Nisan 30, 2019

Kelimelerin Anlamları (ThrowbackThursday)

Neyim eksik sizlerden, benim de bir 'tbt' gönderim oluversin, dedim.
Yazıyı tesadüf gördüm, böyle bir şeyler yazmış olduğumu da şaşırdım açıkçası, e öyleyse bir tekrarı haketmiştir bu yazı, dedim.

Büyülü Gerçeklik: Kelimelerin Anlamları: Alıntı; - Kendimi kaybetmekten korkuyorum. - Kaybet, ne olur ki? - Olmaz, ya bulamazsam sonra. - Ben seni bulurum. Kaybolursan bil ki be...

Nisan 29, 2019

Mekân ve İnsan


Bayıldım Ertan Saban'ın anlatışına. Tekrar tekrar izledim. 
***
Mekânlar insanların hafızasıdır. Coğrafya kaderdir, demenin diğer bir anlamlı ifadesi. Mesela ben Ankara'ya gittiğimde sigara içmek ancak akşama doğru, vücudum kimyasal olarak hatırlamaya başladığında aklıma geliyor. Bir sakinlik, bir dönüşmüşlük, bir gelecek umudu, bir her şeye yetebilme, yetişebilmeyi çağrıştırır bana Ankara... İstanbul tam tersi, gün üçe katlansa saatler eksik. Çocuk aklım bile hatırlar mekanları mesela; Ramazan köyü göçebeliğimi, yerleşiksizliğimi,  Karapınar köyü sevgiyi hatırlatır. Perşembe büyüdüğümü, Turunçova çocukluğumun karmaşasını, Ovaköy kıstırılmışlığı, Kalkan ergenliğimi, Kumluca bıkmışlığımı, Gömbe çaresizliğimi hatırlatır. 
Mekânlar insanların geçmişidir. Yok olmaları, değişmeleri, yanıp yıkılmaları insanların hafızasını eksiltir, karmaşıklaştırır ve belki yeniler. Yerlerin ismini değiştirmek ise değiştirmez anıları. 
***
Bu arada, İmmaneul Kant gibi tüm dünyanın en azından adını duyduğu bir adamın aynı şehirde doğup aynı şehirde ölmesi ürettiklerine bakıldığında oldukça şaşırtıcı benim için. Konigsberg'in bir Almanya bir Rusya olmasıyla bir ilgisi olabilir bu durumun. Bu da bir başka yazının konusu olsun. 

Nisan 25, 2019

Ben Aldanmak

Uzun zaman önce insanları sevdiğimi düşünürdüm. Bir müddet kararsız kaldım. Kötülüğün olduğu kadar iyiliğin de olduğu inancımı korudum. Dört beş yıldır kararımı netleştirdim ki insan ırkının sevilecek bir yanı yok. İyi insanların varlığı bunu değiştirmiyor. İnsanın doğasında bulunan bencillik, üstün ve iktidar sahibi olma isteği, kendi hazzının öncüllüğünü gütme çabası sergilediği iyilik davranışlarını alaşağı ediyor, edecek. Kendim dahil. Arkasında duramadığım pek çok hatam var. Üzüldüğüm kadar pek çok insanı da üzdüm. Çok ah aldım, almışımdır. Üzmeye de devam ediyorum. Yaptıklarıma bahanelerim çok. Gerekçelerimin, topuzu benden yana çevirmesi bir şeyi düzeltmiyor. Yine de, zarar veremeyeceğim uzak bir köyde çimenleri izleyerek hayvanlarla  birlikte yaşayabilmeyi dileyecek kadar yüzsüzlük içindeyim. Aldandım. İnsan ırkının öteki yüzüne kandım. Cemil Meriç’in Musa’nın Kızıldeniz alegorisinde aldanmayı tarif edişi demek istediğimi çok iyi anlatır. Tam olarak olmasada bir benzeri Neşet Ertaş’ın türküsü gibi; “cahildim dünyanın rengine kandım.” Siz buna,  yaşlanmak diyorsunuz. 

Nisan 23, 2019

Nereye Kadar

Uyumaya direndiğim kadar başka bir şeye direnseydim... Mesela neye, bilmiyorum...

Nisan 05, 2019

Şiir & Şarkı


Pişman Değilim

Pişman değilim, seslenmiyorum, ağlamıyorum
Her şey geçer ak elmalıkların üstünden bir sis gibi
Altın rengine bürünüp, solup gidiyorum
Bir daha geri gelmeyecek gençliğim.

Sen, bir daha çarpmayacaksın öyle
Kalbim! Ayazların üşüttüğü, öyle serin…
Ve bu akağaçların kumaşı ülkesi bile
Artık heves vermiyor gönlüme yalınayak dolaşmak için.

Serseri ruhum benim! Gittikçe daha az
Canlandırıyorsun ateşini dudaklarımın
Ey benim kaybolan diriliğim,
Deliliği gözlerimin ve taşkın ırmağı duygularımın.

Artık daha az şey ister oldum dileklerimde
Ah ömrüm benim! Yoksa seni bir düşte mi gördüm?
Sanki sessiz bir bahar sabahı erkenden
Dörtnala geçip gidiyormuşum gibi düş renkli bir at üstünde.

Hepimiz, hepimiz tükeneceğiz bu dünyada
Sessizce dökülüyor akçaağacın yapraklarından bakır
Sonsuza dek kutlu ol sen, sonsuza kadar yüksel
Bir çiçek gibi açıp, sonra öleyim diye geldin buraya

- Sergey Yesenin 

Yukarıdaki videoda dinlediğiniz şarkı bu şiirin Rusçasıdır. Görüntülerdeki sarışın genç şiirin sahibi S.Yesenin'dir. 1925' te henüz otuz yaşındayken bir otel odasında kendini asmıştır. 

Şarkıyı söyleyen Rus şarkıcı Aleksey Pokrovski...

Nisan 03, 2019

Bir Öykünün Tamamı

Her şey o akşam oldu. Gündüz, Aladağ'ın arkasında akıyordu.Göbelli'de kıpkırmızıydı akşam. Hanım, dama çıkıp tarhanayı bez torbalara doldurmaya başladı. Bütün gün dalga dalga tütmüştü dam. Hanım'ın çıplak tabanları kavruldu. Tarhanayı parmaklarıyla havalandırdıkça, iştah açan bir ekşilik yayıldı havaya. Sonra serinlik... Dağlardan gelen kızılçam kokusu, tarhananın ekşiliğini aldı götürdü. Geriye nane kokan sofranın hayali kaldı. Bir ürperti dolaştı Hanım'ın sırtında. Oğlunu gördü. Oğulun kollarını, oğulun belini, sırtının oluğundaki teri, omuz başlarındaki kızarıklığı, kenetlenmiş çenesini, yanağındaki dal çiziğini, saçlarını, saçlarını... Bir hasretlik korkusu sonra.
Oğul, beyaz fasulye çuvallarını yüklenip bahçenin ortasına getirdi. Damda duran anasına göz ucuyla baktı. Fasulyeleri iki çuval bezinin arasına koyup sedir dalıyla ince ince dövmeye koyuldu. Zarından sıyrılan her fasulye için bir 'ıhlama' koptu içinden. Vur ha vur! İncitmeden, kırmadan, incilerin ışığını söndürmeden, fasulyelerden gelen her ses kulak vererek, kol gücünü dizginleyerek, vur ha vur! Ardından ikinci çuval gelecek, onun ardından üçüncü, sonra yarınki mahsul, ondan sonra kışlık... dört yıl sonra askerlik, bir kadın, arkasından bebeler, vur ha vur... bu güç bir gün bitecek! Kaç sedir dalı değişecek böyle, kaç çuval bezi yırtılacak, Hanım daha kaç akşam bakacak oğulun çıplak sırtına?
Hanım uzaklara dikti gözünü. Ötelerden baktı oğluna...
Oğul... bir kadının şakağındaki kirli kan damarı. Gerdandaki gösterişli beşibiryerde. Bahçenin en ulu ağacı. Yârin gençliği oğul. Evdeki sessizlik, köydeki uğultu, tütün kokusu, ter ekşisi, toprak sevdası oğul. Karanfil Dağı'nın gölgesi, Ecemiş'in taşkın suları, keçi boynuzunun ağdalı tadı... bir kadının dirsekli kaşı... Toroslor gibi delikanlı, taşağına kurban oğul!
Hanım, Saimbeyli'den gelen kamyonu fark etti. Kamyon onun için bir sesti önceleri. Hırıltılı boşboğaz. Su isteyen, it bakışlı şoför. Ağır ağır yaklaşan toz bulutu. Akşamı boğan egzoz kokusu... Her şey o akşam başka şekillerde oldu. Meğerki kamyon yoldan gelir, yola gidermiş, yük taşır terlermiş, kana kana su içer, cırmalayan kornasıyla selam verir, selam alırmış, güçlüymüş, gün gelir güçsüz düşermiş, kimi hızlı, kimi yavaş gidermiş, boş geçer, dolu dönermiş, boş geçer, dolu dönermiş...
Hanım, yazmasını çözüp bir daha bağladı. Sonra bir kez daha baktı kamyona. Kamyona, oğula, kamyona, fasulyelere... Oğul vurdukça... kamyon yaklaştı. Fasulyeler ayıklandığında kamyon da geçip gitmiş olacaktı. Kendi çevresinde dönendi. Bir ağrı girdi beline. Güçsüzleşti. Sonra ağrıyı kovdu. Yüreğinde çarpıntı. Damağında kuruluk. Ossaat elindeki tarhana torbalarını yere çalıp koştu. Yüklüğe vardığında geri dönüş yoktu artık. Bir yastık çıkardı, bir yatak, bir yorgan, iki fanila, bir yün don, apar topar bohçaladı çeyizden kalma bir çarşafa. Bir muska iğneleyecekti, caydı. Boynuz saplı çakıyı sokuşturdu. Kuru üzüm koydu biraz, bir iki torba tarhana, elmaları tıkıştırdı yıkamadan, yıkasaydım diye hayıflanarak... Eli çabuk davrandı. Kamyon yaklaşırken, oğul hâlâ fasulye dövüyordu, evde de kimsecikler yoktu. Ya herifi kızarsa? kızsın! söverse? sövsün! Koşa koşa çıktı bahçeye. Bohçayı bir korkuluk gibi bıraktı yolun ortasına. Kamyon öksüre öksüre yaklaşırken, oğul anasına bakakaldı. Hanım, belindeki ağrıyı avuçlayarak, koştu oğulun yanına. Yapıştı koluna bırakmadı: "Bu yaşa geldin, öğrenemedin fasulye dövmeyi, hepsi de kırılmış bak, hepsi de ziyan gitmiş!"
Oğulun gözleri közlendi. Anasının alnındaki çatalı, kaşındaki dirseği, ağzının kenarındaki çizgiyi buldu. Gülümsedi. Bohçaya kaydı gözü. Hanım'ın elini öpecekti caydı. Sarılıp anasının başını kokladı. Sanki bir sarmaşık çözüldü gövdesinden, yanık sırtını akşam serinliği tırnakladı. Her şey o akşam başladı. Oğul, kenarına bıraktığı gömleği sırtına geçirdi. Koştu, koştu, koştu... kamyonla burun buruna durdu. Bohçayı kaptığı gibi atladı kasaya. Çocukken sorduklarını tekkrar anımsadı. Aladağ'ın arkasında ne var ana?
Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi kitabından Oğul adlı öyküsü. 

Nisan 01, 2019

Bir Öyküden Alıntı

"Yazmak için yazamadığın metinle vedalaşmayı bilmek gerekir, derler. Nasıl olsa, o öykü, üç beş yıl sonra gene gelir, uyandırır gece yarısı. Bir duygu kırıntısı olmaktan kurtulmuş, kanlanıp canlanmıştır. Saçları uzamış, yüzüne kan gelmiştir, uzanınca dokunacak kadar yaklaşmıştır. Çok sürmez, en fazla bir haftada bir öykü olarak çıkar ortaya. Ama böyle olmayacak biliyorum. Ben bu 'kırlangıç' fikrine ümitsizlikle bağlıyım. Yazamayacağım öyküyü, neden yazamadığımı yazarak, derdimi anlatabilirim ancak. İnatlaşıyor muyum acaba? Bir kuşu avuçlarınıza aldınız mı hiç? Onun göğsünü, kendi göğsünüz sanırsınız. Uçup gitmesine razı olamazsınız, yüreğiniz dışarı çıkacak diye korkarsınız. Bir avuç hayatı için yaşamın kutsal pırıltısını kaptırmamak için, incecik kemikleriyle nasıl da direnir. Şaşırtıcı bir güç vardır kanatlarında, sıkmakla, bırakmak arasında gidip gelirsiniz. Uçup gittiği an, özgürlükle kaçışın aynı anlama geldiğini hissedersiniz. Bir sahibin övüngenliğiyle, ona hayatı bahşettiğinizi düşünerek ağzınız iki yana yayılır. O kaybolana kadar, gözlerinizi ondan ayırmazsınız. Kaybetme duygusunun kısa süreli burukluğu, yerini kıskançlığa bırakır. O sırada ne olmak istersiniz... kuş mu, onu sıkan el mi?"
Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi kitabındaki Kışlangıç adlı öyküsünden alıntıdır.

Sema Kaygusuz'la Yere Düşen Dualar kitabıyla tanıştım. Mistik bir romandı. Sevmekle birlikte biraz zorlama bir kurgu olduğunu düşünmüştüm. Yine de çok daha lezzetli bir edebiyat üretebileceği anlaşılıyordu yazdıklarından. Sandık Lekesi öykü kitabını çok sevdim. Her bir öykü trajikomik ve zeki bir kurguyla, güzel bir türkçeyle bezenmiş.