Ağustos 15, 2017

Değişmez

Dünya yıkılır insan değişmez.



Sezen'i özlemişim.*

Ne insan değişti, ne Sezen'in güzel yorumu...
(Hangisi hangisine bedel acaba.)

*Bu arada biliyor musunuz, ekşi sözlükte "Sezen Aksu'ya Sezen diyen, orta yaşlı hafif tombul kadın," diye bir tanım var. O benim:-)

Temmuz 11, 2017

Paralize

Kendimi paralize etme konusunda uzmanımdır.
Varsa böyle bir emeli olan bana gelsin lütfen. Karşılığında benim de küçük bir talebim var; ne zamandır sinek yakalama kursu arıyorum bulamıyorum. Lütfen, ya biri bulsun ya da ilk sineği öldürüp bu kan davasını başlatan arkadaşın özür dilemesini çok rica ediyorum.
Paralize nasıl yani dersek; akşamları örnek alalım biz.
Yapmak istediğiniz işleri aynı anda -kadınlar bilir- peş peşe gibi ama aynı anda düşünmeye başlıyoruz. Bunlar neler olabilir aşağıda ayrıca sayacağım.
En istediğiniz ya da rastgele birinin ucundan tutun fark etmez, beş on dakika yapar gibi yapıp bir bahaneyle ondan kurtulun. Sonra diğer işe geçin, aralara içecek, atıştırmalık, tuvalet ihtiyacı için beşer dakikalık boşluklar koymayı unutmayın. İki ya da üç iş sonrasında on dakika kadar bir yere oturup üzülün; ne zaman nasıl yapacağım ben şimdi bunu, bak ya yine yazamadım, yine okuyamadım, yine dışarı çıkamadım gibi. Üzülür gibi de yapabilirsiniz ama o zaman geceyi iyi kapatamayız.
Üzülmeye çalışın siz en iyisi. Sonra ha gayret diyerek dördüncü işten devam edin. Araya müzik, bir kaç video, fotoğraf filan sıkıştırın. Zaten telefon çalarsa harika bir süpriz olur hiç araya bir şey almanıza gerek kalmaz. Yalnız telefon mesajlarından uzak duruyoruz. Onlar paralize etmekten ziyade gecenin ana işi haline geliyor, o zaman diğer işlere hiç bakmadığınız için paralize olabilmenin anlamı kalmıyor, uyarıyorum.
Efenim neler olabilir bunlar; mesela ben fotosunu gördüğünüz kitapları aynı anda okuyorum. Hadi fazla atmayalım, sarı tuğlayı geçen gün kütüphaneden alınca mavi tuğlanın pabucu dama atıldı ama hala masada yine.
Yemeğinizi kendiniz yapıyorsunuz. Yardım yok, mikrodalga yok. Arada hazır çorba olabilir.
Evin eşyalarını oradan oraya taşıyarak toplama denen şeyi yapıyorsunuz.
Bloğa bakıyorsunuz. Her şeyi okumuyorsunuz yalnız, birkaç cümle. Yazacaksanız da bir kaç cümle lütfen. 
Yeğen ya da çocuklarla konuşuyorsunuz, uzun tekrarlarına fırsat vermeden bir olayı bir kez anlattırıp öbür işe geçiyorsunuz.
Aile, akraba, eş, dostun üstünüze yıktığı çeşitli araştırma işlerini yapıyorsunuz; ne bileyim TEOG olur, SGK olur, nerede ne yenir, nasıl gidilir, olur.
Çamaşırı makinede unutmuyorsunuz.
Koca, karı, partner, ev arkadaşı, anne-bana, kedi, köpek kim varsa  yoldaş olduğumuz az biraz sohbet ediyoruz, ilişkiyi sıcak tutuyoruz. Kendinizse, sohbeti biraz daha uzun tutabilmeliyiz.
Gerçekte çalışmak istediğiniz kurumları araştırıyorsunuz, nasıl girerim ben buraya ki, diye düşünüyorsunuz bir seferinde, diğer seferinde başvuruyorsunuz.
Sosyal medyadan sadece twitter öneriyorum. Diğerleri akşamları on kaplan gücü ediyor, baş edemiyoruz bir gecede.
Bir hobi, eğitim, benim gibi tez araştırma vesaire varsa ona biraz fazla bakıyorsunuz ki gönlünüzün ana konusu hüzünlü kalmasın.
Dinleniyorsunuz.
Ne zamandır istediğiniz belgeseli izliyorsunuz.
Ne zamandır aramak istediğiniz halanızı, teyzenizi arıyorsunuz.
Benim gibi üç kardeşiniz varsa biri arayınca diğerlerini de soruyorsunuz konuyu kapatıyorsunuz.
Biraz camdan bakıp dinlenir gibi yapıyorsunuz.
Kalp ağrınızı, beyin kurdunuzu düşünüyorsunuz ama fazla değil.
Dostlarınızı ve dertlerini düşünüyorsunuz. İşin içinden çıkamıyorsunuz.
Çok kısa olmak koşuluyla gündüz patronunuzun ne dediğini, sizin ne demediğinizi düşünüyorsunuz. 
Dişinizi fırçalıyorsunuz. Masadaki tabağı kaldırıyorsunuz.
İçinizde, hepsinin ucundan tutup tamamlamadığınız bütün işleri yarın akşam tamamlayacağınıza söz vermenin harika huzuruyla uyuyorsunuz. İşte dostlar, türk dil kurumunun paralize olmak dediğinde kastettiği süreç budur. 

Haziran 24, 2017

Yolculuk ilginçtir;
dağlardan,
deniz kıyılarından, 
kentlerden,
gecelerden geçilir.
İnsanlardan geçilir. 

-Tezer Özlü

Haziran 22, 2017

Dürnev'in Son Günü - IV

"Otur biraz istersen kızım. Kusura bakma seni soluksuz konuşturmak istemedim. Bırak istersen. Ben sonra da gelirim." Yüzünün giderek solması ürkütmüştü beni. Sesi her kelime de daha da kısılıyordu sanki. Sustu kardeşi. Silik mavi çiçeklerine bakıyordu fincanın. Hiç bir şey yapmamanın bahşettiği o dinginlik geldi, gözlerine kondu sanki bir an.

Mert kapının önündeki bankta oturmuş, ayağıyla topu bir aşağı bir yukarı itiyordu. Bir adam ahşap bir el arabasını iterek geçiyordu camın önünden. Bir kaç eğik alüminyum tencerenin, bir kaç demir çubuğun birbirine değen gıcırtısı sıcakta çınlıyordu. Tozluydu yollar. Sessizlik gibi görünen uğultuku bir bıkkınlık vardı.  "Çoğu insan açlıkla tutkuyu birbirine karıştırır. Çok da uzak değillerdir aslına bakarsan. Biri biraz daha geç doyar o kadar. Başkalarını kontrol etmeyi eğiterek öğretebilirsin insana ama kendini ancak kendinden öğrenebilir kişi. Kendini kendi yapanlarla tabi...  Bu da en zorudur. Bin değişik hayat hikayesi de okusa, bilse insan bin değişiğini kendine benzerinin, kendinde aradığı cevheri bulmaya yetmeyebilir. İnsanlar birbirine değe değe yaşıyor ve ne yazık ki her zaman iyiler iyilere değmiyor kızım. İnsan, tıpkı zehrin panzehirinin aynı kökten elde edilmesi gibi bir şey. Neyse. Sen benim kusuruma bakma. İnsan beni çok yordu. Ben bundan sonrasını tahmin ediyorum ancak sen istersen anlat kızım. Belki anlatman Dürnev'i özgür bırakır içinde. Onu affedebilirsin." Yüzünün ince, henüz oluşmaya başlamış çizgileri belirginleşmişti. Yirmi yaşın verdiği bütün tazeliği ve kararsızlığı taşıyordu yüzü. Ürküyordu anlatacaklarından.

"Onu mu kendimi mi bilmiyorum ki... O gün olmadan önceki gün beni aradı. Yarın öğlene doğru gidip çocukları almamı istedi. O eve yetişemeyecekmiş. Onu gördüm dün bir dükkanda galiba, gitmem bakmam lazım, dedi. Çok korktum. Anlamıştım. Yine de bir şey demedim. Yapma, diyecektim, demedim. Engel olabilir miydim, bilmiyorum! Kazadan bu yana her an, bırakmasaydım, gitseydim, o kaza olur muydu, beni dinler miydi, bilmiyorum, geceden gündüze hep düşündüm bir yere varamadım. Ablamdı. Eve gel çocukları al dedi, ben de aldım...

Sardunyalar açmıştı. Bir tanesini alıp evden çıktım. Az biraz tökezliyordum. Sol dizim her geçen gün kötüleşiyordu. Yaşam uzamaz yaşlılık uzar, diyorlardı bir filmde. Turuncu çiçeği, kalın yaprakları ile Halim pek hoşlanmazdı benim sardunyalarımdan. O gülcüydü. Özellikle de sarı. Bir dizi mi ne varmış eskiden, bir kovboy dizisi, Sarı Gül diye ve onun güzel sahibesini anlatır dururdun ya bana, sarı güllere ne gıcık olurdum sen anlattıkça... Sana kızgınım Halim. Oğlanı felsefe okuttun beni de bırakıp gittin...

Sen çok az tanıdın Dürnev'i ama tanıdın. Mahkemelerde çok az vaktimiz vardır ama önceden okuyacak anlayacak çok vaktin olmalı, sanık karşına geldiğinde kim olduğunu biliyor olmalısın fakat yüzüne baktığında yabancı olduğunu da unutmamalısın derdin ya, Dürnev'in birini öldürmek için evden çıkacağını aklıma getirmedim son ana kadar. Kaza raporlarına, görenlerin dediklerine bir daha baktım; belli ki ya bir yere koşuyormuş ya da birinden kaçıyormuş. Galiba kimse masum değil  bir ihtimalle karşılaşana kadar. Ben intihara odaklanmıştım. Ön yargıyla baktım biliyorum. O gün ölmeseymiş öldürecekmiş... Kız kardeşinin ağır bir sırrı var artık taşıyacağı. Ne ölmesine ne de öldürmesine engel olamadığı için kendini onunla gömüyor. Ben söylemeyi düşünmüyorum Adem'e. Madem Dürnev söylememiş. Ne dersin; hayat onu kendi kaderiyle mi sınadı Halim? Hayatındaki onca güzelliğe rağmen bir kötülüğü defedemiyor mu insan?

Ben? Ben yaşıyorum işte... Ağrımı sızımı bile seviyorum bazen. Oğlana sitem etmeye bahanem oluyorlar. Gelmiyor pek. Özlüyorum çok da, bir şey diyemiyorum. Zorla gelse bu sefer başka üzüleceğim, en iyisi özlemimle kalayım diyorum. Senin sürekli bu ağaçlarla olmanı kıskanıyorum biliyor musun? Kıskançlığımdan hep şikayetçiydin zaten. Yine de iyi idare ettin beni o konuda. Bir avukat sana gülümsese sen de bana gülümserdin. Biri sana değse sen bana değerdin hemen. Kendine beni hatırlatıyordun belki öyle kimbilir, şimdi düşünüyorumda. Çok severdim o halini. Ağaçlar diyordum; uzun bir doruk ağacı dünyanın halen bizden yana olduğunu hatırlatıyor bana galiba. Hafızasının kötülüklerin yanında güzellikleri de saklayabileceğine, yapraklarının her şarkıyı bildiğine, fırtınayla da gelse rüzgar, üzerinden geçip gideceğine inandırıyor beni. Muhteşem canlılar uzun doruklar. Düşünsene; yerçekimine rağmen göğe uzanan böyle bir azim ve derine doğru yayılmış yüzlerce parça, gitmekle kalmak arasında ne büyüleyici bir çelişki...
***

Haziran 20, 2017

Dürnev'in Son Günü - III

Çocukların evde olmaması dikkatimi çekmişti. Dürnev'in kız kardeşinin evden uzaklaştırmak istemesi normaldi bir yandan, diğer yandan bir düzenleri, bir okulları, arkadaşları vardı. Çocuklara baktıkça kızlarını hatırlayacak iki yaşlı insanın gözleri önünde olmaları ne kadar faydalıydı. Karaköy'e geçmeden önce onları görmeye gitmeye karar verdim. Bir torunumuz olsaydı nasıl olurdu? Oğlum giriyor araya. Hiç bir canlı bizim kadar üremiyor Allah aşkına anne! Ürese bile bu kadar çok hayatta kalmıyor. Bir rahat bırakın beni... Sizinkisi geldik gidiyoruz korkusu. *Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun allasen. Aman aman iyi, sanki bir şey diyorum... Kabahat sende değil zaten oğlum, seni felsefe okutan babanda. Neymiş, hakikati arayacakmışsın... Bu yüzden bile her gün söylenmemi hak etti o baban. Hakikatmiş! Hangi hakikat acaba! Aramadan önce neyi kaybettiğini bilmeli insan. Yalanı bilirsen hakikati görürsün oğlum.

Eyüp'de olduklarını biliyordum da evlerini nasıl bulacaktım? Oraya kadar gidip Adem'i ararım diye fazla endişe etmedim ve nedense emrivaki yapmak istedim. Kafamı uğul uğul cümlelerden kaldırdığımda Hakan Pastanesinin önüne gelmiştim bile. Bulvardan aşağı yürümek kolaydı ne de olsa. İlk gençliğimde yokuş yukarı ipragaz taşımışlığım vardı da, şimdi kendimi taşıyamam imkanı yok. Biraz aşağıdan Kabataş otobüsüne, oradan da Eminönü'nden Eyüp otobüsüne geçtim. Gündüz olmasından sebep bir buçuk saati geçmeden Alibeyköy minibüs durağından Adem'i arıyordum. Ev uzakta değildi. Şaşırdı az biraz ama çocukları özledim deyince üzerinde durmadı. Mert beni görünce koştu. Yarı toprak yarı asfalt bir yolun kenarında, apartman olacakken müstakil kalmış üç katlı, bahçe niyetine betonla çevreli bir binanın önünden doğru seyirtiyordu. Hüzünle gülümseyen gözleri beni ve annesini daha önce yan yana görmüş olmanın harelerini taşıyordu. Bir an acabanın iyi gelen olasılığıyla yandılar ve söndüler. Öptüm, başını okşadım. Kapıyı benden önce çaldı. Kız kardeş açtı. Esmer, Dürnev'den daha uzun, beyaz tenli, ela gözlü saçları omuzlarında bir gençti. Uzun siyah bir gömlek, kahverengi bol bir pantolon vardı üzerinde. Divanda kahve fincanıyla bir gazete vardı. Ufaklık bir köşesinde uyuyordu. O da uyuduğu tarafın tersinde oturuyordu belli. L şeklinde iki divan, bir tek kişilik koltuk, koltuğun yanında bir doğalgaz sobası, köşede bir kaç çiçek saksısı vardı. Karanlık, kuzeye bakan bir salondu. Dışarıdaki sıcağa rağmen serinlik hakimdi içeride.

"Hoş geldiniz", dedi. "Ben sizi bir kaç kez görmüştüm ablamın evinde ama isminizi çıkaramadım şimdi kusura bakmayın," diye devam etti. Sabiha kızım. Ablanla aynı mahallede oturuyorum. Çocukları özledim, sizde dedi Adem, ben de bir göreyim istedim. Siz, nasıl, biraz daha kendinize gelebildiniz mi? Anneniz babanız iyiler mi?" "İşte, nasıl olsunlar. mevlide gittiler. Ben çocukları götürmek istemedim. Evdeyiz işte öyle. Çay var içer misiniz, ya da kahve de yapabilirim." Heyecanlıydı. Yapacak hiç bir şey olmadığını bildiğimiz zamanlarda yeniden hayatta kalma fırsatının kıpırtısı vardı sesinde. Kız kıpırdandı ama uyanmadı. "Çok iyi bir anneydi Dürnev. Hele şuncacık kızıyla gülüşmeleri, oğluyla didişmesi gitmiyor gözümün önünden." dedim, ne diyeceğimi bilemeyerek. Acıyı almaya çalışan sözler aramak çok yersizdir oysa. Hangi söz alabilir onu sahibinden, alevler sarmışken insanın içini. Ancak paylaşılabilir, dinlenilebilir ve beklenilebilir onun başı yanında. "Siz savcı emeklisisiniz, öyle mi?", derken sesi sakinleşmiş ama elleri titriyordu. Fincanı hemen aldım ben de. "Öyle. On yıldan fazla oldu emekli olalı. Bir o kadardır ablanların mahallesinde oturuyorum. Onlar geldiğinde kıza gebeydi henüz ablan." dedim bende. Sözü döndürüp kaza gününe nasıl getireceğimi düşünüp duruyordum bir yandan. "İnançlı biriydi, değil mi ablan?" çekinerek yüzündeki tepkiyi takip ettim. "Evet, oldukça inançlı biriydi. Namazını çok takip edemeyebilirdi çocuklardan filan ama, biliyorsunuz, ona göre giyinir, ona göre yaşamaya çalışırdı." "Ben de öyle düşünüyorum. Lütfen yaşlılığıma ve mesleğimin alışkanlığına verin ama sanki kaza değil gibi geliyor bana bu olay. Ondan sordum öyle; canından vazgeçmiş olabilir mi sence kızım ablan? Bunu Adem'e sormak istemedim, en azından emin olana kadar. Onların aralarından kaynaklanacak bir şey olduğunu da sanmam. Etraftaki en sakin en uyumlu karı kocalardan biriydiler. Şimdilerde onlar gibisini görmek zor.

"Bilir misiniz bilmem teyze. Bir dizi vardı, orada Ramiz dayı diye bir karakter söylemişti bu lafı ama kime ait, o mu uydurmuştu bilmem; Kadere inanan insan tesadüfe inanmazmış. Tesadüfe inanan kişiyse kaderini kendi elinde tutamazmış. Ablam kadere inanırdı. Kaderinin bu noktaya geleceğini düşündü mü hiç bilmiyorum. Bazı şeyleri insanın kendisi biliyor sadece... Bir adam vardı, kurt İsmail derlerdi. Çok koşmuş ablamın peşinde. Biz o zaman köydeydik. Hatırlıyorum ben de, sekiz yaşında var yoktum ama her şeyi anlıyordum. İstememiş ablam. Yakışıklı, varlıklı da bir adammış ama istememiş. Yalan dolan bir adammış, ondan kurt derlermiş. Onu bunu kandırır, işini görecem der para toplarmış. Bazen yaparmış da, o resmi daire senin bu resmi daire benim gezer, öyle işlerini halledermiş işte köylünün. Bundan da para alırmış. Kimi zamanda fazladan alır, kandırırmış milleti. Ablam sevmezmiş bu hallerini. İnsanın içi istemeyince istemiyor ya, öyle yani. Babamlar da bir şey dememiş. Yumuşak huyludur babam. Dört kızı olmuş, hani oğlan dememiş misal. Hatta, komik; dünyanın yarısı kızla dolu, bana dördü düştü tüh hanım dermiş de annem gülermiş. İşte bu kurt İsmail, takınca takmış ablama. İsteyip de alamadıkça iyice kinlenmiş. İşte, bir gün babam çarşıdayken eve dalmışlar bir kaç kişi öyle konu komşunun önünde, kaldırmışlar ablamı. Anlıyorsun dimi teyze, kaldırmışlar deyince. Bizim orada öyle derler. Uzun, çok uzun kavak ağaçları vardır, ince belli, beyaz böyle, çok yapraklı değildir. Onların arasından araba gittikçe annem koşmuş, annem koştukça araba gitmiş ama nafile. Dört gün bulamamışlar ablamı. Adem abiyi ilk bizim evde gördüğümde on üç yaşımdaydım. Ortaokul ikinci sınıf, oradan biliyorum. Ablam döndükten o güne kadar neredeyse hiç konuşulmadı bu mesele. Hem de hiç. Bir tek o gün, o günde yarım yamalak, Adem abiyle annesi gittikten sonra, ben konuşayım baba Adem'le. Sen bir şey deme, dedi ablam. Konuşma da bu, böyle ima edildi yani."
*İbn Arabi
devam ediyor...

Haziran 16, 2017

Kanatlanır, kanatılır bütün boşluklar*

Herkes Ölür Ölümünü

I
Kanatlanır, kanatılır bütün boşluklar.
Aynalar her gün bir başka yalan söyler
ve kalınır geride çizilmiş hayatlardan,
geride yağmurlardan ve çığlıklardan.

Herkes çizer boşluğunu…

II
Her aşk başlarken pembe,
ayrılıkta rengi siyah yalnızlığın…

(Herkes arar pembesini.
Oysa kendinden ötesi yoktur;
kimse sevmez yalnızlıkta gölgesini…)

III
Herkes sever doğumunu;
kim sever ölümünü?

Herkes sever doğrusunu;
kim sever yanlışını?

Herkes susar ayıbını.
Herkes susar ayıbını…

IV
Herkes bilir gitmesini.
Bir zaman öğrenirsin
gideni sırtından öpmesini

Herkes yaşar hasretini…

V
Herkes geçer gençliğini
Herkes…Buğusunda anıların
yitirir kekliğini…

VI
Herkes yaşamakla suçlu,
aşkıyla hükümlüdür;
herkes doğarken ölümlüdür.

Herkes ölür ölümünü;
göğe salıp düşlerini,
salıp tenini, nefesini
bırakır ceketini.

Herkes bırakacaktır ceketini…

-Yılmaz Odabaşı

Haziran 15, 2017

Yolculuk: "Okuribito"

Bir filmin böyle afişi olsun da ilgi çekmesin. Arkada Fuji dağı, çimenler, akan bir nehir ve çellonun sesi. Bu aralar hayal ettiğim muhteşem üçlü... Fuji değil tabi, herhangi bir dağ da olur ama böyle kar tepeli olsa iyi olur... Tanımak isterseniz kendisi, Bay Daigo Tokyo'da bir büyük orkestrada çellist. Ne kadar! pahalıysa Japonya, karısı da çalıştığı halde kıt kanaat geçiniyorlar, küçük bir evde, mütevazi bir hayat sürüyorlar. Derken orkestra kapanıyor ve Daigo'nun doğduğu küçük bir kasabadaki ailesinden kalma evlerine dönmekten başka çareleri kalmıyor. Gidecek bir yerinizin olması harika bir şey! Hikaye burada başlıyor gibi değil mi? Bence filmlerin hikayeleri film bittiği anda başlıyor. Düşünsenize; kötüler ölüyor, iyiler kazanıyor, bütün o işin içinden çıkılmaz olaylar çözülüyor, kadınlar erkekleri erkekler kadınları anlıyor, aşk layığını buluyor ve film bitiyor. Ne büyük haksızlık. Oysa hayat asıl o zaman başlamıyor da, ne... Dinlemek isterseniz müzikleri burada filmin.


Çiftimiz sakin, az insanlı, az binalı, büyük bir nehirli, muhteşem dağ manzaralı küçük kasabalarına gelir. Adamın doğup büyüdüğü yer olduğu için herkes onun çocukluğunu bilmekte, eski anılarından, bazen de ailesinden bahsetmektedir. Bu onları kimi zaman üzmekte kimi zaman mutlu etmektedir. Daigo'nun ailesi de müzisyendir ama yaşamamaktadırlar artık. Hayat giderleri az olsa da gider giderdi, haliyle de çalışmak gerekiyordu. İlanla bulduğu bir işe ilk gün ilk dakikasında alınır bayımız. Çünkü zaten başka başvuran olmamıştır, çünkü kasabadaki herkes ilanı vereni tanıyor ve tam olarak ne yaptığını biliyordur. Yüklü bir avans hemen eline tutuşturulduğu için de mutlu mesut evine gelmiştir beyimiz. Yolculuk, olarak tarif edilir iş ona. Biz insanlara yolculuklarında yardımcı oluyoruz, denir. Ertesi sabah ilk işine ustası,aynı zamanda patronu olan bay Ikuei ile giderler. Bin pişmandır! Patronu da, ilk iş için maalesef çok zorlayıcı bir örneğin denk geldiğini itiraf eder. Yine de arkasına bakmadan kaçamaz; ustası rica eder, "alışırsın, iyi para kazanırsın", der. "Nihayetinde bir iştir bu da"der. O gün durmaya ve ertesi gün gelmemeye karar verir. Ertesi sabah başka bir iş çıkar.
İşleri bittiğinde evden ayrılmak üzere kalkarlar. Ev sahibi bizim Daigo'nun ellerine sarılır. Eğilip kalkıp, belini büküp doğrulup arigatoo, arigatoo, der. Gözleri dolar Daigo'nun. Hani, o güzelim Bach çello konçertolarını çalarken  bu kadar teşekkür almamıştır. Ustası Ikuei de ona gülümser. Bu, Daigo'da yaptığı işe olan tedirginliğini, korkusunu biraz azaltmıştır. İşin kendisinin değil, aslında işin ve insanın neye hizmet ettiğinin önemli olduğunu kavramasını sağlamıştır. Ne iş yapıldığı, işin kişiye nasıl bir konum sağladığı, yaşanılan toplumda hangi basamağa denk gelindiği Japonlar için de önemliydi pek çok toplum gibi. Kimi zaman kasabada yürüyüşe çıktıklarında bazı tanıdıklar onlara selam vermez olmuştu.Üstelik çok yüksek bir ücret almasına rağmen. Üzülüyordu elbet Daigo buna ama daha az önemsiyordu da. Bununla birlikte hâlâ karısına da söyleyememiştir ne iş yaptığını, tâki karısı tesadüfen öğrenene kadar. Çok üzülür Mika, yani karısı. "Ben şimdiye kadar mütevazi hayatımızdan hiç şikayetçi olmadım, fakat buna katlanamam, böyle bir işte çalışıyor olmanı kabul edemem", der ve kocasını terk ederek evden ayrılır. Daigo yine üzülür. Ancak yapacak bir şey yoktur. Hem, başka bir işi yoktur hem de içten içe işinden çokta şikayetçi değildir artık. Ölen annesinin ve onu küçükken terk etmiş babasının yarattığı travmaları iyileştirici bir etkisi vardır sanki işinin. Üstelik ustasını ve ara ara hayatla ilgili yaptığı sohbetlerini de seviyordur. Ve günler böylece gider ve gider... 


Nihayet hikayeleri hüzünlü ama mutlu bir sonla başlar... Daigo ve Mika sevgilerinin değerini görür, bir araya gelir ve hatta çocuk yapmaya karar verirler. E, tabi Mika eve döner. Kasaba Daigo'nun yaptığı işi takdir eder, onu kabullenir. Önemli bir işini karısı Mika ile birlikte yaparlar hatta.


Orjinal adı: Okuribito (Son Veda)
Yönetmen: Yojiro Takita
Oyuncular: Masahiro Motoki (Daigo), Ryôka Hirosue (Mika), Tsutomu Yamazaki (Ikuei)
Yapım: 2008, Japonya
Yazar: Kundô Koyama
2009 en iyi yabancı film oscar'ını getirmiş Japonya'ya.

Ben ağladım filmi izlerken. Lakin, o kadar acıklı bir film değil, benden kaynakladığını düşünüyorum.