Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Şubat 2025

Bu Kadar Basit: Mükemmel Günler

 "Hayat bir gün. Hayatı sevmek o bir günü sevmek. Gündelik rutine tutunabilmek. Bunun için üç erdem gerekir insana: şükran, şefkât, öz disiplin. Hayata şükran duyabilmek kendi gerçekliğinin kabülünü gerektirir. Sende olana şükretmekten önce kıyası bırakmak, başkasında olana haset etmemekle başlar. Sende olmayana sahip görünen öteki karşısında "eziklik" ezici bir mesele olarak hayatının merkezindeyse dünyan iki kutupludur: ezenler ve ezikler, çekiçler ve çiviler. Her nefeste "şimdi hangisiyim" çelişkisini kovalamaktan hayatı kaçırırsın. Oysaki eziklik bir mesele olmaktan çıktığında aşkınlaşır insan. Sistematik propagandaya iman etmeden yaşamak, huzur bulmak, kendinden ve hayattan hoşnut olmak mümkün. Hirayama'da gördüğümüz o içimizi ısıtan, gözlerimizi yaşartan aşkınlık da bu hoşnutluğun bir sonucu. Kabul ve yakınmasızlıkla gelen dinginlik."- Şule Öncü, Psikolog

Şefkat ve şükran içimde her zaman varolmuştur. Hayata baktığımda sadeliğin gücünü hep hissettim. Ama işte o öz disiplin! Tembellik oluyor, üşengeçlik oluyor, kolaycılık oluyor, kimi zaman hepsi oluyor ve dokuz altı çalışmadığımdan beri bir türlü ulaşamıyorum. Başkalarının işleri için mecburen kurulan o düzeni kendim için kuramıyorum, buna ayrıca çok gıcık oluyorum.

17 Ocak 2025

Llorando: Ağlamak

Bu sene çok mu insan ölüyor?

David Lynch bile ölmüş bugün. 

Şurada çok az yazdığım, Mulholand Drive... ne etkileyici bir filmdir benim için. Ve filmden bu sahne... 



15 Ocak 2025

Seç Beğen Al: Hayat

Zeki Demirkubuz'un Hayat filmini izledim. Bir film hakkında galiba ilk defa diyecek bir şey bulamıyorum. "Ne izledim yahu! İkinci yarı ilginçti ama. Her bölüm rüyamıydı acaba, eğer öyleyse bak güzel bu ama Demirkubuz yapmaz öyle sanmam. Boş bi film miydi sanki? Anlatmış sanki bir şeyler ama ne?" İzledikten sonraki onar dakikalık zamanlarda aklımdan geçen bunlardı. Hikaye zayıf, kurgu akmıyor, diyaloglar vasat, sıkıcı, kopyala-yapıştır, görüntüler sıradan. Benimi acaba rahatsız etti çatal-kaşık-yemek yemek sesleri. Benim bir takıntım olabilir o konuda kabul ediyorum ama ağız şapırdata şapırdata çatal kaşık seslerinin bir anlamı yoktuysa filmde neden varlardı anlamadım... Var mıydı?

Görüşlerinizi önemseyerek merak ediyorum. Anlamamış olabilirim, sinema kültürüm zayıflamış olabilir ya da hayatla aramda bazı bağlar kopuyor olabilir. Siz nasıl buldunuz sahi? 



08 Ocak 2025

Bugün Günlerden Bugün

Bugün günlerden perşembe; yarım saattir kendimi sakinleştirmeye çalışıp, yazmanın en iyi yol olacağına karar verip, en iyisi en basit cümleyle başlamalı diyerek yazdığım ilk cümle. Beş saniye sonra farkında vardım ki bugün günlerden çarşamba.

Yazmak düşüncelerimizi düzene sokmamıza yardımcı oluyor gerçekten de, biraz sakinleştim. Hem herhangi bir gerginlik yok yanımda yöremde, bilakis en huzurlu rutin günlerin içindeyim. Tez araştırması için günlerimi planlamaya çalışıyorum ve bir "planlama" uygulaması bulmaya çalışıyorum  bulamadıkça geriliyorum hepsi bu. Dahası henüz konu bulamadım... Herkesin derdi bu kadar olsa gerçekten değil mi? Benim de o kadar değil elbette. Bu size söylediğim. 

İnsan çırılçıplak yazabilmeli demiş Duygu Asena, siz hiç öyle yazabildiniz mi? Yazılabilir mi o şekilde?


Cem Başeskioğlu film inceleme okuma günleri yapıyor çevrimi içi toplantılarla. Sanatı seyretmenin ve de filmleri izlemenin çok subjektif bir süreç olduğunu düşünsem de dün akşam birine katıldım. "Days of Heaven-Cennet Günleri" filmi. Terrence Malick'den hiç film izlememiştim ve merak ettiğim bir yönetmendi. Görüntü yönetmeni Nestor Almendros ve müzikleri Ennio Morricone olunca muhteşem üçlü bir araya gelmiş gibiydi film. Morricone deyince kulağınıza İyi Kötü Çirkin filmi ve aslında sevdiğiniz pek çok film müzikleri gelebilir. "İnce Kırmızı Hat" filmi ve görüntüleri dersem belki Almendros'un gözüyle görebilirsiniz. Ki Cennet Günleri filmi en iyi yönetmen, görüntü yönetmeni ve müzik dallarında Oscar, Cannes ve Bafta ödüllerini toplamış bir film. Cem Bey, filme dair anlatımında çok ilgi çekici detaylarla, çok heyacanlı ve bir sinema entellektüeli olarak çok doyurucuydu. Düşünün, kamera bir odaya giriyor; bir köşede bir sehpa üzerinde iki kadeh bir sürahi, diğer köşede bir sandalye, ortada bir masa var diyelim. Bize göre yönetmen bize odayı gösteriyor oysa yönetmene göre hepsi filmin ilerleyen hikayesinde olacaklara birer işaret. Mesela köşedeki tek sandalye ölümün habercisi. Bir sahnede uçan kuşlar görürseniz bu da hikayede ruhun bedenden ayrılacağına işaret, ölümün habercisi. Akan nehir kişilerin düşüncelerinin değişeceğinin habercisi. Bunları önceden bilebilmekten bana ne diyebilirsiniz ya da ben detayları takip ederek bir bulmaca misali filmi izlemek isterim diyebilirsiniz. Ben henüz karar veremedim. Bu süreci önce biraz mekanik buluyorum. Sonrasına henüz karar veremedim ama bir kaç film daha izlemeyi düşünüyorum Cem Bey'le beraber. Filmi Zoom ekranından izlemeye açıyor ve üzerinde konuşarak ilerletiyor, sizin tam filme daldığınız bir noktada kesip bir şeyler söyleyebiliyor ama söyledikleri çok ilginç detaylar olabiliyor. Ve Cennet Günleri filminin görüntüleri  filmin sesini kapatarak izleseniz dahi sizi mest edecek kadar etkileyici. 

Denemek isterseniz yorumlarda katılım telefon numarasını verebilirim. Ya da @erensezer__ instagram hesabından iletişim kurabilirsiniz. Film okuma günleri adlı bir gruba ekleniyorsunuz, haftalık hangi filmlerin izleneceği bilgisi geliyor istediğinize katılmak için mesaj gönderiyorsunuz. Film başına ücretli; 300 lira. 

Filmi izleseniz izlemeseniz de bana sosyal politika alanlarından birinde bir doktora araştırma konusu bulsanız ne güzel olur.

21 Ağustos 2020

İnanmak Meselesi

"Büyük resmin" bizim için en iyisini bildiğini, bugün üzüldüğümüz şeylerin ilerde bizim için en güzelin yolu açacak kapılar olduğunu, böyle olması gerektiğini söylüyor kimileri. Ne kadar direnirsek o kadar zararlı çıkacağımızı, aynı şeylerin tekrar tekrar önümüze geleceğini hatta. Bazıları da sadece bugünün var olduğunu.

The 100 isimli bir dizi izliyorum bir süredir. Dünya bir radyasyon felaketinden sonra yaşanmaz hale gelir. Uzaya kaçan insan ırkından 100 kişilik bir mahkum ekibi yaşanabilirliği test etmek üzere 97 yıl sonra dünyaya gönderilirler. Bundan sonrası çeşitli maceraler falan filan. Ana felsefe; insan iyi midir kötü müdür? İnsan iyi olabilir mi? Hayatta kalmak için neleri göze alır? Benim ilgimi çeken kısmı ise şu; radyoasyon felaketinden çok önce bir kadın doktor bir yapa zeka tasarlar. Yapay zekanın ana komutu insan ırkı için her zaman her durumda en iyisini araştırmak, bulmak ve yapılmasını sağlamak. I.A bu nedenle dünyadaki nükleer bombaları ateşleyerek kökten insan ırkının yok olmasını amaçlar çünkü gelecekte insanlık radyasyona maruz kalacak ve daha büyük acılar çekecektir. Bunun önüne geçilemeyeceğini hesapladığı için bombaları ateşler. Hızlı bir şekilde hareket eden bir grup insan ve I.A'yi tasarlayan doktor atmosfer dışına kaçmayı başarır. Çünkü insan programının da ana komutu ne pahasına olursa olsun hayatta kalma ya. Doktor, sebep olduğu felaketten büyük bir suçluluk ve üzüntü duyarak I.A'nin ikinci versiyonunu tasarlar. İkinci versiyonu bir çip içinde insan beynine yerleştirmeyi, genetiklerini değiştirerek radyasyonlu ortama uyum sağlamalarını sağlamayı (kanlarını değiştirmeyi bir anlamda) amaçlar. Bunun için uzaydan dünyaya döner. Sığınaklarda hayatta kalmış bir grup insana bu çipi yerleştirir.

Böyle böyle aradan 97 yıl geçer, radyasyon gitmiştir. Dünyada ancak ormanlarda yaşamaya çalışan henüz tarıma yeni geçmiş insan klanları yaşamaktadır. Liderlerini karakanlılar (aslında genetiği değiştirilmişler soyundan) seçmektedirler çünkü onun kutsal olduğuna, göklerden geldiğine, ruhlarının ölmediğine ancak bir diğer karakana geçtiğine, bu nedenle liderlik vasıfları taşıdığına inanırlar. Bir karakanlı lider öldüğünde ensesindeki çipi çıkarırlar (ama bunun ruhu olduğunu ve ruhunun ölmediğini, gökten gelenin böyle söylediğine inanırlar) yeni buldukları bir karakana takarlar. İşte dünya böyle devam ederken bizim 100 mahkum ekibi geliyor dünyaya.

100 ekibinin gelmesi sonrası gelişen olaylarla I.A'nin birinci versiyonunun dünyada bir yerde çalışmalarına devam ettiğini, hala ana komutu çerçevesinde insan ırkını korumaya çalıştığını görürüz. Ancak kendini geliştirmiş ve insanı korumanın en iyi yolunun onu duygularından arındırmak olduğu sonucuna ulaşmıştır. Hırs, nefret, güç istenci ve kibir insandan silindiğinde paylaşılamayan bir şey de olmayacaktır sonuçta. (benzer felsefe Equilibrium filminde de güzel işlenmişti) Bir kaç insan buna inandığından I.A.1'in ürettiği hapları yutar.  Bu şekilde artık acı anılarınız, acı hissiniz, ağrı hissiniz, iktidar, hırs, nefret hissiniz güzel anılarınız da dahil olarak yoktur. İlk öpüşmenizi hatırlayamazsınız ama ilk kalp acınızı da, ölmüş sevdiğinizin ölüm anındaki acınız yoktur ama yüzünü de hatırlayamazsınız. I.A.1 insanlığa vücutlarına bir zarar gelse de her şeyin her zaman yolunda olduğu görülen bir dünyada yaşamalarını vaad etmektedir. (Matrix'e bağlayabilirsiniz burayı da). I.A.1 için önemli olan insanlığın büyük resmini öngörmek ve en iyisini planlamaktır.

Şimdi düşünüyorum; varlığını hiç anlayamadığımız büyük resme güvenmek mi, bugün yaşadığımız koşullara mı? Bir şey var ki ikisi de aynı sonuca çıkıyor. Yapılacak bir şey yoksa bunu ister ilahi güce, ilerde olabilecek güzel sonuçlarına, ister bugün yapacak bir şey yok yola devam inancına ister yaradanın ilahi adaletine bağlayın, sonuç aynı; sadece olacak olan olur... Yürümek için elimizde tuttuğumuz asanın ne olduğu değil, ondan aldığımız gücün bizi "ne" yaptığı önemlidir, böyle düşünüyorum bugünlerde...
Öyle bir şeyler...  

30 Ocak 2020

Canavar'ın Çağrısı

"- Bu hikaye nasıl başlıyor?
- Pek çok hikaye gibi. Bir çocukla... Çocuk denemeyecek kadar büyük ama adam olmak için de çok küçük. Ve bir kabusla."

Suçluluk duymak... Olduğumuz şey için, insan olduğumuz için suçluluk duymak... Bir yerlerde okumuştum lakin nerede kimin yazdıklarında hatırlamıyorum, hatta İngilizce bir ifadeydi: Because a half cannot hate what truly makes it whole (çünkü bir yarım onu gerçekten tam yapandan nefret edemez.)

Yaptığımız pek çok kötü şeyden sonra kendimizi affedip ya da etmeyip yaşam yoluna nasıl devam edebiliyoruz? Bir yanımızı kabul ediyorsak diğer yanımızı da kabul etmeye yanaşmamız şart mı ve hangisinin ne zaman ağır geldiğine kim, ne karar veriyor? Zaman mı, durumlar mı, biz mi?

Ya hiç anlamazsak; acılardan kaçınmak için tutunduğumuz gerçeklerin yalan olduğunu?


On yaşlarında bir erkek çocuğunun düşündükleri yüzünden duyduğu suçluluk duygusunun, karşı karşıya olduğu acıyla yüzleşmekten kaçışının masalsı görüntülerle ve fantastik öğelerle anlatıldığı, tam da bu nedenle inanmamızın gerekmeyeceğini sandığımız ve yine bu nedenle yanılgımızın yüzümüze çok sert çarpıldığı bir film Canavar’ın Çağrısı.  Masallar bize çok şey anlatır. Her zaman.

On altımızda aşkımızdan öleceğimizi sanırız kırkımızda ölmeyeceğimizi biliriz ama hissettiğimiz aynı şeydir... Yetmişimizde de aşık olabiliriz ama olmayacak yaşamanın arkasından bakmayız yine de içimizdeki aşktır. Acı olan bizim için hep acıdır. Ne kadar az ağladığımız acının verdiğini değiştirmiyor. Connor çok zor bir acıyla henüz hayatın onu hazırlamasına fırsatı olmadan karşılaşıyor. Yine de ta bebekliğine giderek baş edebilmenin yolunu acısının kaynağından bulup çıkarıyor, yaratıyor.

Connor'a da söyleniyor, zor olmayacak, çok zor olacak. Bir süredir düşünüyorum neden aslolan hayattır? İyi hissedilecek bir hayat kutsalının peşinden koşup duruluyor. Binlerce psikoloji, kişisel gelişim kitaplarına ve haplara yüklenen serotoninle sürekli iyi hissetmeye çalışmamız neden? Şems'in, altı üstünden daha iyidir belki sözü neden ölüm için geçerli olmasın?


Hikaye İngiltere tarihinde Carnegie Madalyasını -Patrick Ness- (çocuk ve genç  edebiyat eseri ödülleri) ve Greenaway Madalyasını -Jim Kay- (kitap çizim ödülleri) (2012) bir arada alan henüz tek eser olan aynı adlı kitaptan uyarlama. Çizimler film içinde masalların anlatımında kullanılmış, belli ki sulu boyayla harikalar yaratılmış. Kimi kitap uyarlamalarında görüntüler kesik kesiktir, bir sahneden diğerine geçerken arada başka cümleler olması gerektiği hissiyatı hakimdir. Koca koca başlıklar bir kaç cümleyle geçiştirilir, görsel abartılarla doldurulmaya çalışır ve biz, eminim kitabı daha güzeldir, diyerek kalkarız koltuklarımızdan. Canavar'ın Çağrısı'nda hikayenin iyi bir edebiyat eseri olduğu daha beş on dakikasında görülüyor diğer yandan film olarak da apayrı bir anlatımı olduğu açık. Önce kitabını okusam kesinlikle o resimleri hareketli de görmek isterdim. Filmi izledikten sonra da hikayeyi bir de yazılı görmek isteğiyle doluyor insan. Belli ki ikisi de ayrı sanatlar olarak, olmuş. 

21 Aralık 2019

Film: The Best Exotic Marigold Hotel

Keyifli bir film... Kendini yaşlı hissedenlere, yaşlı hissettiği için üzülenlere, yaşlı hissetmenin nasıl bir his olduğunu bilmek isteyenlere ve yaşlı olmuş olanlara,... Filmden bazı notlar: 

 "Gelecek hakkında bildiğimiz tek şey farklı olacağıdır. Belki de korktuğumuz tek şey geleceğin aynı olmasıdır. Bu yüzden değişiklikleri kutlamalıyız."

Şöyle diyor videoda;
"Gerçek başarısızlık denemekten vazgeçmektir. Başarının ölçütü ise hayal kırıklığıyla nasıl baş ettiğimizdir. Çünkü hep hayal kırıklığı yaşarız... Değişmek için çok yaşlı olduğumuzu hissettiğimiz için suçlanabilir miyiz? Ya da hayal kırıklığı korkusuyla baştan başlayamadığımız için? Sabah kalkarız. Elimizden geleni yaparız. Önemli olan tek şey de bu."

11 Aralık 2019

Yargısız İnfaz, Hayata ve Müslüm'ün Müziği

Yargı, yargılamak, yargılamadan hüküm vermek... Hüküm vermenin başlı başına subjektif bir düşünce olduğuna hepimiz hem fikir olmalıyız. Hukuk kurallarına neden ihtiyaç duyduğumuzu basitçe düşündüğümüzde, subjektifliğin ağırlığından kurtarmak adına oluşturulduklarını söyleyebiliriz. Hukukun varlığı maalesef adaletin varlığını kanıtlamıyor ki egemen sınıfların kendi çıkarları için oluşturdukları kurallar bütünüdür hukuk, dediğimizde yanlış olmayacaktır. Cinsler arasında insanlığın diğer canlılara göre kendi ırkının iyilik halini öncelikli kılması bu adalet anlayışını açıkça gösterir. Bir insanı öldürmek bir hayvanı öldürmenin veya bir ormanı yok etmenin yanında hemen bütün toplumlarda cezası en yüksek suçlardandır örneğin. Neden? Cinsler arasında kuralları koyan insandır çünkü. Dolayısıyla bir toplumda kuralları düzenleyen sınıfın kendi grubunu önceleyebileceğini düşünmememiz için bir sebep yoktur. Diğer yandan, hukuk kuralları tam da bu nedenlerle toplumların kültür, inanç ve değerler bakımından nasıl toplumlar olduklarına çok net işaretlerdir. Neleri suç saydıkları, hangi suçlara nasıl cezalar verdikleri insanlarına ve yaşam şartlarına biçtikleri çerçeveleri çizer bize.

Rendition filmi Türkçeye Yargısız İnfaz olarak çevrilmiş. Mısır asıllı Amerikalı kimya mühendisi Anwar, bir bombalama eylemine destek verdiği şüphesiyle CIA tarafından gözaltına alınır. Uluslararası bir iş gezisi dönüşü Washtington havalananına indiği sırada gözaltına alınan Anwar doğrudan bombalama eyleminin gerçekleştiği Kahire'ye götürülür. Burada CIA Kahire büro memurunun gözetiminde Kahire emniyeti tarafından, gerçekte CIA talimatlarıyla sorguya alınır. Büro memuruyla bir görüşmede CIA merkezinin, "Amerikan hükümeti işkence yapmaz söylediklerinize dikkat edin," cümlesinden sorgulamanın Kahire topraklarındaki niteliğini tahmin edebilirsiniz. Öte yanda, Anwar'ın karısı bindiği uçaktan inmemiş görünen kocasını bulmak için ulaşabildiği herkesi zorlamaktadır. Kendisini ve kocasını iyi tanıyan bir arkadaşı aracılığıyla CIA merkez ofisine kadar ulaşır ama fayda etmez. Kimse kocasının ne nerede olduğunu ne de nasıl iz bırakmadan uçaktan yok olduğunu söylemektedir. Bu yanda, kocası bir hücrede ölüm kalım arasında beklemektedir. Rendition filmi, aileyi iyi tanıyan bir arkadaşın kişisel yargısıyla Anwar'ı hiç tanımayan bir memurun ortaya koyduğu hak insiyatifini düşündüren bir hikaye... Şüphenin ve gerçeğin ayrımını filmi izleme keyfinize bırakıyorum. Hukukun kişiselliği, adaletin hukuk olmayabileceği gibi düşünceler arasında izlemeye devam edilirken asıl haz, hikayenin kurgusundaki ince zekadan geliyor. Biri diğerinin geleceği olan iki ayrı hikayeyi aynı zaman kurgusunda izletiyor yönetmen ve bunu size neredeyse hiç söylemiyor... Ve müzikler... Orta doğunun kadersel coğrafyasına bir ağıt gibi dinlenmekte...


Auf das Leben!, Türkçesiyle, Hayat'a filminin kadın başrol oyuncusu bu yılın başında 76 yaşında vefat etmiş. Henüz 2014 yapımı filmi izlerken şöyle dediğimi çok iyi hatırlıyorum oysa; "ne kadar genç görünüyor, nasıl güzel bir kadın." Yahudi olan Ruth'un yaşamı çocuk yaşta bir toplama kampında son bulmak üzereyken müttefiklerin görünmesiyle yetmişlerine kadar geliyor ve hikayeyi o yaşlarında, zaman zaman geçmişe giderek izliyoruz. Yalnız yaşayan Ruth'un evi sosyal devletçe anlamadığım bir sebeple değiştiriliyor. Ruth, eşyalarını taşımaya gelen otuzlarındaki Jonas'dan tekrar onun evine geri gelmesini gerektirecek bir yardım istiyor. Jonas'ın ona bir şey hatırlattığını ve hikayenin bir anı anlatımıyla devam edeceğini
tahmin ederken Jonas geldiğinde Ruth'u evinde intihar etmiş buluyor ve hastaneye yetiştiriyor. Fiziksel olarak iyileştikten sonra intihar teşebbüsünde bulunan vatandaşını psikiyatri kliniğinde yatırmakta ısrar eden sosyal devletin ilgisine hayranlık duyarken biz, şöyle diyor Ruth; "Bu devlet beni çocukken öldürmek üzere kapalı tuttu, şimdi kendimi öldürmek istediğim için kapalı tutuyor." Ne kadar haklıydı... Jonas onu bir şekilde klinikten kaçırıyor. Ruth anlatmaya devam ediyor, arada eski şarkılarını eski video görüntüleriyle dinleterek; gençliğinde yahudi olmayan bir sevgilisi varmış. Her şeyiyle onu çok sevdiğini söylemiş, nişanlanmışlar. Bir sergi konserleri sırasında Ruth, travmalarının nedeni olan, ailesini öldüren Nazi subayını fark ediyor ve hiç tereddüt etmeden subayı öldürüyor. O çok çok seven ve anlayan nişanlısı o anda yanından uzaklaşıyor. Ruth sekiz yıl hapis cezası alıyor ve bir daha şarkı söylemiyor. Jonas'ı ilk başta eski nişanlısının oğlu sanıyor. Jonas MS hastası, o da nişanlısını vücudu günden günden erirken yanında tutmamak için kendinden uzaklaştırmış ve evini şehrini terk ederek, karavanında yaşamak istemiş. O günlerde de karavanı çalındığı için Ruth'un evinde yaşıyor. Jonas, Ruth sayesinde nişanlısının tercihine saygı duyabilmeyi ve sevmeye devam etmeyi, Ruth Jonas sayesinde kendisinin henüz ölmediğini anlıyor film boyunca. Dedikleri gibi filmde, arada Hayat'a kadeh kaldırmak ve seyretmek gerekiyor sadece sanırım.

Müslüm karakterini canlandıran başka bir oyuncu olsaydı nasıl olurdu film bilemeyiz ama Timuçin Esen, Müslüm Gürses efsanesini sinemada yeniden yaratmış demem, abartı olmayacaktır. Timuçin Esen'in kendiliğine has aksak yürüyüşleri, omuzların yerine göre ilerde yerine göre arkada duruşları, yüzünün aldığı mimikler, az konuşan bir ifade ve içinizi kesip geçen keskin, derin bakışlarla hikayesini Müslüm'den bir kaç saatliğine ödünç alıp yaşamış, demem de abartı olmayacaktır. Öyle ki bana sorsa kendisine arabesk söylemenin çok iyi oturduğunu, yıllardır çeşitli mekanlarda verdiği rock konserlerinden vazgeçmesini söylerdim ki bir yerde canlı dinlemiştim. Yeri gelmişken eklemem gerekir ki müziği, söyleyenine, ülkesine ya da türüne göre değil de sadece iyi ya da kötü olduğu için sevmekten, bunu öğrenmiş olmaktan mutluluk duyuyorum. Nasıl biliyorsun iyi olduğunu derseniz, biliyorum işte... Filmden önce, gördüğüm hayat hikayesine dair söylemek istediğim şudur ki: Müslüm Gürses ve sanatı, sanat neden yapılır tartışmasına ilişkin, bu nedene maruz kalan insanların ürettiği "şeyin" neden kalıcı ve geniş kitlelerce sevilir olduğuna dair bir cevaptır. O adamın hayata devam edebilmek için şarkı söylemekten başka yapacak bir şeyi yokmuş... Şarkı söylemesi, maruz kaldığı travmalara kendinden bağımsız birinin bir yanıt bulması gibi, yer altında sıkışıp kalmış suyun kendine bir çıkış bulabilmek için önündeki toprağı damla damla yoklayarak en küçük çöküntüden coşkun bir pınara dönüşmesi gibi, öylesine oluvermiş. Bulmuş, tutunmuş ve yorumlayarak güzelleştirmiş. İyi dokunmuş bir hırka gibi giymiş üzerine. Bu yüzden de çok yakışmış. Filme dair ise, bu hikaye, iyi oyuncularla iyi bir kurguyla ve iyi müzikler eşliğinde çok iyi anlatılmış. İzlemeye ve özellikle bilmeye çok değer... Hangi çocukluğun, üstelik böylesine kötü başlayan bir çocukluğun, bu kadar uçuk bir çocukluk hayali gerçek olur ki... Herhalde hayatın bir özrü Müslüm'e Muhterem Nur'la karşılaşması ve birlikte bir yaşamı sürmeleri. Müslüm, on beş yaşlarındayken bir sinema filminde görüyor ilk defa onu, o gece belki ilk kez bir kızla öpüşecek, kızla gitmekten vazgeçip filmi izlemeye devam ediyor. Karşılaştıklarında aralarında yirmi yıl var. Müslüm anısını anlatıp, "Bana bir öpücük borcunuz var vesselam," diyor.  Muhterem Nur, "benimle oynama, dalga geçme, ben senden ne kadar büyüğüm biliyor musun", filan diyor. Yazmadan geçemeyeceğim çok güzel bir cevap veriyor Müslüm; "Ne olmuş, n'apalım yani. Ben daha o yaşa gelmedim bile." Ben seni bırakmam diyor ve bırakmıyor... Romantik olduğu kadar hüzünlü bir cevap. Mehtap geliyor aklıma bazen bu cümleyi düşündüğümde; iki yıl önce benim vardığım yaşa gelmeden giden sevgili arkadaşım... Ben, ya ben, ne yaptım fazladan iki yılımla...

24 Temmuz 2019

Bazı İnsanlar

Bu dünyada hâlâ bazı insanlar var: Yo-Yo Ma, Itzhak Perlman ve John Williams, gibi.
Kendi başlarına da bir arada da harikalar yaratıyorlar...



12 Haziran 2019

Hüzün

Sevdiğimiz şeyleri yaparken hüzünlenmek çok hüzün verici. Tarık Akan filmleri izlemek gibi... 

Yalancı Yarim, Melek mi Şeytan mı?, Delisin, Yaz Bekarı'nın son sahnesi, Öyle Olsun,'un yarısını izledim dün.

Yalancı Yarim filmini beş-altı kez izlemişimdir, her seferinde Metin Akpınar'ın özür sahnesine pür dikkat kesilirim. "Ben, bugüne kadar hayatımda kimseden özür dilemedim", derken Münir Özkul'un ve diğerlerinin yüzündeki o şaşkınlık!.. (Y. Ertem Eğilmez)

Yaz Bekarı filminde bir kocanın mutsuzluğu film boyunca gözümüze sokulurken, başka bir kadın tarafından sevilip seviyorken yine de 1974 yılı gelenekleri evli bir adamın boşanıp sevgilisiyle evlenmesine izin vermez. Ki sevgili zaten evli olduğunu bilmiyordur. (Y. Osman Seden)

Müjde Ar ne kadar güzel Öyle Olsun filminde... Filme adını veren  İskender Doğan'ın Kan ve Gül şarkısı da film boyunca şenlik halinde geçer. Ama filmin en eğlenceli sahneleri Ayşen Gruda'nın sohbetleridir:

-Yarışmayı kazanınca buradaki erkeklerin hepsiyle kırıştıracağım.(Ayşen Gruda)
- İnşaallah. (Annesi)
- İdealiniz var mı? (Jüri)
- Yok ama televizyonun taksidi bitsin inşaallah onu da alacağız.(Ayşen Gruda) (Y. Orhan Aksoy)

Delisin, az bilinen filmlerdendir. Bir köyde miras peşinde koşan, koşarken birbirlerini yiyen konu komşu akrabayı anlatır. Ayrıca hurafelerin insanları nasıl yönetir hale getirildiğini pek iyi anlatır. Filmde Cici Kızlar grubu da hem söyler hem  oynar. (Y. Ergin Orbey-Hababam Sınıfı'nın müfettişi)

Film isimlerinde filmlerin şarkılarını bulabilirsiniz. 

29 Mayıs 2019

Replik

"Bu acı kızımdan bana kalan tek şey. Neden onu unutmak isteyeyim ki! Keder, kalbin çürümesi gibi yok olup gitmez insanın içinden..."

Westworld dizisinden

25 Mayıs 2019

Soru Neydiden Sorun Neydiye




Not:Beş Kardeş dizisi bana göre son zamanların en iyi ironiler, komik, zeki ve akıllı göndermeler, en iyi oyunculuklar ve oyuncular dizisi

08 Mayıs 2019

İlişki Durumu Karışık

Elveda Rumeli dizisi vardı. Öyle sevmişim ki Makedonya'ya gittiğimde dizinin çekildiği Manastır kentini görmek istemiştim de yorgunluktan kısmet olmamıştı. Son iki saatir arayarak bulduğum bir sahnesi vardır, o zaman ağlamıştım, şimdi hüzünlendim. (Daha önce yazmıştım, yaşlanıyorum olsa gerek.)  7.bölüm 1:08 dakikasından itibaren beş dakika izlerseniz görebilirsiniz. Kocası Fatma'ya "Beni seviyor musun?", der. Fatma şaşkınlıkla güler, "Şimdi mi geldi aklına sormak, yirmi beş yıl sonra?" der. Kocası başını çevirir hafif yana ve öne basit bir soru dercesine, yine sorar "Beni seviyor musun?" Fatma, kadın tavrıyla detaylıca açıklar. "Ben seni seviyor muyum...Yimi beş senedir gıdak pisliği temizledim, niçin, sen seversin onları, onun için. Söyle ben seni seviyor muyum?" diyerek konuşmasını bitirir. Sevilenin sevdiklerini sevmek, sevilenin sevdiklerini sevmesekde gönüllüce kabul etmek... Ne güzel anlatmış, demiştim izlerken...

Hedonizmin gölgesinde başlıbaşına bir çıkar meselesi olabilir mi sevmek? Nihayetinde mutlu edenin, edeceğine inanılanın peşinden gidiliyor. İnsandan mutsuzluğu pahasına sevmesi beklenemez elbet. Bu, toplumların sağlıklı devamlılığı için doğru da olmaz. Mutluluğu pahasına mutsuzluğa göz yummaması beklenmeli ama... Sevilenin mutluluğu için onun başkasını sevmesi gönüllüce, mutlulukla kabul edilebilir mi sizce? Ve böyle biri değil de kim hak eder sevilmeyi...

Tarihte pek çok tutku hikayesi vardır. Bunlardan, İngiltere kralı VIII. Henry ve Anne Boleyn ilişkisi dikkat çekici gelir bana. VIII. Henry I.Catherine ile evlidir. Diğer yandan koca kral tek eşli olur mu ayıp bir kere, hem, sıfatı ne olacak olsun onunla olmak isteyen bir sürü genç kız var etrafında, elini çevirse gözü durmaz. Bunlardan biri Mary Boleyn'dir. Mary'den bir oğlu olur ama Mary metres sıfatı taşıdığı için oğlunun meşruiyeti olmaz. Mary'in kız kardeşi Anne ise henüz on beş yaşında çok güzel bir kız olarak sarayda dolaşmaktadır. Kral Anne'i de ister. Anne ablası gibi değildir. Evlenmeden olmaz diye tutturur. Henry Anne ile birlikte olabilmek, aslında sadece yatabilmek uğruna ülkeyi katolik kilisesinden ayırır ve halen İngiltere'nin resmi kilisesi olan Anglikan (yarı protestan yarı katolik) kilisesini kurar. Bir rivayete göre katoliklerin o dönemki kabullerinde iki kızkardeşle birlikte olmak ensest ilişki sayılıyordu. Kral birlikteliğine devam edebilmek için kiliseyi ikna edemeyince kiliseyi bertaraf etmiştir. Diğer ve en çok sözü edilen rivayete göre, kilise Anne'ne metresliğinin resmi sayılacağına, doğacak çocuklarının meşru olacağına dair garanti verse de, evlenmeden birlikteliğe ikna edilemez. Katolik kilisesinde boşanma kabul görmediğinden kral çareyi kiliseyi bertaraf etmekte, Roma kilisesinden ayrılarak Proteston kilisesini kurmakta görür. Nihayetinde Henry kral boşanır ve Anne ile evlenir. İşin ilginç yanı bundan sonra başlıyor bana göre. Anne ve kralın hiç erkek evladı olmaz. Anne'in erkek doğurmak için çeşitli akrabalarıyla ilişkiye girdiği söylentileri yayılır. Anne kurulmasına öncülük ettiği kilise tarafından ensest ilişki suçlamasıyla yargılanır ve o sıralarda Jane Seymour ile oynaşan kral, aşkı uğruna tüm ülkenin kilise bağlılığını değiştirdiği, ülkesindeki protestan-katolik çatışmalarının önünü açtığı karısının idam kararını onar. Nasıl bir sevmekmiş ki! Anne giyotinle idam edilir. Sonra da gider Jane Seymour ile evlenir.

Sanırım tarihin Henry'e ve İngiltere'ye bir cezası olarak, o dönemden sonra İngiltere'de kraliçeler/kadınlar dönemi başlar. Henry'in Jane Seymour'dan olan oğlu VI. Edward dokuz yaşında tahta çıkar ama çocuksuz bir şekilde yine çocuk yaşta ölür. Bu sefer ilk karısı I. Catherine'den olan kızı I.Mary tahta çıkar. İngiltere'nin ilk kadın yöneticisidir ancak beş yıl gibi çok kısa süre ve çocuksuz tahtta kalır. Ancak bu kısa süre içinde adını bilmediğimiz binlerce insanın ölüm emrini verir. Koyu katolik olan annesinin kızı olan Mary, annesinin Anne uğruna terk edilmesinin intikamı da olarak belki, yüzlerce protestanın canlı canlı yakılmasına kadar giden kanlı bir tarih bırakır arkasında. Asıl kraliçenin vakti gelmiştir. Henry'in hayatta kalan tek çocuğu olan ve meşruiyeti annesi Anne Boleyn'in idamından dolayı geç verilen Elizabeth (I.Elizabeth) İngiltere'de 42 yıl gibi uzun süre tahtta oturan ilk kraliçe olur. Kendisi, belki de anne ve babasının karmaşık ilişkiler tarihini de bitirmek adına hiç evlenmeyerek Tudor hanedanlığını bitirir. Kendisinden sonra yönetim kuzenlerine geçerek başka bir ailenin dönemi başlar.

Toplum sözleşmesi sevgi kavramı ve aile kurumunu birbiriyle özdeş sayarak insanı tek eşliliği yönlendirir. Diğer yandan aynı sözleşme tek eşliliği bir türlü yediremediği insanın hazları için işin içinden çıkamadıkça işine gelen insanlar için işine gelen çözümler üretmeye devam ediyor. Osmanlı haremi ortaya atmış, İslamiyet dört eşliliğe mübah demiş, modern toplum evlenmemeyi ve boşanmayı kolaylaştırmayı, diğer dinler kurallarını yumuşatmayı vesaire... İnsan her ne kadar yüce değerleri üzerinden toplumlar inşa etmeye çalışsa da yedi günahı için açtığı gedikler büyümekte ve toplumları dönüştürmeye devam etmektedir. Gelenek ve görenek dediğimiz pek çok şey de bir kaç neslin hafızası kadar hayatta kalabilmektedir...
Sonuç olarak, aslolan hayattır hayat da Beşiktaş'tır diyerek bir yere bağlanması zor görünen bu konuyu en ilgisiz noktada bırakmak, bu geç vakitte yapılabilecek en iyi şeydir... 

01 Şubat 2019

Kimsenin Kimseye Dokunmadığı Yer: Ahlat Ağacı

Ne mutlu ki dünya sinemalarında yer edinebilecek ve yarışabilecek bir yönetmenimiz oldu. Nuri Bilge Ceylan, derdini sanat aracılığıyla anlatabilmenin ustalığını edinmiş, her seferinde akla ve göze hitap eden işler üreten bir sanatçı olmayı başarabildi. Her filminden, suratımızda bir gülümseme,  fakat aynı zamanda içimizde insanı bir kez daha görmüş olmanın ağırlığı, satır satır okunan diyalogların hazzı ve cennetin dünyada olduğunun kanıtı görüntülerle çıkar olduk.


Bu sefer genç bir adam, Ahlat Ağacı adlı ilk romanını yayınlatmaya çalışıyor, biz de onu, onun ailesini ve ailesinin hikayesi üzerinden kasaba insanlarını izliyoruz, dinliyoruz, gözlüyoruz...


Bir Nuri Bilge Ceylan filminden bahsederken tedirgin oluyor insan artık, artık kendisinden NBC sineması diye bahsedilir olması, isminin bir markaya dönüşmesi tedirgin ediyor. Bir yandan sevmiyorum böyle 'Holywood' tarzı kısaltarak yüceltmeleri, bir yandan Sayın Ceylan hakediyor.

Film boyunca, kendini bütün dünyaya ispatlamaya çalışan, bunun için de bütün bildiklerini ardı ardına sıralayan, edebiyattan sanata, aşktan dine, babasından çocukluğuna kadar eleştiriden eleştiriye koşan genç bir adamı tanıyoruz. Bütün bunları, filmin ana karakteri Sinan'ın kitabından okuyoruz aynı zamanda. Bir konuda az şey bilen insanlar o konunun etrafındaki hemen her konudan bahsederler ama asıl konuyu ifade edemezler. Bunu bize ilk kitabını yazan genç Sinan anlatıyor filmde. Kendini entellektüel aydın konumuna koyan Sinan, genç akılların yaptığı hatayı tekrarlıyor; her konuyu bildiğini sanarak anlatıyor da anlatıyor kitapta. Babasına benzeme korkusundan neredeyse hiç bahsetmeyen Sinan, kendini, dolayısıyla kitabını, dolayısıyla filmi ezberlenmiş edebi cümlelere boğuyor.  Sinan, bütün entellektüel havasını babasının sayesinde basılmış, duvar diplerinde çürüyen bir kitaba borçlu. Hayatının kenarda köşede kalmışlığı gibi...


Filmin diğer karakterleri; oğlunun üniversiteye gidebilmesi için çabalamış bir baba. 
Kasabadan çıkamamışlığına, sevdiğine varamamışlığına öfkeli, kimbilir o öfkesini ne zaman nereden çıkartacak bir genç kadın. Mutsuzluklarını kanıksamış, hayatı mutluluk ya da mutsuzluk ekseninden çıkarmış bir anne ve ailesi. İmamı, zenginliğini göze sokan kuyumcusu, delikanlıları ile küçük,  nedense de o yüzden samimiyet bezeli olması beklenen, kimsenin kimsenin dokunmadığı ahlat ağaçlarıyla kaplı bir kasaba...

Eleştirinin incelikli anlatımını beğendim. Ancak diğer filmlerine nazaran çok beğenmedim bu filmini Sayın Ceylan'ın. Sinan üzerinden yaptığı aydın eleştirisi oldukça göze batıyordu. Yerel sorunlarımızı, yerel görüntülerle, yerel kültür ve insanlarla anlatabildiği için elbette Ceylan'ı takdir ediyorum ve hayranlık duyuyorum. Benim favorim hâlâ Kış Uykusu. Bütün film boyunca insanı farklı yönleriyle anlatabildiği için. Sanat güzel, sinema hep güzel... 

26 Ağustos 2018

Hayat Zamanlamaktan İbarettir: Kurt Totemi

Çin'in kurucusu Mao Zedong'un Küçük Kırmızı Kitap'ından sonra Çin'in en çok okunan kitabı olduğu söyleniyor Lu Jiamin'in (Jiang Rong adıyla tanınıyor) Wolf Totem- Kurt Totemi kitabı. Resmi olarak 2004 yılında basılsa da yaklaşık otuz yıl öncelerinde yasaklı olarak pek çok kez basıldığı biliniyor ve resmi basımına kadar Çin'de yirmi milyondan fazla kişi tarafından okunduğu sanılıyor. 1967'de yazar, bugün de Çin'in kontrolünde olan İç Moğolistanın steplerinde yaşayan göçebe Moğollara Çince öğretmek üzere gönderilmeye gönüllü olur. O tarihlerde bir üniversite öğrencisidir ve iki yıl için gittiği İç Moğolistanda on bir yıl kalır. Orada kaldığı yıllarda moğolları, kurtları, bir kurdu yetiştirme çabalarıyla ona kattıklarının hikayesini anlatıyor Kurt Totemi...

Kendisi kitapla olan ilişkisini şöyle tanımlıyor; "Ben bir özgürlük savaşçısıyım. Çin'in özgürlüğün ruhuna ihtiyacı var ve ben bunu yaratmak istedim. Sanırım kurtların ruhunda özgürlük, bağımsızlık ve rekabet birlikte."  Penguin yayınevinin kitabın İngilizce basım hakları için yüz bin dolar gibi rekor bir fiyat ödemesiyle kitap batı dünyasının dikkatini çekiyor. Bay Lu, ülkesinin insanlarının ekonomik açıdan, sosyal ve sözel başkaldırı açısından zaten birer kurt olduğunu savunuyor, hatta dünyanın geri kalanının onların ekonomik gücünden korktuğunu da ama politik olarak birer koyun olduğunu, hatta yoksul köylülerin sürekli tarımla uğraşmaktan omurgalarının bir koyun gibi olduğunu söyleyerek benzetmeyi somutlaştırıyor. Sanırım kitap Sun Tzu'nun Savaş Sanatı ününe kavuşmak üzere. Çünkü kitapta anlatılan; kurtların liderlik, organizasyon, Moğollarla kurtlar arasındaki rekabet savaşlarının hikayesinin batı lider adaylarınca pek tutulduğu söyleniyormuş.
Ben kitabı filmini izledikten sonra farkettim.
Filmi izleyip bitirdiğimde şöyle dedim: bu hikaye çok daha iyi anlatılabilirdi, daha hikayeyi bile bilmeden. Anlamıştım, yazılı halinde çok daha başka, çok daha derin bir şeyler olmalıydı. Yine de, parçaların eksikliği geçişlerini verebildiği için, yönetmene kızmıyorum. Görünce adını bu hissettiğimi diğer filmlerinde de hissettiğimi hatırladım. Tibet'te Yedi Yıl, Gülün Adı (bu o kadar eksik değildi) filmleri için de bu hikaye daha iyi olabilirdi demişimdir izledikten sonra. Jean-Jacques Annaud yine de görüntülerle kendisini affettirmiş diyebilirim. Sadece görüntüleri için dahi izlemeye değer bir film çünkü. Kurtlar, ahh nasıl güzeller, Moğolistan stepleri, çimenler, gökyüzü, ve uzun uzun dağlar... 

Hikayeyi hangi taraftan dinlerseniz o tarafa inanılması çok muhtemeldir. İnsan şüphe duyabilen bir varlık olsa da doğruyu duyduğuna olan bir ön yargısı her zaman vardır, yoksa yaşam daha da çekilmez olurdu sanırım... Kurtların anlattığı hikayede ceylanları haksız bulabilir mi insan, evet...


Moğollarla kurtların birbirine saygı duyan rekabetlerini, bir mevsim birilerinin kazanıp diper mevsim kazancın diğer tarafa bırakılmasını izliyoruz. Kurtların Moğollara öğrettikleri, onların kurtlara olan ihtiyaçları, binyıllık savaşlarını sevgi asalet içinde geçen zamanını izliyoruz. Ve insanın her zamanki gibi dengeyi bozan tavrını ve bütün suçu yine de kendi üstünden atışını. Böylesine kötü bir ırkın soyunun daha tükenmemesinin umarım iyi bir nedeni vardır.


Wolf Totem
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Fransa-Çin ortak yapımı, 2015
Oyuncular: Shaofeng Feng, Shawn Dou, Ankhnyam Ragchaa

19 Ağustos 2018

Tanrıdan Gizlenecek Bir Yer: Westworld

"Tamamen özgür olan bir varlık kendi temelindeki dürtüleri sorgulayabilmelidir. Onları değiştirebilmelidir."

Gelecek hakkında kim düşünmez değil mi? Kendi geleceği hakkında düşünmeyen olabilir, carpe diem moduyla yaşamayı ölene kadar güdecek olanlar olabilir, onu demiyorum. Dünyanın geleceği hakkında diyorum. Ne de olsa dünyanın geleceği bizim bugünümüz olacak bir gün. Geçen gün bulaşık yıkarken radyoda iki kişi konuşuyordu: Hawking dahil hemen bir çok bilim insanı merak ediyormuş; neden gelecekten birileri geçmişe, yani bizim bugünkü dünyamıza gelmedi henüz. Öyle ya, gelecekte zamanda yolculuğun mümkün oluyor olacağı varsayılıyor ise neden hala gelmediler? Hawking'in çılgın bilimci paradoksu teorisini hatırladım. Kendisi de kendisine bu soruyu sorup kendi açıklamıştı. Ona göre, geçmişten geleceğe yolculuk mümkün olabilecek fakat gelecekten bugüne olamayacak. Detaylı incelemek isteyenler şuradan bakabilir. Sanırım en azından bugünkü bilinen bilimle, parantezini eklemiştir ama ben de ekleyeyim.


Kimse bana sormaz ama, bana sorarsanız, zamanda yolculuk bizim şimdi algıladığımız, öyle düz bir çizgi üzerinde gidip gelmek gibi bir şey değil. Çünkü zaman öyle bir şey değil... O nedenle de aynı kişinin-kişinin-zamanda yolculuk etmesi diye bir olayımız olmayacak. Geçen hafta, şimdi ölmüş olan bir arkadaşımın evinin önünde durdum uzun uzun penceresine baktım. Oldukça hareketli bir sokaktır. İnsanların kimi bana çarparak kimi sıyırarak geçti gitti. On yirmi yıl önce de pek çok kez aynı noktadan aynı pencereye bakmışımdır biliyorum. On yıl önceyle şimdiki duruşum arasındaki olan-biten şey neydi? Bence o zaman değil. Başka bir şey. Geçmiş diye bir şey yok. O yüzden de yolculuk yapılamaz. Hareket bir kez yapılıyor, olaylar bir kez oluyor ve bitiyor.


Gelecekten gelememek konusundaysa Hawking'in -çok da anlamadığım- teorisine karşılık benim çok daha basit ve anlaşılır teorim şudur; insanlar gelecekten gelmiyorlar çünkü yoklar... Bizim o kadar uzun bir geleceğimiz olmayacak... Ya da zamanda yolculuk teorisiyle uğraşılan bir gelecek evrenimiz olamayacak. Nedenini açıklayayım tabi efenim: Westworld televizyon dizisi son zamanlarda oldukça favori. Onu tutalım bir kenarda. Kod yazma eğitimleri henüz bizim devlet okullarında çok zaman tutmasada batı dünyasında ilkokula kadar indirilmiş ve her çocuğun okuma yazmayla birlikte öğrenmesi zorunlu görülüyor. Ben Westworld dizisini ilk duyduğumda "ay aman banane ben Battle Star Gallactica' mın üzerine gül koklamam," demiştim. Fakat Ramin Djawadi denen "manyak" müziklerine el atarak fikrimi değiştirdi. İzledim.

Hikaye insanımsı robotlar üzerinden, insanın kibrini, dünyaya kazık çakma hırsını, kendinden öte her şeyin önünde olup yok edene kadar durmama ve yaptıklarının dibinin dibini anlatıyor. Hikayeyi anlatmak için yapay zeka olarak adlandırılan, insan türünden ayırt edilmesi neredeyse imkansız insanımsı robotlarla bir dünya kurgulanmış. Kovboy kasabası, japon köyü, ortaçağ kasabası, kızılderili köyleri gibi evrenler yaratılmış. İnsan türü buralara geliyor ve tıpkı Tanrıdan gizlenmiş bir yerdeymiş gibi canı ne isterse onu yapıyor. Bir yer düşünün asla ölmüyorsunuz, acı çekmiyorsunuz, cezalandırılmıyorsunuz. Ve hayal edin neler yapılıyor... Düşünün ki karşınızda robot olduğunu bildiğiniz bir varlık var. Tıpkı insana benziyor, istediğiniz gibi öldürebileceğinizi, işkence edebileceğinizi, günlerce sevişip tecavüz edebileceğinizi biliyorsunuz. Bütün bunlar siz böyle yapabilin diye kurgulanmış. Siz de yapıyorsunuz. Fakat, acı çektiklerini, mutlu olduklarını, hatırladıklarını veya size değer, umut, inanç beslediklerini de biliyorsunuz. Yine de devam ediyorsunuz. Dizinin dayandığı temelin Shakespeare'ın "Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar."deyişinden esinlenildiği söyleniyor.

Westworld dünyasının hayal edilebilmiş olması, yapay zekaların insanlar için neler ifade edebileceğinin çok küçük bir parçası. Fabrikalardaki ağır işlerin tamamını yapabilirler, bütün pis işlerimizi, hamallıklarımızı, hizmetçiliğimizi yapabilirler. Ve sanırım uçurumlardan bizim yerimize sarkıp fotoğrafımızı çekebilirler, ilaçlarımızı deneyebilirler ve en önemlisi onları istediğimiz kişilerin yerine geçirebiliriz. Ölen yakınlarımızın yüzlerini yapay zekalarla canlandırabiliriz. Şimdi hayal edemediğimiz pek çok şeyimiz olabilirler. Bunlar gibi pek çok sebepten sistem bugünün çocuklarını kod yazmaya hazırlıyor. Peki yapacakları her bir hareketin kodlanması mümkün olabilir mi sizce? Olmayacağı bilindiği için yapay zekalar öğrenebilen bir tür olacak. Öğrenebiliyor olmalarıda bizlerle onlar arasında çok olası bir savaş demek olacaktır. Kısacası eğer yapay zekaları istiyorsak onları kendilerini kodlayabilen bir yazılımla yapmak zorundayız. İnsan egosunun bunu tahmin ederek yapay zeka yazılımlarından ve teknolojisinden vazgeçmesini beklemek çok komik olacaktır. İşte bu yüzden bir geleceğimiz olmayacak. "Biz insanlar bir neden yüzünden bu dünyadayız. Üstünlüğümüze meydan okuyan her şeyi öldürüp yok etttik. Üzerinde hakimiyet kuramayacağımız canlı kalmayınca yapay zekalı oyuncaklar geliştirdik." diyor Anthony Hopkins dizide. Bence de öyle olacak.


Westworld dizisi insanın özüne dair farklı farklı şeyler söylüyor. Tanrının bizi kodlamış olma ihtimali oldukça yükseliyor aklımızda. Yani kaderin gerçekliği. Eğer öyle olmasaydı biraz olsun değişmezmiydik bin yıllar boyunca, sormadan edemiyor insan... Sürekli aynı hataları aynı kibir ve ego savaşlarını yapıp duruyoruz. Güdülerimize dair hiç bir şey değişmiyor. Yiyeceğinden fazla bizon öldüren beyaz adamla insanları derisi, inancı ya da ırkından dolayı cezalandırmak isteyen beyaz insanın hırs ve güç istenci aynıdır. En önemli kurgularından biri dizinin insanın ahlâk anlayışına dair yapılan gizli sorgulama. Beni de en çok etkileyen noktası budur. Ahlak anlayışımızın kendi iç kontrolümüzden, kendi insan ahlakımızdan değil, bizi kontrol eden güçlerden geliyor oluşu. Bu Tanrı da olabiliyor, sınav kopyamızı gözetleyen öğretmen de. Kendi kontrolünü sağlamaktan aciz olacağı düşünüldüğü için belki insan özgür değildir ve dış kontrollere muhtaç kılmıştır kendini, kimbilir...


Bir diziden buralara gelinir mi demeyelim. Dünyanın ilk cyborg'ları (insanımsı robot) (organik ve biomekatronik bileşimli varlık) kimlerdir biliyor musunuz? M.S. birinci yüzyılda ayağına nal takılan atlardır. Nallı atların Romalıların elinde dünya tarihini nasıl bir hızla değiştirmiş olduğunu okusanız şaşarsınız. (Bill Bryson-Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi). Tıpkı bugünkü bilgisayar teknolojisini yaratan silikon çiplerin henüz 1960'larda keşfedilmiş olmasının hızı gibi. Dizi deyip geçmeyelim efenim. Her şey bir hayalle başlar... 

05 Ağustos 2018

Bazen Tek Strateji Umuttur: Güneşli Pazartesiler

https://www.imdb.com/title/tt0319769/

Geçen yılın sonları olsa gerek tesadüfen izlediğim, bu kadar geç izlediğime üzüldüğüm bir film Güneşli Pazartesiler. Hakkında söylemek istediğim tek şey: sinema izlemek istiyorsanız izleyin. Javier Bardem'in oyunculuğuna hayran kalmak istiyorsanız izleyin. Kapitalizmin insanlığa neler "kattığını" görmek istiyorsanız izleyin. Gülümsemek ve hüzünlenmek istiyorsanız izleyin. Aksi takdirde boş verin gitsin...

Filme göre, Ruslar bir hikaye anlatırmış: iki eski parti arkadaşı karşılaşır ve biri şöyle der: "Komünizm hakkında bize söylenen her şey yalanmış." diğeri de şöyle cevap verir, "Evet ama kapitalizm hakkında söylenen her şey doğruymuş."

11 Haziran 2018

Kalbimi kıra kıra



Şarkıda geçen sahneler Vesikalı Yarim filmindendir. Vesikalı Yarim, bana göre, Yeşilçam sinemasının en iyi aşk hikayesi anlatımlarındandır. Ömer Lütfi Akad'ın gerçekçilik sinemasının ilk örneği, sinema tarihimizin baş yapıtlarındandır. Hikaye, Sait Faik Abasıyanık'ın Menekşeli Vadi öyküsünden Safa Önal tarafından senaryolaştırılmıştır. Hani şu "çikolata renkli sanatçı" anonslarıyla hayatımızda iz bırakmış Sezen Cumhur Önal'ın kardeşidir kendisi. Safa Önal, filme çekilmiş 395 senaryosuyla 2005 yılında Guiness Rekorlar Kitabına girer. Hiç konuşulmadan çok şey söylenen harika bir finali vardır. İzzet Günay'ın ve Türkan Şoray'ın oyunculuğu bütün klişelerden uzak, sade ve olağandır. Gördüğüm ve aklımda kalan en estetik karşılaşma sahnesini yaratmışlardır.
Filmin finalinde Sabiha, Halil'i görmeye ve geri getirmeye gider manavın önüne. Arkadaşı gitme der, "gideceğim, beni görünce gelecektir", der Sabiha. Gider, uzaktan Halil'e bakar. Halil çocuğunu havaya atarak, oyun oynar görünmektedir. Babası görür Sabiha'yı. İkisi de uzaktan birbirine bakar. Kamera her planda manav görüntüsünden biraz daha uzaklaşarak Sabiha'nın ağlamaklı yüzünü ve gözlerini gösterir. Her seferinde biraz daha uzaktan görürüz manavı ve anlarız ki Sabiha hayallerinden biraz daha uzaklaşmaktadır.
"Çok özel bir filmdir. İçinizde dinlenmeye/demlenmeye bıraktığınızda derine gömüldükçe ışıltısı teninize vuran garip bir madde gibidir bazı filmler. Vesikalı Yarim öyle bir filmdir benim için. Çağdaşları gibi ahlâk dersi vermeyişi, o iki aşığı da anlayışı, aşkı anlayışı... Sabiha Halil'i baştan çıkaran aşüfte değildir. Aşıktır o. Halil Sabiha'nın tuzağına düşen adam değildir. Aşıktır o. Baba Sabiha'ya orospu, Halil'e hain evlat, gelinine de zavallı kurban muamelesi yapan otorite değildir. Görmüş geçirmiş, hepsini sarıp sarmalayacak noktaya gelmiştir o, hepsini anlar." -ekşi sözlük-fitfit
Aşağıdaki sahnede Sabiha, pavyon çalışanı olarak çağrıldığı için değil, kendi isteğiyle  Halil'in yanına gelmiştir. Seçerek oturmuştur masaya. Halil'in Sabiha'yı gördüğü anda her şey durur. Benim şimdiye dek aklımda tuttuğum en güzel karşılaşma sahnesidir. Halil'in, "ne istiyorsa getir" cümlesindeki sesinin tınısı, bir erkeğin bir kadın uğruna yaptıklarının ve yapabileceklerinin en kısa özeti gibidir. 


Vesikalı Yarim filmi konusunda diğer, daha detaylı yazılar burada ve buradadır.

14 Mayıs 2018

Yüzde Üç


'Netflix' İnternet televizyonu artık Türkiye'de yayın yapıyor, kullananlar vardır. Kendisi aynı zamanda yapım şirketi, sadece kendi kanalında gösterilmek üzere ürettiği dizi ve filmleri de var. Bunlardan biri "Yüzde Üç". Bir bilimkurgu dizisi. Rastgele buldum ve ilk sekiz bölümünü iki günde yuttum. Amerikan yapımlarından bıkkınlık geldiği için tümüyle Brezilya bezeli bu yapım, bu özelliğiyle bile dikkatimi çekmişti. Yönetmen, Pedro Aguilera İspanya doğumlu, oyuncular Brezilya'dan, distopyanın geçtiği ülke Brezilya, fakat konu bütün dünyanın sorunu: insanın bitmez tükenmez hırsı ve ihaneti. Üstelik çok temiz ve anlaşılır bir İngilizcesi var. Pratik yapabilmek adına da tavsiye edilir. Ayrıca her iki sezon bölümleri de yayınlanıp bittiği için olsa gerek başka İnternet sitelerinde de bulunabiliyor dizi.


Hikaye zamanımızın dışında karanlık bir geleceği işaret etmekle birlikte, en önemli orjinalliği konunun tamamen günümüzde olup bitiyor olması. Dünyada ana geçim kaynakları olan su, toprak, gübre tükenmiştir ya da çoğu yerde tükenmek üzeredir. Bir ülkeden bir grup bilim adamı büyük bir adada yeni bir yaşam inşa etme projesi başlatırlar. Tüm alanlardaki son teknoloji buraya taşınır. Sulama sistemleri, su, toprak, yeni kaynak üretme gibi, yaşam için gerekli tüm detaylar baştan planlanır, programlanır. Bu yatırımı yapan, yani parayı veren küçük bir kesim bu bölgeye taşınır ve geride kalan büyük çoğunluk kısıtlı kaynaklarla yaşamaya mahkum edilir. Dünyanın bir yerinde açlıkla, soğukla, sıcakla ve hastalıklarla mücadele edilirken bir diğer bölgesinde en konforlu yaşam sürekli gelişen bir teknolojiyle devam etmektedir. Ancak yeni bölgede kaynak tasarrufu için doğum yasaklanmıştır ve her yıl eski yerleşimden yirmi yaşına basmışların yüzde üçü refah bölgesine seçilerek alınmaktadır. Böylelikle bir tarafta bırakılmış, o şekilde yaşamaya zorlanmış yüzde doksan yedilik kesimden bir grup, insan olarak iyi yaşamaya hakkı olduğunu ispatlayarak diğer tarafa geçmeyi haketmek zorundadır. Dizi, bu seçim, süreç ve sonucu anlatıyor. Zeki, keyifli ve yaratıcı bir hikaye. 

09 Nisan 2018

Beşyüz lira*: Kelebekler ve Tolga Karaçelik filmleri

büyülügerçeklik.com
soldan sağa: müzik yapımcısı;Ahmet K. Bilgiç, yapımcı; Diloy Gülün,
yönetmen; Tolga Karaçelik, oyuncu; Tuğça Altuğ 
'Sundance' film festivalinde Dünya Sineması dalında Büyük Jüri ödülünü aldı Kelebekler filmi. Ödül, getirdiği parasının yanında, prestijli bir festivalin ödülünden aldığı imajla Amerika'da geniş bir çevrede gösterime girerek Türk sineması, yönetmen ve oyuncular için yeni kapıların yolu olabilme ihtimalini de getirmesi bakımından önemli görünmektedir. Ya da, yanda gördüğünüz kazanmanın hazzıdır belki en önemlisi.

Film tam olarak şöyle: Çok iyi. Şelalesinin sesi gelen nehir gibi akıyor, ne oldu ne bitti kim ne dedi derken bir bakıyorsunuz muhteşem final cümlesi yüzünüzü yıkamış geçmiş. Biz insanlar, içerde kızdığımız kocamıza olan hıncımızı halıdan çıkarırız, çırpar çırpar dururuz delice. Kavgacı yetişkinlerin sevilmeyen çocukluklarının izlerini taşır kendi çocukları. Kadınlar, "babamız bizi sevmedi", iç çekişleriyle hırpalar adamları. Aynı adamlar aynı babaların şiddetiyle canından bezdirir kadınları. Doksan dakikada oynanıp bütün hafta konuşulan futbol maçı gibidir hayat. Olmuş olanın çoktan olduğunu anlamamız bir ömür sürebilir. Bazı olmuşların izleri olacakları gölgeler durur. "Dar alanda kısa paslaşmalarla" geçen hayatların alt katlarından uzananlar, gökdelenleri başka gezegengenlerin kaya parçaları zanneder. Sivri tellerle çevrili gökdelenlerde yaşayanlar hep iyi, hep güzel, hep akıllı, hep yeni, hep lezzetli, hep bilenler olarak bütün diğerlerine hep eksilerin kaldığına emindirler. "Kapalı dükkana kira ödeyen", aşklarla doludur hemen herkesin hayatı. Karşılıksız, habersiz ya da ümitsiz. 

büyülügerçeklik.com

Cemal(Tolga Tekin), Kenan (Bartu Küçükçağlayan) ve Suzan (Tuğçe Altun) babalarının aramasıyla nerdeyse otuz yıldır gitmedikleri köylerine doğru yola çıkarlar. Hemen bir çok filmde var olan bu yol ve varma hikayesi komik, trajik ve trajikomik fakat bütünüyle politik bir açıyla işlenmiş. Babalarıyla ilgili problemleri bir yana, kendileri de çocukluklarından beri ayrı ayrı yaşamışlardır. Her biri anne ve babalarından kalan yaralarla büyümüş, yürümeye çalışmaktadırlar. Yola çıkarlar, köye varırlar ve Kelebekleri beklerler. Filmin kalan atmosferi Türkiye panaromasıdır. 

Bir hayat olsun ki; of'lamadığımız, sitem etmediğimiz, keşke'lemediğimiz, yetişebildiğimiz, tamamlayabildiğimiz, kısa bulmadığımız ya da uzunluğundan yılmadığımız. Olmuyor. Öyle biri olsun ki; bir sabah uyandığında bir el çırpması beklemesin olmayanları olduracak, gidenleri döndürecek, yaraları iyileştirecek. Bulunmuyor. Kelebekler filmi bize, bir ermişin hayatımızı olduğundan farklı yapmadığı gibi, bir gün yapmayacağını da söylüyor. Yaşam, sabahları iki yumurtaya ekmek banmak kadar sıradan, kısa, az ama lezzetli. Yaşamın kendimizden daha özel hiç bir detayı yok belki. Gözümüzü kapattığımız her kötülük körlüğümüz, zarar verdiğimiz her parça yaralarımız aslında diyor Kelebekler filmi. Yaşamak kapitalizmin bizden istedikleriyle bizim verebildiklerimiz arasında gidip geliyor sabah akşam, diyor.
büyülügerçeklik.com
Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki takdir edilesi bir başarı hikayesi. Kavga sahnesi son zamanlarda gördüğüm en yaratıcı kavga anlatımı olmuş. Bahsetmeden geçilmeyecek kadar çok şey katmış filme. Çektiği fotoğrafları çocukluğunda 'Greenpeace" e göndermesi, fotoğraf aşkı ve azmi açısından belirleyici görünüyor. 1991'de on dokuz yaşında TRT'ye kameraman olarak  girip, tam olarak göre göre öğrenen ve  bugünlere gelerek Sarmaşık, Kış Uykusu, Bir Zamanlar Anadoluda, Üç Maymun, Issız Adam gibi ödüllü pek çok filme imza atan bir yetenek. Benim oyuncu favorim Bartu Küçükçağlayan'dı. Genel beğeni Tuğçe Altun üzerinde toplanmış ki tiyatrocu olarak ilk sinema filmi. Artık ne oynasa sevdiğim, her daim favorim Serkan Keskin de iyi ki filmdeymiş.

Tolga Karaçelik'in gelişi Gişe Memuru'ndan bellimiydi emin değilim fakat Sarmaşık filminden belliydi. Aslında bütün yukarıda yazılanlar üç filmininde de ortak anlattıkları. Sarmaşık'da yoğun olarak baba, iktidar, isyan, otoritenin gizli korkaklığı, yine kapitalizm eleştirisi var. Gişe Memuru'nda Anayurt Oteli izleri var. Gişe Memuru karakterini Kelebekler filminde de kullanmış olması, Sarmaşık filminde kadınsız ve tek evrende gayet akıcı bir film çıkarmış olması, ve tavuklar gibi yaratıcı detayları kendisini Türkiye'nin dışına daha nice nice  taşıyacaktır bence. Filmlerin hepsini izlemek isteyen olursa kronolojik sırayı tavsiye ederim. Biri yeter derseniz, yönetmenin olmuş hali Kelebekler'dir.