Ağustos 24, 2020

Bir Şeyler Yazmalıyım

bir şeyler yazmalıyım
ölüm gibi
beklentimi karşılayan bir şey
hiçbir şeyden korkmayayım diye
ölüm haberimi kendinden önce getirme ihtimali olan
kargadan bile

bir şeyler yazmalıyım
onca kar katmanları altında Tebriz’in ateşi çıksın diye
kürenmeliyim ve yükselmeliyim kendimden
ya da değil?
iğne,
ceketimin yamalarının sıcak hayallerini dikeyim diye

neden bunca kimsenin sesi dertten çıkmaz?
neden bunca tek kişilik hücrelerin derdi ve aspirinler bedava eczanelerde tozlanır?
ben neden aspirinin derdine değmiyorum?
ben bunca üşüyorum burada
ve sen orada onca ölümsün ve işe yaramıyorsun neden?
Tebriz’in evlerinin duvarı olabilir mi?
benimle aynı evde yaşayan evler
birlikte avare ettiğimiz evler
duvarlarından fotoğraflarımızı kıran evler
ve biz sorduk
bunca ev arkadaşı olmanın nedenini
yanıtlamayan o evler…
evin başına çökmeli ki evin anlamını anlayasın da

ben neler yazıyorum ki bunca üşüyorum?
bunca yanan orman uzaktan ısıtmıyor beni
şayet güney Arizona’da bir orman yanıyorsa
mutlaka bir söz
bir sözcük
bir tümce
Tebriz’in bağlarında bir akkavağın kalbini kırmıştır.

Firuze Mohammedzade,
Çeviri: Haşim Hüsrevşahi

Ağustos 21, 2020

İnanmak Meselesi

"Büyük resmin" bizim için en iyisini bildiğini, bugün üzüldüğümüz şeylerin ilerde bizim için en güzelin yolu açacak kapılar olduğunu, böyle olması gerektiğini söylüyor kimileri. Ne kadar direnirsek o kadar zararlı çıkacağımızı, aynı şeylerin tekrar tekrar önümüze geleceğini hatta. Bazıları da sadece bugünün var olduğunu.

The 100 isimli bir dizi izliyorum bir süredir. Dünya bir radyasyon felaketinden sonra yaşanmaz hale gelir. Uzaya kaçan insan ırkından 100 kişilik bir mahkum ekibi yaşanabilirliği test etmek üzere 97 yıl sonra dünyaya gönderilirler. Bundan sonrası çeşitli maceraler falan filan. Ana felsefe; insan iyi midir kötü müdür? İnsan iyi olabilir mi? Hayatta kalmak için neleri göze alır? Benim ilgimi çeken kısmı ise şu; radyoasyon felaketinden çok önce bir kadın doktor bir yapa zeka tasarlar. Yapay zekanın ana komutu insan ırkı için her zaman her durumda en iyisini araştırmak, bulmak ve yapılmasını sağlamak. I.A bu nedenle dünyadaki nükleer bombaları ateşleyerek kökten insan ırkının yok olmasını amaçlar çünkü gelecekte insanlık radyasyona maruz kalacak ve daha büyük acılar çekecektir. Bunun önüne geçilemeyeceğini hesapladığı için bombaları ateşler. Hızlı bir şekilde hareket eden bir grup insan ve I.A'yi tasarlayan doktor atmosfer dışına kaçmayı başarır. Çünkü insan programının da ana komutu ne pahasına olursa olsun hayatta kalma ya. Doktor, sebep olduğu felaketten büyük bir suçluluk ve üzüntü duyarak I.A'nin ikinci versiyonunu tasarlar. İkinci versiyonu bir çip içinde insan beynine yerleştirmeyi, genetiklerini değiştirerek radyasyonlu ortama uyum sağlamalarını sağlamayı (kanlarını değiştirmeyi bir anlamda) amaçlar. Bunun için uzaydan dünyaya döner. Sığınaklarda hayatta kalmış bir grup insana bu çipi yerleştirir.

Böyle böyle aradan 97 yıl geçer, radyasyon gitmiştir. Dünyada ancak ormanlarda yaşamaya çalışan henüz tarıma yeni geçmiş insan klanları yaşamaktadır. Liderlerini karakanlılar (aslında genetiği değiştirilmişler soyundan) seçmektedirler çünkü onun kutsal olduğuna, göklerden geldiğine, ruhlarının ölmediğine ancak bir diğer karakana geçtiğine, bu nedenle liderlik vasıfları taşıdığına inanırlar. Bir karakanlı lider öldüğünde ensesindeki çipi çıkarırlar (ama bunun ruhu olduğunu ve ruhunun ölmediğini, gökten gelenin böyle söylediğine inanırlar) yeni buldukları bir karakana takarlar. İşte dünya böyle devam ederken bizim 100 mahkum ekibi geliyor dünyaya.

100 ekibinin gelmesi sonrası gelişen olaylarla I.A'nin birinci versiyonunun dünyada bir yerde çalışmalarına devam ettiğini, hala ana komutu çerçevesinde insan ırkını korumaya çalıştığını görürüz. Ancak kendini geliştirmiş ve insanı korumanın en iyi yolunun onu duygularından arındırmak olduğu sonucuna ulaşmıştır. Hırs, nefret, güç istenci ve kibir insandan silindiğinde paylaşılamayan bir şey de olmayacaktır sonuçta. (benzer felsefe Equilibrium filminde de güzel işlenmişti) Bir kaç insan buna inandığından I.A.1'in ürettiği hapları yutar.  Bu şekilde artık acı anılarınız, acı hissiniz, ağrı hissiniz, iktidar, hırs, nefret hissiniz güzel anılarınız da dahil olarak yoktur. İlk öpüşmenizi hatırlayamazsınız ama ilk kalp acınızı da, ölmüş sevdiğinizin ölüm anındaki acınız yoktur ama yüzünü de hatırlayamazsınız. I.A.1 insanlığa vücutlarına bir zarar gelse de her şeyin her zaman yolunda olduğu görülen bir dünyada yaşamalarını vaad etmektedir. (Matrix'e bağlayabilirsiniz burayı da). I.A.1 için önemli olan insanlığın büyük resmini öngörmek ve en iyisini planlamaktır.

Şimdi düşünüyorum; varlığını hiç anlayamadığımız büyük resme güvenmek mi, bugün yaşadığımız koşullara mı? Bir şey var ki ikisi de aynı sonuca çıkıyor. Yapılacak bir şey yoksa bunu ister ilahi güce, ilerde olabilecek güzel sonuçlarına, ister bugün yapacak bir şey yok yola devam inancına ister yaradanın ilahi adaletine bağlayın, sonuç aynı; sadece olacak olan olur... Yürümek için elimizde tuttuğumuz asanın ne olduğu değil, ondan aldığımız gücün bizi "ne" yaptığı önemlidir, böyle düşünüyorum bugünlerde...
Öyle bir şeyler...  

Haziran 09, 2020

Neden Değişiriz?

İnsan neye ağlarsa ağlasın en çok kendine ağlar.

Karar veremediğimiz genellemelerden biri olduğunu düşünüyorum; yetişkin bir insan değişir mi değişmez mi? Kendimden bilirsem; insan değişebiliyor. Daha az virgül kullanıyorum yazılarımda mesela. Ama o bir bilgi ve öğrenilebilir diyebilirsiniz, peki diyorum. Değiştiğimden emin olduğum göstergelerden biri; oda kapılarının arkasına eşya asılmasından rahatsız olmuyorum artık. Çocukluğumun sürekli taşınan bir aile oluşumuzu hatırlatan kapı arkasından sarkan gömleklerine, hele hele pantolonlarına öff demiyorum. Hatta yeleğimden pijamama kapı arkasına asabiliyorum şimdilerde. Alışmam biraz mecburiyetten biraz tolerans göstermeyi istemekten sebepti. Şimdi koca iki boş giysi dolabım var, kapının arkasına bir şeyleri asıp geçivermekten hoşnut bile oluyorum. Ne kolaylıkmış! Alışmışım bir bakmışım. Siz de sanırım anlıyorsunuz ki insan mecburiyetler sebebiyle değişebiliyor.

Sık sık taşınmamızın iyi sonucu mu bilmiyorum, yeni bir yere vardığımda öncelikle eşyalarımı hep oradaymışım gibi yerleştiririm. Otel odalarında sanki aylarca kalacakmışım gibi iğneden ipliğe her şeyi açar kullanım kolaylığı en mümkün, en hoşuma giden yerlere tek tek koyarım. Bu davranışımın bir tür, çevreyi düzenleyerek aklımı ve duygularımı düzenlediğimi sanmak, bir an önce olan biteni kabullenmek olduğunu çok sonraları öğrendim. Bu huyum Amerika'daki psikolog ev arkadaşımın da dikkatini çekmişti; ne kadar çabuk ve benimsemiş bir halde yerleşmişsin odaya, demişti. Şimdilerde buna çok takılmıyorum. Daha üstün körü, oraya buraya bir şeyleri atarak çabucak odadan çıkabiliyorum. İnsan kendinden usanarak değişebiliyor. 

En sık duyduğumuz değişim senaryosu, kendimiz istersek değişebileceğimiz. Düşünüyorum da, en olmayacak değişim noktası bu geliyor bana. İnsan değişmeyi neden istesin ki? Kendinin kendisinden ya da etrafındakilerin ondan memnun olmadığından mı? Bu durumda yapıyor olduklarımızı istemeden mi yapıyoruz? Eğer öyleyse bambaşka sorular geliyor akla. Biliyorum biraz karıştı. Yazıyı daha uzun tutmak istemiyorum ve bu noktayı biraz daha düşünmek ve araştırmak istiyorum, o nedenle burada kalsın. 

Bu, konuyu sonraya bırakma da iki oldu, umarım çok artırmam bu erteleme işini.

Neler öğrendim; 2020-2015.4) 

Haziran 07, 2020

Gidenler

Uçak
                                                              Elimi uzattım, tutmadın. 
                                                                   Çimenler yeşildir. 
                                                                   Gökyüzü mavidir.  

Neler öğredniğimi yazmayı atlamışım; buyrun. 2020-2015.3                                                                

Mayıs 09, 2020

Zeytin Çekirdeği

Sıkıntılı zamanlardan geçtiğimiz bu Corona günlerinde ben de sizlerle bir sıkıntımı paylaşmak isterim sayın okuyucular.

Kahvaltıda sevdiğim ürünlerden biri zeytindir. Siyah zeytini tercih ederim ama annemin yaptığı yeşil zeytini de çok severim. Annemden edinmek her zaman  mümkün olamadığından dışarıdan çoğunlukla siyah zeytin alırım. Yeri gelmişken, zeytinin bir meyve türü, zeytin yağının ise zeytin meyvesinin suyu olduğunu eklemek isterim.

Kahvaltımı ortadaki kaplar içinde duran peynir, zeytin, yumurta gibi ürünlerden tabağıma doldurarak ederim. Uzun bankacılık yıllarımda uzun kahvaltılara pek fırsat bulamazdım ne yazıkki. Sabahları yetişmeye çalıştığım 06:40-50 servisinden sonra ancak poğaça ya da tostla güne başlardım. Bundan ötürü son yedi yıldır sabahları yavaş uyanıp yavaş yemeği pek severim. İşte efenim, sabahları zeytini güzelce yedikten sonra çekirdeğini nereye koyacağıma bir türlü karar veremiyorum. Kahvaltı tabağım var elbet ama ona koyarsam diğer yiyeceklerle karışıyor, bundan hem hoşlanmıyorum hem de ısırırım dişim acır diye korkuyorum. Peçeteye koysam ziyan oluyor gereksiz, boş tabak alsam kirleniyor boşuna, kirli bir tabak arasam her zaman mümkün olmuyor olsa da kahvaltı sofrasında kirli tabak zevksiz. Bazen çözümler bulmuyor değilim; sofrada bir kaç kişi olduğunda yumurta kabuklarının konulduğu kase bir çözüm oluyor ama tek başıma ya da iki kişiyken sofradaki bu kirlilik yine gözüme batıyor.

İşte böyle incir çekirdeği, yok zeytin çekirdeği sorununu sizlerin nasıl çözdüğünü merak ederken, şimdiden teşekkür ediyorum.
***
Daha önce belirtmiştim, beşer yıl geriye giderek neler öğrendiğimi yazacaktım, buyrun; 2020-2015.2)

Mayıs 05, 2020

Hayat Anlatır İnsan Dinlemez

Demirbank T.A.Ş. ikibin yılında sigorta fonuna devredildi. Bankadaki işimde bıkılacak kadar bir zaman geçirmemişken yaşadığım stres ve yorgunluğa daha ne kadar dayanabileceğimi düşünmüyor değildim. Belki de ahım tutmuştur, şimdi düşününce...  Bazen çok üzüldüğüm ya da iç geçirdiğim durumlarda tuhaf şeyler olabiliyor etrafımda. Aman yok canım inanmayın, koca banka basit bir memurun ahıyla batacak değildi ya. Üstelik gelen gideni fazlasıyla arattı. Konumuza dönersek; en üst katta oturan adam bir sabah gelmedi yerine. Kardeşim çok şaşırmıştı; nasıl yani adam bakkalı varmış gibi ceketini aldı gitti öylemi? Basit bakınca bana da şaşırtıcı gelmişti. Olaylara içerden bakmak çoğu zaman karmaşıklaştırıyor onları...

O günden sonra hayat biz binada kalanlar için bir yandan oldukça kolaylaşmıştı. Primlerimiz hariç her şey ödeniyordu; maaşımız, yemeğimiz, yolumuz, sigortamız. İş güç neredeyse yoktu. Şubedeki pazarlamacıların hedefleri yoktu. Müşterileri ikna etmek, para satmak, gelirleri artırmak zorunda değillerdi. Biz operasyondakiler için işlem süreleri kalkmıştı. Olmayacak işlemlere onay verme baskımız yoktu, pazarlamacıların o müşteri şöyle bu müşteri böyle kaprisleri yoktu. Tek sıkıntımız en üst katın yeni sahiplerine işlemi onaya kim götürecek, kim soruları cevaplayacak geyikleriydi. Saniyeler içinde milyon dolarları marklarla değiş tokuş eden hazine yetkilileri yan masayla tetris oynuyordu. Bizim ekip kağıt falından sıkıldıkça dolap arşiv düzenlemesi yapıyorduk. Son bir yıldır haftanın dört günü dokuzlarda çıkarken o günlerde saat altı der demez sokaktaydık. Zaman geçsin diye kattan kata merdivenle çıkıyor, koridorlarda bulduğumuza eee diyorduk. Ben o zaman Ortaklar caddesinde oturuyordum. Altıyı on geçe evin önündeydim, çok iyi hatırlıyorum. Vardığımda henüz öğlenmiş gibi hissediyordum, Pırıl pırıl güneş, harika bir balkon, ağaçlar, kuşlar ama oturup Maria'yı izliyordum... Anılarım depreşti konudan sapıyorum galiba... Diğer yandan hepimizde kaygı, stres, mutsuzluk hakimdi. Çay odasında bir limoncu açılıyor, sonra bir köfteci açılıyor, bir çiftlik kuruluyor, hepsi kapanıyor sonra yeniden açılıyordu. Bu sürece maddi açıdan çok eksilerde yakalanan benim gibilerle, birikmiş parasının hesabını yapanların suratı aynıydı. Şaşırtıcı olan asıl buydu şimdi düşündüğümde. Olaylara dışardan bakabilmek için zaman da gerekiyor...

Bir yıldan fazla süren o günler iş hayatımın en eğlenceli zamanları olabilirdi. Olmadı. Hatırladığım nadir eğlenceli akşamlar, -şimdi emin değilim o zamanlar mıydı ama öyle olmalı-, bir kaç çay bahçesi masasının atılı olduğu şimdilerde kütüphane olan Kadıköy belediyesinin hemen yan tarafında Saniye ve Sibel'le buluşup, çekirdek çitleyerek gelen geçene baktığımızdı. Ne güler, ne uzun konuşurduk o yaz. Yüzlerce kitap bitirebilir, İngilizce'de ustalaşabilir, para harcamadan pek çok hobi edinebilirdim. Evet, maddi kaygılar oldukça güçlüydü ama hiç bir şey yapmamamın da bu kaygıya bir faydası yoktu. Yapmıyorduk. Olsun diye yırtındığımız zaman bolca avuçlarımıza bırakılmıştı, biz onu hiç bitmeyecekmiş gibi havaya savuruyorduk. O yılın sonundan ayrıldığım ikibin on iki ortasına kadar bir daha öyle bir zamanım olmadı.

Belirsizlik insanı neden eylemsiz kılıyor?
***
Bu yazıdan itibaren her yazının sonunda son beş yılda öğrendiğim, kesinleştirdiğim bazı bilgileri paylaşacağım. Son beş yıl bitince ondan önceki beş yıl, sonra ondan önceki vesaire gidecek. Bakalım ne kadar geriye hangi bilgilerle gideceğiz. 
2020-2015.1. Plastik şişeleri çöp kovasına daha kolay sığdırmak için kapağını açın, poşet torba katlar gibi iç içe katlayarak küçültün. Geri dönüşüm kovalarınıza bir kaç yerine bu şekilde onlarca plastik şişe sığdırabilirsiniz. Geri dönüşüm atığı toplayanların işini kolaylaştırabilirsiniz. Tema Vakfı buna bir isim de vermiş ama o kısmını unuttum. 

Nisan 24, 2020

Dünya Halleri

Bugünlerde biz insanlar ölümle karşılaştık. Tuhaf bir ifade oldu değil mi?
Bugünlerde biz insanlar sanki ilk defa ölümle karşılaşmışız gibi davranıyoruz.

Kasım ayında Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan grip belirtileri gösteren bir virüs bugünlerde hemen bütün ülkelere yayılmış durumda. Bugün itibariyle dünyada 2,5 milyondan fazla kişi covid19 olarak adlandırılan bu virüse yakalandı. Başlangıcından bu yana geçen altı ayda 180 binden fazla kişi hayatını kaybetti. En fazla ölüm sırasıyla; ABD, İtalya, İspanya, Fransa ve İngiltere'de görüldü. Mart ayı ortalarıyla bizim de içimiz dışımız virüsten korunma tedbirleri ve haberleri oldu. Bugüne kadar virüs nedeniyle 2 bin beş yüz kişinin vefat ettiği ve 100 binden fazla hastamız olduğu söyleniyor.

56 milyon kişinin öldüğü 2017 yılında 1.2 milyon kişi trafik kazaları,18 milyondan fazla kişi kalp ve damar hastalıkları, 8 milyon kişi kanser nedeniyle öldü. Ölümlerin çoğunun önlenebilir hastalıklardan kaynaklanması en dikkat çekici bilgi. Henüz binlerle ifade edilen bu virüsten korkumuz öyleyse neden? Bir çoğumuzun bu soruyu son zamanlarda tartışığını tahmin ediyorum. 'Henüz', olmasının korkusu mu? Hani desek ki insanlar insanlığını hatırladı, umarım... ölümden korkuyorlar, çok öldük yüzyıllarca... ölüm biçimi çok fena, daha kötüsünü de gördük, görmedik mi?

Tuhaf, anlaşılmaz şekilde, daha önce başka ölüm nedenlerine vermediğimiz tepkileri veriyoruz, tedbirleri alıyoruz; dünya'nın hemen her ülkesinde sokağa çıkma yasakları, evden çalışma sistemlerinin kurulması ama fabrikaların açık bırakılması, maskeler ve eldivenlerin vücudumuzun parçaları olması, el sıkışmayı ve sarılmayı bırakmamız, hapşıran, öksüren yoldaki insanlardan elinde silah varmış gibi kaçmamız, huzurevlerini terk eden hemşireler, kendi kendine ölen onlarca yaşlı, mülteci kamplarındaki salgın vakaları ya da ölümlerden bihaber bizler ve hükümetler, virüsle yüzyüze gözgöze çalışmak zorunda olan kişilerle diğer yandan evde kapalı kalmaktan canı sıkılan kimileri, çatıdan çatıya tenis maçları, balkondan balkona verilen konserler, içilen içkiler, görüntülü görüşme sistemleriyle kıyılan nikahlar vesaire vesaire. Daha önce komik, olmaz, hadi canım dediğimiz pek çok davranışın gündelik yaşamımız oluvermesi...

Zorunlu ihtiyaçların neler olduğu, yaşam şeklimizin aslında başka başka türlü de olabileceği pek çok detay belirdi akıllara. Ocak ayında varili (1 varil 159 litre) 70 dolardan alıcı bulan petrol bugünlerde 25 dolarlardan alıcı bulabiliyor ancak ve bugün petrolün litresi Türkiye dolar hesabına göre suyun litresinden daha ucuz. Kısaca, suyun petrolden pahalı olduğu günlere geldik Ey Romalılar! Hayat son ana kadar şaşırtabiliyor, sözünü kerelerce yaşadığımız günlerden geçiyoruz. Bakalım daha neler neler olacak... Önce sağlık, sonra iyilik güzellik... 

Mart 02, 2020

Acıyor

ACIYOR

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
ötede beride yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı firengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
o kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazan yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut Uyar, -Büyük Saat, Bütün Şiirler

Şubat 11, 2020

Boşversene Sen Niye Beklemeli

Boşversene sen niye beklemeli
Sıktı artık bu kent beni
Çekip gitmeliyim hiç düşünmeden
Bulmalıyım aradığım o yeri
Şiirmiş, bilgelikmiş her neyse
Ne varsa benden kalsın geride
Kalsın o yalanlar, o yalan ilişkiler de
Ve ölümler ki sevdanın ikiz doğurduğu
Yetsin, taşımak istemiyorum hiçbirini yedeğimde
Neredesin ey benim her gün yeniden doğan oğlum
Sevginin çoğul oğlu
Senin ülkende yalnız bütün özlemler
Bilirim yalnız orda, içtenlik, erinç, coşku
Bayrağındaki bir tek çiçekli dalla
Orda uçsuz bucaksız
Olanca görkemiyle bir erguvan imparatorluğu.

Öğrendim öğrenmesine, mutsuzluk da bir gelişmedir
Tanımadığım kentler, yüzler, hiç mi hiç tanımadığım
Oteller, genelevler, nar ağaçları
Dar sokaklar, eğri büğrü kaldırımlar
Satın alamadığım bir örtüye çeviren yalnızlığı
Ve bir yağmur öncesinde belli belirsiz
Üç beş çocuğun birbirini çağırdığı
Sopasını düşürdüğü bir dilencinin
Unutup gittiği sonra ses çıkarmadan
Anlaşılmaz mırıltılarla yokuş aşağı
İner gibi ben de
Örgüsünden başını kaldıran bir kadının
Gözlerinde
Nasıl binlerce rengin içinden sıyrılırsa dünya
Bulacağım elbette aradığım o yeri
Yıllar yılı tuttuğum aklımda
Hani salkımlar içinde bir ev vardı
Eski bir gemici feneri asılıydı kapısında
Duvarlarında uçan balıkların kurutulduğu
Yıkılmışsa ne yaparım bilmem ki
Eksilmiş gibi ağzımda bir dişim
Yerini dilimle oynaya oynaya
Dalar çıkarım elbet bambaşka sokaklara.

Geçerim kurduğum hayallerin altından
Bir gökkuşağının altından geçermiş gibi
Budakları kalın ellerimi andıran
Asmaların yanıbaşından
Yüzümde bir garajın tutulmaz akşamıyla
O geçimsiz akşamla
Ve mutlaka kayalardan doğmuş olan
Göğün mavi yapamadığı bir şahin
Başımın üstünde tek başına.

Kırmızı dallar, göğe uzanır çitler
Yıldızları birbirinden ayıran
Bilmez olur muyum hiç, mutluluk da bir gelişmedir
Yaşarken olsun, ölümle olsun, sonu ayrılığa varan
Ey gün batımı! benden duymuş olma bu yakınmayı
Bir gül bana kendini kopardı verdi
Daha dün akşam, daha dün akşam.

Yürek bir kez görür, sonra hep gözler görür*
Ben onu yüreğimle görmüşüm anlaşılan
Çözüldü artık o büyü, yanımda
Sıcaklığı parmaklarımı acıtan bir haziran
Üstelik çoktan buldum aradığım o yeri
Tam yedi kez doğan güneşlerin altında
Bir yitip bir yükselen sıradağların ardından.

Yıkansam, yıkansam, hep o güneşlerle yıkansam
Dişleri tenime geçse yaz rüzgarlarının
İzine pek rastlamasam
Ama kalbini sert ve serin tutan bir denizciye
Bunu bir daha sorsam
Ne çıkar bir daha sorsam
Sonra hiç konuşmasam, sonra hiç konuşmasam
Ve bu yorgun, bu üzünçlü yüreği
Benim değilmiş gibi, benim değilmiş gibi
Kimse görmeden şöyle bir yol kenarına bıraksam.


-Edip Cansever

*Howard Fast

Ocak 30, 2020

Canavar'ın Çağrısı

"- Bu hikaye nasıl başlıyor?
- Pek çok hikaye gibi. Bir çocukla... Çocuk denemeyecek kadar büyük ama adam olmak için de çok küçük. Ve bir kabusla."

Suçluluk duymak... Olduğumuz şey için, insan olduğumuz için suçluluk duymak... Bir yerlerde okumuştum lakin nerede kimin yazdıklarında hatırlamıyorum, hatta İngilizce bir ifadeydi: Because a half cannot hate what truly makes it whole (çünkü bir yarım onu gerçekten tam yapandan nefret edemez.)

Yaptığımız pek çok kötü şeyden sonra kendimizi affedip ya da etmeyip yaşam yoluna nasıl devam edebiliyoruz? Bir yanımızı kabul ediyorsak diğer yanımızı da kabul etmeye yanaşmamız şart mı ve hangisinin ne zaman ağır geldiğine kim, ne karar veriyor? Zaman mı, durumlar mı, biz mi?

Ya hiç anlamazsak; acılardan kaçınmak için tutunduğumuz gerçeklerin yalan olduğunu?


On yaşlarında bir erkek çocuğunun düşündükleri yüzünden duyduğu suçluluk duygusunun, karşı karşıya olduğu acıyla yüzleşmekten kaçışının masalsı görüntülerle ve fantastik öğelerle anlatıldığı, tam da bu nedenle inanmamızın gerekmeyeceğini sandığımız ve yine bu nedenle yanılgımızın yüzümüze çok sert çarpıldığı bir film Canavar’ın Çağrısı.  Masallar bize çok şey anlatır. Her zaman.

On altımızda aşkımızdan öleceğimizi sanırız kırkımızda ölmeyeceğimizi biliriz ama hissettiğimiz aynı şeydir... Yetmişimizde de aşık olabiliriz ama olmayacak yaşamanın arkasından bakmayız yine de içimizdeki aşktır. Acı olan bizim için hep acıdır. Ne kadar az ağladığımız acının verdiğini değiştirmiyor. Connor çok zor bir acıyla henüz hayatın onu hazırlamasına fırsatı olmadan karşılaşıyor. Yine de ta bebekliğine giderek baş edebilmenin yolunu acısının kaynağından bulup çıkarıyor, yaratıyor.

Connor'a da söyleniyor, zor olmayacak, çok zor olacak. Bir süredir düşünüyorum neden aslolan hayattır? İyi hissedilecek bir hayat kutsalının peşinden koşup duruluyor. Binlerce psikoloji, kişisel gelişim kitaplarına ve haplara yüklenen serotoninle sürekli iyi hissetmeye çalışmamız neden? Şems'in, altı üstünden daha iyidir belki sözü neden ölüm için geçerli olmasın?


Hikaye İngiltere tarihinde Carnegie Madalyasını -Patrick Ness- (çocuk ve genç  edebiyat eseri ödülleri) ve Greenaway Madalyasını -Jim Kay- (kitap çizim ödülleri) (2012) bir arada alan henüz tek eser olan aynı adlı kitaptan uyarlama. Çizimler film içinde masalların anlatımında kullanılmış, belli ki sulu boyayla harikalar yaratılmış. Kimi kitap uyarlamalarında görüntüler kesik kesiktir, bir sahneden diğerine geçerken arada başka cümleler olması gerektiği hissiyatı hakimdir. Koca koca başlıklar bir kaç cümleyle geçiştirilir, görsel abartılarla doldurulmaya çalışır ve biz, eminim kitabı daha güzeldir, diyerek kalkarız koltuklarımızdan. Canavar'ın Çağrısı'nda hikayenin iyi bir edebiyat eseri olduğu daha beş on dakikasında görülüyor diğer yandan film olarak da apayrı bir anlatımı olduğu açık. Önce kitabını okusam kesinlikle o resimleri hareketli de görmek isterdim. Filmi izledikten sonra da hikayeyi bir de yazılı görmek isteğiyle doluyor insan. Belli ki ikisi de ayrı sanatlar olarak, olmuş. 

Ocak 29, 2020

Biliyorum

Biliyorum, gün gelecek insanlar birbirlerinin ne söylediğini değil söylemediğini merak etmeye başlayacak. Sustuğumuzda birbirimize, ne yaptığımızı, ne düşündüğümüzü bulmaya ve onları yaymaya yarayan sosyal medya araçları icat edeceğiz. Hepimiz her gün gördüğümüz yüzlerce kişinin "mutlu", "üretken", "yiyen-içen", "gezen", "alan-satan", "sevişen", "üzülmüş", "aşık", "evli", "seksi", "yakışıklı" "çekici" hallerinin dışında nerede ne halt ettiğini ve düşündüğünü deli gibi merak edeceğiz. Biliyorum, çünkü bir gün aslında söylemediklerimiz olduğumuzun farkına varacağız. 

Ocak 26, 2020

Yaşam Sevgisi Bir Kültürdür

Tıpkı çiçek sevgisi, tıpkı müzik sevgisi, tıpkı yüzme sevgisi gibi… Bu sevgi ya vardır, ya yoktur. Böyle bir sevgi pekişmemişse; orada insanlar, ne yaratıcı bir yaşama, ne sağlıklı bir aşka, ne keyifli bir yücelmeye fazla kulaç atamazlar. Kafası yarım kesik bir horoz gibi, çırpınır, bunalır, önüne geleni suçlar; ne istediğini, ne aradığını, daha doğrusu ne halt edeceğini bir türlü tam kestiremez ve kendilerini de, canım yaşamı da ziyan zebil ede ede, sönüp giderler.
Yaşam sevgisi; enerjinin, yaşam zevkini kuşaklar boyu ortaklaşa yoğurmasından oluşur.
Enerji yoksa orada sadece kurnazlık vardır. Kurnazlık da, yaşam sevgisiyle yaşam zevkinin en amansız celladıdır.
- Çetin Altan, Limonata ve Rafadan Yumurta, yazının tamamı

Ocak 25, 2020

Alıntı-Shakespeare

...
Yarayla alay eder, yaralanmamış olan.
Bak nasıl da sararıp soluvermiş Tanrıça kederden
Sen ondan çok daha güzelsin diye.
...
William Shakespeare, Romeo ve Juliet

Ocak 17, 2020

Efsane sahne

Ey Hayalet karakteri, o nasıl bir rakı doldurmak, üzülmektir!
 buradan da açılabilir (dk. 2.14..)

"
"Dün gece güzel bir anı hatırladığımda, orada olduğundan mutlu olduğun bir anı bulup ona sarıldığımda uyuyabildim ancak", yazıyordu kitapta gece uyumaya çalışırken. 

Ocak 13, 2020

Alıntı-Proust

"Swann'a gelince, Paris'i baştan başa katetmesinin sebebi, onu bulabileceğini düşünmesi değil, aramaktan vazgeçmeye katlanamamasıydı."- Marcel Proust, Swann'ların Tarafı
*
Bu şarkıyı 29 Ekim 2018 sabahının erken saatlerinde Kadıköy sahilinde bir çocuk sazla çalıp söylüyordu.
*
Bu parçayı da 'Forest of Piano' isimli bir çizgi film vardır orada ormanda yaşayan bir çocuk çalıyordu. Uluslararası bir Chopin piyano yarışmasına katılıyor ve parçayı notalarına bakarak değil, çocukluğunda yaşadığı ormanda dinlediği yağmur damlalarını düşünerek çalıyordu. (24 bölümlük, piyanoyla örülü, hayli klasik müzik bilgisi ve ziyafeti sunan, Japon bir çizgi filmidir.)

Ocak 12, 2020

İnsanın Arayışı

Ben Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuyup son sayfayı çevirdiğimde şöyle dediğimi çok iyi hatırlıyorum; neydi bu şimdi? Ne demek istediğimi Azrailliyle karşılaşmış ölümlünün hayatına dönüp "bitti mi yani şimdi" şaşkınlığıyla eş değer anlayın siz. Buna rağmen bir daha okumak istemiyorum. 

Ocak 08, 2020

Ocak 06, 2020

Görmek ve Hayaller

Küçükken kurduğum hayalleri hatırlamıyorum. Dahası küçükken hayal kurduğumu da hatırlamıyorum. Küçükken hatırladığım şeylerden biri; büyük olduğum. Bir diğeri; bir gün büyüyeceğim. Bazı anlar şarkıcı olma hayali kurduğumu az çok hatırlıyorum. Büyüyünce bir mesleğim olacağını hayal ettiğimi net olarak hatırladım şimdi. Fakat bu hayalden çok, bir düşünce, daha ziyade hayatım için bir koşuldu. -Dolayısıyla bu bir hayal sayılmaz.-
Evet, rahatlıkla söyleyebilirim ki hayal gücü geniş bir çocuk olmadım hiç. Benim dünyam gördüklerimden ve görme ihtimali gördüklerimden ibaretti. Şöyle ki; bir çocuğun elinde bir oyuncak gördüm diyelim. O zaman ben çocuklara oyuncak alındığını düşünür ve bir oyuncak hayal etmeye başlardım. Ayakkabılarımı malumunuz annem seçerdi. Bir seferinde bir çocuğun ayağında dizlerine kadar uzun siyah bir çizme görmüştüm. O zamanlar kar çok yağardı Karadeniz'e. Bir kaç hafta uzun siyah çizme diye mızırdandığımı hatırlıyorum. Sonunda annem almıştı, üstelik bana sürpriz yapmıştı. Bir sürpriz hatırladığımda onu bilirim hâlâ. Bir haritaya bakarak bir yerlerde olmayı, bir denize bakarak kayığım olmasını, bir ağaca bakarak çıkabilmeyi hayal ettiğimi hatırlamıyorum meselâ hiç. Ta ki gidene, binene, çıkana kadar ya da yapabilenleri görene.  Bununla birlikte küçüklükten bu yana sürdürdüğüm başka bir şey var. Çok kolay inanırım. İçimde, söylenenlere ve olacaklara dair korkunç saf bir inanç vardır. Mesela biri biri hakkında bir şey dese bir başkası ilk "yok canım yalandır", diyebilir. Ben bunu bir kaç dakika düşündükten sonra derim.İnancın, kendi içimizde büyüttüğümüz bir şey olduğunu söylüyorlar Ahlat Ağacı'nda. Öyleyse inanmak istemekten kaynaklı bir inanış olabilir bendeki. Hayallerden beri bu benim inanç meselesine bakarsak, benimkisi düpedüz kolaycılık olmalı. İnanmak düşünmeyi gerektirmez çünkü. Meselenin en kötü yanı, inanmak kendi iç gözümüzü kör eder öncelikle. Kendimize bakışımızı bulanıklaştırır ve  yanlış yaptığımızı, yanlış yerden hatta belki yanlış yere baktığımızı görememize sebep olur. İçinde bulunduğumuz durumlara olan körlüğümüz nasıl olması gerekliliğini de karartır. Sözün özü şimdilerde inanmak meselesinin iyi bir şey olmadığına kanaat getirdim.

Ocak 01, 2020

2020-1

İyi başlamadı bu sene. Hiç hem de. Ne hissettiğimi bile bilmiyorum. Koca bir boşluk? Ya da koca bir taş bir yerlerime oturtulmuş, kıpırdatmıyor beni. Olan biten de ne ki? Hiç... İnsanlık hallerinden biri, o kadar. Benim de dahil olduğum hatta. Minority Report filminin finalini bilir misiniz? Seçebilmeyi anlatır. Bu kadar kaotik, manipülatif, insanın kendi olmayı ve kendini bilmeyi ölüp gitmeden öğrenmesinin neredeyse imkansız olduğu hayat şartlarında, "seçmek" ne mümkünse onu anlatır işte. Oğlunu öldüren katille karşı karşıya gelen bir baba, ne yapacağını seçeceği andadır.
Karşısındaki katildir. Ve eğer onu öldürürse kendisi de katil olacaktır. Herkes kendi yaptığından sorumludur. Bundan sonrasında olaylara göre söylenecek çok şey olabilir, biliyorum. Seçimlerimiz ne kadar manipülatif olursa olsun bizim seçimimiz midir, değil midir? Belki budur durup düşüneceğimiz. Bilmiyorum. Belki bunun tek bir doğrusu yok. Hayatı tek bir doğru üzerinden yaşamaya çalışmak bizi, hayatın kendisinden uzaklaştıran robotlara çevirir belki. Bildiğim; içimde neresinden baksam tutamadığım, tutunamadığım bir şeyler olduğu. Ve o kadar çok işim var ki yapacak... Ve parmaklarım o kadar ağır ki... Dünya hep dönüyor. Çok merak ediyorum, ne olursa duracak bu dünya...