüzünden, ne mavi ne de yeşil olan serin sular...

-Bitti.-
Not: Haliyle okumaya Aykız I' den başlanmalı :-)  Aykız, etiketine tıklayarak hiyayenin tamamına ve başına erişebilirsiniz. 

23 Nisan 2018

Aykız'ın Kolyesi III

Ay insanlarından Aykız'ın hikayesini hatırlayanlar halen varmış. Hikayeyi bilenler, "ne oldu ki Aykız'a?" sorularını duydukça bir yerlerde konuşulduğunu anlarlarmış. Demek ki bir yerlerde birileri Aykız'ı hatırlıyordu, böyle düşünürlermiş. Henüz yirmisekiz toplantılarına katılamadan yok olmuştu Aykız. Pek çok ay insanı neden bu kadar çabuk vazgeçtiğini konuşmuş bir müddet. Öyle ya, pek erken giden olmazmış Ay insanlarının ülkesinden. Yeterince kış gördüğünü düşünen ay yaşlıları gün olur, artık sabahları uyanmaktan vazgeçtiğini düşünür ve kendini doğum nehrine bırakırmış. Kimseyle vedalaşmaz, kimseye bir söz bırakmazmış. Ki aklında söyleyecek sözü kalan veda edecek insanı tutan, bu vazgeçme hakkından da mahrum olabilirmiş. Tıpkı Aykız'ın annesi gibi... Gelin görün ki ağaçların altında, nehrin kenarında, yirmi sekiz toplantılarında, çocukların okulunda, kadınların ve erkeklerin yataklarında Aykız'ın birden yok olması konuşmaları zamanla yerini ay insanlarının neden bir kelebek olarak doğduğu konusuna bırakmış. Aykız'ın birden kaybolması ona özel bir durum olmalıydı. Bunu anlamak için de doğumundan kaybolduğu güne kadar Aykız'ın neyinin farklı olduğunu konuşmaya başladılar.

Bir şey yoktu bilinen ya da hatırlanan. Herkes gibi doğmuştu Aykız da. Hepsi gibi doğum nehrinin kenarında annesinin kalbinden düşmüştü. Sonra bunu konuşmaya başladı önce yaşlı ay insanları. Gelmiş geçmiş diğer insanların farklı doğup doğmadıklarını düşünmeye en uygun onlardı ne de olsa. Böyle böyle daha çok konuşmaya başladılar. Bu, kolay kapanası, her yirmi sekiz toplantılarında değişen konular gibi günden güne unutulası çeşitten değildi. İlk defa bir Ay insanı ne doğum nehrinde ne de uykusunda ortadan kaybolmamıştı. Birden hiç olmamış gibi her izi silinmişti. Hiç olmamış gibi... Fakat ne yaşlılar ne de yetişkinler ne de her şeyi bilen henüz büyümüş çocuklar ne Aykız'ın ne de başkasının farklı doğup doğmadını bilmiyordu. Böyle böyle konuşmalar birbirine eklenirken kimi kadın ve erkekler bunun bir tek çaresi olduğuna kanaat etmişti; doğum nehrinin ucuna gidilecekti. Ancak o şekilde nasıl doğduklarını tam olarak anlayabilirler ve Aykız'ın farklı olup olmadığını ve belki hatta nasıl kaybolduğunu bulabilirlerdi.

İki, yetişkin olmamış ama büyümüş çocuk, bir yetişkin kadın, bir çocuk, üç cinsiyet işaretini sildirmiş yaşlı, ayın yirmi sekiz gününü doldurduğu gün yola çıktılar. Böylelikle geceleri de gündüz gibi aydınlıktan faydalanabileceklerdi. Nehrin şelalesinin döküldüğü küçük çukuru şimdiye geçen sadece yetişkin kadınmış aralarında. Diğer altısı arkadan o önden gidiyormuş bu yüzden. Nehir, üzerine eğilen sazlıkların ışığıyla yer yer gölgeli, koyu yeşil renkli, sakin bir keman gibi akıyormuş yanları sıra. Geniş, çizilmiş gibi düzgün patika ve boylarınca sümbüller, güzel bir yerde yaşadıklarını hatırlatıyormuş onlara. Şelale gölünden sonra patika oldukça daralmış, tek sıra halinde yürümek zorunda bırakmış onları. Ağaçlar sıklaşmış, yaprakları önlerini kesmeye başlamış. Gün inmiş, ay yükselmiş, aydınlık azalmış. Yürümeye devam etmişler. "Buralara az insan geliyor olmalı", demiş çocuk. "Henüz ağaçlar azalmamış, nehir çıldırmamış değil mi", demiş kadın. "Çok güzel", demiş yaşlılardan biri.  

"Ağaçlara bakın", demiş diğer yaşlı. Siyah, kırmızı ve beyaz renkli tuhaf meyveli ağaçlarla sıklaşmış etraflarında. İlk defa böyle, aynı anda farklı renkleri olan meyveler görüyorlardı. Köylerinde çok meyve ağaçları vardı pek tabii, ama böyle minicik yuvarlakların bir araya geldiği, üstelik her bir yuvarlağında siyah noktalar olan, evlerinin pencere kollarına konan kuşların burunları gibi bir şeyleri ilk defa görüyorlardı. Çocuklar yaşlılara sormuş, yaşlılar önde giden kadına; hiç gören olmamıştı bunlardan. Patika giderek silinmiş. Nehir kenarından ister istemez içerilere doğru kaymışlar. Bol yapraklı bol dallı geniş gövdeli renkli meyveli ağaçlar arasından yürüyorlarmış artık. Ayın ışığı yukarılarda daha da parlak görünüyormuş. Bunu farketmişler ilk defa. Memesinden göğsüne yayılan bir sızı hissetmiş kadın.Sırtının tam ortasından arkadan öne doğru gelen, içinden geçip göğsünde son bulan ince bir sızı. Çocuğa doğru bakmış kadın. Henüz büyümüş ama yetişkin olmamışlardan biri kaşlarının çatıldığını kadının, ellerini bir aşağı bir yukarı kalbinin üzerinde gezdirdiğini görüyormuş. Ağrıdığını anlamış o da. Bir şeye doğru yaklaştıkları besbelliydi. "Acaba", der yaşlılardan biri, "aramıza bir de yetişkin erkek mi getirseydik."

İki kelebek düşmüştü yetişkin kadının kalbinden şimdiye kadar. İkisi de kendi cinsindendi. Nadir bir şeydi bu ay insanları arasında, peş peşe ve sadece dişiler bulmuş olmak avuçlarında. Bu yüzden Aykız'ı ancak onun hissedebileceği düşünülmüştü ve haklılardı galiba. Önden arada düşerek ama koşarak giden çocuk "sessiz olun", dedi fısıldayarak. "Yapraklar konuşmaya başladı, duymuyor musunuz." Duymuyorlardı. "Ah, siz yetişkinler," dedi çocuk. "İyi ki beni göndermiş yirmi sekiz toplantısı sorumluluları. Şu beyaz yürüyen otları da görmüyor musunuz?" diyerek durmuştu çocuk. Hemen bütün ağaçların üstünde beyaz, meyvelerinin iki katı uzunluğunda ama onların genişliğinde hareket eden bir şeyler vardı. Ayakları yoktu, köy meydanlarında gördükleri solucanlara benziyorlardı ama onlar gibi ince ve uzun değillerdi. Daha kalın ama onlar gibi ilerliyorlardı. Bir farkla; sürekli yaprakları ısırıyorlardı ve yutuyorlardı. Ağaçların kimi delikli yapraklı, kimi yarısı yenmiş yapraklı, kimi de gülsüz bahçeler gibi kuru dallarla kalmıştı. Her yer ama her yer, çocuğun deyişiyle bu hareketli otlarla dolmuştu bir anda. Kadın iyice kalbini ovalamaya başladı. Varmışlardı. Doğum nehrinin başladığı yer burasıydı, çünkü su, ağaçların altından çıkıyordu. "Bunca zaman anlamalıydık", dedi yaşlılar aynı anda. Ay insanlarının beyaz tenlerini, birbirlerine olan bağlılıklarını, gözlerindeki hareli elalığı nereden aldıklarını anlıyorlardı. Bu hareketli otların beyazlığı, ağaç köklerinden çıkan doğum nehri ve onun akan yeşilliğini görmüşlerdi yıllar ve yıllar ay insanların her birinde.

Çocuk istemsiz bir şekilde yürüyen otlara doğru uzattı elini. Bir şey vardı yanlarında hemen hepsinin. Ondan daha beyaz, biraz daha büyük ama hareketsiz bir şey. Kuşların burnu gibi sert ama daha yumuşak; daha çok yumurtalarının kabuğu gibi. Eline aldı çocuk, gözlerinden yaşlar akıyordu. Gözlerini kapattı. Kapalı beyaz şeklin içinden bir ses geldi. Yürüyen otlar ona doğru hareketlendi. Kapalı beyazın içinden daha da yüksek bir ses geldi. Bir şey vurarak kabuğu kırmaya başladı. Kırdı, kırdı, küçük bir kanat görünene kadar kırdı. Çırpınan bir kanat, sonra bir diğer kanat ve yürüyen beyaz otların baş kısımlarına benzeyen bir baş, beyaz kabuğun içinden çıktı ve anında çocuğun ayaklarının dibine düştü. Ölmüştü. Henüz yetişkin olmamış çocuklardan biri koştu, o zaman yaşlılardan biri onun erkek olacağını anladı, koştu kelebeği aldı ve kadına doğru getirdi, ama kelebek çoktan ölmüştü. Yanlış yerde kabuğundan çıkmıştı. Bir yetişkin kadının kalbinden ellerine düşmesi gerekiyordu ama "çocuk" ona dokunduğu için kendini ay insanlarının köyüne yakın sanmış, kabuğundan çıkıvermişti. Erkek olacağı anlaşılan ve cinsiyet işareti oluşmaya oracıkta başlamış büyümüş ama yetişkin olmamış çocuk kelebeği hala elinde tutuyor ve kadına bakıyordu. Kadın ona baktı, ellerini öptü, "Şimdi olmaz", dedi. "Ne sen ne de ben onu yaşatabiliriz. Onu emziremem. Üstelik kalbimin dışında doğdu. Belki yaşardı ama yine de şimdi olmaz. Ay insanlarının ne zaman doğacağını biz hep nehre bakarak karar veriyorduk. Eğer nehir üzerinde yakamozlar akmaya başlamışsa bu, yeterince yaşlının vazgeçtiğini, kendilerini nehre bıraktığını gösterirdi bizde. Biz de az ay insanı kaldığına kanaat getirerek, erkeklerin kalbimize dokunmasına izin verirdik." 

Yürüyen beyaz otlar, yeşil yaprakları yiyor. Doyanlar kabuklarını örmeye başlıyor. Kabukları bitenler öylece duruyorlardı. Bir yaşlı kabuğa doğru yaklaştı ama dokunmadı. "Biz nehre katıldığımızda sular kabarıyor olmalı ve nehir geri geri dolarak bu ağaçların gövdelerini kaplıyor olmalı. Böylelikle hem bu beyaz kabuklu yürüyen otlar, hem de ağaçların yaprakları suya karışıyor. Siz nehri gözetleyen kadınlar, yaprağın yeşiliyle beyazın karışımını ışıklar şeklinde görüyor olmalısınız. Bizim gidişimizi değil de, kelebeklerin gelişini görüyordunuz. Anlaşılıyor ki bu yürüyen otlar kabuklarını havada, dalların üzerinde örüyorlar. O yüzden kelebek olarak çıkıyorlar. Ancak havada hayatta kalabileceklerini öğrenmiş olmalılar." "Şaşırtıcı", dedi diğer yetişkin olmamış olan. "Peki ama, neden, nasıl kadınların avuçlarına düşer düşmez küçük bir insana dönüşüyorlar." "Çünkü", der çocuk, "Havaya değil bir tene düştüğümüzü anlar anlamaz ona dönüşüyoruz. Canımız acıyor, ağlıyoruz, bağırıyoruz, uçmaya çalışıyoruz ama havadan önce değdiğimiz ilk maddi şeyi kabuğun dışındaki tek dünya sanıyoruz. Ona dönüşmezsek o dünyada var olamayacağımızı sanıyoruz. Böylelikle, kabuğunu kaybetmiş, hatırlayan ama bulamayan, uçmayı bilen ama unutmuş bir kelebek olan insanlar oluyoruz. Şimdi anladım demiş" çocuk devam ederek, "neden gitmek istediğimde, üzüldüğümde, bir köşede büzülüp kaldığımı, başımı dizlerimin arasına sokarak, sanki bir kabuğum varmış gibi kendimi bir topa dönüştürdüğümü, şimdi anladım." Duymanın ve anlamanın sessizliği geldi, durdu onlarla birlikte.Yaprakların yenilirken çıkardığı sesten ve nehrin sularının kayalara çarpmasından başka duyulan bir ses yoktu. 

Aykız'ın neden birden yok olduğunu hala anlamamışlardı yine de. Eğer o da hepsi gibi doğduysa, neden hepsi gibi kaybolmamıştı...

devam edecek. 

30 Kasım 2014

Aykız' ın kolyesi II

Her yirmi sekiz günde bir, ay yeniden çember olmaya başlamadan önce ay insanları köyün en ortasında bir yerde toplanırmış. Henüz doğalı on sekiz kış görmemiş olanlar ile, yeterince kış gördüğünü düşünenler bu toplanmaya gelmezmiş. Ay insanları kimseye artık yaşlanmış demezmiş, ta ki, kişi kendinin artık yaşlanmış olduğunu söyleyene kadar. 
Bu toplanmalar da sorarmış içlerinden rastgele biri; "Ey ay insanları, aramızda eksik olan nedir?" Sanki önceden sözleşmişler gibi her seferinde başka biri sorarmış. Sonra, içlerinden yine rastgele bir ses cevaplarmış; "Bilgelik eksik." 
"Nedir o?", dermiş biri yine. İlk cevabı veren değil de bir başkası cevaplarmış; "İşte, bu soruyu cevaplayacak olan eksik"
"Aramızda başka eksik var mı, ey ay insanları?", diye yine sormaya devam edilirmiş. "Aramızda masumiyet eksik.", diye cevaplanırmış bu soru da. "Masumiyet neden gereklidir?", diye sorulurmuş bazen. Bazen bir kadın öne çıkarmış ve diğerlerinden önce konuşmaya başlarmış, "Masumiyet hiç bir şey bilmez, bu yüzden bilgelikten de ötedir." Bir başka kadın daha da öne çıkıp, "Hiç bir şey bilmediğini bilmek, yaşlılarımızın ulaştığında yaşlı olduklarını anladıkları, en erdemli zamandır. Çocuklar ki, bu şansla doğarlar. Hiç bir şey bilmeden baktıkları derelerimiz, ağaçlarımız, çimenlerimiz ve dağ eriklerimiz onların ışığı ile büyürler. Masumiyetin ışığı olmazsa elimizdeki ve yüzümüzdeki kiri göremeyiz, görüp yıkamak aklımıza gelmez.", demiş. "Öyleyse çocuklarımızı ve bilge yaşlılarımızı korumak, gözetmek ve sevmekten vazgeçmeyelim, ey ayinsanları.", dermiş ilk soruyu soran.
Ondan sonra herkes kurulmuş sofraların başına geçer, getirdiklerini yer, ay batmadan evlerine giderlermiş. Her, ay çemberinin dolduğu günün ertesi gecesi tekrarlanırmış bu sorular. Cevaplar hep başka ama aynı manada olurmuş. İşte böyle severmiş ay insanları çocuklarını ve yaşlılarını.

Aykız'ın günleri genellikle bir diğeri ile aynıymış. Her sabah uyanır, okula gider, okuldan gelir, önce eve girer, sonra sokağa fırlarmış. Ay gökte görünene kadar da eve gelmezmiş. Annesi o doğarken daldığı dalgınlığından uyanmamış. Babası ve o, akşamları yemek yer, sonra uyurlarmış. Yaşlı ay insanları ya çok daldığını, ya da uyanmakta geç  kaldığını söylemişler annesinin, ama uyanmamış işte bir daha. Bu yüzden Aykız rüya görmeyi çok sever, o da annesi gibi daldığını ve bir gün onu rüyasında göreceğini ve konuşacağını düşünürmüş.
İşte, bu yedi yaşına kadar hiç görmemiş annesini rüyasında. O sabah, yüzü kendi gibi bulut renginde olan, gözleri dere gibi gri bir kadın görmüş rüyasında. "Üzülme, tamam mı kızım. Sen olanla yaşamayı öğrenebilecek yaştasın." demiş bu kadın ona. "Bir şey olmadı ki! Sen kimsin", demiş Aykız. "Olacak olan olduğu zaman üzülme", demiş, tekrar dere renkli gözlü kadın. Uyandığında çok telaşlıymış Aykız. Anlayamamış, hemen içeriye babasına koşmuş. Güneş henüz yükseliyormuş, içeriden ateşin sesi geliyormuş, biraz soğukmuş ama yine de terliymiş sırtı. Aklı rüyasındaki kadında imiş. Bu yüzden hiç fark etmemiş tenindeki eksiği.
Babası ateşin başında elindeki şeye bakıyormuş. Aykız babasına bakmış, aynı anda elini boynuna atmış. Kolyesi babasının elinde imiş. Kelebeği elinde tutuyor, zinciri ateşe doğru sarkıtıyormuş. Babası Aykız'ın gözlerinin içine bakmış, ellerini dudaklarına götürmüş ve "şiiihhhtt", demiş. Aynı anda kolyenin bir yüzünü ateşe tutuvermiş. Aykız öyle şaşırmış öyle şaşırmış ki, hiç bir şey diyememiş. Sadece bakıyormuş. Babası yanına doğru yaklaşmış, bir yüzü yanmış kolyeyi yanına bırakmış ve gitmiş.

Aykız sormayı düşünmüş çoğu kez yaşlı ay insanlarına; babası neden kolyesinin bir yüzünü yakmıştı. Rüyasındaki kadın annesi miydi?
Sonra, hepsini unutur soruların, "Ne güzel bir kadınmış", dermiş dereye bakarken. Ay kadınlarının en güzeliymiş sanki.
Sormamış kimseye. Kimseye de söylememiş. Kolyesinin kendine bakan yüzü yokmuş artık. Bu nedenle ki, kendi içini göremiyormuş.
Ay çocuklarına bakıyormuş, ay kadınlarına, ay yaşlılarına bakıyormuş. Baktığı her ay insanını anlamaya çalışıyor, kendi içinin de mutlaka onlardan biri gibi olduğunu düşünüyormuş. Mutlaka birine benziyor olmalıymış. İnsan insana benzerdi, ay insanı daha çok benzerdi. Böyle dermiş babası. Ama, artık babasının dediklerini pek dinlemiyormuş. Her yeni yaşında kendini bir başka ay insanı gibi görüyormuş. Böylece bulmaya çalışıyormuş. Her kış geçip bahar geldiğinde, kendinin olabileceğini düşündüğü, içinin benzediği, kendini bulabileceği, en azından kendine bakarak olmasa da diğer ay insanları gibi, içine yakından bakabileceği birini aramaya başlarmış. Sonra tüm yaz, tüm sonbahar ve kış düşünürmüş; ben, Aykız, böyle biri miyim?

İşte böyle düşündüğü günlerden birinde, dereye bakıyor ve kendi kendine konuşuyormuş. "Seni dün gece ay toplanmasında göremedim", demiş bir ses arkasından. "Ben doğalı henüz on sekiz kış geçmedi ki, on üç oldu bu kış ", demiş Aykız. "Sen, yaşlı mısın", demiş sonra da arkasına bakarak. "Evet, artık yaşlıyım", demiş yaşlı ay insanı.
Suda bir balık atlamış. Ağaçtan bir tırtıl düşmüş. Bir yaprak sallanmış, bir sonraki rüzgarı beklemiş düşmek için. Bir kuş uçmuş ama konmamış. Aykız ellerini çimende gezdirmiş, çimen titremiş, eli titremiş. O zaman, diye başlamış Aykız ve tüm soracaklarını, sanki düşünüp taşınmış anlatmak için de, bekliyormuş gibi, tane tane ama çabucak anlatmış, sormuş soracaklarını. Şaşırmış ay insanı, kızmış, sinirlenmiş, ama sakinleşmiş Aykız'a baktıkça. Aradığı şeyi bulamayacak olmasına üzülmüş.
"Zamanını, başkalarında kendini arayarak geçirme Aykız. Neden insanlara onların hikayelerini anlatmıyorsun.", demiş. Şaşırmış Aykız. "Anlayamadım", demiş. "Kolyenin sendeki tarafına sarıl, onu herkesten iyi okumaya çalış, insanlara bak ve onların hikayelerini anlat. Kimse sana kaybettiğin şeyi veremez, ancak, sana senin hikayeni anlatabilir ve sen içinde, belki  kolyenin kayıp tarafını bulabillirsin", demiş yaşlı ay insanı.

Tekrar dereye bakmış Aykız. Bir balık daha atlamış suda. Gri gözlü, beyaz pullu bir balık. Yirmi sekiz toplantılarında ne dendiğini şimdi daha iyi anlıyormuş. O günden sonra eminmiş artık; bir gün çok iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunda, birisi de ona kendi hikayesini anlatabilirdi... 

25 Kasım 2014

Aykız' ın kolyesi I

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok uzak bir ülkede dağların arasında küçük bir köy varmış. Pireler berber iken, develer tellal iken bu köyde yaşayan Ay insanları isimli bir kavim varmış. Nereden, ne zaman gelmişler, neden burada yaşarlar kendileri bile unutmuşlar. Ay insanlarının hepsinin ismi ay ile başlarmış. Aydan, Aykız, Aysin, Aydın, Aygül, Aypare, Ayperi, Aytül, Ayten, Aydeniz, Aydonat, Aykut bunların en çok kullanılanları imiş. Aslında çok fazla çeşitli de isimleri yokmuş. Çoğu zaman birbirlerine sadece Ay diye hitap ettikleri de olurmuş. Ayırt etmek için de akıllarına ilk gelen farklılıklarını ekleyiverirlermiş Ay'ın yanına. Dere kenarındaki üç çocuklu baba Ay, her sabah değirmene iki çuval getiren şişman Ay teyze, okula herkesten önce gelen yaramaz Ay oğlan gibi. Bu yüzden herkes de birbirinin neye benzediğini, ne yaptığını çok iyi bilirmiş, izlermiş.

O sene doğan kız çocuklarından birine daha Aykız ismi verilmiş. Gece saçlı, gece gözlü, bulut renginde bir kızmış Aykız. Diğer bebekler gibi Aykız da dere kenarında doğmuş. Ay bebekleri vakitleri geldiğinde ay insanlarına özgü bir kararlılık, biraz da hırçınlıkla kıpırdanmaya başlarlarmış. Ay anneleri bunu hissedince dere kenarına gider sakince suyu izlemeye koyulurlarmış. Gözlerini kapatır, iki avuçlarını kucaklarında birleştirir beklerlermiş. O andan itibaren ne duyarlar ne görürlermiş. Vakit tam olduğunda ay annelerinin kalbi tırtıldan çıkan kelebek gibi açılmaya başlarmış. İyice büyür, kalpleri göğüslerini delermiş. Kırmızı ile beyaz karışımlı bir kelebek açılan kalpten süzülürmüş. Acırmış tenleri, acımaz değil ama suyu bu yüzden izlerlermiş işte. Su aktıkça kelebek de aynı sakinlikte akarmış kalbin üzerinden. Su gibi acıları da bir çırpıda akarmış tenlerinden. Kelebekler kucaklarına düşermiş ilkin, düşer düşmez de insan yavrularının aynısının tıpkısı olurlarmış. Ay anneleri de tam bu esnada uyanır, bebeğim diye sarılıp, çoktan geri kapanmış olan kalplerinin üstüne bastırırlarmış onları. Kalpleri az biraz acırmış o zaman, ama ay anneleri göğüslerinden süt sızısı geldiğini düşünüp, hemen uzatmaya başlarmış bebeklerine memelerini.

Biraz, dağların arasında, biraz da diğer kavimlerden oldukça uzakta kaldığı için buraya pek yolu düşen olmazmış. Ay insanları da diğer köylere pek gitmezmiş açıkçası. İhtiyaçları olmazmış çünkü. Herşeyleri varmış yaşamak için. Köylerinin kurulu olduğu vadi de üç adet kuyuları varmış, kaynağı dağlardan gelen. Kışın tüylerinde uyudukları koyunları, sütlerini içtikleri beyaz benekli siyah inekleri, her sabah iki tane yumurtlayan tavukları, pirinç, buğday tarlaları ve her mevsim meyve veren dağ erikleri varmış. Bunun gibi; anlatmak için gerek duyulmayan ve akla gelmeyen daha bir çok sahip oldukları varmış.

Ay insanlarının kimsenin bilmediği, başka kavimlerin hiç farkında olmadığı bir sırları varmış. Her biri boynunda bir ay kolyesi ile doğarmış. Bu kolye iki yüzü ayna olan kelebek şeklinde imiş. Bir yüzü tenlerine değer, içlerini gösterir, diğer yüzü dışarıya bakar, kolyeye, yani ay insanlarına bakanların içini gösterirmiş. İçlerini dediysem, etlerini, kanlarını, damarlarını değil, içlerindeki düşünceleri, kalplerinden akanları, kalplerine akanları.
Bizim Aykız' da kolyesinin sırrını herkes gibi yedi yaşında öğrenmiş. Kendi içini nasıl göreceğini, kolyesine bakanların içlerini nasıl okuyacağını yedi yaşında öğrenivermiş yaşlı ay insanlarından. Her çocuk kolyesini çok iyi korumak zorunda imiş. Ancak o zaman, kendilerini anlayabilir, anlatabilir, güvenebilir, kolyelerinin dedikleri ile büyür, büyüdükçe başkalarının içine bakmayı daha iyi öğrenebilirlermiş.

Devamı var...