Ağustos 20, 2018

Tanrıdan Gizlenecek Bir Yer: Westworld

"Tamamen özgür olan bir varlık kendi temelindeki dürtüleri sorgulayabilmelidir. Onları değiştirebilmelidir."

Geleccek hakkında kim düşünmez değil mi? Kendi geleceği hakkında düşünmeyen olabilir, carpe diem moduyla yaşamayı ölene kadar güdecek olanlar olabilir, onu demiyorum. Dünyanın geleceği hakkında diyorum. Ne de olsa dünyanın geleceği bizim bugünümüz olacak bir gün. Geçen gün bulaşık yıkarken radyoda iki kişi konuşuyordu: Hawking dahil hemen bir çok bilim insanı merak ediyormuş; neden gelecekten birileri geçmişe, yani bizim bugünkü dünyamıza gelmedi henüz. Öyle ya, gelecekte zamanda yolculuğun mümkün oluyor olacağı varsayılıyor ise neden hala gelmediler? Hawking'in çılgın bilimci paradoksu teorisini hatırladım. Kendisi de kendisine bu soruyu sorup kendi açıklamıştı. Ona göre, geçmişten geleceğe yolculuk mümkün olabilecek fakat gelecekten bugüne olamayacak. Detaylı incelemek isteyenler şuradan bakabilir. Sanırım en azından bugünkü bilinen bilimle, parantezini eklemiştir ama ben de ekleyeyim.


Kimse bana sormaz ama, bana sorarsanız, zamanda yolculuk bizim şimdi algıladığımız, öyle düz bir çizgi üzerinde gidip gelmek gibi bir şey değil. Çünkü zaman öyle bir şey değil... O nedenle de aynı kişinin-kişinin-zamanda yolculuk etmesi diye bir olayımız olmayacak. Elli altmış yıl sonra Türkçe bilen bir bilim insanı bunu okuyup kafa sallayacak, görün de bakın. (Olursa öyle biri.) Geçen hafta, şimdi ölmüş olan bir arkadaşımın evinin önünde durdum uzun uzun penceresine baktım. Oldukça hareketli bir sokaktır. İnsanların kimi bana çarparak kimi sıyırarak geçti gitti. On yirmi yıl önce de pek çok kez aynı noktadan aynı pencereye bakmışımdır biliyorum. On yıl önceyle şimdi ki duruşum arasındaki olan-biten şey neydi? Bence o zaman değil. Başka bir şey. Geçmiş diye bir şey yok. O yüzden de yolculuk yapılamaz. Hareket bir kez yapılıyor, olaylar bir kez oluyor ve bitiyor.


Gelecekten gelememek konusundaysa Hawking'in -çok da anlamadığım- teorisine karşılık benim çok daha basit ve anlaşılır teorim şudur; insanlar gelecekten gelmiyorlar çünkü yoklar... Bizim o kadar uzun bir geleceğimiz olmayacak... Ya da zamanda yolculuk teorisiyle uğraşılan bir gelecek evrenimiz olamayacak. Nedenini açıklayayım tabi efenim: Westworld televizyon dizisi son zamanlarda oldukça favori. Onu tutalım bir kenarda. Kod yazma eğitimleri henüz bizim devlet okullarında çok zaman tutmasada batı dünyasında ilkokula kadar indirilmiş ve her çocuğun okuma yazmayla birlikte öğrenmesi zorunlu görülüyor. Ben Westworld dizisini ilk duyduğumda "ay aman banane ben Battle Star Gallactica' mın üzerine gül koklamam," demiştim. Fakat Ramin Djawadi denen "manyak" müziklerine el atarak fikrimi değiştirdi. İzledim. Hikayenin temasının özü insan ırkının nereden geldiği ve neden geldiği üzerine, yan temacıklar yine bildik; ölümsüzlük, genç kalmak, uzun yaşamak vesaire vesaire... Hikayeyi anlatmak için genelde yapay zeka olarak adlandırılan, insan türünden ayırt edilmesi neredeyse imkansız insanımsı robotlarla bir dünya kurgulanmış. Kovboy kasabası, japon köyü, ortaçağ kasabası, kızılderili köyleri gibi evrenler yaratılmış. İnsan türü buralara geliyor ve tıpkı Tanrıdan gizlenmiş bir yerdeymiş gibi canı ne isterse onu yapıyor. Bir yer düşünün asla ölmüyorsunuz, acı çekmiyorsunuz, cezalandırılmıyorsunuz. Ve hayal edin neler yapılmazdı. İnsan olup olmadığı ayırt dahi edilmezken üstelik... Dizinin dayandığı temelin Shakespeare'ın "Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar."deyişinden esinlenildiği söyleniyor. Gerçi biz de krizle gelen krizle gider diyorduk ama olmadı. Her zaman olmayabiliyor ki Westworld dünyasında da olmuyor. Westworld dünyasının hayal edilebilmiş olması, yapay zekaların insanlar için neler ifade edebileceğinin çok küçük bir parçası. Fabrikalardaki ağır işlerin tamamını yapabilirler, bütün pis işlerimizi, hamallıklarımızı, hizmetçiliğimizi yapabilirler. Ve sanırım uçurumlardan bizim yerimize sarkıp fotoğrafımızı çekebilirler, ilaçlarımızı deneyebilirler, ve en önemlisi onları istediğimiz kişilerin yerine geçirebiliriz. Ölen yakınlarımızın yüzlerini yapay zekalarla canlandırabiliriz. Şimdi hayal edemediğimiz pek çok şeyimiz olabilirler. Bunlar gibi pek çok sebepten sistem bugünün çocuklarını kod yazmaya hazırlıyor. Peki yapacakları her bir hareketin kodlanması mümkün olabilir mi sizce? Kesinlikle olamaz. Bu nedenle yapay zekalar öğrenebilen bir tür olacak. Öğrenebiliyor olmalarıda bizlerle onlar arasında çok olası bir savaş demek olacaktır. Kısacası eğer yapay zekaları istiyorsak onları kendilerini kodlayabilen bir yazılımla yapmak zorundayız. İnsan egosunun bunu tahmin ederek yapay zeka yazılımlarından ve teknolojisinden vazgeçmesini beklemek çok komik olacaktır. İşte bu yüzden bir geleceğimiz olmayacak. "Biz insanlar bir neden yüzünden bu dünyadayız. Üstünlüğümüze meydan okuyan her şeyi öldürüp yok etttik. Üzerinde hakimiyet kuramayacağımız canlı kalmayınca yapay zekalı oyuncaklar geliştirdik." diyor Anthony Hopkins dizide. Bence de öyle olacak.


Westworld dizisi insanın özüne dair farklı farklı çok şey söylüyor. Tanrının bizi kodlamış olma ihtimali oldukça yükseliyor aklımızda. Yani kaderin gerçekliği. Eğer öyle olmasaydı biraz olsun değişmezmiydik bin yıllar boyunca... Sürekli aynı hataları aynı kibir ve ego savaşlarını yapıp duruyoruz. Güdülerimize dair hiç bir şey değişmiyor. Yiyeceğinden fazla bizon öldüren beyaz adamla aynı dünyaya gelmiş insanların bazılarını derisi, inancı ya da ırkından dolayı cezalandırmak isteyen beyaz insanın hırs ve güç istenci aynıdır. En önemli kurgularından biri insanın ahlak anlayışına dair yapılan gizli sorgulama. Beni de en çok etkileyen noktası budur. Ahlak anlayışımızın kendi iç kontrolümüzden değil, bizi kontrol eden güçlerden geliyor oluşu. Bu Tanrı da olabiliyor, sınav kopyamızı gözetleyen öğretmen de. Westworld dünyasının kontrol edilemiyor oluşu adeta insandan bir "canavar" yaratıyor. Kendi kontrolünü sağlamaktan aciz olacağı düşünüldüğü için belki insan özgür değildir ve dış kontrollere muhtaç kılmıştır kendini, kimbilir...


Bir diziden buralara gelinir mi demeyelim. Dünyanın ilk cyborg'ları (organik ve biomekatronik bileşimli varlık) kimlerdir biliyor musunuz? M.S. birinci yüzyılda ayağına nal takılan atlardır. Nallı atların Romalıların elinde dünya tarihini nasıl bir hızla değiştirmiş olduğunu okusanız şaşardınız. (Bill Bryson-Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi). Tıpkı bugünkü bilgisayar teknolojisini yaratan silikon çiplerin henüz 1960'larda keşfedilmiş olmasının hızı gibi. Dizi deyip geçmeyelim efenim. Her şey bir hayalle başlar... 

Ağustos 13, 2018

Melankolik

Sağda solda "Hasan Emmi fazla yaşamaz," denilmeye başlayalı bir kaç ay oldu olmadı, öyle de oldu. Hasan Emminin cenazesi bir sabah bir fındık ocağının dibinde bulundu. Sabah namazı camiden sonra evine doğru gelirken düşüp kaldığına kesin gözüyle bakıldı her iki köy kahvesinde de. Sağlık ocağının genç ve dolayısıyla hevesli doktoru inanmadı, hastaneye götürmek istedi ama hemşireler izin vermedi. "Bırak", dediler. "Adamcağız huzurla ölmüş, şimdi kesilmesine sebep olursan orasının burasının, senin pek huzurun kalmaz burda." "Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi," diyormuş halini vaktini soranlara Hasan Emmi son zamanlarda. Üzgün deyince biraz aşağı yukarı sallıyorlarmış kafalarını, fakat melankoli demesinden pek de bir şey anlamıyorlarmış. Melankoli, ne ola ki? diyen de pek çıkmamış. Yani öyle kahve masasında konuşulan bir halsiz vakitsizliği yokmuş Hasan Emminin aslına bakarsanız. Öğle namazından sonra kaldırılan cenazesinde olağan bir kalabalıklık vardı. Uzaktan gelen gideni de vardı, yaşıtları, bilen seven köyün gençleri de. Gömüldüğünün yedinci günü okunan kurandan sonra öteberisini toplamaya yaylaya çıktılar. Hevesli doktor Nejat da onlarla gitti. Önüne duran hemşireleri dinlese de, Hasan Emminin öyle kolay kalbi duracak bir adam olmadığını düşünüp durmuştu. Yaylaya varır varmaz konu komşu evinde sağı solu derler toplarken, doktor etrafı kolaçan etmek üzere aşağı, dere boyunca bir yürüyüşe çıktı. Görüş mesafesinde yarı yanmış baraka benzeri bir yer görünüyordu. Yaklaştıkça yanmış bir çadır, bir kaç kırık sandalye, etrafa yayılmış cam ve plastik parçaları gördü. Çadırın dibine gelmişti ki hemen dereye düşecek gibi oturmuş, ellerini ve ayaklarını suya sokmuş genç bir kadın gördü. Genç kadın derenin sesine karıştıkça daha da zor duyulur sesle bir şarkı mırıldanıyordu. "hüzün zaman zam... deli dalga... gibi ... vurur...", gibi bir şeydi sanki. "Öldü mü", dedi. Şarkıya dalmış olan doktor bir an korktu bile, durdu, "kim, kim öldü mü?" "Hasan emmi, ölmedi mi daha. Çok yaşamazsın sen diyorduk biz ona geçen ay aşağı inerken." "Öldü, dün, evini boşaltmaya geldi yeğenleri," dedi doktor. Sakindi. İki at arabası yolu genişliğinde yoktu dere. Uzaktan bakıldığında düz görünsede bir kaç metrede bir dönüyor, kimi sudan fışkırmış kimi suyun altında kalan taşların kenarlarından kırmızı benekli balıklar geçiyordu. Ucu bucağı görünmüyordu. Genç kadın kafasını kaldırsa doktorun şaşkın yüzüyle sakin sesinin ne kadar tezat olduğunu görebilirdi. O, çadıra, suya ve ayaklarına bakıyordu. Sormadan edemedi doktor, "Neden öyle dediniz, Hasan Emmi için? Ben köyün doktoruyum, Nejat, bana tuhaf geldi kalbinin durması, iyiydi son muayene ettiğimde çünkü." Maviyle yeşil arasında gözleri vardı kadının. Saçlarının sarı olduğu sanılabilirdi. Kırmızıya çalan baş örtüsüyle beyaz yüzü renkleniyordu. Yirmi beşlerinde ya var ya yoktu, zayıfcanaydı, güzeldi. Çadırdan arta kalan parçalara doğru çevirdi yüzünü, elini uzattı.

"Daha, aunların yüzünden durmuştur kalbi. Yorgun bir kalbin kaldıracağı şeyler değil olup bitenler son yıllarda.(bknz) Daha bıldır dozerle geldiler, Hasan Emmi önlerine durduydu. Bu sene çadır kurdular güya ama yine de bütün çerlerini çöplerini oraya buraya bırakıp durdular böyle! Her gün topluyorduk, ben, nenem, Hasan Emmi, yine de iki kuzuyla bir palağın ağzının kanamasını durduramadık bir gece de Hasan Emmi ağlaya ağlaya yürüdü aha bu dere boyunca. Öyle öyle getti geldi ay batana kadar. İnekler camışlar biliyor da yavruları bilemiyor camları, dillerine dolanıveriyor. Bir de bir pişkinler ki! İşte en son Hasan Emmi ona çok üzüldü... Vay efendim, izinleri varmış, vay efendim vergi mi ne bilmem ne ödemişlermiş. Nenem elli yıldır her yaz buraya gelir, onla beraber inekler, koyunlar, tavuklar, köpekler gelir. Bu çiçekler, bu dere, bu çimenler, şu kuşlar, Hasan Emminin ot bağlakları, yeşil soğanları, her sabah kokladığı yayla çiçekleri ne zamandır onların olmuş da iznini vermişler, anlamıyor nenem. Hasan Emmi de anlamadı. Bir kaç yıldır ellerinde tuhaf plastik çubuklarla bizim sıraca mantarları gibi arka arkaya dizili insanlar yürüyor şu tepelerden. Yürüyorlar, bazen geceleri uyuyorlar, sonra gidiyorlardı. Bir gün sormuş Hasan Emmi birine, neden yürürsün sen buralarda demiş. Gülümsemiş oğlan, aslını istersen biraz melankolik bir durumum var, açılayım, iyi gelir diye bu arkadaşlara takıldım, geldim, geziyoruz, demiş. Nelik nelik?, demiş Hasan Emmi, anlamamış. Yine gülümsemiş oğlan,  çok üzgünüm yani dayı, ama öyle böyle değil, uzun zamandır, hep üzgünüm, demiş. Bize anlatırdı da gülerdik Hasan Emmiyle. Demek bizim yaylalar çok üzgün olanlara iyi geliyor. Öyle çok, uzuncadır üzgün olunca böyle yürümeye geliniyor, demek. O da gülerdi. Nenem de, ben de gülerdik. İyi adamdı Hasan Emmi. Seveni çoktu burada. Ama demişti en son aşağı inmeden; hiç biri bizim ağzı kanayan palaktan daha melankolik, daha haklı olamaz."

Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi. Mırıldanıyordu doktor. Uzaktan çekiç sesleri, kamyon hırıltıları, kepçe gıcırtıları geliyordu. Dağları tepeleri aşıyordu insanlar. Uzaktan sis bastırıyordu. Dağları tepeleri hep aşıyordu insanlar. 

Ağustos 05, 2018

Bazen Tek Strateji Umuttur: Güneşli Pazartesiler

https://www.imdb.com/title/tt0319769/

Geçen yılın sonları olsa gerek tesadüfen izlediğim, bu kadar geç izlediğime üzüldüğüm bir film Güneşli Pazartesiler. Hakkında söylemek istediğim tek şey: sinema izlemek istiyorsanız izleyin. Javier Bardem'in oyunculuğuna hayran kalmak istiyorsanız izleyin. Kapitalizmin insanlığa neler "kattığını" görmek istiyorsanız izleyin. Gülümsemek ve hüzünlenmek istiyorsanız izleyin. Aksi takdirde boş verin gitsin...

Filme göre, Ruslar bir hikaye anlatırmış: iki eski parti arkadaşı karşılaşır ve biri şöyle der: "Komünizm hakkında bize söylenen her şey yalanmış." diğeri de şöyle cevap verir, "Evet ama kapitalizm hakkında söylenen her şey doğruymuş."

Temmuz 29, 2018

Biblo Kuşlar Uçmaz

Şiir kitapları alıyorum bu aralar. Aşktan değil ama. Uzun hikayelerin anlatamadığı dünyayı şiirin dar koridorlarında bulacağımı düşünüyorum ve hâlâ düşünüyorum daha yaşamayı. Bu dünyadan göçerken insan ırkının sevgisini kalbimde taşıyacak kadar aptal olmadığımı biliyordum ama şimdi, ya ölümüm erken olacak diyorum ya da bu soğuk ve karanlık hissizliğin geliş vakti erken oldu. İnsanın insandan bu kadar erken soğuması neresinden bakarsanız ne adil ne de hayra alamet. Bazen, duruyorum bir kenarda ve fazlasıyla traji-komik bir şey düşünüyorum; eğer daha çok vakit varsa göçüp gitmeme, bu kadar insanla bu dünyada bunca vakit ne yapacağım?
***
Bir adadayım, her yanım derya deniz, beyazdan daha beyaz kumlar, yer gök mavi, sırtımı dayadığım bir ağaç, ayağımı uzattığım yine ağaç. Dört yanım açıklık, istesem her yana gidebilirim, baksam her yer yol ama gidecek ne bir araç ne bir yön var. Denize bakıyordum sanki hala uyandığımda. Bir sonraki rüyamda tanımadığım, hiç görmediğime emin olduğum bir adam; oldukça yetişkin bir yaşta, dalgalı koyu renk sık saçlı, koyu esmer tenli, az göbekli, böyle yapılı bir adam. Siyah polo yakalı bir tişört, koyu yeşil spor bir pantolon giymişti. (Tanıyan varsa bir zahmet iletsin, rüyamda dolanmasın.) Benim hiç görmediğime emin olduğum bir yüzü bilinçdışım nereden buldu çıkardı şaşkınım. Ben bir uçağa binip gitmeye çalışıyorum o sürekli bana bir şeyler anlatarak engel oluyor. Sonra, perdeler perdeler arasından geçiyorum, aşırı lüks bir uçağa biniyorum. Ahşap oymalı kolçaklı sandalyeler, uzun masalar, kırmızı halılar, geniş aynalar, koridorlar, salonlar; öyle böyle lüks değil hani. Oturuyorum bekliyorum, yanım kalabalık, bu sefer yuvarlak yüzlü açık renk tenli biri yanımda, böyle gençten, iyi kalite giyimli, zengin bir havası var, konuşmuyor hiç. Bekliyorum, bekliyorum ay aman yine kalkmıyor ya uçak ben uyanmadan. Uyanınca da bilemedim ne oldu; gittim mi kaldım mı... 

Temmuz 22, 2018

Göründüğümüz Hayat: Mutlu Son

Michael Haneke'nin yıllar önce Unknown Code adlı Juliet Binoche'un oynadığı bir filmini izlemiştim. Çok anladığımı söyleyemem. Her ne kadar sanat eserini sevmek için, tıpkı insanlar gibi, anlamak gerekmese de sevdiğimi de söyleyemem.

Derin derin üç soluk aldı ve verdi baba. Sonra suya doğru sürdü arabasını. Batmaya devam etmekten çekinmedi. Sonra yolun yarısında, suyun içinde durdu bir kez. Ona oraya kadar eşlik eden kız çocuğu hiç bir şey yapmadı. Çocuklar insanlar gibi değildir çünkü.


Oysa bu filminde son sahneden sonra sandalyede kalakaldım. Işığı açmak, soda şişesini mutfağa bırakıp çay almak istiyor ama yapmıyorum. "'Blu-ray' oynatıcı şuradan kapanıyor, benim oğlanı yatırmam gerek, deyip filmi bitiremeden gitmişti arkadaşım. Son sahneden sonra içimi kazıyan bir çello filmin fragmanıyla birlikte tekrar tekrar çalıyor. Daha kaç defa dinlemekten hoşlanacağım, emin değilim.


Burjuvazi Haneke'nin hep derdi olmuştur, burada da öyle. Başlayan ve birbirini takip eden olaylar silsilesi yerine parça parça ve uzun görüntülerden oluşan bir gösterimi tercih etmiş. Müzik yok. Bu yüzden daha gerçekçi hissediliyor. Bir ailenin günlere, aylara yayılmış hikayesini zaman sırası, karakter tanıtımı endişesi gözetmeden, bizim tarafımızdan çözümlenmesini ve yorumlanmasını beklemiş. Sinemada seyircisinin aklına güvenen kazanıyor. Türk sinemasının Yeşilçam sokağından dışarı çıkamamasına şaşırmamalıyız. Bir sahnede babanın bir yere gittiği uzun uzun gösteriliyor. Vardığı yerde mahalleliyle uzun uzun konuşuyor, yaklaşık beş altı dakika, sanki karşı komşumuz ailemizden biriyle karşı binanın önünde bir şeyler konuşuyor ve biz meraktan çatlıyoruz duyamadıkça. Gördüklerimiz hariç sahnenin tamamen dışındayız. On onbeş dakika sonra başka bir sahnede neler olduğunu anlayabiliyoruz ve genelde olaylar filmin tamamında böyle gelişiyor. Koşma aksiyonunun bile olmadığı bir filmde heyecanı, ilgiyi ve hikayenin nasıl ilerleyebileceğine dair olan merakı hep yüksekte tutuyor bu teknikle Haneke. Bazen günlerimizde bize iyi gelen hiç bir şeyin olmadığını düşünürüz, hatta hiç bir şeyin olmadığını düşünürüz ve dahası uzun süre olmayacağına dair inancımızı da koruruz, ve fakat yine de yaşamaya devam ederiz, çünkü biliriz bir şey olacaktır, olmalıdır, olur elbet bizim için de. Sonra bir gün anlarız; olan budur işte: yaşamak. Seçebildiğimiz, kotarabildiğimiz, becerebildiğimiz, altından kalkabildiğimiz, yaşamak...  Film boyunca beklenen olayların tam da karşımızda geçip gittiğini görürürüz bir müddet sonra. Burjuva ailesinin oradan toplumun, dışarıya karşı olan iki yüzlülüğü, birbirlerine gülümseyen ve hal hatır soran bireylerinin fazlasıyla uzak ve yabancı olmaları bu zengin fransız ailesinin hikayesinde çok iyi anlatılmış.


Siyah saçlarını savurarak, sevgilisinin, sevgilisinin kızının, karısının ve yeni doğan oğlunun karşısında olanca kuvvetiyle arşeyi sallıyordu kadın. Müziğin anlattığını kimse duymuyordu. Sevgilisi onu hiç görmemiş, hiç konuşmamış, hiç duymamış, hiç dokunmamış gibi bakıyordu...


Isabelle Huppert en son yirmi yıl önce izlediğim Seremoni filminden bu yana nasıl neredeyse hiç değişmemişse, oğlu rolündeki Mathieu Kassovitz, Amelie filminden bu yana epeyce olgunlaşmış görünüyordu. Aşk'ın, Üç Renk Kırmızı'nın, Ve Tanrı Kadını Yarattı'nın Jean-Louis Trintignant 87 yaşında belki de yalnızca kendini oynuyordu.

https://www.imdb.com/title/tt5304464/videoplayer/vi3467753497?ref_=tt_ov_vi

Temmuz 15, 2018

Gelmiş geçmiş en güçlü zehir, Caesar’ın defne tacının eseri.*

Masumiyet Alâmetleri*

Görmek dünyayı bir kum tanesinde,
Cenneti bir yaban çiçeğinde...
Almak sonsuzluğu avuçlarının içine,
Ebediyeti ise bir saate.
...
Bir köpek açsa sahibinin kapısında,
haber verir yıkılışını devletin;
yollarda helak edilmiş bir at,
yalvarır tanrıya insanoğlundan intikam için;
her çığlığı avlanan o tavşanın,
aslında düşen gözyaşıdır yiten aklın.
Bir tarla kuşu kanadı kırık,
sessizliğe boğar şarkısını üç başlı meleğin.
İnsanoğlu eğlencesi üzerine dövüşe hazırlanmış bir horoz,
ürkütür yükselen güneşi.
Her bir ağıtı kurdun ve aslanın,
bir insan ruhunun cehennemden yeryüzüne inişi.
Orada ve burada gezişi bir vahşi geyiğin,
tek koruyucusu insan karakterinin.
Halk tarafından hor görülmüş bir kuzunun kanı,
ve her şeye rağmen bağışlayışı celladını…
Haykırışı yarasanın gece çökerkenki,
terk edişi inançsız bir zihniyeti.
Ve yine gece çökerken bir baykuşun gelişi,
inançsızın korkusunun dile gelişi.
Küçük çalıkuşunu inciten adam,
sevilmeyecektir hiçbir zaman başka bir adam tarafından.
Bir öküzü bile hiddete boğabilen adam,
sevilmeyecektir hiçbir zaman başka bir kadın tarafından.
...
Her kim ki alay konusu eder bir bir çocuğun inancını
işte o alay konusu olur yaşamda ve ölümde
her kim ki şüpheyi sokar bir çocuğun aklına,
kurtulamaz çürüyen mezarında
ama her kim ki saygıyla karşılar bir çocuğun inancını
o zaman galip gelir cehenneme ve ölüme.
...
Gelmiş geçmiş en güçlü zehir,
Caesar’ın defne tacının eseri.
ama o bile yenemez,
nasıl tahrip edebilir ki kuşanılmış bir zırhı?
Ancak altın ve mücevherler süslediğinde sabanı,
bütün oklar imrenecek,
barış dolu sanata!
Bir bilmece ya da cırcır böceğinin kanat çırpışı,
uygun bir cevaptan şüphe edebilmek içindir.
Karıncanın adımı ve kartalın yolu
aksakları bile felsefeye karşı gülümsetebilir.
ve gördüğü şeyden şüphe eden,
ne yaparsan yap, inanmayı seçmeyecektir.
...
Bir tutkuya sahip olmak kişiye iyi gelebilir,
fakat tutkuysa kişiye sahip olan bu hiç iyi değildir.
Fahişe ve kumarbazlar, devlet eliyle yetkili,
inşaa ederler, bu devletin kaderini..
...

-William Blake,  Auguries of Innocence*

çeviri: anonim ve kendi kontrollerim. 

Temmuz 01, 2018

Her Şeyi Açılıp Gider Sanırdım, Bir Kez Şiire Konmuşsa

KAVŞAKTA

artık gelince biliyorum, önceleri korkardım
şöyle ufak bir şey, sudan kaçmış ayışığı
otuzbeşbin atlının dağdan gelen yankısı
önceleri açılıp gider sanırdım her şeyi
her şeyi açılıp gider sanırdım, bir kez şiire konmuşsa
menekşeler, bademler, büyük adamlar, kutsal olan ne varsa
şimdi bir çekiç ve bir alan yetiyor çaresizliği anlamaya
örneğin bir eczanede bir koku duyuyorum
tamam.

oysa ben eczaneye bir ilaç için girmiştim
sirozluyum, yada mitral darlığım var, ülserliyim belki de
niyetim bin yıl direnmektir bu halde bile
romaymış, bizansmış, cumhuriyetmiş, bilmem neymiş, bahane
turuncu bir çiçek açarmış bir yerde akşamüzerleri
eskiden büyük adamlar geçmiş topuz gibiymiş her biri
(o koku)
hangi budala söylüyor artık bu sözleri
el ettim birisine, bir başkasına giymediğim şapkamı çıkarttım
ne dağları tanıdım, ne denizleri ne ötekiyi ne beriyi
daha demin uyanmıştım, az önce, baktım
vakit akşam.

hayrola yunus kazım, hayrola karlı dağlar
hayrola karlı dağlar, hayrola yunus kazım
geceniz bereketli olsun, gününüz sağlam
ben geldim gittim işe yaramayan şeyler topladım
kancalı iğne, balık oltası, tabanca, bomba filan
dağ gölgesi, köşebaşı, odun ve duman
bu arada başağı tanrı bildim, mührümle onayladım
ağaçlara ve otlara çocuklar gibi baktım
kurda kozaya öyle, kalem kağıda öyle
derken bir ihanet gibi vurdu gözüme her şey
anlatamam.

ilaç milaç bok püsür.
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam.

-Turgut Uyar, Göğe Bakma Durağı, Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2018

Haziran 24, 2018

Başlangç

Başlangıç

Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan

-Edip Cansever, Şairin Seyir Defteri, Adam yayınları 1994.

Not: Ben de, gençliğimi bırakıp orta yaşlarıma başladığım bu zamanlarda hemen bir çok insan gibi şiir okumanın diğer edebi türlerden sonraya bırakılması gerektiğini anladım. Aklın kesinlikle başta olmadığı o zamanlarda yazmaya ve okumaya şiirden başlanmasının yine genç insanın o "her şeyi bilen" aklının bir yanılgısı olması elbet çok şaşırtmıyor beni şimdi.
Ben de sizin kadar tahmin ediyorum ki şiirin bu yüksek duruşunda aşkın çok geniş bir payı vardır. O dönemlerde aklın tersine kalp öyle küçük sanılır ki aşk gibi ne söylense eksik kalan bir hissiyatı sığdırmak pek mümkün görünmez. O nedenle ki en tez elden anlatış yolu olarak çoğunlukla şiir seçilmiş olmalı. "Şiiri tam olarak anlayabilen bütün metinleri rahatlıkla anlayabilir", deniyordu bir filmde. Biraz düşündüğümde edebiyat metinlerinin mutlak, sırayla okunması gerekmediğini biliyorum, ancak şiirin, kesinlikle yazıldığı dile bir hakimiyet kazanıldıktan edebi bir zenginliğe erişildikten sonra tam olarak anlaşılabileceğini söyleyebilirim.

Haziran 18, 2018

Bilmenin Dayanılmaz Mutsuzluğu

Gözlerimizde bilinen galaksilerde olan milyarlarca yıldızdan daha çok atom vardır.(kaynak: Carl Sagan) 

Peki ne düşündük bunu öğrenince? Belki biraz hayret, bir sevinç öğrendiğimize. Bir amacımız olmazsa bilgi böyledir. Ee, dedirtir insanı. Eğer gözlerimizdeki atomun bilgisi bizi bir yere götürmeyecekse neden bilelim ki? Doğru, bu nedenle öğreneceklerimizi, gizli ya da açıktan, seçeriz. Bu yüzden beyin, işine yaramayanları unutmakta, gerekli gördüklerini öğrenmekte daha hızlıdır.  Bu yüzden öğrenciler, "öfff, ne işime yarayacak bu formül ya", deyip burun kıvırıyor. Haklılar. Önce neden gerekli olduğunu anlatabilmeliyiz. Onlara bir amaç verebilmeliyiz. Kısacası bilgi araçtır. Neyin aracı? Anlamanın. Anlayıp ne olacak? Değiştirmenin ilk koşuludur anlamak, ya da bir köşede tutacaksın, umursamayacaksın.

Fakat bilmezsen ne umursamazlık yapabilirsin ne de değiştirebilirsin. Bilmek dürter insanı. Rahatsız eder. Bilgiyle beraber bilmeye ortaksındır artık... Kaçamazsın. Bilmiyorsan kaçabilirsin. Fakat biliyorsan, biliyorsundur artık...