Şubat 28, 2019

Güneşli Pazartesiler*

Asya güneşi bekliyordu. Gece gökyüzünden belliydi bulutların gitmeyeceği ama sabah yine de doğanın kendisini kayırabileceğini geçirmişti aklından. Alt kattaki, mutfakla birleşik salonun ön penceresinin önündeydi. Duvar boyunca uzanan masif çalışma masasının üzerinden eğilerek perdeleri tamamen açtı, pencereyi açtı, rüzgâr sertti bulutlar yoğun, kapadı hemen. Günlerdir güneşi bekliyordu, maydanoz ekecekti.

Tavukların kapısını açmış, yumurtalarını almış, ineklere samanlarını vermiş, Karabaş'ın yalını sobanın üzerine koymuştu. Kat kaloriferini geceden kapatmasına rağmen taş evin duvarları henüz soğumamıştı. Dönüp, nereden baksan elli metre karelik salon ve mutfağın yüksek taş duvarlarını seyretti, bugün taşınmış gibi yeniden baktı. Nesnelerin yerli yerinde görünür hali aklını düzene sokuyordu kısa bir an. Üst katın önünde uzanan terasın üzerinden batardı güneş, arka taraftaki küçük balkonlu yatak odasından doğardı. Doğmasını saymazsak, akşam üsleri güneşi ve aşağı köyün çocuklarının okuldan çıkışını izlemek günün en güzel saatleriydi.

Maydanoz tohumlarının içinde dolaştırdı elini. Bahçenin iki tarafının toprağını bugün de havalandıracaktı, havalandıracaktı da güneş çıkmadıkça tohumlar öylece duruyordu pencerenin önünde. Maydanoz ekecekti, güneşi bekliyordu.

Plaza, sunum, strateji, ego, liderlik, etkili insanın yedi alışkanlığı, terfi, prim, zam, excel, pivot tablo, zayıflamışsın, botoksun gelmiş, kırışıklığa, bölgesel kilolara lazer, kıllara epilasyon deyince susan, maydanoz ekmek için güneşi bekleyen annem için...

Vakit bulursanız Güneşli Pazartesiler'i izleyin.

Şubat 11, 2019

01:27'den 07:21'e-Tesadüfler

"İçimde yılgın rüzgarların ayak sesleri..."

Tesadüf olgusuyla ilgili pek çok düşünce var. Kimi, hiç bir şeyin tesadüf olmadığını, kimi, belli başlı tesadüflerin dikkate alınması gerektiğini ama ufak tefek olanların çok da anlam ifade etmediğini, kimi de yaşamın zaten tesadüflerle örülü olduğunu bunun doğal bir akış olarak karşılanıp üzerinde durulmaması gerektiğini savunur. Ben bu konuların, insan ırkının dünyadaki yerleşikliğinin metafizik boyutta ya da başka bir amacı olup olmadığına dair bir cevap bulunmadan çözüme kavuşmayacağını düşünüyorum.

Keşke hayatın içinden bazı görüntü, olay, insan veya olmuşları silip, geçiverseydik diğerlerine. Acaba?
Acaba bir "şeyi" sildiğimizde yerine gelecek olan "şeyleri" nasıl karşılayacaktık ki, bu değiş tokuşu dileyebiliriz? Olan olması gerekendir, olan olabileceklerin en iyisidir kabulume tutunmak bu nedenle daha kolay ve sanırım doğru geliyor.

Bu makbuza geçenlerde rastladım bir defterin arasında, bu tür şeyleri pek saklama huyum olmamasına rağmen kalmış. Beş yıl önce bu zamanlarda Cem Akaş'ın yazı atolyesine katılmıştım. Hevesle orada öğrendiklerimi siteye de yazmıştım. Yazı atolyesi ve devamında hayatımda olan değişimler neden "olması gerekenlerdi", henüz bilmiyorum. Hayatın bana anlatmaya çalıştığı "bir ders", devam ediyor olmalı, tek açıklamam bu. Uğur böceği tesadüf değil, onu, makbuzdan iki yıl sonra bir çiçeğin yaprağında kapımda belirivermesinden bu yana saklamıştım. Beş yılın sonunda, tuhaf bir şekilde emin olduğum bir şey var ki; ne yaparsam yapayım, nasıl edersem edeyim bugün olduğum yer ve durum değişmeyecekti. Diğer bütün zamanlarda bu ön kabulü şiddetle reddetsem de, farklı tepkilerin farklı etkiler yaratacağına inansam da, bu sefer içten içe durumun böyle olduğuna neredeyse eminim. Olanlar oldu ve ben, iki bin on dört şubat ayına geri geldim, bir farkla: ben o ben değilim.

"Masumlar ne anlatır yüzlerinde? Cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir? İçimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm? Bu boşlukla nereye dek gidilebilir?"


Sekiz yaşındaydım. Diğer çocuklar henüz uyuyordu. Genelde uyku sever tanınan ben o sabah kendi kendime, karıncaların adımlarının duyulacağı bir sessizliğe rağmen birden uyanmıştım. Kapı açık, soba yanıyor, süt henüz kaynamıyordu. Güneş doğmuş, açık duran kapıdan çılgın bir ışıkla içeriyi dolduruyordu.Yatağın içinde doğrulmuştum. Nenem yenice çıkıp, inekleri obanın yukarılarına bırakmaya gitmiş olmalıydı, dedem de camiye. Uyku sersemi gözlerim bir kartal netliğiyle derenin ötesini görüyordu. Derenin karşı kıyısı güneşin altında renk renk parlıyordu. Dereye doğru inen bayıra yeşil bir örtü gibi atılmıştı çimenler, yer yer kahverengi toprak, yer yer küçük gri taşlar bezeli, taşların kenarlarından sarı yabani papatyalar uzanıyordu. Bayırın bitip düzlüğün başladığı yerde çiçek tarlası başlıyordu. Tüyleri gereğinden fazla uzun, her bir ilmeği henüz dünyada görülmemiş ayrı bir renkle düğümlenmiş, bir kaç ömürde dokunmuş bir halı gibiydi karşımda görünen. Yukarıya doğru büyüyen tarlanın ucu bucağı görünmüyor, renkler uzaklaştıkça silinmek yerine güneşin altındaki harelere dönüşüyordu. Yüzlerce çeşit çiçek belli belirsiz salınıyordu. Ancak bir gelinciğin soluğu yapabilirdi bunu onlara. Gökkuşağının renkleri çoğalmış, olan olmayan bütün renkler karşımda hem ayrı ayrı hem karmakarışık duruyordu. Öyle bir hayranlıkla dışarıyı seyrediyordum ki zaman geçiyor muydu, duruyor muydu ne o gün ne bugün bin defa daha görsem karar veremem. O gün gördüğüm manzaranın çok uzun süre, şu yaşıma kadar, görüp göreceğim en güzel görüntü olacağını henüz bilmiyordum.

Dünyanın eskiden daha iyi olduğunu söyleyip içine düştüğümüz karamsarlığın suçunu başkasına atarız. Orta çağda cadı denilerek yakılan kadınlar, on dokuzuncu yüzyılda gaz odalarında öldürülen çocukların özeneceği eski zamanlar mı mesela? Kimin neden patlattığı unutulup giden bombalarla ölen gençlerin anne babaları mı özenecek ölen çocukların çağına? Dünya her zaman dayanılmayacak kötüydü ve de hayran olunacak kadar iyi. İnsanlar yalnızca büyür. Yaş aldıkça dünyanın kötüye gitmesi, çocukluk masumiyetimin yok olmasından başka ne olabilir... En kötü çocukluklar, büyüdükçe görülen kötülüklerin hatırısının izini geçmez. Dünya dört buçuk milyar yıldır batıdan doğuya dönüyor, hiç değişmedi. İnsan ırkı elli bin yıldan bu yana kendiyle, diğer canlılarla ve dünyayla savaşıp duruyor, değişmedi. İnsan kendi zamanının dünyasına masum gelip yaşaya yaşaya kimi zalim, çirkin, taşlaşmış, kırık, yaralı, haksız, yoksun, kimi alim, güzel, onurlu ve haklı gider. Pek çok dört yıllar, on yıllar geçer, insan büyür, değişir...

Şubat 01, 2019

Kimsenin Kimseye Dokunmadığı Yer: Ahlat Ağacı

Ne mutlu ki dünya sinemalarında yer edinebilecek ve yarışabilecek bir yönetmenimiz oldu. Nuri Bilge Ceylan, derdini sanat aracılığıyla anlatabilmenin ustalığını edinmiş, her seferinde akla ve göze hitap eden işler üreten bir sanatçı olmayı başarabildi. Her filminden, suratımızda bir gülümseme,  fakat aynı zamanda içimizde insanı bir kez daha görmüş olmanın ağırlığı, satır satır okunan diyalogların hazzı ve cennetin dünyada olduğunun kanıtı görüntülerle çıkar olduk.


Bu sefer genç bir adam, Ahlat Ağacı adlı ilk romanını yayınlatmaya çalışıyor, biz de onu, onun ailesini ve ailesinin hikayesi üzerinden kasaba insanlarını izliyoruz, dinliyoruz, gözlüyoruz...


Bir Nuri Bilge Ceylan filminden bahsederken tedirgin oluyor insan artık, artık kendisinden NBC sineması diye bahsedilir olması, isminin bir markaya dönüşmesi tedirgin ediyor. Bir yandan sevmiyorum böyle 'Holywood' tarzı kısaltarak yüceltmeleri, bir yandan Sayın Ceylan hakediyor.

Film boyunca, kendini bütün dünyaya ispatlamaya çalışan, bunun için de bütün bildiklerini ardı ardına sıralayan, edebiyattan sanata, aşktan dine, babasından çocukluğuna kadar eleştiriden eleştiriye koşan genç bir adamı tanıyoruz. Bütün bunları, filmin ana karakteri Sinan'ın kitabından okuyoruz aynı zamanda. Bir konuda az şey bilen insanlar o konunun etrafındaki hemen her konudan bahsederler ama asıl konuyu ifade edemezler. Bunu bize ilk kitabını yazan genç Sinan anlatıyor filmde. Kendini entellektüel aydın konumuna koyan Sinan, genç akılların yaptığı hatayı tekrarlıyor; her konuyu bildiğini sanarak anlatıyor da anlatıyor kitapta. Babasına benzeme korkusundan neredeyse hiç bahsetmeyen Sinan, kendini, dolayısıyla kitabını, dolayısıyla filmi ezberlenmiş edebi cümlelere boğuyor.  Sinan, bütün entellektüel havasını babasının sayesinde basılmış, duvar diplerinde çürüyen bir kitaba borçlu. Hayatının kenarda köşede kalmışlığı gibi...


Filmin diğer karakterleri; oğlunun üniversiteye gidebilmesi için çabalamış bir baba. 
Kasabadan çıkamamışlığına, sevdiğine varamamışlığına öfkeli, kimbilir o öfkesini ne zaman nereden çıkartacak bir genç kadın. Mutsuzluklarını kanıksamış, hayatı mutluluk ya da mutsuzluk ekseninden çıkarmış bir anne ve ailesi. İmamı, zenginliğini göze sokan kuyumcusu, delikanlıları ile küçük,  nedense de o yüzden samimiyet bezeli olması beklenen, kimsenin kimsenin dokunmadığı ahlat ağaçlarıyla kaplı bir kasaba...

Eleştirinin incelikli anlatımını beğendim. Ancak diğer filmlerine nazaran çok beğenmedim bu filmini Sayın Ceylan'ın. Sinan üzerinden yaptığı aydın eleştirisi oldukça göze batıyordu. Yerel sorunlarımızı, yerel görüntülerle, yerel kültür ve insanlarla anlatabildiği için elbette Ceylan'ı takdir ediyorum ve hayranlık duyuyorum. Benim favorim hâlâ Kış Uykusu. Bütün film boyunca insanı farklı yönleriyle anlatabildiği için. Sanat güzel, sinema hep güzel...