Anlatı Yönetimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anlatı Yönetimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2014

Anlatı Yönetimi; Söz Sanatı

Bu hafta son ders yapılacak. Şimdi yazacaklarım geçen hafta gidemediğim dersin arkadaşımdan aldığım notları. Sekiz haftalık koca program da böylelikle bitmiş oluyor. Zalim zaman... Ve de lütuf olan zaman...
Gelelim dersin notlarına;
Metafor: Neye benzediğini söylemeden yalnızca benzettiğinde oluyor. Örnek: Uzun ince bir yoldayım: Yolu hayata benzetmek. Yunanca bir kelime olan metafor değiştirmek anlamına gelen' meta' ve taşımak anlamına gelen 'pherein' sözcüklerinden meydana geliyor. Anlamı bir yere taşımak için araç yani. Ama dile çok yerleşmiş, neredeyse deyimleşmiş metaforlar da var. 'Kafam kazan gibi'
Simge: Belirli değil, bağlama göre, muğlak.
İşaret: Genel geçer, kabul görmüş.
Anoloji ve benzetme temelde aynı. Alegori ise daha sistematik. Alegoriye örnek: Hayvan Çiftliği romanı. Her hayvanın gerçek hayatta bir karşılığı var. Alegorinin ilk amacı açıkça yazılamayan şeyleri gizlemektir. Narnia Günlükleri Hristiyanlık alegorisi örneğin. Hem düz okuyabilir hem de anlam çıkarabilirsin.
Metanomi (mecaz-ı mürsel) : Ad aktarması yapılırken herhangi bir varlık ya da nesne anlatılmak istendiğinde, onun bir parçasından bahsetmek. Örneğin; Beyaz Saray'ın yaptığı açıklamada ...
İroni: Söylediğinin tersini söyleme. Tersinleme. Sözel ironi; Bravo! Çok zekisin. Durum ironsi; meteoroloji uzmanının yağmurda ölmesi. Dramatik iron; kahraman herşeyin iyi gittiğini sanıyor ama biz birazdan öleceğini biliyoruz. Bunu okuyucuya sezdirmenin bir çok yolu var. Kozmik ironi; her şey sonunda kötüye gider. Tanrı herşeyi bitirecek.

Ödev; "Salinger'ın ya da Le Guin'in öyküsünde olduğu gibi bir metafor ya da simge üzerine, ya da Barthelme'ninki gibi bir durum ironisi ya da dramatik ironi üzerine bir öykü kurmak. Ama eğer konuya yeterince hakim olmadığınızı düşünüyorsanız, son ders kıyağı, kafanıza göre bir öykü yazabilirsiniz! "
Ben maalesef hiç birini yazamayacağım galiba. Neredeyse okuma-yazma bilmiyormuş gibi hissediyorum bu günlerde kendimi bu konuda, ne yazık ki. Ama yazacağım az bir zaman sonra, okuyacağım da söylenenleri. Kendime ödevim olsun…

Şiir arıyordum kitaplıkta. -Sanırım bakın bu bir metanomi oldu. Şiir kitabı demek istediğimi herkes anladı değil mi? Eskiden, aldığım kitapları kapladığımı fark ettim. Bildiğiniz şeffaf, yumuşak jelatinle özene bezene kaplamışım. Hatırlıyorum, akşamları evde yere bağdaş kurup bir yandan müzik dinliyor bir yandan kitapları kaplıyordum. Keşke daha fazla okusaymışım kaplayacağıma… Kitaplardan Louis Aragon'u şiirlerden "Mutlu Aşk Yoktur" u seçtim. Kim bilmez Aragon'un Elsa'ya olan aşkını değil mi? Karısına olan aşkına nice kitaplar, şiirler yazmış bir adam neden "mutlu aşk yoktur" der ki... " Zaman sensin" demiştir mesela Elsa'ya... Sonra, yine kapladıklarımdan Oscar Wilde ve Aforizmalarına geçtim. Komik adammış bu Oscar Wilde bence. Mesela;

"Bir evlenme teklifinde gerçekten romantik hiçbir yan göremiyorum. Kabul edilmesi mümkündür. Sanırım, bu en sık görülen durumdur. O zaman tüm heyecan kayboluyor. Belirsizlik, aşk macerasının özünün ta kendisidir.

"Azıcık olasılık dışı olmak her zaman gereklidir."

"İnsanlar durmadan kesin inançlara sahip olmanın iyi bir şey olduğunu söylüyorlar. Şüphenin çok daha ince ve keskin güzelliğini tamamen unutmuşa benziyorlar. İnanmak oldukça vasat bir eylemdir. Şüphe duymak ise insan zihnini yoğun bir biçimde meşgul eder. Uyanık olmak, yaşamaktır. Kesinliğin beşiğinde sallanmak ise ölüm."

"Kehanet diye bir şey yoktur. Kader bize haberciler göndermiyor. Bunu yapmayacak kadar kurnaz ya da gaddardır."

"Ağlamak, güzel kadınların sığınağı, güzel olmayan kadınların ise yıkımıdır."

"Ben daima, evlenmek isteyen bir adamın ya her şeyi bildiğini ya da hiçbir şeyi bilmediğini düşünmüşümdür."

"Kişisel sorunlarım canımı aşırı derecede sıkıyor. Ben başkalarınınkini tercih ediyorum."

"Toplum suçluyu genellikle affeder, fakat hayalperesti asla affetmez."

"Tüm kadınlar sonunda annelerine benzerler: Bu onların dramıdır. Erkekler için böyle bir durum asla söz konusu olamaz: Bu da onların dramıdır."

"Koşullar hayatın bize indirdiği kırbaç darbeleridir. Bazılarımız bu darbeleri fildişi beyazlığındaki çıplak omuzlarında hissetmek zorunda kalırken, diğerlerine paltolarını giyme izni veriliyor-işte tek fark bu."

"Yaşamak dünyada en nadir şeydir. İnsanların büyük çoğunluğu var oluyorlar-hepsi bu."

not: Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası.

11 Haziran 2014

Anlatı Yönetimi; Karakter

"Romanlarda, hikayelerde, kurgularda insanlar olur, hayvanlar olur, çeşitli canlılar ya da cansızlar olur, bunlara karakterler deriz. Çok uzun zamandır kurgularda karakterler yoğun olarak insanlardır. Bazı karakterler farklı kurgularda aynı olabillir.Mesela şovalyeler, krallar benzer karakterlerle farklı edebi ürünlerde yer alabilirler. Ortak özellikler taşırlar; kahramanlık, cesaret, iyi yürekli adamlardır. Karakterlerin kim olduklarını olay örgüsü şekillendirir. Yaptıklarından biliriz, tanırız, ne yapar, ne yer , ne içer, dolayısıyla kimdir bu kişi? Karakterin varlığından ya da bir insanın gerçekliğinden nasıl emin olabiliriz? Bir karakteri tanımanın en kalıcı yolu onu durumlar içinde göstermektir. Yani lafa değil, icraata bakmak. Karakterin / kişinin kendini ispatladığı/ gerçekliğini/ nasıl bir karakter olduğunu olaylar örgüsünde göstermektir. Birine sıfatlar yüklemek değil, cimri, cömert v.s. demek değil, olaylar üzerinden onun cimri olduğunu göstermek gibi. En baştan bu karakter/kadın/adam nasıl biri diye düşünmekte fayda var. Karakteri hem okuyucu hem yazar için özel kılan bir şey olmalı. Okuyucuya bir şey veriyor olmalı yazar. Neden bu karakter? Niçin okuyucular bu karakteri tanımalıyız? Yazar neden bu karakteri anlatıyor.
Bir diğer gösterge de kafasının içini, duygusunu göstermek; ama bunu yaparken düşüncelerinin içineçok girmemeye çalışın. Yani şöyle şöyle düşünüyor şeklinde değil, yine olay örgüsünde içinde karakterin olaylara bakış açısını göstererek. Aksi biraz kestirmeden gitmek olur. Yapmanız gereken yerler olabilir, fakat mümkün olduğunca kaçınmak gerekir. Kısacası karakteri yazar iyi tanımalı ki anlatabilsin. Kafasının nasıl çalıştığını iyi bilmek lazım. Geriye / ileriye dönüşüm-değişim yöntemleriyle de anlatabilirsiniz. Ne zaman böyle biri oldu bu karakter gibi. Kürk Mantolu Madonna buna güzel bir örnektir." – HayatBilgisi Atölyesi Notları- 

Geçen hafta ödev yazmadığımdan bu konuda diyecek bir şey olmadı haliyle.
Yeni ödev: Karakter hikayesi. Yargılamadan. Betimleme serbest ama duygu düşünce bakımından içine girmeye çalışılmayacak. Karakterin nasıl biri olduğunu olaylar içinde tanıyacağız. Aşık olduğu anlatılabilir ama aşık oldu denmeyecek.

Üç dört gün bekledi bu yazı. Ödevi yazamadım. Bu Cuma derse katılamayacağım, bunu da bahane ederek ödevimi yerine getirmedim. Kendim için yazmalıyım tabi ilk önce de, yazamıyorum. Kimseyi anlatamayacağımı düşünüyorum. Geliyor gözümün önüne birileri, ya da hayali bir karakter yaratmaya çalışıyorum, tarifleyemiyorum. Belki de bu temel eksikliğim yüzünden "yazma" işine hiçte soyunmamalıyım(dım). Acaba temel eksikliğim mi? Belki de değildir, belki bu aralar öyle hissediyorumdur. Yoksa, tarifleyebilirim birini bende bir çokları gibi belki. Sonra bir ara deneyeceğim, söz. Not almalıyım! Görüyorum, hissediyorum ama tarifleyemiyorum diyorum ya, görürüm ben, içimden bir tel çekiyorlar gibi hissederim bazen gördüğümde birini, ya da ne bileyim bir şeyi. Ama karakterleri tarif edemiyorum işte. Öyle bakıp yüzüne ağlayabilirim, ya da öfkeden çıldırabilirim, gülebilirim dakikalarca ama deyin ki nasıl biridir o, anlat, zor işte. Mesela ekleyeceğim şu şarkının başındaki mızrap saza değdikçe aynı titremeyi hissediyorum ben sol tarafımda. Vallahi!, aynen fiziken hissediyorum. Sanki " müthiş bir şey" başlamak üzere gibi geliyor titredikçe saz, ben. Heyecanlanıyorum, korkuyorum, bekliyorum; ha açıldı açılacak kanadı, ha yandı yanacak diye lambası bir pencerenin altında sanki. Sözlerini anlamıyor(d)um, uzun süre hiç te anlama telaşına düşmedim. Gerek duymadım, bence müzik, kelimelerin sesi yeterliydi sevmem için. Sonra şükür ve şükran ki yardım edene, Türkçesine de ulaştım.  Boşuna sevmemişim dedim. Dinlemek isteyen için ; Hewara Gule

not: Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası.

02 Haziran 2014

Anlatı Yönetimi; Betimleme

Diyalog okuyucu hikayenin içine sokarken, daha gerçek kılarken  hikayeyi, betimleme tam tersini yapar. Bir an uzaklaştırır. Tasvir, yazarın biraz kendini gösterdiği alandır. Bakınız! ben iyi bir yazarım dediği yerdir. Yer, zaman, hava, kişi, edim her şey betimlenebilir. (Benim en zor yaptığım şeydir. Eğer iyi yazar iyi betimleme yapabilen ise ben neredeyse iyi bir yazan olamayacağıma eminim. Bir şeyi tarife başladığımda sıkılırım, kelime bulamam, benzer kelimeler aklıma gelmez sanki bir şeyin tek bir adı varmış gibi tek onu hatırlar, "anlayın işte canım!" diyesim gelir.) Aslında asıl ustalık gerektiren şey hem hikayeyi anlatıp hem tasvir yapabilmektir. Tomris Uyar yazarken betimlediği yerleri gidip görmesi gerektiğini, ancak o zaman tarif edebileceğini söylermiş. (Nasıl, ne kadar mümkün kılmış bilmem ama ilginçmiş.) Bazı şeylerin kendisini betimleyerek, bazı şeylerinde etkisini betimleyerek tasvir edebilirsiniz. İkincisi daha etkili olacaktır. Bazı şeylerin tersini söyleyerek ya da. (Dersteki örneği not almamışım, hatırlamıyorum da.) Bu şekilde hikayeden de kopulmayabilir. – HayatBilgisi Atölyesi notları. –

Geçen haftanın ödev eleştirisi; yeni bir şey yazmayıp eski notlarımdan getirdiğimi itiraf ettim, azarımı da işittim. Hikayenin ritmi fena değil, zaman geçişleri iyi. Dilbilgisine dikkat etmelisin dendi; kişi zamirleri büyük harfle başlamaz, bazı cümlelerin zaman kipi bitişleri hatalı vs. Hepsi bildiğim şeyler olduğu için mutluyum.

Ödev: Gündelik bir edim her yönüyle betimlenecek. Yapılan edim, iş, hareketi betimleyeceksiniz. (Zor geldi vallahi, korktuğumdan daha zor geldi hatta. Hayırlısı bakalım. Ev, ağaç, kuş, böcek deseydi, üç elma koy ortaya çiz deseydi, ne olurdu sanki!)

not: Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası.

29 Mayıs 2014

Anlatı Yönetimi; Zaman

Geç kaldım derse bu hafta bir yarım saat kadar. Bile isteye ama. Kaçırdığım konu da "zaman"mış. İlginç. Artık hayat ve getirdikleri için ilginç kelimesini kullanmamaya özen göstereceğim. Hayatın doğası bu; zamansız, hesapsız, denksiz, denk, ani, rutin, duran ama hep bilinmedik. Burada bir parantez açmak istiyorum. Kelimeler sayarken hayat için aklıma geldi: - Bugün bir psikopatoloji hocası şöyle dedi; " Etimolojiye ilgi duyun. Sözcüklerin kökenlerini merak edin. Doğdukları, geçiştikleri kültürler arasındaki ilişkileri okuyun." Basit bir örnek geldi aklıma: Osmanlı döneminde Almanca' sından yapılan yanlış çeviri sonucu, 'bilinçaltı' olarak Türkçeye yerleşen 'unconscious' kelimesinin maalesef Türkçe karşılığı ile ilgisi yok. Tam ifadesi 'bilinçdışı' Ve şimdilik bildiğim, ve görünen kadarıyla bilinçdışı ve bilinçaltı kelimeleri çok farklı algılanabilir ki farklıdır da. Aslında parantez açmamda ki bir diğer detay; bunu psikopatoloji hocasından duymuş olmam. Tüm bilimlerin-temel öğretilerin ne kadar iç içe olduğu sık sık hatırlanmalı sanırım. Yine aynı hoca, psikopatolojinin tarihini okurken, tuvaletlerin inşa tarihini okumamızı tavsiye etti. Roma döneminde sokaklarda bulunan tuvalet mekanlarının halkın sosyalleşme ortamları olduğunu düşünür müsünüz hiç? 

Edebiyat'tan devam edersek; öyleyd işte konu; Zaman. Tahtaya yazılanlardan ve az biraz daha anlatılandan yakalayabildiğim; zaman konusunu hikaye içinde iyi düşünün. Geçmiş zaman kipleri, aradaki betimlemeler, tekrar geçmişe gitmek, arada düşünmek gibi. -HayatBilgisi atölyesi notları.- Ben bunları dinlerken kendimi korudum biraz dersi kaçırmanın ağırlığından; "Zati zaman bu kadar kısa zamanda nasıl anlatılabilir ki, ne dinlesem az olacaktı, bakarım ben buna bir ara vs. vs. vs." dedim kendi kendime...

Ödev: 'Zaman kipleri ile düşünerek zaman kurgulaması üzerine bir hikaye yazılacak. Sıralar mı karışacak, sondan mı başlanacak, hikaye kipi kim olacak? Zamansal-biçimsel bir şeye kafa yorun. Sondan başa deneyebilirsiniz, zordur ama güzeldir.' Konuyu kaçırınca ödev de zor geldi tabi ki. Yeni bir şey üretemedim. Eskiden notlarımda olan geçmiş-gelecek arasında giden bir şey geldi aklıma ama istenilen ile çok uyumlu olduğunu sanmıyorum fakat yine de onu gönderdim. Yazmış-vermiş olmak için bu hikayeyi göndermedim, sadece bu konuda bu hikayeyi vermek istedim. Bu. Ama zamanım olmadığı için de biraz böyle yaptığım doğrudur. Belki benim tahminimden daha uygundur. Göreceğiz. Budur ödevim de; ... Vazgeçtim tekrar okuyunca buraya eklemekten. Evet, vazgeçtim. Var tabi ki vazgeçme hakkım, hiç bakılmasın öyle. 'Ankara Misket' her düğünde çalınır ama çok az kişi hakkını vererek oynar. Hiç! Hikayemi okuyunca geldi aklıma...

Madem öykü yok okunacak, şarkı olsun bari dinleyecek ; Vuslat Vakti  , Yunan takımından Dalaras ve Parios yorumluyor. Şöyle diyorlar ; 

'Seni seviyorum çünkü güzelsin.
Seni seviyorum çünkü sen sensin.
Dünyayı seviyorum çünkü orada sen varsın.
Ama senin penceren kapalı...
Pencerenin kanatlarını aç sevdiğim!
Aç da yüzünü göreyim...'

not: Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası

13 Mayıs 2014

Anlatı Yönetimi; Bakış Açısı

Bakış açısı hikayeye başlamadan önce yazarın karar vermiş olması gereken bir aşamadır. 1.tekil şahıs bakış açısı mı, 3. hatta 2.tekil şahıs bakış açısı ile mi yazıp yazmayacağına karar vermelidir.
3.tekil bakış açısı: Tanrısal bakış açısı. Tehlikelidir. Olanı, olmuşu, olacağı bilen, karakterlerin fikrini okuyan hatta yönlendiren. Kolay başvurulur. Sinematografik bir anlatımdır. Kötü rastlantılara açıktır. İnsanları konuşturmak için kötü rastlantılara ihtiyaç duyabiliriz. Gerilim yaratmak isteniyorsa başvurulmamalıdır.
2. tekil bakış açısı: Dramatiktir. Birisi kahramandan "sen" diye bahsederek anlatır. Lars Von Trier'in Europa filmi iyi bir örnektir. Son on-yirmi yılda daha sık başvurulur olmuştur.
1. tekil şahıs: Samimidir. Olayları ve karakterleri kahramanın gözünden onun bildiği kadar okuruz. Major (yoğun), minör (az baskın) olabilir. Minör 1.tekil şahıs için "Great Gatsby"  iyi bir örnektir. Kahramanı komşusunun gözünden okuruz. Aynı hikayenin farklı 1.tekil şahıslarlarca, dolayısıyla farklı bakış açılarıyla anlatıldığı örnekler de vardır; Benim Adım Kırmızı kitabı ve  Rashomon filmi.
Temel ders; göster,anlatma...
Hikayede "dramayı"  kimin anlatacağı belirler...

Ödev; Diğer katılımcılardan bir kişinin hikayesi farklı bir bakış açısı ile yeniden yazılacak. ( Kriket Sopası yazılacak mı yeniden merak ediyorum. Ama kimin gözünden yazılabilir ki! Kavaklar?, belki. )
***
Esnaf Lokantası

"Bugün bilmiyorum Selma, üstüme gelme artık.  Hoşça kal. "Otobüs geldi. Sıranın arkasına geçtim. Düşünüyordum hala. Binmedim. "Ha ..." diyerek taşa hem ayağımı hem de bir küfür savurdum. Nasıl söyleyeceğim?! Nasıl... "Efendim", diyecek, "neden", diyecek,"ne olacak", diyecek, "kim", diyecek, soracak ta soracak... Söylemem gerekiyor ama!  Geri döndüm duraktan.  İlk gördüğüm esnaf lokantasına girdim. Arkamdan biri genç biri orta yaşlı görünen iki kadın daha girdi. Öyle ki neredeyse beni takip ediyorlarmış hissine kapıldım. Üçümüz birlikteymişiz gibi girdik içeri. Garsonun " beraber misiniz abi?" bakışını bile yakaladım. Ben camın kenarına, O'nlar hemen benimkinin yanında en az altı kişilik büyükçe bir masanın iki yanına oturdular.Listeye göz atmamla başaımı çevirmem bir oldu. Düşünecek şey değildi şimdi yemek çeşidi. "Bir piyaz, bir de köfte" dedim daha yanıma ulaşmamış garsona. O'da bana gelmeden iki kadının yanında durdu. "Çorba" dediğini duydum genç olanın. Daha büyük gösteren, "pilav" dedi, gerisini duymadım. Piyaz geldi önce. Tahinli olaydı ne olurdu şu. İstanbul'da yapanı yok.Tahinli ve bol yumurtalı anca Antalya'da. Keşke evde yeseydim yemeği. Var mıdır ki ? Belki de yoktur. Söylesem yapardı. İstesem tabii ki yapardı yapmasına da , isteyemezdim ki. Neredeyse hiç konuşmadım bu hafta. Sordu söylemedim. "Ne oluyor sana?!" dedi. Israr etti. Kızdı, "bıktım, yeter, suratını bir düzelt Allah aşkına", dedi, beş bilemedin altı kelimedir ettiğim. "Yok bişi, yorgunum, iş sıkıntılı, bişi olsa anlatırım, Aaa! " deyip azarladım bir de. Ben ne zaman böyle "adam olmayan bir adam" oldum... Nesi varmış adamlığımın? Olmadı n'apalım! Denedim, son bir yıldır hep denedim. Anlamamış olabilir miydi bunca aydır? Yalan, sahtelik o kadar mı yakışıyor yüzüme. Hiç anlamamış olabilir mi? O kadar mı iyi oturmuştu yüzüme bu ihanet... İhanet?! İhanet sayılır mıydı ? 
"Bu pilav soğuk, biraz ısıtır mısın" dedi genç görünen kadın. O zaman baktım yüzüne. Uzun bir yüzü, yüzüne göre küçük bir burnu, incecik dudakları vardı. Makyajı yerinde, yüzünün biçimine uygun, renkleri moda ve doğaldı. Güzel değildi ama olmuştu. "Ben yedim ama vallahi soğuktu, kabak tatlınız varsa ondan alayım çayla", dedi daha büyük gösteren. Çok güzel gözleri vardı. İri, parlak cam gibi ama siyah. Simetrik bir yüz, dolgun yanaklar, dolgun dudaklar. Tam makyajı olmasa sanki daha güzel hatta diyordum, konuşmasa güzelmiş dedim! Ayrık ön dişler 'bizi burada zorla tutuyorlar' diye sallanan huzur evi sakinleri gibiydi.
" Yağmur durmuştur inşallah, ayaklarım ince" dedi yine genç olan. "Aman güzelim durmasa ne olacak, mecbur yürüyeceğiz eve." 
"Sence ne olacak?" 
"Bence konuşacak. Aylardır diyorum resti çek, bak nasıl tıpış tıpış konuşuyor boşanıyor."
"Tersi de olabilirdi. Bırakamazdım O'nu. Şimdi değildi, şimdi olmazdı. " E, nasıl oldu da git dedin" 
"Ben demedim, O dedi. Artık dayanamıyorum her gece bana 'bir çay daha!' demesine dedi. 
"Vallahi ilginçmiş seninki. Hadi hayırlısı. Gece gelecekse... " dedi, gerisini duyamadım. Üç kişi aramızdan yürüyüp geçiverdi. Kadınların yüzüne bir daha baktım. Yahu, Selma'mıdır yoksa?! Nasıl bi tesadüf olurdu! Nasıl bir konudur bu bana denk gelen! Değil tabi ki. Selma az önce ayrıldı ya benden. Belki Selma'da bırakmazdı beni. Yok, hiç sanmıyorum. Altı ay olmuş, son üç aydır da neredeyse her gün söyler olmuştu. "Artık ya gel ya git demişti." Evet, gideceğim. Denedim. Olmadı. Ben bu evliliği denedim. Ne yaptım ki ?! Bekledim. Belki yeniden ısınırım, yeniden çekici bulurum, yeniden aşık olurum kim bilir dedim, düşündüm bunu çok. Denemek mi bu? Bilmiyorum... Değil. Üç gündür aç insana dünya güzelini göstersen dönüp bakmazmış. Niye? Çünkü aklı midesindedir. Aklımı veremedim ki deneyeyim... Aşık mıydım ki ? Değil miydim? Hatırlamıyorum, evlenmiştim işte... Değildim. Değildim ki, şimdi aşığım diyorum... Şimdi aşığım. Ayrılamam Selma'dan. Gitmeden edemem. Eve, gideyim. Konuşmalıyım. Konuşup, en azından bu "yalan" azabından kurtulmalıyım.
" Ne oldu, niye yüzün dondu" deyişiyle baktım orta yaşlı güzel olana doğru.
" Konuşmuş."
" Eee?"
" Gelmiyor muş"
" Nasıl gelmiyor muş?"
" Biraz ara verelim dedi."
" Kendine ara versin bence O, yeter bunca kaldığın bu dipsiz kuyuda. Anlatamadım sana, her gün söyledim, s..., Bişi çıkıcak ağzımdan şimdi!"
" Kalkalım. Ben eve gidip uyumak istiyorum..."
Selma da bu kadar üzülür mü? Üzülür elbet. Ama O'da üzülür. Off, Allahım.. Ben ne yaptım böyle...Bu gece söylemeli...
" Uyudun mu Selma?"
" Alo dediğime göre?"
" Yarın görüşüyor muyuz diyecektim?"
" Emin misin?"
" Eminim..."
" Tamam, uyumak istiyorum şimdi. İyi geceler."
***
Bir önceki ödevim "Kriket Sopası" hikayesinin değerlendirmesi : Pasif, durağan bir karakter olması açısından ilginç. Kahramanımız (söğüt ağacı) her ne kadar bir olay örgüsü yaratamayacak olsa da, kesildikten kriket sopası olana kadar başına gelebilecekler anlatılabilirdi. (Benim de aklımdan geçenler bunlardı ama zamansızlıktan kurgulayamadım. İnşallah ödev gözüyle bakmadığım başka zamanlar da diyelim... Benim için "ilginç" sıfatını duymak, kazanmak güzeldi, yeterliydi.)

not: Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası.

08 Mayıs 2014

Anlatı Yönetimi; Ödev: Kriket Sopası

Anlayamadığım şu; ben neden bir kriket sopasıyım? Karşı kıyıdaki dalları yere ulaşmış sepet söğüdünün anlattığına göre, onu da ben duymadım ya ondan, yanımdaki yeni dikilen fidan anlattı. O da kesilirken son anda bağırmalarından duymuş. Aramızda bir gelenektir, kim kesilirse ve öğrenebilirse ne olacağını bundan sonra geride kalanlara söylemeye çalışırız. Bilmek isteriz kim nerede ne yapacak, nasıl olacak artık. Bazen karşılaşmayı bile umarız. Geçen sene kabukları ve öz suyu çekilen yanımdaki hepimizden yaşlı olanın hastanelerde olacağını, oradan da yüzlerce eve dağılabileceğini öğrenince sevinmiştik. Öyle ya, yüzlerce ev demek karşılaşma ihtimali yüksek demekti.

İşte bu fidanın bağırışlarından duyduğuna göre; karşıdaki sepet söğüdü hem sepet fabrikasına hem kösele fabrikasına gidecekmiş. Oradan da kim bilir kaç eve girecek. Bu en yaşlımız ile mutlaka karşılaşır. Dünya küçük. Öyle dememiş miydi geçen bahar bir önceki kondukları yere kavaklardan uzun evler yapıldığı için mecburiyetten bizim derenin kıyısına inmek zorunda kalan leylekler...
En çok ta çocuklar sevinmişti sevinmesine de, çok sürmedi çığlıkları. Leylekler bu kadar çok çocuğun olduğunu güneş doğunca öğrenmişlerdi. Öğrenince de daha dinlenemeden yola devam etmişlerdi. Ben büyümeye başladığımda okul da yeni yeni yapılıyordu. İyi oldu, ben sevinmiştim ama, o işte, kösele ve sepet fabrikasına gittiğini bildiğimiz sepet söğüdü pek sevinmemişti. O sevmiyordu sürekli dibinde oturmalarını, yapraklarına dokunmalarını.Yapraklarına pek düşkündü. Dökmemeye çalışır, her kış sanki bir çaresi varmış gibi söylenir dururdu rüzgara.  Çocuklar işte, asılıyorlar, koparıyorlar, gövdesini çiziyorlardı. Her nereye gidecekse olduğu gibi, doğduğu gibi güzel gitmek istiyordu. Ben seviyordum. Hele uzanıp kitap okumalarına bayılıyordum. Dünyanın yuvarlak olduğunu, kuşların her yere gidebildiğini, geceleri ışıldayan yuvarlağa ay dediklerini, benim sesini haz etmediğim bu suyun kenarına benim sağlığım için yerleştirildiğimi hep onların okudukları kitaplardan öğrenmiştim.

Çok meraklıydı bu en genç olanımız. Bazen sıkılıyordum sürekli konuşmasından, diğerleri hakkında olur olmaz hikayeler uydurmasından. Yok efendim; kavaklar uzunlar diye niye o kadar böbürleniyorlarmış, bizim yere doğru eğilmemizle dalga geçiyorlarmış, kuşlar en çok onları seviyorlarmış,mış da mış. Kavaklardan hiç ses duymadım Toprak aşkına, bir gün olupta seslenmediler bana, sizin bu genç olanınız sussun artık demediler. Bir yanda da seviyordum sohbetini, o gelmeden karşı kıyıya kulak kabartır, yaşlı olanla bu sepet söğüdünün sohbetini dinlemeye çalışırdım. Yaşlı olan çok anlatırdı. Bir tek o varmış önceleri, mutluymuş yine de yalnız olmaktan. Leylekler o zamanlar daha çok kalırmış. Neler neler anlatırlarmış. Onlardan duymuştum bizim çook uzak topraklarda ilk doğduğumuzu, insanoğlunun buralara taşıdığını, meyvelerimiz olmadığı için sevilmediğimizi ama işte öz suyumuzu keşfettikten sonra ancak sevildiğimizi, nereleri ağrısa salisin dedikleri öz suyumuzdan içtiklerini onların fısıltılarından duymuştum.

Şimdi burada genç fidanın dibine yığılan ince yapraklarıma bakarken düşünüyorum da bilmemek daha mı iyi olurdu bütün bunları... Hepsini düşünmüştüm de kriket sopası olabileceğimi düşünmemiştim. Güneş henüz doğmuştu geldiklerinde, karşı kıyıdan bize doğru geldiklerinde ben tabi ki anladım fidana değil bana doğru geldiklerini. Hiç konuşmadılar. Nasıl merak ediyordum... Keseceklerini anladığımdan salisin olmayacağımı anlamıştım. Hemen üzülmek istemedim, sepet olma ihtimalimi düşününce. Güzel olurdu sepet olmak. Önce insanların uzun uzun sohbetlerini dinlerdim örülürken, sonra onlarla beraber nereleri görürdüm kim bilir... Beni öylece yere yığdıktan sonra kimse konuşmadı. Oysa merak ediyordum. Sonra gelen kamyonu gördüm. Üzerinde iri iri çubuk resimleri vardı. Önce insanların yaşlı olanlarının yürümek için kullandıkları olanlardan sandım, sevindim, sonra baktım bunlar daha kalın. Sonra biri deyiverdi insanlardan: "Kriket fabrikasına gideceğiz biz önce." Duymuştum duymasına kriket oynadıklarını uzun uzun sopalarla da benim o sopalardan olabileceğimi. Ne bileyim... Gelmiyor ki akla... Beni içeri taşırlarken bilseydim, kırılana kadar bir topa vuracağımı, ne yapabilirdim bilmiyorum. Hiç bir şey yapamazdım. Keşke bilmeseydim kriket sopasından başka neler olabileceğimi diyorum şimdi. Fidan da şaşırmıştı; "Kriket sopası oluyor muymuş bizden" demişti. Kavaklar dahi sanki bana doğru eğilmişlerdi, "Topa mı vuracaksın sürekli", demişti. İşte, günlerdir burada öylece yatarken ve beklerken  kaç defa sordum kendime; ben neden bir kriket sopasıyım?

not. Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası

06 Mayıs 2014

Anlatı Yönetimi; Olay Örgüsü

"Olay örgüsü karakterin yolculuğunun hikayesidir. Karakterin beklediği bir mektubu açıp açmama kararı kendi içine yaptığı bir yolculuktur, tıpkı yaşamın "doğal" süreçlerinin anlatıldığı bir hikaye gibi. 
Bu karakter ne istiyor? Bu soruya cevap verebildiğimizde örgüyü yüzde elli çözebiliriz.
Neye ihtiyacı var?
İkisinin cevabı farklıdır. Hikaye yukarıya doğru yükseliyor olmalı. 
Bazı sürprizler hikayeyi canlı tutabilir, öyküye çok yabancı olmadıkça. Hikayenin kendi içindeki sahiciliğini unutmamalıyız. Sahicilik ve estetik...
Üçüncü tekil şahıs anlatabilir. Film izler hissi verebilir. Sıkıcılığından kurtarmak için psikoloji / felsefe ağırlıklı betimlemeler gerekebilir.
Birinci tekil şahıs anlatabilir. Samimidir. Ancak diğer karakterler hakkında bize anlatılan kadar bilebiliriz. Hikayede bunu gözeterek  ilerleyebilmeliyiz.
Olay örgüsünde rastlantılar çok tehlikelidir. "Olmayacak" rastlantılar kötü yazının belirtisidir. (Hiç olmadı bu! Ben masallara inanırım...) Böyle bir rastlantı ancak öykünün başında olursa makul / hoş olabilir. Bu rastlantı öykünün doğmasına sebep olan olabilir. (İyi bari, bende her gün ejderha görelim demiyordum zaten!)
Olayın örgüsünün bir hikayesi, yolculuğu ve bu yolculuğun bir sonucu olmalı. Bunlar somut, zamanlı bir sıralı olaylar olmak zorunda değildir. Temelde; 1.Ne istediğini bilmeliyiz karakterin. 2.Neye ihtiyacı olduğunu bilmeliyiz. 3.Yolculuk esnasında yapılan araştırmaların hikaye içinde bir gerçekliği olmalı." - HayatBilgisi atölyesi notları...-

Ödev: Bir yolculuk hikayesi... ( Henüz hiç bir şey yok aklımda.)

Önceki ödev (diyalog) değerlendirmesi : Orta ! (Değerlendirmeden çıkardığım)
Değerlendirme; ortaya konan sır çok girift olduğundan açığa çıkarmamak için  "iddialı" laflar edilmiş. Sahiciliğini kırmış diyaloğun.. Bu insanlar çok iyi arkadaş gibi görünseler de arkadaşlar kendi aralarında böyle konuşmaz.  (İlgili diyalog kurgu olsa da karakterler gerçekti. Var öyle birileri çevremde. Komik olan, sık sık öyle "tumturaklı", "iddialı" konuşur onlar. Demedim tabi ben böyle derste. Karakterlerin tüm konuşmaları- gündelik hayat gevezelikleri- verilmediği için tek konuşma üzerinden bu şekilde bir diyalog "sahiciliği" kırıyor tabii ki...)

not. Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burada.

30 Nisan 2014

Anlatı Yönetimi Notları -1- ; Diyalog

"Yaratıcı yazarlık ve anlatı yönetimi" atolyesine kayıt yaptırmıştım . (inceleyebilirsiniz) Ben, "anlatı yönetimi" demeyi tercih edeceğim, "yaratıcı" kelimesi konunun olmazsa olması ya da başka nasıl olacak ki gibi geldiğinden, "yazar" kelimesi de bana "fazla" geldiğinden. "Yazmanın" bu tür çalışmalara katılmanın çok ötesinde bir şey olduğuna inansam da, çok okumak, okumak, az biraz daha okumak, aynı oranlarda yazmak ve "bakmak" ile ilgili olduğunda ısrar etsem de, deneyim, disiplin, teknik bilgiler açısından bir fayda sağlayacağına eminim. Başladım velhasılı.

İlk dersimiz ; Diyalog nedir, nasıldır ?
"-Sahicilik ve estetik gerektirir. Sahici olmalı, gerçekliğin üzerine oturmuş bir edebi estetik ile tamamlanabilir.
- Yoğunluk veya mesaj katabilir yazıya.
- Boşluk veya dolgu yerine de geçebilir.
Kişisel deneyimler dışında bir şeylerle yazmaya başlamak, kurgulamak, gözlemlemek iyi yazmanın başlangıcıdır. ( Bitmişim ben!)
Deneyimleri edebi hale getirmeye çalışmamak daha kolay ve sağlıklıdır. Hesap vermeniz ve kurgulamanız kolaylaşır. Devamında deneyimlerinizi kattığınızda, katabildiğinizde, işte asıl zenginlik olmuş olur. "
Öyle dedi Sevgili Cem Akaş, çok kısaca.( Tabi ki söylemem hepsini.). Keyifliydi; hikaye parçalarının üzerinden geçmek, yorumlamak, tartışmak, farklı bakış açılarını görmek. Ta ki ev ödevi verilene kadar. Olsun... Ödev:  Çatışan ve asıl konunun anlaşılmayacağı bir diyalog yazımı...
Deneyelim bakalım :
***
Dantel 
Piraye bir sigara daha yaktı. Camdan gelip geçenlere bakar gibi yapıyor, Nergis' e ayak sürüyordu. Nergis' in gecikmesine sinirlenmekle birlikte, ne diyeceğini de hala bilemediğinden ses çıkarmıyordu. Canan mutfağa gitmiş gelmiş, çayın suyunu tazelemiş, ayaklarını uzatmış, kanepeye düz, televizyona yan şekilde uzanıyordu. Bugün Pazar'dı. Üstelik henüz Pazartesi sendromunun başlaması içinde çok erkendi, sabahtı. Keyifli olmalıydı. Hem de kararını vermişti, kararından dolayı da sakin ve huzurlu görünüyordu. Kapının eski moda zili zırlayarak öttü. " Bakıyor musun, kalkayım mı" dedi, Canan. Sesi çıkmadı Piraye'nin ama apartman kapısının açıldığı duyulmuştu bile.
"Selam, n'aber ? "
"İyi, n'olsun, çok mu geç kaldım.?"
"Önemli değil, oturuyorduk öyle, geç."
"Sen ne zaman geldin?"
"Çok olmadı, Canan'la dışarıda buluştuk, beraber geldik."
Nergis banyonun kapısını çarparak kapattı. Piraye küllüğü boşalttı. Canan, kendine bir fincan alıp, Nergis ve Piraye'ye cam bardaklarda çay doldurdu.
Sönmüş bir volkanın soğuk gri dumanı gibiydi odanın içindeki hava. Sıcak olduğu bilinen ama şimdi soğumuş bir şeyler. Kayanın biri fazla hareket etse, patlayacak gibi olan bir şeyler.Nergis odaya girdiğinde Canan çoktan gelmişti bile.
"Tamam, acele etmeliyiz, neredeyse gelecek", dedi Canan. Çayları ortaya bırakarak. "Şeker az kalmış ben almıyorum siz alın. Hadi bakalım, bir daha bakalım şu meseleye".
" Söz vermiştik birbirimize, biliyorum" dedi, Canan, devam ederek."Asla söylemeyecektik ama artık zamanı geldi" diyorum ben."
" Hiçbir zaman dememiştik hatırlarsan, birbirimizden habersiz söylemeyecektik" diyerek düzeltti Nergis.
" Konu geçmiş değil" dedi Canan. Her ikisine de bakarak. "Boşverelim eskileri, şimdi ne yapacağız? Bunu bize daha önce hiç sormamıştı. Ben soracağını düşünmüyordum açıkçası, saçma olurdu sormaması ama yine de düşünmüyordum işte."
" Nasıl düşünmezsin, hayret Canan, sorulmaz mı, sormaz mı insan?
" Ne bileyim yaa! Belki de temenni etmişimdir." dedi Canan yine, Piraye'ye bakarak.
" Peki", dedi Nergis." Ben söyleme taraftarıyım. Bu bilinmesi gereken bir gerçek."
" Ben bizi affedeceğinden emin değilim. Bu yükü kaldırabileceğimi sanmıyorum hala, henüz.", dedi Piraye. Yüzünü ekşitti, deminden beri elinde yuvarladığı çakmağı sehpaya bırakarak. Nergis susuyor. Canan hiç bir kanalda iki saniyeden fazla kalmadan televizyonu zaplıyordu. Sessizdeydi Allah'tan.
"Çay alıyorum ben" diyerek hem yürüyor hem de söyleniyordu mutfağa doğru Piraye; " Siz nasıl eminsiniz bu kadar anlamıyorum"
"Elbet üzülecek, kızacak çekip gidecek belki. Belki de affetmeyecek çok uzun süre, ama affeder yine de bence. Kendini O' nun yerine koy. Bu O' nun başedebileceği bir gerçek, biz O'na bunu verdik. Söylememek O' nu küçümsemek olur. " diyerek arkasından bağırıyordu Nergis.
" Sahi sen nasıl ikna oldun" diyerek, hem Nergise bakıyor Canan, hem de fincanından bir yudum alıyordu. " Ne güzel bişi bu çay yaa! Şekersiz içmeye alışmalısınız kızlar. Küçük bardakları da hala tavsiye etmiyorum gördüğünüz gibi."
" Bilemiyorum ne zaman nasıl ama, öyle hissediyorum, bilmeli. Bir kere O'na hiç yalan söylemedik, geçmişi hakkında soru sorabileceğini tahmin ediyordum ama açıkçası bu kadar çabuk beklemiyordum. Sadece sakladık, yalan söylemedik. Madem açıkça sordu, artık söylemeliyiz."
" Gelecekte bizim sahtekar olduğumuzu düşünmesinden, bu belirsizlikle geçmişini kapatması daha iyi değil mi?Belirsizlik sanıldığının aksine daha güçlü yapabilir O' nu bence", dedi Piraye. Mutfaktan gelmiş, bilmem kaçıncı kez sigara yakıyordu.
"Hayır !! Hayır!! dediler Canan'da Nergis' de birbirlerine şaşarak." Her ne olursa olsun, kim olduğunu bilmeli, önüne çıkacak yolları bunu bilerek seçmeli. " Öfff! ", dedi Nergis, neredeyse aynı anda söyledikleri cümle biter bitmez. "Boşuna uzatıyoruz, üç saat sonra gelecek, değil karar vermek kendimizi tepkisine bile hazırlamış değiliz. Nereye götüreceğiz akşam ona karar verdik mi bari"
" Burada kalacak bir kere", dedi Canan. " Yemek işi sorun değil, nasılsa her şeyi özlemiştir."
" İyi bakalım." lafı bir rahatlama soluğu ile çıktı Nergis'in ağzından. Sanki her şey olmuş bitmiş, üzerinden aylar geçmiş, bu konuşmalara gülüp geçebildikleri bir anmış gibi...
" Gerçek! Ahh kızlar, off  yaa! Gerçek o kadar kolay mı?, diyordu Piraye. Kabul etmiş ama ikna olmamış tavrını takınarak. Bilmesin, kendini nasıl biliyorsa oraya koysun. Bu yaşına kadar ne bildiyse öyle kalsın. Bunun nesi mahsurlu. Bu gerçeğin hep savunduğumuz hakikatlerden olduğundan nasıl emin oluyoruz bu kadar. Çook çocuk yaşlarda anlatabilseydik O'na, gerçekliğini bu bilecek, kabul edebilecekti. Oysa şimdi bir yerden alıp bir yere koyacak kendini. O gün aldığımız kararı eleştirmiyorum. Karar karardır, lakin bazı köprülerden biz kez geçilir." dedi. Sesinin ayarı değişmişti. Daha da bişiler diyecekti belli...
"Ver şu çakmağı ver, ben bıraktım sen aldın, sallayıp duruyorsun. Madem bu kadar rahatsın nedir bu el-ayak oynatmaları sabah beri" diyebildi ancak Canan'ı paylamaktan geri durmayarak.
" Kızım nedir senin derdin!? Biz ölürsek bunu asla bilemeyecek. Birimiz ölürsek bunu bir daha ne tartışabileceğiz, ne söyleyebileceğiz. Bu yükü almanın zamanı gelmedi mi? "diye karşılık verdi Canan. "Biz yaşadığımız sürece o köprü sağlam kalacaktı, tekrar geçeceği de gayet malumdu. Öyle geçitlerden değil bu,hem..." sözünü kesmese Canan'da devam edecekti de, Piraye atlamıştı;
" Alıyor muyuz atıyor muyuz acaba o yükü. Çok bilmiş tembel"
" Ne tembeli be! "
" Evet, tembelsin, nasılsa her şeyi özlemiştir diye iki kaşık yemek yapmamışsın, dışarıda her zaman yiyor kız".
" Nergis'de öyle demişti bi kere! Dışarıda yeriz daha iyi demişti, Allah Alla!!"
" Kızlaar, kızlaar, stresinizi kendinizden çıkarmayın. Yeriz hep beraber. Ama yemekten önce söylemeyelim. Tamam mı Piraye, söylüyor muyuz?"  diyerek kesti Nergis.
Hiçte sanıldığı kadar düşünmedi Piraye. Sanki her iki karar da aynı idi O' nun için, tüm karşı çıkışına rağmen. Bir tarafı hepsinden çok bilsin istiyor, bir tarafı bilemedikleri kadar korkuyordu. Bıraktı nefesini...;
" Öyle olsun."
" Öyle olsun derken? Tamam mı, değil mi?"
" Savunmuyorum ama karar veriyorum, tamam söyleyelim".
" Ben öyle demiyordum demek yok sonradan"
" Yok."
" Sen, tembel bilmiş?"
" Aman ne komik! Ben dedim diyeceğimi: Tamam... Bu sefer hepten kapatmıştı televizyonu. Tamam be kızlar! Olacaktı bu bir gün. Asma suratını Piraye, yabancı olduğunu bilmesinden, içimizden biri olduğunu bilmesi daha iyi."
" Tamam dedik, kafamı karıştırma artık" diyerek arkasına yaslandı Piraye.
" İyi, peki peki."
" Uyucanmı biraz battaniye vereyim mi" dedi Canan Nergis'e bakarak.?"
" Uyabilirsem iyi olur aslında, ver bakalım, biraz kestireyim."
" Kahve yapıyorum içersin dimi Piraye? Falda bakcan ama?" diyerek önce yatak odasına, ardından mutfağa doğru seyirtti çoktan Canan. Piraye hala bağırıyordu arkasından;
" Hay senin falına yaa! Fallara kalsın her işin inşallah.Sırıtma, anlıyorum sırıttığını kalırsa görürsün. Bi günde Nergis de! hem. "
" Kalsın, çıkıyor senin falların" diyerek fincanları tepsiye dizmeye başlamıştı bile Canan...
***

not: Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası