Temmuz 15, 2018

Gelmiş geçmiş en güçlü zehir, Caesar’ın defne tacının eseri.*

Masumiyet Alâmetleri*

Görmek dünyayı bir kum tanesinde,
Cenneti bir yaban çiçeğinde...
Almak sonsuzluğu avuçlarının içine,
Ebediyeti ise bir saate.
...
Bir köpek açsa sahibinin kapısında,
haber verir yıkılışını devletin;
yollarda helak edilmiş bir at,
yalvarır tanrıya insanoğlundan intikam için;
her çığlığı avlanan o tavşanın,
aslında düşen gözyaşıdır yiten aklın.
Bir tarla kuşu kanadı kırık,
sessizliğe boğar şarkısını üç başlı meleğin.
İnsanoğlu eğlencesi üzerine dövüşe hazırlanmış bir horoz,
ürkütür yükselen güneşi.
Her bir ağıtı kurdun ve aslanın,
bir insan ruhunun cehennemden yeryüzüne inişi.
Orada ve burada gezişi bir vahşi geyiğin,
tek koruyucusu insan karakterinin.
Halk tarafından hor görülmüş bir kuzunun kanı,
ve her şeye rağmen bağışlayışı celladını…
Haykırışı yarasanın gece çökerkenki,
terk edişi inançsız bir zihniyeti.
Ve yine gece çökerken bir baykuşun gelişi,
inançsızın korkusunun dile gelişi.
Küçük çalıkuşunu inciten adam,
sevilmeyecektir hiçbir zaman başka bir adam tarafından.
Bir öküzü bile hiddete boğabilen adam,
sevilmeyecektir hiçbir zaman başka bir kadın tarafından.
...
Her kim ki alay konusu eder bir bir çocuğun inancını
işte o alay konusu olur yaşamda ve ölümde
her kim ki şüpheyi sokar bir çocuğun aklına,
kurtulamaz çürüyen mezarında
ama her kim ki saygıyla karşılar bir çocuğun inancını
o zaman galip gelir cehenneme ve ölüme.
...
Gelmiş geçmiş en güçlü zehir,
Caesar’ın defne tacının eseri.
ama o bile yenemez,
nasıl tahrip edebilir ki kuşanılmış bir zırhı?
Ancak altın ve mücevherler süslediğinde sabanı,
bütün oklar imrenecek,
barış dolu sanata!
Bir bilmece ya da cırcır böceğinin kanat çırpışı,
uygun bir cevaptan şüphe edebilmek içindir.
Karıncanın adımı ve kartalın yolu
aksakları bile felsefeye karşı gülümsetebilir.
ve gördüğü şeyden şüphe eden,
ne yaparsan yap, inanmayı seçmeyecektir.
...
Bir tutkuya sahip olmak kişiye iyi gelebilir,
fakat tutkuysa kişiye sahip olan bu hiç iyi değildir.
Fahişe ve kumarbazlar, devlet eliyle yetkili,
inşaa ederler, bu devletin kaderini..
...

-William Blake,  Auguries of Innocence*

çeviri: anonim ve kendi kontrollerim. 

Temmuz 13, 2018

Biblo Kuşlar Uçmaz

Şiir kitapları alıyorum bu aralar. Aşktan değil ama. Uzun hikayelerin anlatamadığı dünyayı şiirin dar koridorlarında bulacağımı düşünüyorum ve hâlâ düşünüyorum daha yaşamayı. Bu dünyadan göçerken insan ırkının sevgisini kalbimde taşıyacak kadar aptal olmadığımı biliyordum ama şimdi, ya ölümüm erken olacak diyorum ya da bu soğuk ve karanlık hissizliğin geliş vakti erken oldu. İnsanın insandan bu kadar erken soğuması neresinden bakarsanız ne adil ne de hayra alamet. Bazen, duruyorum bir kenarda ve fazlasıyla traji-komik bir şey düşünüyorum; eğer daha çok vakit varsa göçüp gitmeme, bu kadar insanla bu dünyada bunca vakit ne yapacağım?
***
Bir adadayım, her yanım derya deniz, beyazdan daha beyaz kumlar, yer gök mavi, sırtımı dayadığım bir ağaç, ayağımı uzattığım yine ağaç. Dört yanım açıklık, istesem her yana gidebilirim, baksam her yer yol ama gidecek ne bir araç ne bir yön var. Denize bakıyordum sanki hala uyandığımda. Bir sonraki rüyamda tanımadığım, hiç görmediğime emin olduğum bir adam; oldukça yetişkin bir yaşta, dalgalı koyu renk sık saçlı, koyu esmer tenli, az göbekli, böyle yapılı bir adam. Siyah polo yakalı bir tişört, koyu yeşil spor bir pantolon giymişti. (Tanıyan varsa bir zahmet iletsin, rüyamda dolanmasın.) Benim hiç görmediğime emin olduğum bir yüzü bilinçdışım nereden buldu çıkardı şaşkınım. Ben bir uçağa binip gitmeye çalışıyorum o sürekli bana bir şeyler anlatarak engel oluyor. Sonra, perdeler perdeler arasından geçiyorum, aşırı lüks bir uçağa biniyorum. Ahşap oymalı kolçaklı sandalyeler, uzun masalar, kırmızı halılar, geniş aynalar, koridorlar, salonlar; öyle böyle lüks değil hani. Oturuyorum bekliyorum, yanım kalabalık, bu sefer yuvarlak yüzlü açık renk tenli biri yanımda, böyle gençten, iyi kalite giyimli, zengin bir havası var, konuşmuyor hiç. Bekliyorum, bekliyorum ay aman yine kalkmıyor ya uçak ben uyanmadan. Uyanınca da bilemedim ne oldu; gittim mi kaldım mı... 

Temmuz 12, 2018

Göründüğümüz Hayat: Mutlu Son

Michael Haneke'nin yıllar önce Unknown Code adlı Juliet Binoche'un oynadığı bir filmini izlemiştim. Çok anladığımı söyleyemem. Her ne kadar sanat eserini sevmek için, tıpkı insanlar gibi, anlamak gerekmese de sevdiğimi de söyleyemem.

Derin derin üç soluk aldı ve verdi baba. Sonra suya doğru sürdü arabasını. Batmaya devam etmekten çekinmedi. Sonra yolun yarısında, suyun içinde durdu bir kez. Ona oraya kadar eşlik eden kız çocuğu hiç bir şey yapmadı. Çocuklar insanlar gibi değildir çünkü.


Oysa bu filminde son sahneden sonra sandalyede kalakaldım. Işığı açmak, soda şişesini mutfağa bırakıp çay almak istiyor ama yapmıyorum. "'Blu-ray' oynatıcı şuradan kapanıyor, benim oğlanı yatırmam gerek, deyip filmi bitiremeden gitmişti arkadaşım. Son sahneden sonra içimi kazıyan bir çello filmin fragmanıyla birlikte tekrar tekrar çalıyor. Daha kaç defa dinlemekten hoşlanacağım, emin değilim.


Burjuvazi Haneke'nin hep derdi olmuştur, burada da öyle. Başlayan ve birbirini takip eden olaylar silsilesi yerine parça parça ve uzun görüntülerden oluşan bir gösterimi tercih etmiş. Müzik yok. Bu yüzden daha gerçekçi hissediliyor. Bir ailenin günlere, aylara yayılmış hikayesini zaman sırası, karakter tanıtımı endişesi gözetmeden, bizim tarafımızdan çözümlenmesini ve yorumlanmasını beklemiş. Sinemada seyircisinin aklına güvenen kazanıyor. Türk sinemasının Yeşilçam sokağından dışarı çıkamamasına şaşırmamalıyız. Bir sahnede babanın bir yere gittiği uzun uzun gösteriliyor. Vardığı yerde mahalleliyle uzun uzun konuşuyor, yaklaşık beş altı dakika, sanki karşı komşumuz ailemizden biriyle karşı binanın önünde bir şeyler konuşuyor ve biz meraktan çatlıyoruz duyamadıkça. Gördüklerimiz hariç sahnenin tamamen dışındayız. On onbeş dakika sonra başka bir sahnede neler olduğunu anlayabiliyoruz ve genelde olaylar filmin tamamında böyle gelişiyor. Koşma aksiyonunun bile olmadığı bir filmde heyecanı, ilgiyi ve hikayenin nasıl ilerleyebileceğine dair olan merakı hep yüksekte tutuyor bu teknikle Haneke. Bazen günlerimizde bize iyi gelen hiç bir şeyin olmadığını düşünürüz, hatta hiç bir şeyin olmadığını düşünürüz ve dahası uzun süre olmayacağına dair inancımızı da koruruz, ve fakat yine de yaşamaya devam ederiz, çünkü biliriz bir şey olacaktır, olmalıdır, olur elbet bizim için de. Sonra bir gün anlarız; olan budur işte: yaşamak. Seçebildiğimiz, kotarabildiğimiz, becerebildiğimiz, altından kalkabildiğimiz, yaşamak...  Film boyunca beklenen olayların tam da karşımızda geçip gittiğini görürürüz bir müddet sonra. Burjuva ailesinin oradan toplumun, dışarıya karşı olan iki yüzlülüğü, birbirlerine gülümseyen ve hal hatır soran bireylerinin fazlasıyla uzak ve yabancı olmaları bu zengin fransız ailesinin hikayesinde çok iyi anlatılmış.


Siyah saçlarını savurarak, sevgilisinin, sevgilisinin kızının, karısının ve yeni doğan oğlunun karşısında olanca kuvvetiyle arşeyi sallıyordu kadın. Müziğin anlattığını kimse duymuyordu. Sevgilisi onu hiç görmemiş, hiç konuşmamış, hiç duymamış, hiç dokunmamış gibi bakıyordu...


Isabelle Huppert en son yirmi yıl önce izlediğim Seremoni filminden bu yana nasıl neredeyse hiç değişmemişse, oğlu rolündeki Mathieu Kassovitz, Amelie filminden bu yana epeyce olgunlaşmış görünüyordu. Aşk'ın, Üç Renk Kırmızı'nın, Ve Tanrı Kadını Yarattı'nın Jean-Louis Trintignant 87 yaşında belki de yalnızca kendini oynuyordu.

https://www.imdb.com/title/tt5304464/videoplayer/vi3467753497?ref_=tt_ov_vi

Temmuz 01, 2018

Her Şeyi Açılıp Gider Sanırdım, Bir Kez Şiire Konmuşsa

KAVŞAKTA

artık gelince biliyorum, önceleri korkardım
şöyle ufak bir şey, sudan kaçmış ayışığı
otuzbeşbin atlının dağdan gelen yankısı
önceleri açılıp gider sanırdım her şeyi
her şeyi açılıp gider sanırdım, bir kez şiire konmuşsa
menekşeler, bademler, büyük adamlar, kutsal olan ne varsa
şimdi bir çekiç ve bir alan yetiyor çaresizliği anlamaya
örneğin bir eczanede bir koku duyuyorum
tamam.

oysa ben eczaneye bir ilaç için girmiştim
sirozluyum, yada mitral darlığım var, ülserliyim belki de
niyetim bin yıl direnmektir bu halde bile
romaymış, bizansmış, cumhuriyetmiş, bilmem neymiş, bahane
turuncu bir çiçek açarmış bir yerde akşamüzerleri
eskiden büyük adamlar geçmiş topuz gibiymiş her biri
(o koku)
hangi budala söylüyor artık bu sözleri
el ettim birisine, bir başkasına giymediğim şapkamı çıkarttım
ne dağları tanıdım, ne denizleri ne ötekiyi ne beriyi
daha demin uyanmıştım, az önce, baktım
vakit akşam.

hayrola yunus kazım, hayrola karlı dağlar
hayrola karlı dağlar, hayrola yunus kazım
geceniz bereketli olsun, gününüz sağlam
ben geldim gittim işe yaramayan şeyler topladım
kancalı iğne, balık oltası, tabanca, bomba filan
dağ gölgesi, köşebaşı, odun ve duman
bu arada başağı tanrı bildim, mührümle onayladım
ağaçlara ve otlara çocuklar gibi baktım
kurda kozaya öyle, kalem kağıda öyle
derken bir ihanet gibi vurdu gözüme her şey
anlatamam.

ilaç milaç bok püsür.
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam.

-Turgut Uyar, Göğe Bakma Durağı, Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2018

Haziran 24, 2018

Başlangç

Başlangıç

Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan

-Edip Cansever, Şairin Seyir Defteri, Adam yayınları 1994.

Not: Ben de, gençliğimi bırakıp orta yaşlarıma başladığım bu zamanlarda hemen bir çok insan gibi şiir okumanın diğer edebi türlerden sonraya bırakılması gerektiğini anladım. Aklın kesinlikle başta olmadığı o zamanlarda yazmaya ve okumaya şiirden başlanmasının yine genç insanın o "her şeyi bilen" aklının bir yanılgısı olması elbet çok şaşırtmıyor beni şimdi.
Ben de sizin kadar tahmin ediyorum ki şiirin bu yüksek duruşunda aşkın çok geniş bir payı vardır. O dönemlerde aklın tersine kalp öyle küçük sanılır ki aşk gibi ne söylense eksik kalan bir hissiyatı sığdırmak pek mümkün görünmez. O nedenle ki en tez elden anlatış yolu olarak çoğunlukla şiir seçilmiş olmalı. "Şiiri tam olarak anlayabilen bütün metinleri rahatlıkla anlayabilir", deniyordu bir filmde. Biraz düşündüğümde edebiyat metinlerinin mutlak, sırayla okunması gerekmediğini biliyorum, ancak şiirin, kesinlikle yazıldığı dile bir hakimiyet kazanıldıktan edebi bir zenginliğe erişildikten sonra tam olarak anlaşılabileceğini söyleyebilirim.

Haziran 18, 2018

Bilmenin Dayanılmaz Mutsuzluğu

Gözlerimizde bilinen galaksilerde olan milyarlarca yıldızdan daha çok atom vardır.(kaynak: Carl Sagan) 

Peki ne düşündük bunu öğrenince? Belki biraz hayret, bir sevinç öğrendiğimize. Bir amacımız olmazsa bilgi böyledir. Ee, dedirtir insanı. Eğer gözlerimizdeki atomun bilgisi bizi bir yere götürmeyecekse neden bilelim ki? Doğru, bu nedenle öğreneceklerimizi, gizli ya da açıktan, seçeriz. Bu yüzden beyin, işine yaramayanları unutmakta, gerekli gördüklerini öğrenmekte daha hızlıdır.  Bu yüzden öğrenciler, "öfff, ne işime yarayacak bu formül ya", deyip burun kıvırıyor. Haklılar. Önce neden gerekli olduğunu anlatabilmeliyiz. Onlara bir amaç verebilmeliyiz. Kısacası bilgi araçtır. Neyin aracı? Anlamanın. Anlayıp ne olacak? Değiştirmenin ilk koşuludur anlamak, ya da bir köşede tutacaksın, umursamayacaksın.

Fakat bilmezsen ne umursamazlık yapabilirsin ne de değiştirebilirsin. Bilmek dürter insanı. Rahatsız eder. Bilgiyle beraber bilmeye ortaksındır artık... Kaçamazsın. Bilmiyorsan kaçabilirsin. Fakat biliyorsan, biliyorsundur artık... 

Haziran 11, 2018

Kalbimi kıra kıra



Şarkıda geçen sahneler Vesikalı Yarim filmindendir. Vesikalı Yarim, bana göre, Yeşilçam sinemasının en iyi aşk hikayesi anlatımlarındandır. Ömer Lütfi Akad'ın gerçekçilik sinemasının ilk örneği, sinema tarihimizin baş yapıtlarındandır. Hikaye, Sait Faik Abasıyanık'ın Menekşeli Vadi öyküsünden Safa Önal tarafından senaryolaştırılmıştır. Hani şu "çikolata renkli sanatçı" anonslarıyla hayatımızda iz bırakmış Sezen Cumhur Önal'ın kardeşidir kendisi. Safa Önal, filme çekilmiş 395 senaryosuyla 2005 yılında Guiness Rekorlar Kitabına girer. Hiç konuşulmadan çok şey söylenen harika bir finali vardır. İzzet Günay'ın ve Türkan Şoray'ın oyunculuğu bütün klişelerden uzak, sade ve olağandır. Gördüğüm ve aklımda kalan en estetik karşılaşma sahnesini yaratmışlardır.
Filmin finalinde Sabiha, Halil'i görmeye ve geri getirmeye gider manavın önüne. Arkadaşı gitme der, "gideceğim, beni görünce gelecektir", der Sabiha. Gider, uzaktan Halil'e bakar. Halil çocuğunu havaya atarak, oyun oynar görünmektedir. Babası görür Sabiha'yı. İkisi de uzaktan birbirine bakar. Kamera her planda manav görüntüsünden biraz daha uzaklaşarak Sabiha'nın ağlamaklı yüzünü ve gözlerini gösterir. Her seferinde biraz daha uzaktan görürüz manavı ve anlarız ki Sabiha hayallerinden biraz daha uzaklaşmaktadır.
"Çok özel bir filmdir. İçinizde dinlenmeye/demlenmeye bıraktığınızda derine gömüldükçe ışıltısı teninize vuran garip bir madde gibidir bazı filmler. Vesikalı Yarim öyle bir filmdir benim için. Çağdaşları gibi ahlâk dersi vermeyişi, o iki aşığı da anlayışı, aşkı anlayışı... Sabiha Halil'i baştan çıkaran aşüfte değildir. Aşıktır o. Halil Sabiha'nın tuzağına düşen adam değildir. Aşıktır o. Baba Sabiha'ya orospu, Halil'e hain evlat, gelinine de zavallı kurban muamelesi yapan otorite değildir. Görmüş geçirmiş, hepsini sarıp sarmalayacak noktaya gelmiştir o, hepsini anlar." -ekşi sözlük-fitfit
Aşağıdaki sahnede Sabiha, pavyon çalışanı olarak çağrıldığı için değil, kendi isteğiyle  Halil'in yanına gelmiştir. Seçerek oturmuştur masaya. Halil'in Sabiha'yı gördüğü anda her şey durur. Benim şimdiye dek aklımda tuttuğum en güzel karşılaşma sahnesidir. Halil'in, "ne istiyorsa getir" cümlesindeki sesinin tınısı, bir erkeğin bir kadın uğruna yaptıklarının ve yapabileceklerinin en kısa özeti gibidir. 


Vesikalı Yarim filmi konusunda diğer, daha detaylı yazılar burada ve buradadır.

Haziran 04, 2018

Yazmak Mevzusu

"Yeri gelmişken buna bir örnek vereyim. Heba'daki "Sınır" bölümünü çalışırken şöyle bir cümle yazdım: "Sadece Suriye topraklarından değil, belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu mevzideki nöbetçilerin üzerine." Bu cümleyi yazdım ama bir türlü içime sinmedi. Neden sinmediğini de anlayamadım. Cümlenin lafzına ve ruhuna defalarca baktım, sesli okudum, sessiz okudum, sonra acaba yakınındaki bir cümlenin tatsızlığı onun üzerine mi düşüyor diye önündeki ve arkasındaki cümleleri kontrol ettim ama olmadı. Bir türlü bulamadım bu cümledeki yanlışı. Bir kaç sayfa ilerlemiştim ama aklım hâlâ o cümledeydi. Üç dört gün sonra, birden yanlışı buldum. Yanlış olan şuydu; cümle bize, mevzideki nöbetçilerin üzerine her iki taraftan da ateş edildiğini, başka bir ifadeyle, nöbetçilerin iki ateş arasında kaldığını söylüyordu ama cümlede yer alan nöbetçiler iki ateş arasında değildi, cümlenin sonunda duruyorlardı. Hemen düzelttim tabii ve cümle romanda şu şekilde yer aldı: "Sadece Suriye topraklarından değil, mevzideki nöbetçilerin üzerine belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu." Şimdi, bu cümledeki durumu okur fark eder mi diye sorulabilir. Bence bunun hiç önemi yok. Her şeyden önce, ben dili bu şekilde kullanmakla mükellefim. Bu cümledeki çalışma kullandığım malzemeye, kendime ve yaptığım işe saygının bir sonucudur. Fark eden okur olursa sevinirim tabii, fakat fark edilmemesine hiç üzülmem.                                                               ...                                                                                                                      
Buna benzer çalışmalar, bana göre, zaten olması gereken şeyler. Bu nedenle, mesela dili kötü kullanan bir yazar yerilmeli ama iyi kullanan övülmemeli. Dili iyi kullanmak yeter şarttır çünkü. Küreğin kulpu demeyip küreğin sapı diyorsa, kahramanına kahvaltı yaptırmayıp ettiriyorsa, kurşun atmakla kurşun sıkmak arasındaki farkı biliyorsa, doğru düzgün demeyip doğru dürüst diyorsa yahut cümlelerini hatasız kuruyorsa, bunlar eşyanın tabiatındandır; hanesine puan kazandırmaz. Yani bir yazarın dili övülecekse "yeter şart" olan şeyler geride bırakılıp, dili nasıl kurduğundan, o dilin matematiğinden, rüzgârını nereden aldığından, müziğinden ve dilin taşıdığı şeylerle bu şeyler arasındaki ilişkiyi nasıl inşa ettiğinden söz edilmeli."
Başlarken Yalnızsın, Bitirdiğinde Daha da Yalnız / Söyleşiler / 2017 / Hasan Ali Toptaş. Söyleşi: Semih Gümüş, Notos, Ekim-Kasım 2013.