Eylül 28, 2016

"İncirlerin Altına"

Bir Dostu Ölü Götürmek

Boş bulunup gülersen
Bir ölünü görünce 
Ocağa tütsü atarsın
Pencerene sürme çek

Ölünün babasıyla
Uzunca bir rakı iç
Anmadan eski günleri
Bırak biraz ay doğsun

Dört arkadaş bir olup
Tahta kutu içinde
Ölünüzü götürün
İncirlerin altına

Dönersen ıslık çalarsın
Yol uzun, su karanlık
Otur bir çardak altına
Bırak biraz yağmur yağsın

1979, Ergin Günçe


Gülseren Y., Yusuf G., Sibel K., Aynur E., anısına.

Eylül 25, 2016

Yemiyoruz Kuzum

yeğenler
Birinci sınıfa başlayan yeğenim annesine; "Sen kalkma kalkma, uyanma, ben kendim binerim servise", demiş. Ana yüreği pek üzülmüş, gözleri dolmuş da, teyzeler yutmaz! Biz de geçtik o yollardan diyeceğim de, oradan başlamamıştık.

Yolunuzun ve kalbinizin ışığı hep sizinle olsun canlar...






Eylül 22, 2016

Serçeler...

Manzaralara verilen romantik anlamlar bizi biraz da viran eden. Oysa  bu fotoğrafta sadece Ay, Jüpiter ve Venüs bir arada görülmektedir. (kaynak) Hepsi bu; gökyüzünde bulunan üç gezegen. 

"Huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktur.", demiş Yusuf Atılgan. Ben yıllardır böyleyim; ya geleceğin kaygısı, ya geçmişin kaybolmayan örselenmeleri... Hayat hiç sürpriz yapmadı bana. Ucunu gördüğüm hiç bir yol yön değiştirmedi. Hiç, birden kapı çalmadı. Olmayacak olmadı hep... Ya peşinden koştuklarıma kavuştum, ya hayal kırıklıklarıma ağladım, verdiklerine şükrettim ama sürpriz olmadı... Hep koştum. Delicesine. Soluk soluğa kaldım, yoruldum, düştüm, yine de bırakmadım. Tutanamayanlara hep kızdım. Hayatın bir ucundan olsun tutmak istemeyenleri ne anladım, ne kabullendim. Onlar; nasıl olur da bu kadar pervasız olabilirlerdi... Çünkü, ben bırakırsam, biliyordum, yuvarlanacağım yer çocukluğum olacaktı. Dedemin yeşil gözleri, anneannemin sıcak elleri. Artık aynı yerden akmayacak derelerin serin suları...  Alabileceklerimin peşinden de koştum, hiç umut vaat etmeyenlerin de. Yalan yok, sevildim de, sevdim de, ama hep biraz eksik kaldı, eksik bıraktım, geçmişi silemeyen her insan eksikti benim için. 

Ankara soğuyor, pencerenin demirine serçeler kondu. İki yıldır ekmek kırıntıları koyarız, özellikle kışları. Sanırım onları arıyorlar, ama evde ekmek yok, veremedim bir şey. Tarık Akan'ın töreni var televizyonda. Bir arkadaşı hem konuşuyor hem ağlıyor. Ben de. Çok içimi yaktı bu yüz yüze dahi gelmediğim adam,(uğurlar olsun) sanki masumiyetimden bir parça daha koptu. Sanki gidenlerle ölünmüyor ama, kalanlarla da yaşanmıyor gibi... Genco Erkal 'yaşamak' şiirini okuyor şimdi. Elli kere okudum bu şiiri, yine de ciddiye alabildiğimi sanmıyorum yaşamı... Zamanın zalimliğine meydan okudum, her seferinde kaybettim. Şimdi, artık, kabullendim; sen kazandın zaman. Aldıklarını geri vermeyeceğini biliyorum, artık savaş bitti.


"Örselenir, zedelenir ne kadar kollasan / Bu büyülü nakışlar bir tutam toz olacak" 
-B. Necatigil

Eylül 19, 2016

Eylülün Kabahati

Hayata kızıp durmanın bir manası yok. Nihayetinde bize hiç bir şey vadetmedi.

Belki de eylüle kızmalı. Hep o varken oldu pek çok şey ne de olsa. Gülseren eylülde gitmemiş miydi. Anneannem, babam, benim çocuklarım ve Tarık Akan. Bilmem kaçıncı filmini izliyorum geri gelmiyor. Bendeki de  ne umutmuş kardeşim, dile dile bitmiyor!... Dediydin ya hani, 'keşke senin kadar umutlu olsam.' Olma. Umut pandoranın kutusundan çıkan son kötülükmüş, olma... Velhasıl, herkes eylülde gitmiş olduğuna göre, eylüldedir kabahatin aslı.

Sabah uyandım ölüm, akşam oldu bitmedi gitti, gün de haberler de... Dişlerim neredeyse bitmiş. Bir yıl çalışsam anca bir çene kazanacağım kendime, değer mi diye düşünmüyor değil insan... Kolum acıyor diğer yandan, iğneden herhalde. Ankara iyice soğudu, camı kapatmalı ya, kalkmaya mecal kalmamış. Hani el kol kalkmaz derler ya bir yerden sonra, öyle bir şey galiba. Bu, 'hasretinle yandı gönlüm', şarkısı nasıl bir şey böyle; sinirlerimi bozuyor, dinlemek de dinlememek de...

Filmler ve hayat gelmiyor mu sizin de aklınıza bugün? Birbirlerine benzetir kimileri ya, ne saçmadır. Bir kere hayatın ihtimalleri ile filmlerin ihtimalleri bir mi Alla'sen. Filmlerin insanları bellidir, yönünüzü nereye çevirirseniz çevirin değişmez, oysa hayatta her şey mümkündür, ölümdür tüm olasıkları sonlandıran. Sadece filmlerde daha kısa sürer ihtimaller, hayatta uzun. Olacak olan bir gün mutlaka olur, sadece zaman alır. Belki zamansallıkları benzer birbirlerine bu bakımdan. Ve zamanlı oldukları için kıymetlidir. Düşünün bir, bazı uzun filmlerde sıkılıyoruz, işte, hayat da gereğinden uzun olsaydı sıkılırdık, zaten üşengeç olan insan ırkı iyice tembelleşirdi. Diyelim sonsuz zamanım olsaydı,  ne sevmeye ne gülmeye ne de gidip görmeye zaman ayırırdık. 'Nasılsa bir gün yaparız', derdik. Gördünüz mü; ölüm bizi nasıl terbiye ediyor... Melih Kibar'da ne güzel işler yaptı, gitti...

Heidegger zaman; insandır, diyor. Yani aslolan zamanın kendisi değil, Dasein'ın zamanlılığı, zamansallığıdır, diyor. Gelecek kapalı bir kutudur, henüz yoktur ve tarihi mümkün kılan ölümdür, diyor. Bilemiyorum, henüz hem fikir değilim kendisi ile. Bana fazla kibirli geldi fikirleri, insanı pek çok şeyin, zamanın bile merkezine koyması misal. Yine de sabretmek gerek, hayat bitmeden anlaşılmaz hiç bir şey. Ne de olsa, ancak zaman neyin efsane neyin gerçek olduğunu söyleyebilir, öyle değil mi? Misal, üç kadeh şarap içtim, henüz yeterince saçmalamadığımı düşünüyorum, oysa inanıyorum ki saçmalayınca çok iyi bir yazı çıkacak ortaya. Çıkmadı gitti... Olmadı gitti... Biliyorum, benden sebep çoğu. Lakin, dayanamıyorum insanın kötülüğüne, hani dayanmak neyse de, kabullenemiyorum... Bu şarkı da güzel...

Biraz da masal yazayım, o daha keyifli...

Eylül 16, 2016

Tüh ki ne Tüh!

Bugün değildi be Ferit, bugün değildi... Daha çok vardı... Hele sana daha çok vardı...
Ah, hayat hiç iyiye gitmeyecek artık belli, Ah, gitti çocukluğumun mutluluğundan bir şeyler daha...
Ah, neşelerim, hüzünlerim, aşklarım, şarkılarım, gülmelerim, ağlamalarım...
Ah üzüldüm ne üzüldüm... Ah hiç tanımadan ne yakınmışız... Ah, görmediğine de yanarmış insan...


Allah gani gani rahmet eylesin... 

Eylül 04, 2016

Kuşlar Uçtu

Tam iş yerinden çıkacağım kapı çaldı. Bir adam; sarışın kızıl arasında, uzun boylu, yeşil, kendine yakışan bir tişört ve haki renkli standart bir şort giymişti. Şık görünüyordu. Yanında genç bir kadın vardı;  esmer, hafif çekik gözlü, zayıf, beyaz bir tişört alelade bir pantolon giymişti. "Geç ya da gel böyle", gibi bir şey diyordu adam kadına ben kapıyı açtığımda. Bunu deyişinden mi biraz, hal tavır  görünümlerinden mi bilmem, kız, babasına hiç benzemiyor, diye geçirdim içimden ben. "Buyurun", dedim sonra da."Çevirmenlik ofisi mi?, dedi önce, sonra,  "Merhaba, biz evleniyoruz, eşim Kazak, bu belgelerinin tercüme edilmesi gerekiyor." dedi.
***
Saate baktım, geç kalmıyordum, normal bir hızla bindim trene. Son hastaydım randevu verilen, geç kalırsam bir kaç hafta daha beklemem gerekecekti. Yer vardı, oturdum. Karşımda genç bir kadın vardı; otuzlarında ya var ya yoktu. Pastel, toz pembesi bir göz farı sürmüştü, griye çalan bir kalem çekmişti farın üstüne, tıpkı gözlerinin rengi gibi. Açık mavi, karanlıkta gri olacak olduğu belli iri, hafif dışa çıkık gözleri vardı. Çok güzeldi.  Yanında, tanıdığı olmadığı aşikâr bir erkek oturuyordu. Adam kördü.
***
Hastanenin kapısından girdim. Genç bir erkek yanındaki kadının yanağını sımsıkı öptü, güldü sonra. Kadın da gülüyordu. Bir şeye seviniyor gibiydiler. Bir şey dedi kadın, "ağzını burnunu kırarım"' dedi erkek gülerek. Kadın da gülümsüyordu.
***
Hastaneden çıktım.  Bir kuş bir dala konmak için uçuyordu. Bir başka kuş da aynı dala doğru geliyordu. İkisi de daldaydı, ama birbirlerini görmediler. Kuşlar uçtu, hayat kısaldı. Bir acı bir başka acı buldu kendine, kendini sökmek için. Olmayan bir yaş aktı görünmeden kimseye; daha ıslak, daha sıcak, daha tuzlu. Bir tren hızlıca geçti. Bir adam indi trenden, aynı trene bindi bir kadın. Birbirlerini görmediler. Bir keski indi göğüse doğru, ne kan akıyordu ne de bir iz kalmıştı görünürde.
***