Ağır buhran içeren bir yazıdır. İstediğiniz yerde vazgeçin okumaktan.
Bir zamanlar neşeli bir insandım, hangi zamanlar hatırlamıyorum bile. En son ne zaman dans ettim desem kendime, iki yıl önce bir düğündeki oynamam geliyor aklıma, orada bile eğlenme hissini hatırlamıyorum. Eğlenmek deyince aklıma gelenler bile eğlenmeyi unuttuğumun bir göstergesi gibi. Dansmış, oynamakmış "basit" eğlencelik hareketler oysa. Kalbime hüzün dolduran daha büyük bir şey. "Şaka yaptımmm" demeyi unutmuşum mesela. Bir olayla, bir yerle, tanıdık ya da yabancı birileriyle, en çok da kendimle dalga geçmek neydi, nasıldı neredeyse bir fikrim yok. Bunu yeğenlerim farkettirdi. Eğlen biraz Teyze eğlen! derken ki yüzlerinden anladım her şeyi son yıllarda ne kadar ciddiye aldığımı. Yaşamayı unutacak kadar yaşamı ciddiye almak reva olmamalı kimseye. Bütün yemeklerimi yiyorum, karnım doyuyor, susamıyorum acıkmıyorum ama bir zamanlar yediğim tatlıları hayal meyal hatırlıyorum da tadını kokusunu unutmuşum gibi yaşamak. Hani demişler ya, hayatın tadı tuzu kalmadı, öyle bir şey. Demek bir zamanlar birileri de bu yoldan geçmiş...
“Manchester By The Sea” filmi vardır. Oradaki başrolün yaşama baktığı yeri o kadar iyi anlıyorum ki. “Yok, diyordu. “Hiç bir şey yok”. Balkonda oturup komşuların yavru kedileri kocaman bahçelerinden ittirip sokağa, kaldırıma atmasına ağladım uzun geceler. Dördünden üç yavru kayboldu. O anne o yavruları nasıl aradı ama nasıl aradı tahmin edemezsiniz. Ben de onla çıktım aradım, ağladım. Sokak çöp içinde, iki de bir belediyeyi arayıp şikayet ediyorum ama insanların çöpleri yere atması bitmiyor, ki vatan hainliği bence, ona üzülüyorum. İşini layığıyla yapmayan herkese çok sinirleniyorum; kedileri kısırlaştırmak, takip etmek, küçük barınaklar yapmak mahallelerde o kadar basit işlerki. Kendim mama noktaları alıyorum, dolduruyorum, sularını eksik etmiyorum. Sonra öbür sokaktan geçerken öbür kedilere üzülüyorum, sonra insanlara öfkeleniyorum. Evet öfke! İçimdeki en yoğun duygu bu. Yanlış olan her şeye öfke duyuyorum. Düzeltmeye gücümün yetmediği her şey kalbîmi ağırlaştırıyor. Sonra kendime dönüyorum; hangi sınır yetip yetmemektir? Elimden geleni yaptım mı bütün üzüldüklerim ve öfkelendiklerim için? Bilmiyorum. Kötülüğü aklım almıyor. Bolu yangınını, Yenidoğan bebek çetesini, komşunun oğlunun motosiklet kazasını, yürümeyen bürokrasiyi, her gün bangır bangır bağıran siyasetteki çirkefliği, adaletsizliği, yanan ormanları, ahh hayvanları aklım almıyor. Birinin birilerinin daha iyisini yapma gücü varken yapmıyor, umursamıyor hatta aklına bile gelmiyor oluşunu aklım almıyor. Almıyor, aldıramıyorum. Psikoloğa gittim, aynen dedim; neden onlar değil de ben tedavi olmak zorundayım! Arkadaşlarım diyor; Azize dünya böyle! Bu söze de öfkeleniyorum. Yani tamam mı böyle deyince, oldu mu, geçti mi…
Akşamları seviyorum bu yüzden en çok. Perdeleri çekip ışıkları yaktığımda ve kapımı iki kere kitlediğimde Minik kucağımda uyurken işte dünya dönüyor ve ben evimdeyim, güvende. Örgü örüyorum. Dizilere gülüyorum. Bazen çikolata yiyorum. Ama uyumamak için elimden geleni yapıyorum. 1 gece 1 gündüz ve 1 gece uyumayarak rekorlar kırıyorum. Uyursam sabah oluyor. Gelebildiğim tek nokta; elimden geleni yaptığıma inandırabilmek kendimi. Bi de eğlenebilsem bazen…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder