Ben Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuyup son sayfayı çevirdiğimde şöyle dediğimi çok iyi hatırlıyorum; neydi bu şimdi? Ne demek istediğimi Azrailliyle karşılaşmış ölümlünün hayatına dönüp "bitti mi yani şimdi" şaşkınlığıyla eş değer anlayın siz. Buna rağmen bir daha okumak istemiyorum.
Gabriel Garcia Marquez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gabriel Garcia Marquez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ocak 2020
23 Eylül 2011
Başlangıçlar ve Sonlar: Benim Hüzünlü Orospularım
Can Yayınları, 2005, 1.Baskı
109 sayfa
Yazar: G.Marquez
Orjinal adı : Memoria de mis putas tristes
Başlangıç : Doksanıncı yaşımda, kendime bakire bir yeniyetmeyle çılgınca bir aşk gecesi armağan etmek istedim. Aklıma Rosa Cabarcas geldi, hani şu gizli genelevinde eline yeni bir parça düşer düşmez hatırlı müşterilerini haberdar eden kadın. Daha önce ne böyle bir şeye niyetlendiğim olmuştu ne de onun baştan çıkarıcı müstehcen önerilerine kapıldığım, ama benim ilke sahibi biri olduğuma hiç inanmazdı o.Ahlak da bir zaman sorunudur, derdi, yüzünde hınzırca bir gülümsemeyle, görürsün bak. Benden biraz daha gençti, ama ondan o kadar uzun yıllardan beri haber alamamıştım ki, pekala ölmüş olabilirdi. Oysa telefonu açar açmaz sesini hemen tanıdım ve lafı döndürüp dolaştırmadan kafamdakini söyleyiverdim:
"Bugün olur."
...
Ve Son : Sevinç içinde sokağa
çıktım, birinci yüzyılımın uzak ufkunda ilk kez kendi kendimi görüp tanıdım. Sabah saat altıyı çeyrek geçe sessiz ve düzen içinde olan evim, mutlu bir şafağın renklerinin tadını çıkarmaya başlıyordu. Damiana muftakta avazı çıktığı kadar bağırarak şarkı söylüyordu, dirilmiş olan kedi ayaklarımın dibinde kuyruğunu yukarı doğru kıvırarak yazı masasına kadar yanımda yürüdü. Rengi solmuş kağıtlarımı, mürekkep hokkasını, tüy kalemi düzeltirken güneş parktaki badem ağaçlarının arasından görünüverdi. Kuraklık nedeniyle nehirde bir hafta gecikmiş olan posta vapuru limandaki kanala düdük çala çala girdi. Sonunda gerçek yaşam buydu işte, kalbim kurtulmuş, yüz yaşımdan sonra her hangi bir gün mutlu bir can çekişmesi içinde aşktan ölmeye mahkum olmuştu.
not: Nedir bu dizi yazının amacı derseniz; işte burada.
109 sayfa
Yazar: G.Marquez
Orjinal adı : Memoria de mis putas tristes
Başlangıç : Doksanıncı yaşımda, kendime bakire bir yeniyetmeyle çılgınca bir aşk gecesi armağan etmek istedim. Aklıma Rosa Cabarcas geldi, hani şu gizli genelevinde eline yeni bir parça düşer düşmez hatırlı müşterilerini haberdar eden kadın. Daha önce ne böyle bir şeye niyetlendiğim olmuştu ne de onun baştan çıkarıcı müstehcen önerilerine kapıldığım, ama benim ilke sahibi biri olduğuma hiç inanmazdı o.Ahlak da bir zaman sorunudur, derdi, yüzünde hınzırca bir gülümsemeyle, görürsün bak. Benden biraz daha gençti, ama ondan o kadar uzun yıllardan beri haber alamamıştım ki, pekala ölmüş olabilirdi. Oysa telefonu açar açmaz sesini hemen tanıdım ve lafı döndürüp dolaştırmadan kafamdakini söyleyiverdim:...
Ve Son : Sevinç içinde sokağa
![]() |
| Gabriel Garcia Marquez |
not: Nedir bu dizi yazının amacı derseniz; işte burada.
01 Eylül 2011
Başlangıçlar ve Sonlar : Kırmızı Pazartesi
120 sayfa.
Yazar : Gabriel Garcia Marquez
Orjinal adı : Cronica de U'na de Muerte Anunciada
Başlangıç : Santiago Nasar, öldürüleceği gün, piskoposun geldiği vapuru beklemek için sabah saat beş buçukta kalkmıştı. Düşünde kendini incecikten bir yağmurun yağdığı dev incir ağaçlarının oluşturduğu bir ormandan geçerken görmüş, bir an için mutlu olmuş, uyandığında üstünün başının kuş pisliğinden görünmez olduğu duygusuna kapılmıştı. Bundan yirmi yedi yıl önce annesi Placida Linero, bana, o uğursuz pazartesiyi anımsadığı bir sırada " Oğlum her zaman ağaçları düşlerdi. Bir hafta önce de düşünde kendini badem ağaçlarının arasında uçan ve dalların hiçbirine çarpmadan geçip giden yaldızlı kağıttan yapılmış bir uçakta gördü." dedi. Placida Linero başkalarının gördüğü düşleri hiç yanılsamdan yorumladığı için haklı bir üne kavuşmuştu. Yalnız bu düşlerin kendisine aç karnına anlatılması gerekti. Bununla birlikte oğlunun iki düşünde de hiç bir uğursuzluk sezmemiş,
...

Ve son: Bu sırada son basamağa ayağı takılmış, ama kendini hemen toparlamıştı. Halam Wene, bana " bağırsaklarına yapışan tozu toprağı eliyle silkelemeye bile çalıştı." dedi. Sonra saat altıdan beri açık olan arka kapıdan içeri girmiş, boylu boyunca mutfağa yığılıp kalmıştı."
not: Nedir bu yazı türünün amacı derseniz: İşte burada.
17 Mart 2010
Hepsi Gerçek...
Siz hiç bir yazarın kalemi olmak istediniz mi bilmiyorum ama ben Marquez'in kalemi olmak isterdim. Hiç değilse "Yüzyıllık Yalnızlık" kitabı için. Anlayabilir miydim yine de bilmiyorum; nasıl yazılır bu kitap? Nereleri sildi mesela? Ne kadar zor oldu, nerelerini kaç kez yeniden yazdı, Babaannesinden dinlediğini nasıl aklında tuttu onca. Nasıl evirdi, çevirdi de böyle yazdı. Zaman nasıl aynı anda hem geçmiş hem şimdi hem gelecek olur bir cümlede? Döndürüp dolaştırıp hiçte unutturmadan en başa getirebilir misiniz okuyanı? Koca bir kitabı bitirip güldüğünüz oldumu "bu da neydi şimdi" dediniz mi? O kadar yalan ki daha gerçeği yok.Hayat gibi.
Edebi incelemesine hiç girmeyeceğim o benim işim değil. Benzerini yazan bir kaç yazar yok değil aklımda, var, daha keyiflisini hatırlatmıyorlar ama. Kitabın temel taşı Ursulayı izleyin, ilk sayfada bulunan soyağacı tablosuna hiç dönüp dönüp bakmayın, isimlerin kimin kimin çocuğu olduğunun hiç bir önemi yok. Şaşırmanız gerektiğini düşüneceksiniz okurken bazen hayrete düşeceksiniz de ama Marquez'in dediği gibi; hiç şaşırmayacaksınız bitirdiğinizde, yaşam gibi.
Kitabın sonu;
"O zaman, geçmişin, eski sardunyaların mırıltısıyla en amansız özlemlere yolaçan kopuk iç çekişleriyle yüklü ılık bir esinti başladı. Aureliano rüzgarın farkına varmadı. Çünkü o anda kendi kökenini araştırıyor, kendisini mutlu etmeyecek olan bir kadını aramak için yollara düşmüş şehvet düşkünü bir büyükbabada kendi oluşumunun ilk belirtilerini buluyordu. Aureliano onu tanıdı, onun soyundan gelenlerin gizli yolunu izleyerek, başkaldırmak için kendini veren bir kadın ile tutkusunu onda söndüren bir işçinin gün batarken buluştukları banyodaki akreplerle sarı kelebekler arasında Aureliano kendisinin nasıl peydahlandığını anladı. Okuduklarına öylesine dalıp gitmişti ki, kasırgaya dönüşen rüzgarın kapılarla pencereleri menteşelerinden söktüğünü, doğu kanadının çatısını uçurduğunu ve evin temellerini sarstığını hiç farketmedi. Amaranta Ursula'nın kardeşi değil teyzesi olduğunu ve soyun sonunu getirecek olan efsanevi hayvanı dünyaya getirinceye kadar Aureliano ile Amaranta Ursula birbirlerini kanın en girift çıkmazlarında arasınlar diye Sir Francis Drake'in Rioacha'ya saldırmış olduğunu ancak o zaman anladı. Aureliano çok iyi bildiği olaylarla zaman yitirmemek için onbir sayfa birden atladığı anda, Maconda Kutsal Kitapta yazılı kasırganın gazabına kapılıp dönmeye başlamış bir toz ve taş girdabı haline gelmişti bile. Aureliano içinde yaşadığı anı anlatan bölümün şifresini çözmeye koyuldu. Bir yandan şifreyi çözüyor, bir yandan okuduklarını yaşıyor, konuşan bir aynaya bakıyormuş gibi son sayfalarda yazılı olayları söyleyerek yaşıyordu. Sonra kendi ölümünün nasıl ve ne zaman olacağını öğrenmek için bir sayfa daha atladı. Son satıra gelmeden önce, o odadan bir daha çıkamayacağını anlamış bulunuyordu. Çünkü el yazmalarında Aureliano Babilonia'nın şifreleri çözdüğü anda aynalar(yada seraplar) kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların, yeryünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı." SON
Gabriel Garcia Marquez'den...
22 Ocak 2010
Beklemek,
"...Gerçekte kendisini mahveden başka birinin mutsuzluğunu daha iyi gizleyebilmek amacıyla hiç bir şey atlamadan kendi mutsuzluğundan söz etti.Bana açılmaya karar vermeden önce evine teslim edildiği geceden sonra Bayardo San Roman'ın kalbinin en derin köşesinde yer aldığını hiç kimse bilemezdi.Bu Tanrı esini gibi bir şey olmuştu." Annem beni dövmeye başladığı zaman birdenbire onu anımsadım." Bu söyledikleri doğruydu.Kocası için acı çektiğini bildiğinden yumrukların acısını daha az duymuştu. Davranışı karşısında biraz şaşırmış olmakla birlikte yemek odasının kanepesi üstünde hıçkıra hıçkıra ağlarken Bayardo ' yu düşünmeyi sürdürmüştü." Yumrukların ve olup bitenlerin etkisiyle ağlamıyordum. Onun için ağlıyordum." Annesi yüzüne öküzgözü kompresi yaptığı sırada aklında yine o vardı. Özellikle sokakta bağrışmalar duyduğu, yangın varmış gibi çanların çalmaya başladığı, Pura Vicario'nun içeri girip felaketin en kötü bölümünün geçip gittiğini ve artık uyuyabileceğini söylediği zaman onu büsbütün düşünür olmuştu.
Annesini, göz muayenesi için Riohacha'daki hasteneye götürdüğü gün, Bayardo San Roman'ı uzun süreden beri düşünmekteydi.Geri dönerken sahibini tanıdıkları Liman Oteli'ne uğramışlardı.Pura Vicario bu arada bir bardak rakı istemişti. Kadın sırtını kızına dönüp rakısını içmeye başladığı bir sırada Angela Vicario salonu boydan boya süsleyen aynalardan kafasından geçenlerin hayalini görür gibi olmuştu.Soluğu içinde kalmış ve hemen arkasını dönmüştü.Bu sırada Bayardo San Roman'nın kendisini görmeden yanından geçtiğini ve otelden çıkıp gittiğini görmüştü.Yüreği paramparça olmuş, dönüp bir kez daha annesine bakmıştı.Rakısını içmiş olan Pura Vicario, gömleğinin yeniyle ağzını silmiş, yeni gözlüklerinin arkasından gülümsemişti.Angela Vicario, bu gülüşte dünyaya geldiğinden beri ilk kez annesini gerçek benliği ile görmüştü. Kusurlarına kendini adamış olan zavallı bir kadındı bu.İçinden "Allah kahretsin! " diye bağırmıştı.Kafası öylesine karışmıştı ki , dönüşte yol boyunca hep yüksek sesle şarkı söylemiş, eve gelince de kendini yatağına atıp üç gün üç gece ağlamıştı.
O günü anımsarken bana "Onu çılgınlar gibi seviyordum.Yeniden ilişki kuracak kadar ona vurgundum." dedi.Gözlerini yumar yummaz içinde hemen hayali beliriyor, denizle birlikte soluduğunu duyuyor, çarşaflara geçen sıcaklığının etkisiyle geceyarısı hemen uyanıyordu.Tüm bir haftayı bir dakika bile dinlenmeden geçirmiş sonra ilk mektubunu yazmıştı. Bu en saçma mektuplarından biriydi. Onu otelden çıkarken gördüğünü, gelip kendisini görmesini istediğini yazmıştı.Mektubuna boşyere bir yanıt bekleyip durmuştu.İki ay sonra, beklemekten bıkıp usandığı bir gün bir mektup daha yazmış, öncekinin tam tersi olan bir anlatımla yazılan bu mektupta, onun kabalığından sözetmişti.Mektuptan çıkan anlam yalnızca buymuş gibi görünüyordu.Altı ay sonra altı mektup daha yazmış, bunlara da hiç bir yanıt alamamıştı.Ama yazdıklarının tümü yanıtlanmış gibi bir tavır takınmıştı.
Yaşamının ikinci yarısında, ona her hafta bir mektup göndermişti. Bana "Bazen yazacak bir şey bulamıyordum.Mektuplarımı aldığını bilmek, işte bu bana yetiyordu." dedi.Bu ilk yazışmayı gizli metres pusulaları, geçip gidiveren nişanlılık döneminin kokularına bulanmış mektuplar, iş belgeleri, aşk belgeleri ve son olarak da onu geri dönmeye zorlamak için, bırakılmılş bir sevgiliye özgü korkunç hastalıkları içeren zavallı mektuplar izlemişti. Bir gece yazıp bitirdiği mektubun üstüne mürekkep şişesini devirmiş ve mektubu yırtıp ateşe atacağı yerde altına şu dipnotu eklemişti: " İşte aşkımın kanıtı olan gözyaşlarım." Bazen ağlamaktan yorgun düşerek çılgınlığını alaya almıştı.Mektupları götüren aracı kadın altı kez değiştirilmiş, böylece suç ortaklığıda altı kez yenilenmişti.Bu işten vazgeçmeyi hiç düşünmemişti.Ama bu can sıkıntısının üstünde hiç durmuyormuş gibi davranmıştı.Sanki bir hayalete yazıyormuş gibiydi.
Aradan on yıl geçtikten sonra rüzgarlı bir sabah, yatağında yanıbaşında onun çırçıplak yattığını sanarak birden uyanıvermişti.Bunun üstüne oturup yirmi sayfalık ateşli bir mektup daha yazmış, o korkunç geceden beri kalbinde kokuşup duran acı gerçekleri hiç sıkılmadan anlatmıştı.Ayrıca ruhunda açtığı onulmaz gönül yaralarından da söz etmişti.Mektubu her Cuma günü öğleden sonra gelen,birlikte iş işleyip mesajları alıp götüren, postacılık görevini yapan kadına vermiş ve bunun can çekişmesinin simgesi olan , içini döktüğü son mektubu olduğuna inanmıştı.Ama mektubuna yine bir yanıt alamamıştı.O günden sonra artık yazdıklarının bilincine varamamış, kime yazdığını bile ayırtedememiş, yine de durup dinlenmeden on yıl boyunca yazmıştı.
Arkadaşlarıyla iş işlediği bir Ağustos öğlesinde birinin kapısına doğru geldiğini görür gibi olmuştu. Gelenin kim olduğunu anlaması için gözlerini açmasına bile gerek kalmamıştı.Bana " Şişmanlamıştı, saçları dökülmeye başlamıştı.Sonra gözünde gözlük de vardı.Evet, oydu, ta kendisiydi." dedi. Olduğu yerde yığılıp kalmıştı.Bayardo da onu herhalde kendisi kadar yaşlanmış bulmuştu. Ama kalbinde onu bugüne dek hoşgörmesini sağlayan o sevgiden eser yoktu.Kermeste gördüğü ilk günkü gibi gömleği terden sırılsıklam olmuştu.Belinde aynı kemer, omuzunda gümüş süslemeli ve dikişleri atmış aynı deri çantalar vardı.Bayardo San Roman , öteki işlemeci kadınlara hiç aldırmadan bir adım yürümüş, sonra çantalarını dikiş makinesinin üstüne atmıştı.
Bir elinde çamaşır dolu bir valiz, öbüründe de Angela Vicario'nun yazdığı iki bini aşkın mektubun bulunduğu, birincisinin benzeri olan bir çanta daha vardı.Mektuplar alınış tarihlerine göre sıralanmış, renkli kurdelelerle demetler halinde bağlanmışlardı. Hiç biri açılmamıştı..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

