Mart 02, 2020

Acıyor

ACIYOR

Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlar da orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
ötede beride yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı firengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
Bütün söz vermelerin tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
o kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
Kış geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazan yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse

Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut Uyar, -Büyük Saat, Bütün Şiirler

Şubat 11, 2020

Boşversene Sen Niye Beklemeli

Boşversene sen niye beklemeli
Sıktı artık bu kent beni
Çekip gitmeliyim hiç düşünmeden
Bulmalıyım aradığım o yeri
Şiirmiş, bilgelikmiş her neyse
Ne varsa benden kalsın geride
Kalsın o yalanlar, o yalan ilişkiler de
Ve ölümler ki sevdanın ikiz doğurduğu
Yetsin, taşımak istemiyorum hiçbirini yedeğimde
Neredesin ey benim her gün yeniden doğan oğlum
Sevginin çoğul oğlu
Senin ülkende yalnız bütün özlemler
Bilirim yalnız orda, içtenlik, erinç, coşku
Bayrağındaki bir tek çiçekli dalla
Orda uçsuz bucaksız
Olanca görkemiyle bir erguvan imparatorluğu.

Öğrendim öğrenmesine, mutsuzluk da bir gelişmedir
Tanımadığım kentler, yüzler, hiç mi hiç tanımadığım
Oteller, genelevler, nar ağaçları
Dar sokaklar, eğri büğrü kaldırımlar
Satın alamadığım bir örtüye çeviren yalnızlığı
Ve bir yağmur öncesinde belli belirsiz
Üç beş çocuğun birbirini çağırdığı
Sopasını düşürdüğü bir dilencinin
Unutup gittiği sonra ses çıkarmadan
Anlaşılmaz mırıltılarla yokuş aşağı
İner gibi ben de
Örgüsünden başını kaldıran bir kadının
Gözlerinde
Nasıl binlerce rengin içinden sıyrılırsa dünya
Bulacağım elbette aradığım o yeri
Yıllar yılı tuttuğum aklımda
Hani salkımlar içinde bir ev vardı
Eski bir gemici feneri asılıydı kapısında
Duvarlarında uçan balıkların kurutulduğu
Yıkılmışsa ne yaparım bilmem ki
Eksilmiş gibi ağzımda bir dişim
Yerini dilimle oynaya oynaya
Dalar çıkarım elbet bambaşka sokaklara.

Geçerim kurduğum hayallerin altından
Bir gökkuşağının altından geçermiş gibi
Budakları kalın ellerimi andıran
Asmaların yanıbaşından
Yüzümde bir garajın tutulmaz akşamıyla
O geçimsiz akşamla
Ve mutlaka kayalardan doğmuş olan
Göğün mavi yapamadığı bir şahin
Başımın üstünde tek başına.

Kırmızı dallar, göğe uzanır çitler
Yıldızları birbirinden ayıran
Bilmez olur muyum hiç, mutluluk da bir gelişmedir
Yaşarken olsun, ölümle olsun, sonu ayrılığa varan
Ey gün batımı! benden duymuş olma bu yakınmayı
Bir gül bana kendini kopardı verdi
Daha dün akşam, daha dün akşam.

Yürek bir kez görür, sonra hep gözler görür*
Ben onu yüreğimle görmüşüm anlaşılan
Çözüldü artık o büyü, yanımda
Sıcaklığı parmaklarımı acıtan bir haziran
Üstelik çoktan buldum aradığım o yeri
Tam yedi kez doğan güneşlerin altında
Bir yitip bir yükselen sıradağların ardından.

Yıkansam, yıkansam, hep o güneşlerle yıkansam
Dişleri tenime geçse yaz rüzgarlarının
İzine pek rastlamasam
Ama kalbini sert ve serin tutan bir denizciye
Bunu bir daha sorsam
Ne çıkar bir daha sorsam
Sonra hiç konuşmasam, sonra hiç konuşmasam
Ve bu yorgun, bu üzünçlü yüreği
Benim değilmiş gibi, benim değilmiş gibi
Kimse görmeden şöyle bir yol kenarına bıraksam.


-Edip Cansever

*Howard Fast

Ocak 30, 2020

Canavar'ın Çağrısı

"- Bu hikaye nasıl başlıyor?
- Pek çok hikaye gibi. Bir çocukla... Çocuk denemeyecek kadar büyük ama adam olmak için de çok küçük. Ve bir kabusla."

Suçluluk duymak... Olduğumuz şey için, insan olduğumuz için suçluluk duymak... Bir yerlerde okumuştum lakin nerede kimin yazdıklarında hatırlamıyorum, hatta İngilizce bir ifadeydi: Because a half cannot hate what truly makes it whole (çünkü bir yarım onu gerçekten tam yapandan nefret edemez.)

Yaptığımız pek çok kötü şeyden sonra kendimizi affedip ya da etmeyip yaşam yoluna nasıl devam edebiliyoruz? Bir yanımızı kabul ediyorsak diğer yanımızı da kabul etmeye yanaşmamız şart mı ve hangisinin ne zaman ağır geldiğine kim, ne karar veriyor? Zaman mı, durumlar mı, biz mi?

Ya hiç anlamazsak; acılardan kaçınmak için tutunduğumuz gerçeklerin yalan olduğunu?


On yaşlarında bir erkek çocuğunun düşündükleri yüzünden duyduğu suçluluk duygusunun, karşı karşıya olduğu acıyla yüzleşmekten kaçışının masalsı görüntülerle ve fantastik öğelerle anlatıldığı, tam da bu nedenle inanmamızın gerekmeyeceğini sandığımız ve yine bu nedenle yanılgımızın yüzümüze çok sert çarpıldığı bir film Canavar’ın Çağrısı.  Masallar bize çok şey anlatır. Her zaman.

On altımızda aşkımızdan öleceğimizi sanırız kırkımızda ölmeyeceğimizi biliriz ama hissettiğimiz aynı şeydir... Yetmişimizde de aşık olabiliriz ama olmayacak yaşamanın arkasından bakmayız yine de içimizdeki aşktır. Acı olan bizim için hep acıdır. Ne kadar az ağladığımız acının verdiğini değiştirmiyor. Connor çok zor bir acıyla henüz hayatın onu hazırlamasına fırsatı olmadan karşılaşıyor. Yine de ta bebekliğine giderek baş edebilmenin yolunu acısının kaynağından bulup çıkarıyor, yaratıyor.

Connor'a da söyleniyor, zor olmayacak, çok zor olacak. Bir süredir düşünüyorum neden aslolan hayattır? İyi hissedilecek bir hayat kutsalının peşinden koşup duruluyor. Binlerce psikoloji, kişisel gelişim kitaplarına ve haplara yüklenen serotoninle sürekli iyi hissetmeye çalışmamız neden? Şems'in, altı üstünden daha iyidir belki sözü neden ölüm için geçerli olmasın?


Hikaye İngiltere tarihinde Carnegie Madalyasını -Patrick Ness- (çocuk ve genç  edebiyat eseri ödülleri) ve Greenaway Madalyasını -Jim Kay- (kitap çizim ödülleri) (2012) bir arada alan henüz tek eser olan aynı adlı kitaptan uyarlama. Çizimler film içinde masalların anlatımında kullanılmış, belli ki sulu boyayla harikalar yaratılmış. Kimi kitap uyarlamalarında görüntüler kesik kesiktir, bir sahneden diğerine geçerken arada başka cümleler olması gerektiği hissiyatı hakimdir. Koca koca başlıklar bir kaç cümleyle geçiştirilir, görsel abartılarla doldurulmaya çalışır ve biz, eminim kitabı daha güzeldir, diyerek kalkarız koltuklarımızdan. Canavar'ın Çağrısı'nda hikayenin iyi bir edebiyat eseri olduğu daha beş on dakikasında görülüyor diğer yandan film olarak da apayrı bir anlatımı olduğu açık. Önce kitabını okusam kesinlikle o resimleri hareketli de görmek isterdim. Filmi izledikten sonra da hikayeyi bir de yazılı görmek isteğiyle doluyor insan. Belli ki ikisi de ayrı sanatlar olarak, olmuş. 

Ocak 29, 2020

Biliyorum

Biliyorum, gün gelecek insanlar birbirlerinin ne söylediğini değil söylemediğini merak etmeye başlayacak. Sustuğumuzda birbirimize, ne yaptığımızı, ne düşündüğümüzü bulmaya ve onları yaymaya yarayan sosyal medya araçları icat edeceğiz. Hepimiz her gün gördüğümüz yüzlerce kişinin "mutlu", "üretken", "yiyen-içen", "gezen", "alan-satan", "sevişen", "üzülmüş", "aşık", "evli", "seksi", "yakışıklı" "çekici" hallerinin dışında nerede ne halt ettiğini ve düşündüğünü deli gibi merak edeceğiz. Biliyorum, çünkü bir gün aslında söylemediklerimiz olduğumuzun farkına varacağız. 

Ocak 26, 2020

Yaşam Sevgisi Bir Kültürdür

Tıpkı çiçek sevgisi, tıpkı müzik sevgisi, tıpkı yüzme sevgisi gibi… Bu sevgi ya vardır, ya yoktur. Böyle bir sevgi pekişmemişse; orada insanlar, ne yaratıcı bir yaşama, ne sağlıklı bir aşka, ne keyifli bir yücelmeye fazla kulaç atamazlar. Kafası yarım kesik bir horoz gibi, çırpınır, bunalır, önüne geleni suçlar; ne istediğini, ne aradığını, daha doğrusu ne halt edeceğini bir türlü tam kestiremez ve kendilerini de, canım yaşamı da ziyan zebil ede ede, sönüp giderler.
Yaşam sevgisi; enerjinin, yaşam zevkini kuşaklar boyu ortaklaşa yoğurmasından oluşur.
Enerji yoksa orada sadece kurnazlık vardır. Kurnazlık da, yaşam sevgisiyle yaşam zevkinin en amansız celladıdır.
- Çetin Altan, Limonata ve Rafadan Yumurta, yazının tamamı

Ocak 25, 2020

Alıntı-Shakespeare

...
Yarayla alay eder, yaralanmamış olan.
Bak nasıl da sararıp soluvermiş Tanrıça kederden
Sen ondan çok daha güzelsin diye.
...
William Shakespeare, Romeo ve Juliet

Ocak 17, 2020

Efsane sahne

Ey Hayalet karakteri, o nasıl bir rakı doldurmak, üzülmektir!
 buradan da açılabilir (dk. 2.14..)

"
"Dün gece güzel bir anı hatırladığımda, orada olduğundan mutlu olduğun bir anı bulup ona sarıldığımda uyuyabildim ancak", yazıyordu kitapta gece uyumaya çalışırken. 

Ocak 13, 2020

Alıntı-Proust

"Swann'a gelince, Paris'i baştan başa katetmesinin sebebi, onu bulabileceğini düşünmesi değil, aramaktan vazgeçmeye katlanamamasıydı."- Marcel Proust, Swann'ların Tarafı
*
Bu şarkıyı 29 Ekim 2018 sabahının erken saatlerinde Kadıköy sahilinde bir çocuk sazla çalıp söylüyordu.
*
Bu parçayı da 'Forest of Piano' isimli bir çizgi film vardır orada ormanda yaşayan bir çocuk çalıyordu. Uluslararası bir Chopin piyano yarışmasına katılıyor ve parçayı notalarına bakarak değil, çocukluğunda yaşadığı ormanda dinlediği yağmur damlalarını düşünerek çalıyordu. (24 bölümlük, piyanoyla örülü, hayli klasik müzik bilgisi ve ziyafeti sunan, Japon bir çizgi filmidir.)

Ocak 12, 2020

İnsanın Arayışı

Ben Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuyup son sayfayı çevirdiğimde şöyle dediğimi çok iyi hatırlıyorum; neydi bu şimdi? Ne demek istediğimi Azrailliyle karşılaşmış ölümlünün hayatına dönüp "bitti mi yani şimdi" şaşkınlığıyla eş değer anlayın siz. Buna rağmen bir daha okumak istemiyorum. 

Ocak 08, 2020

Ocak 06, 2020

Görmek ve Hayaller

Küçükken kurduğum hayalleri hatırlamıyorum. Dahası küçükken hayal kurduğumu da hatırlamıyorum. Küçükken hatırladığım şeylerden biri; büyük olduğum. Bir diğeri; bir gün büyüyeceğim. Bazı anlar şarkıcı olma hayali kurduğumu az çok hatırlıyorum. Büyüyünce bir mesleğim olacağını hayal ettiğimi net olarak hatırladım şimdi. Fakat bu hayalden çok, bir düşünce, daha ziyade hayatım için bir koşuldu. -Dolayısıyla bu bir hayal sayılmaz.-
Evet, rahatlıkla söyleyebilirim ki hayal gücü geniş bir çocuk olmadım hiç. Benim dünyam gördüklerimden ve görme ihtimali gördüklerimden ibaretti. Şöyle ki; bir çocuğun elinde bir oyuncak gördüm diyelim. O zaman ben çocuklara oyuncak alındığını düşünür ve bir oyuncak hayal etmeye başlardım. Ayakkabılarımı malumunuz annem seçerdi. Bir seferinde bir çocuğun ayağında dizlerine kadar uzun siyah bir çizme görmüştüm. O zamanlar kar çok yağardı Karadeniz'e. Bir kaç hafta uzun siyah çizme diye mızırdandığımı hatırlıyorum. Sonunda annem almıştı, üstelik bana sürpriz yapmıştı. Bir sürpriz hatırladığımda onu bilirim hâlâ. Bir haritaya bakarak bir yerlerde olmayı, bir denize bakarak kayığım olmasını, bir ağaca bakarak çıkabilmeyi hayal ettiğimi hatırlamıyorum meselâ hiç. Ta ki gidene, binene, çıkana kadar ya da yapabilenleri görene.  Bununla birlikte küçüklükten bu yana sürdürdüğüm başka bir şey var. Çok kolay inanırım. İçimde, söylenenlere ve olacaklara dair korkunç saf bir inanç vardır. Mesela biri biri hakkında bir şey dese bir başkası ilk "yok canım yalandır", diyebilir. Ben bunu bir kaç dakika düşündükten sonra derim.İnancın, kendi içimizde büyüttüğümüz bir şey olduğunu söylüyorlar Ahlat Ağacı'nda. Öyleyse inanmak istemekten kaynaklı bir inanış olabilir bendeki. Hayallerden beri bu benim inanç meselesine bakarsak, benimkisi düpedüz kolaycılık olmalı. İnanmak düşünmeyi gerektirmez çünkü. Meselenin en kötü yanı, inanmak kendi iç gözümüzü kör eder öncelikle. Kendimize bakışımızı bulanıklaştırır ve  yanlış yaptığımızı, yanlış yerden hatta belki yanlış yere baktığımızı görememize sebep olur. İçinde bulunduğumuz durumlara olan körlüğümüz nasıl olması gerekliliğini de karartır. Sözün özü şimdilerde inanmak meselesinin iyi bir şey olmadığına kanaat getirdim.

Ocak 01, 2020

2020-1

İyi başlamadı bu sene. Hiç hem de. Ne hissettiğimi bile bilmiyorum. Koca bir boşluk? Ya da koca bir taş bir yerlerime oturtulmuş, kıpırdatmıyor beni. Olan biten de ne ki? Hiç... İnsanlık hallerinden biri, o kadar. Benim de dahil olduğum hatta. Minority Report filminin finalini bilir misiniz? Seçebilmeyi anlatır. Bu kadar kaotik, manipülatif, insanın kendi olmayı ve kendini bilmeyi ölüp gitmeden öğrenmesinin neredeyse imkansız olduğu hayat şartlarında, "seçmek" ne mümkünse onu anlatır işte. Oğlunu öldüren katille karşı karşıya gelen bir baba, ne yapacağını seçeceği andadır.
Karşısındaki katildir. Ve eğer onu öldürürse kendisi de katil olacaktır. Herkes kendi yaptığından sorumludur. Bundan sonrasında olaylara göre söylenecek çok şey olabilir, biliyorum. Seçimlerimiz ne kadar manipülatif olursa olsun bizim seçimimiz midir, değil midir? Belki budur durup düşüneceğimiz. Bilmiyorum. Belki bunun tek bir doğrusu yok. Hayatı tek bir doğru üzerinden yaşamaya çalışmak bizi, hayatın kendisinden uzaklaştıran robotlara çevirir belki. Bildiğim; içimde neresinden baksam tutamadığım, tutunamadığım bir şeyler olduğu. Ve o kadar çok işim var ki yapacak... Ve parmaklarım o kadar ağır ki... Dünya hep dönüyor. Çok merak ediyorum, ne olursa duracak bu dünya...