Kasım 18, 2017

Şiir: Kuşlu Gazel

KUŞLU GAZEL

Koyup zarfın içine, üstünü acıyla pulladım
Sana bir sevinçli menevişli kuş yolladım

Son kuşlarımdı bunlar, dedim telef olmasın
Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım

Esti rüzgâr bozuk bozuk, örselendi yüreğim
Eksik gedik nem varsa ezberden tamamladım

Bende sönen şavkıması sürsün diye yaşamın
Bu kuşları senin için gözlerimde sakladım

Kim sürmüş Altıok Metin dünyanın sefasını
Kirletilmiş bir zamanı yürürken adım adım

- Metin Altıok

Kasım 07, 2017

Saçmalık

Bazı köpekler vardır canları acıyınca öfkeyle havlarlar. Bazı kediler vardır onların canları acıyınca sessizce battaniyenin altına girerler. Canları acıyan köpekler ve kediler anlaşamazlar bu yüzden, dedim psikolog danışmana kapıdan çıkarken. Davranışlarımda bir tuhaflık olmadığına ikna olmayınca odadan çıkmaya karar vermiştim. Pek tabii ki oraya onu ikna etmeye gitmemiştim fakat konu konuyu açınca konu oraya geldi. Baktım o beni ikna etmekte ısrarlı ben de aynı oyunu oynamaya başladım. Şanslı olan bendim çünkü benim kalkıp gitme özgürlüğüm vardı ben de bunu kullandım. Beni sevdiğini biliyordum bu yüzden de ona iyi davranıyordum. Sevmediğini bildiğim kişiyeyse kötü davranıyordum, bu kadar basit, dedim psikoloğa. Bunu anlamadı ve beni sevsin ya da sevmesin insanlara kötü davranamayacağımı söyledi. Bu ne küstahlıktı! Senin paranı ben ödüyorum, sen diğer kişiye yardımcı olmaya çalışıyorsun, diyecektim fakat demedim. Kötülük, hanfendi dedim, sizin tarif ettiğiniz gibi kolayca işlenen bir sevap değildir. Sevap işlemek zordur, bilmem bilir misiniz? Evet, doğru duydunuz, Tanrı için günah olan insan için sevap uzun zamandır artık. Siz beni Tanrı'nın burada, dünyada bizimle birlikte olduğuna, kötülüğe karşı iyiliğin makbul olduğuna ikna edin, ben de davranışlarımı gözden geçireceğim, diyerek koltuktan kalktım. Elini uzattı, anlıyorum dedi. Bu kadar saçmalayan bir insanı hala anlamaya çalışan bir doktoru takdir edeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bunu Freud deniyordu zamanında o da yerini sağlamlaştırmak için, size kalmaz hanfendi, diyecektim demedim. Çıktım geldim. Hava serindi. Güllerin sonbaharda açtığını unutmuşum. Bütün çiçekler baharda açmıyor muydu sahi? Otobüs durağındaki kadın bana baktı. Sanırım sesli düşünmüştüm. 

Kasım 02, 2017

"Hangimiz Önce Ölecek"

Hangimiz Önce Ölecek

Her yokladığında şiddetle savuşturduğumuz
Tetik bekleyen soğuk sancı:
Kim önce ölecek içimizden?

Kendi zehiriyle mühürlü soğuk ter
Sustukça çözülen soru
Zamanının sağlamlaştırdığı saydamlıkta
Arkadaşlar: hayat akrabalığı

Rastlantıların gizli yasası:
Seçimden zorunluluğa evrilmiş
Gizli kader ortaklığı

Yanyan çatılmış haritalar
Birlikte geçilmiş yollar
Zamanla adına dostluk denilen
Sayıma gelmez nice ayrıntı

Hangimiz ölecek ilk
Ve ardında kalanlar
Nasıl var edecek onun yokluğunu?

Hepimizin kalbini birbirimizden habersiz yoklayan
Dilsiz kurşun, uğursuz kuşku:
Önce kim ve sonra nasıl
Sürdürecek eksilmiş toplamı
İçimizden biri ölmeden bilmek
Yokluğunun nasıl bir hayat yaptığını

Hayat eksiltememişken bizi birbirimizden
Ölüm hangimize verecek sırasını? "

-Murathan Mungan

Ekim 29, 2017

Anılar, fotoğraflar ve hiç bir şey

Burada, yani bu platformda hiç fotoğrafımı yayınlamadım. Bu ilktir. Yaşlı bir bilge; "güneşin altında olan her şeyin bir zamanı vardır", demiş.
Bilgeler neden yaşlı olur dersiniz; çünkü bilginin yaşla ilgisi vardır fakat bu, yaş-almak demek değildir. Yaşlanmak için 'yaşamak' gerekir. Biz Mehtap'la çok şeyler yaşamıştık. Özellikle de hayatımızın ilklerini.

Dün gece Mehtap'ın kızı gönderdi fotoğrafı cep telefonuma. Hayal meyal hatırlıyorum birbirimize vesikalık fotoğraflarımızı verdiğimizi. O zamanlar yaygın bir davranıştı sanırım. Neden? Cüzdanda taşıması kolaydı ve insanlar şimdiki gibi dakikada bilmem kaç fotoğraf çektirmiyordu. Kimi cüzdanında taşırdı sevgilisini, çocuğunu, annesini, arkadaşını, kimi evdeki aynanın kenarına sıkıştırırdı. Mehtap da beni bir yerlerde saklamış demek...
***
Geçtiğimiz hafta hiç bir şey yapmadım. Gerçekten hiç bir şey. Arada camdan baktım, ağaçları, bahçede açan gülü ve henüz yeşil çimenlerdeki turuncu yaprakları seyrettim. Akıl sağlığımı önemsemedim. Bol dizi ve düşünmemi gerektirmeyecek filmler izledim. Vücud sağlığım için gün aşırı yürüdüm, aç durulmadığından alış veriş yapıp yemek yaptım. Her gece, tezime sabah devam etmek üzere uyudum ama sabahları ve gündüzleri ders çalışmadım. Cuma günü bu kendime eziyetimden pes ettim ve haftayı hiç bir şey yapmama haftası ilan ederek rahatladım. Hiç bir şey yapmadığım için başıma bir şey gelecek diye çok korktum bazı anlar. Sahiden. Şükrettim bu lükse sık sık bu nedenle. Olurda Tanrı beni görür, alır elimden diye korktum...  Bir şey yapma gereği olmadan yaşayabilme lüksü kadar özel bir şey olmasa gerek... Ondan önceki hafta hastaydım. Ondan önceki hafta da arkadaşım öldü.
***
Yaşlı insanların neden hayattan görece daha az keyif aldığını düşündüm son haftalarda. Oysa yaşamak yaşamaktı, olasılıktı ve henüz hala tüm olasıklıklar devam etmekteydi, azalmış olsa dahi. O zaman neden korunamıyordu umut, ki günlerin hesabı yapılamazken. İşte sanırım, aklımızı dolduran anıların figürlerinin azalması yaşamanın ve keyif almanın anlamını azaltıyor. Paylaşamadıklarımızın ağırlığı kalbimize yük oluyor. M.Mungan'ın en sevdiğim tiradlarından biri geliyor aklıma: Dokuzuncu Lanet. "Soyunun ugradığı bütün felaketlere yas tutacak kadar uzun olsun ömrün... o kadar uzun yaşa ki, o kadar!" Ne korkunç bir beddua!
***
Yurttan kaçışlarımız geliyor aklıma. Bütün fikirler senden çıkardı ben uygulardım. Neymiş efendim; o kadar saf bakıyormuşum ki idarenin benden şüphelenmesi mümkün değilmiş. Bir kere idare saf-salaktı! Gece dokuzda açılıp-kapanan imza defteri için sekizde gider, şimdi uyumamız gerekiyor çünkü gece yarısı kalkacağız ve sabaha kadar ders çalışacağız, lütfen şimdi imza atalım, derdim ben. Sen arkada beklerdin. İmzayı atıp sekiz buçukta yurttan çıkardık. Bir kere demir parmaklıkların altından giren kızları görmüşsün de gece, deneyelim mi demiştin. Yok artık demiştim ben de. Matematik çalıştıran İranlı çocuğu hatırlıyor musun Sarıyerde; kari diyorum kari derdi de nasıl gülerdik. Nesi o kadar komikse... Hazan olsun adı, demiştim kızına hamileyken, çok hüzünlü, Hazal olsun bari, demiştin. Bari demene takılmıştım yıllar sonra bile. Kendi çocuğunun adı için beni kırmama telaşı olamazdı herhalde... Belki de J.P. Sartre haklıdır sözünde: "Anılar, kimsenin bizden alamayacağı tek mülkümüzdür."

Ekim 18, 2017

Olacak İş Değildi...

Oldum olası komik bir çocuktu Serdar. "Kozanlı olmasam hiç bir şey olmayacak. Ulan, bir ilçenin yarısı polis olur mu? O gün okulun kapısındayım, uzattım kimliği: 'hıı, demek Kozan'lısın, geç bakalım şu tarafa', dedi biri yine. O gün Kozan'lıyız diye bir değişik dayak yedik. Hadi başka şehirleri anlıyorum da, Kozan ne yahu! Ertesi sabah Mehtap'lardayız tabi." Balkonda oturmuş yine gülüyorduk anlattıklarına. Songül uzattı kafasını, bir an sustuk. Ve hatırladık. Sonra bir an zamana geri döndük. Bir an içeriden çıkıp, gülüvericek gibi geldi bize, gelmedi ama. Ne çok gülerdi Serdar'a ve her şey eskisi gibiydi oysa. Ben, Serdar, İdris, Hanife, Leyla, Güler,  herkes bir anının ucundan tutuyordu. Herkes bir kelimeyle yakınlaşmaya, yakın durmaya çalışıyordu.  

İyi insanlar istedikleri zaman ölmeli... Madem dünya onların yüzü suyu hürmetine dönüyor, başka türlüsü reva olmamalı. 

Okulun ilk günüydü. Yavruağzı renkli saç örgüsü desenli bir kazak, beyaz paçaları kıvrık bir kot pantolon, mavi beyaz bir spor ayakkabısı vardı üzerinde. Çoraplarının turuncu desenleri bile gözlerimin önünde. Anıları silen zaman değil belki de; yıllar ve yıllar geçmiş gitmiş... Çeyrek asırdır o günkü gülüşünü unutmadım, demek ki ben ölene kadar da unutmam. "Sen hangi bölümsün?" Sen mi ben mi sormuştu bak bunu hatırlamıyorum, tipik ben işte biliyorsun. Aynı sıraya oturuşumuzu, o gün bana hesapsız kitapsız en samimi gülüşünle cafe corner 'da (Beşiktaş Kazan'ın solundaki yer, herhalde Garanti Bankası var yerinde şimdi, ne tuhaf.) ısmarladığın hamburgeri, vedalaşmamızı ve ertesi sabah tekrar okulda buluşmamızı hatırlıyorum ama. Niye, çünkü yemek var işin içinde. Yurttan kaçışlarımız, bir göz odalarda, bir uykuyla uyuyup, en komik sabahlara uyanışımız... Hangi kelimelerle, hangi sırayla, hangi zaman aralığında birleştireyim cümleleri bilemiyorum... Gülüşünün güzelliğinden, çevrene kattığın neşeden, herkesi, her şeyi toparlamandan mı? Kendi kardeşlerinin ablası, sırdaşı, yoldaşı, önderi, annesi ve babası oldun, yetmedi, kocanın bütün kardeşlerinin aynıları oldun... Ah, her güne bir şey kattın, çok az aldın belki... Hepsini konuşsak, hepsini ansak, hepsinden teşekkür etsek, yetişemeyiz sanki sana... Göğsümün ortasında bir taş, boğazımda bir yumru, dilimde ince bir sancı gibi kaldın. Aklımın almadığına dilim yetmiyor, anlatamıyorum nasıl bir arkadaşımdın sen... Güzeldin, güzel bir insandın... İyilik bıraktın arkanda, iyilikler... 

En büyük eserin; kızın. Nasıl sıcak sarılıyor bize şimdi bir görsen. Dün akşam o sarıldıkça ben şaşırdım. Yanağımı onda bırakmak geldi içimden. Sanki biz ona değil o bize omuz oluyor, güç oluyor, sanki kendi yüreğini büyütüyor, sendeki parçasıyla birleştiriyor, kocaman olup çarpıyor aramızda, çarpıyor ki ona dokundukça sana değiyoruz sanki... 

Çok güzel anılar, çok güzel bir insanlık bıraktın bize. Umuyorum istediğince bir ömür yaşadın, ama biliyorum istediğin adamla evlendin, sevdin, sevildin, istediğin insanlarla yaşadın, sıcacık, kendin gibi bir evlat yetiştirdin, gururunu yaşadın, yaşattın. Kapın herkese açıktı, kimse geri dönmedi, kimse aç uyumadı evinde, kimse aç çıkmadı. Çok "sağollar" aldın ama yetmedi. Sen bize yettin, biz sana yetemedik, yetişemedik. Kalbinin ışığı nurun olsun, gözlerinin sevinci huzurun. Mekanın cennet olsun. Adın burda yaşasın, Mehtap'cığım... 

Ekim 16, 2017

Eğer Öyleyse Neden Yetmiyor?: "Mother"

Film bittikten sonra, ismi anne olan bir filmin ortalarına kadar geldiğimde neden filmde bir bebek ya da çocuk olmadığını hiç sorgulamadığımı düşündüm. Çünkü algılarım filmde bir çocuk olduğunu hissediyor fakat göremiyordu, sonradan aklıma gelmesi bu yüzdendi. Gözler sonradan görür ne de olsa. Fakat filmin başından itibaren başrol oyuncusu genç ev sahibesinin saçlarının neden gri ila yeşil arasında anlam veremediğim bir renkte olduğunu düşünüp durmuştum. Bir zaman sonra, bir taş bebek misali biçimli, beyaz, genç ve taze yüzün göründüğü kadar genç olmadığını, daha doğrusu göründüğünden başka bir adı olduğuna bir işaret olduğunu anladım saçların.


Darren Aronofsky insan hırsıyla uğraşan bir yönetmen. Bu ezber bilgiyle, bir yerlerde bir talepkârlık, rahatsız edici bir uyumsuzluk, bencillik, tamah etmeyen bir kişilik aramaya başladım.


Ellilerinde bir adam, otuzlarına şimdi gelmiş ya da gelmek üzere bir kadın. Yeni yeni tamir edilen, iki kişi için oldukça büyük, üç katlı, verandalı, balkonlu, yeşillikler içinde ahşap bir ev. Adam ünlü bir şair.  Ev, adama ailesinden kalmış. Büyük bir yangında neredeyse kül olan evi, sanki sevgisinin bir ispatı gibi taş taş tahta tahta yeniliyor kadın. O gün bugün şairin ilhamı kaybolmuş, yazamamakta. Kocasına olan düşkünlüğü, başka bir şeye, insana, çevreye ihtiyaç duymadığı ve duymayacağı her sahnede göze çarpılan kadın, bütün gün evin içinde derliyor, topluyor, pişiriyor, yıkıyor, temizliyor, koruyor ve kolluyor. Ertesi sabah kaldığı yerden devam ediyor. Kocasının yazamaması, üretememesi, evde sıkılıyor olması kadının tek mutsuzluğu gibidir. Bir tek kalem hareketiyle yüzünün rengi sıcağa döner. Her akşam bekler; sessizce karşısına oturur sessizce yazabilmesini, kendiyle ve onunla  mutlu olmasını bekler kocasının. Adam, naziktir, sevgili ve saygılıdır. Fakat huzursuz görünür. Her kapı çalınışında kadın ne kadar ürkek ve tedirginse, adam o kadar heyecanlı ve keyiflidir. Kadının ayakları ne kadar yere basıyorsa, adamın başı o kadar göğe bakmaktadır.


Bir gün, kadının bütün isteksizliğine ve karşı çıkışına rağmen adamın daveti ve izniyle evlerine bir adam, ardından adamın karısı ve iki oğlu gelir. Peşlerinde sorunları, sorunlarının arkalarında yeni insanlar getirirler. Ev ve içindeki her şey nazik, dingin ve huzurlu maviden, kırmızıya döner... Sanki, dünyanın bakir bir yerini insanlar keşfetmiştir artık ve kaçınılmaz son başlamıştır...


Koca, gelişen olaylardan rahatsız görünse de devamlılığına da izin vermektedir. Derken, bir şeyler olur, karısı hamile kalır. Evin içinde olup bitenler her türlü akıl ve mantık sınırlarını aşmaktadır bu arada. Bütün o gürültüyü bir anlığına doğan çocuğun bir çığlığı sustursa da, önünü alamaz. Kalabalığın çılgınlığı devam eder. Koca, karşılıksız ve sonsuz sevgiyi değil bütün tehditlerine, tehlikelerine, risklerine, üzüntülerine rağmen riskli, belirsiz, ancak yücelten, tapan sevgiyi tercih eder. Kadını dinlememekte, ne olursa kendisine sunulan yüceliğin peşinden gitmektedir. Kadın çaresizdir. Bütün acılara neredeyse boyun eğmektedir. Ta ki, bebeğinin ondan koparılmasına kadar. İşte o zaman filmin sonuna ve de hayatın yeniden başlayan döngüsüne döneriz.


Hemen bütün toplumlarda kadınlar erkeklere nazaran beş on yıl daha uzun yaşarlar. Bir takım sosyolojik ve bundan sebep biyolojik sebepleri olmakla birlikte, bana daha anlamlı gelen bir başka sebep var. "Çünkü kadınlar, hayat verendir, fazladan beş on yıl onlara armağandır," demişti bir hocam. Tıpkı doğa gibi...


Çok fazla metaforla insan, tanrı, sevgi, doğa, vermek, almak, kibir, kötücül ve iyicil konularında fazlasıyla bir şeyler söylenmeye çalışılmış filmde; Sevginin çok verilen ama yetmeyen hali, Tanrı'nın insanlarla ilişkisi, insanların doğayla ilişkisi, insanların birbirleri ile ilişkisi gibi pek çok şey. Zor bir film bir yandan bir yandan sanatın hep sorduğu sorular... Anlamaya çalışmak, insan ırkının yok olana kadar peşinden kopmayacağı bir düşüncedir ki, bu da onlardan biri...

Diğer yandan, Michelle Pfeiffer hala çok güzel, Ed Harris'in gizemli gülüşü yine duruyor, Javier Bardem harika, Jennifer Lawrence kendini aşmış oyunculukta. Yönetmen birilerine özenmiş, felsefe kitabı yazmaya çalışmış. Kimi zaman olmuş -sahneler ve oyunculuklar göz dolduruyor-,  kimi zaman olmamış -fazla metafor olayları söndürmüş ve filmi, yönetmenin beynini, belli etmeden anlatmaya çalışan sessiz sinema oyununa çevirmiş-. Filmin tanıtımı kendisinden daha ürkütücü görünüyor. Korku değil, biraz gerilim, biraz fantastik olduğunu söylenebilir.
Yönetmen: Darren Aronofsky
Başrol oyuncular: Jennifer Lawrence, Javier Bardem, Michelle Pfeiffer, Ed Harris, 2017 ABD,



Ekim 01, 2017

Daha Az Önce Eylüldü

Bir kızılderili atasözüne göre uykusuz kaldığımız gecelerde başkalarının uykusunda uyanıkmışız.

Bu yazıya henüz Eylül bitmeden başlamıştım, daha ikinci cümlede Ekim ayı gelmiş. Zaman nasıl geçmiş! Daha da korkunç bir şey; geçen yıl Ekim başında yazdıklarıma baktım, bir arpa boyu yol olmamış alınan.

Eylül ayı zordur benim için; babam, anneannem, en yakın arkadaşlarımdan biri bu ayda öldü. Geçen gün gazetede bir trafik kazası haberi okuyorum; "22 Eylül'de olmuştu yeni itiraf ediyorum. Arkadaşım üstlenmişti, dayanamadım yazıyorum.", vesaire vesaire bir şeyler. Okudukça gözüm sürekli tarihte, başka bir şey vardı bu tarihte neydi yahu bir yandan, bir yandan "vay şimdi mi aklı başına gelmiş, vay şov yapıyor, vay yalana bak",  yorumlarına bakıyorum, nedir bu 22 Eylül'ün tanışıklığı diye düşünüyorum hala. Şimdi geldi aklıma; babamın öldüğü gün. Unutmuşum.

22.30'dan bu yana film mi izlesem uyusam mı düşünürken hiç birini yapmadım. Saat 00.23. Arada Kübik geldi, onu dinledim biraz. Hemen, "onca saat mi!" diye veryansın etmeyin yani.

Bu, "diye" kelimesini sık kullanıyorum, yerine bir şey bulamıyorum ve bundan hiç hoşlanmıorum. Ve bağlacını da. Bağlanmak benim hem iyileştiricim hem bu hayattaki dersimmiş. Vedik astrolojiye göre haritamı çıkardı bir arkadaşım, karmam öyle söylüyormuş.

Geçen gün yaşlıların çok fazla yorulmamasına rağmen neden daha uzun saatler uykuya ihtiyaç duyduklarını anladım: hayata katlanmak giderek zorlaşıyor ve uyumak atlatmanın en kolay yolu. En çok alışveriş yapılan kitle çocuklar, en az yaşlılar. Dünya döndükçe yaşam döngüsünün ucundakileri aşağı atmaya çalışıyor. Yetmiş seksen yaşından sonra satın alınan şeyler etrafın gözünde iki katına çıkıyor. İlk söylenen cümlelerdendir: "ne yapacaksın bu yaştan sonra?" "Sana ne beraber mi kullanıyoruz ömrü?", diyemez kimse. Alınanların faydasızlığına kendi de inanır çünkü. Oysa ömür başından sonunadır. Kimin hakkı var ki bir yerinde yavaşlatmaya...

Kübik uyudu galiba müziğin sesi azaldı. Kişi kendisi konudan konuya atlayarak yazarken, algılandığı gibi sular üstünde taştan taşa atlayarak uçmuyor. Duruyor, bekliyor, düşünüyor, anılar ve hikayeleri öğütüyor, inceliyor, eliyor. Birinin ucundan bir şey yakalayıp yazıyor. Okuyucu aradaki durakları bilmediği için bu tür yazıları okumak iç karartıcı ve sıkıcı olabiliyor, biliyorum.

Ne kadar yazsam olmuyor gecelerinde yazmamak en iyisidir. Gecelerinde deyince aklıma "Kadın Kokusu" filmi geldi tuhaf. Al Pacino müthiş bir adam. Biraz daha uyanık kalayım...

Eylül 26, 2017

Bazen Hayat Yetişemez: "Nefesim Kesilene Kadar"

Epeydir bu güzel aileden bahsetmek istiyordum. Kısmet bugünkü filmmiş. Önce anne Piyale Madra'yı tanımıştım. On yıllar olmuştur, Radikal gazetesindeki Ademler ve Havvalar köşesindeki kadın ve erkeklerin olmazsa olmaz hallerini anlatan karikatürlerine bayılırdım. Biraz daha yakın bir zamanda kocasını tanıdım. Açık Radyo'nun kurucusu ve her sabah haber programları sunucusu, gazeteci, akademisyen, yazar, sivil toplumcu Ömer Madra. Belki babası ile yakın zamanlarda tanıdığım kızları ise oyuncu: Esme Madra. Seren Yüce'nin Çoğunluk filminde dikkatimi çekmişti ilk, sonra rastgele izlediğim Zenne filminde ve bugün en son bu filmde. Tanrım, ne güzel insanlar bir araya gelmiş de aile olmuş.
Filmin baş karakteri Serap'ın (Esme Madra) tek bir derdi vardır; kendi evinde yaşayabilmek. Uzun yol şoförü bir babası, yanlarında kaldığı bir ablası ve kocası, çalıştığı tekstil atölyesindeki bir kaç kişi, etrafda dolanan bir delikanlı hayatını tamamlayan diğer insanlardır. Kim ne yaparsa yapsın, ne derse desin, hayat hangi yönden nasıl akarsa aksın o hep gündeminde en kısa zamada en çok parayı biriktirebilmeyi ve babasıyla bir eve çıkabilmeyi düşünmektedir. Babasının borçlarını ödemek, daha sabit bir işi olmasını sağlamak bu gündemin öncülleridir. Eniştesinden para kaçırabilmek, ekonomik, psikolojik ve bazen cinsel tacizlerinden bıktıkça da kalacak yer bulabilmek hedefinin köstekleyicilerindendir.


Daha önceki mesleğimin son bir iki yılında çok tekstil atolyesi dolaşmıştım. Benim dolaştıklarıma göre oldukça küçük bir tekstil atolyesinde çalışıyor Serap. Bunu söylüyorum çünkü; filmin yorumlarına bakarken birinin, arabesk çalınmayan tekstil atolyesi mi olur, dediğini okudum. Fazlasıyla önyargılı olduğunu belirtmek isterim. Ayrıca filmin tamamı müziksizken nasıl bu kadar emin olunmuş, ilginç. Serap'ın işi, ortacı denilen, kumaşlar bittikçe getirmek, işler tamamlandıkça kaldırmak, onu bunu oraya buraya koymak, düzenlemek. Makine başında çalışan işçilerin ayağa kalkmaması için insanlar ve birimler arası bir nevi kol-bacak Serap. En fazla asgari ücret alması muhtemel bir işten hem para biriktirip hem geçinip hem de arada eniştesini idare ediyor olmasını beklemek biraz zorlama olmuş ama çok önemli değil. Film vermek istediği  "hayatın kıskacından sıyrılabilme" ve "hayata nereye kadar direnebilirsin" temalarını yeterince verebilmiş. Daha iyi olabilir miydi bu gösteri? Evet. Karakterler daha derin anlatılabilirdi,  fakat bizim sinemamızın temel sorunu bu zaten. Bizde karakter oluşturma, karakter anlatımı yok. Şimdi son nesil sinemanın dalga geçtiği "Tarkan", "Karaoğlan", "Battal Gazi" filmleri teknik ve kurgu yetersizliklerini bir yana bırakırsanız bana göre bir "James Bond", bir "John McClane" gibidir. Ha tabi, "Mahmut Hoca', "Turist Ömer", "Şoför Nebahat" ve elbet  Masumiyet'in "Uğur" unu atlamamak gerek. Bu filmden iyi bir tekstilci Serap çıkabilirdi. Esme Madra bunu çok iyi oynardı, eğer yazılsaydı. 


Diğer yandan, Serap'ın nasıl tekstilci Serap olduğuna dair hikayenin filmin aralarına serpiştirilmiş olması, her şeyi bir anda söylemeyişi filme hayattan iyi bir öğreti katmış. Göründüğü gibi değildir şeyler, dikkat etmeli... Uzaktan baktığımız Serap'ın neden ev için o kadar hevesli olduğunu, neden babasına ona iyi davranmamasına rağmen inanmak istediğini biz tam başka şeyler düşünmeye başladığımızda söyleyiveriyor film. Diğer karakterlerin üzerinden de çok geçilmemiş filmde. Daha çok, seyirci zaten ülkemizdeki bu; paracı enişte, kocasına laf diyemeyen sus pus olmuş çilekeş abla, sorumsuz uçkur düşkünü baba, atolyeci kızların etrafında iki meme bir dudak umuduyla dolanan serseri mahalle delikanlılarını tanıyor varsayılmış.


Serap ve çevresi bize, kadınlara dair, onların birbirleriyle olan ilişkilerine dair, kadınların yaşam yolunda erkeklere nazaran daha dik basamaklar çıkmak zorunda kaldıklarına dair bir hikaye anlatmaya çalışmış. 

İnsan doğduğu gibi, hiç bir insana değmeden dursaydı neye benzerdi kim bilir? Evrim teorisini anlayabilmek gibi sanırım insanın yıllar içinde değdiği tüm canlıların onda yarattığı "yeni"yi anlayabilmek. Evrimleşiyoruz, fakat adımız hep "insan" oluyor. Yaptığımız her tercih bizden bir şey alıp gidiyor ya da katıyor. Sebepleri bilmemiz sonuçları hoş görmemizi sağlayabiliyor kimi zaman ama ancak anlayabiliyorsak. Anlamamız içinse ya sebeplere yakın olmamız ya yakından görmemiz gerekiyor...

Yönetmen: Emine Emel Balcı, 2015, Oyuncular: Esme Madra, Rıza Akın, Sema Keçik, Gizem Denizci. Ödüller: En iyi aktrist, Jeonju ulusl. film festivali, SİYAD Türk film eleştirmenleri, En iyi ilk film, SİYAD

Eylül 19, 2017

*Kimsin Sen


"Hayır, hayır, hayır, hayır... Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında! Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır"

Kimsin Sen

Aynadaki yansımama bakıyorum
Neden bunu kendime yapıyorum?
Ufak bir hatada aklımı kaybediyorum,
Neredeyse gerçek beni rafta terkediyorum
"Hayır, hayır, hayır, hayır..."

Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında!
Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır,
İyi olmamak da iyidir...
Bazen kalbini takip etmek zordur.
Gözyaşları kaybettiğin anlamına gelmez, herkes yaralanır,
Sadece kim olduğun hakkında doğru ol
(Kimsin sen)

Saçlarımı tarıyorum, mükemmel görünüyor muyum?
Formda olmak için ne yaptığımı unuttum, evet!
Ne kadar denersem, o kadar az çalışırım evet evet evet
Çünkü içimde her şey "hayır, hayır, hayır, hayır..." diye çığlık atıyor

Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında!
Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır,

İyi olmamak da iyidir...
Bazen kalbini takip etmek zordur.
Gözyaşları kaybettiğin anlamına gelmez, herkes yaralanır,
Kim olduğunla ilgili hiçbir yanlış yok!

Evet, hayırlar, egolar, sahte şovlar
"Woo" gibi, sadece git ve beni yalnız bırak!
Gerçek konuş, gerçek hayat, iyi aşk, iyi gece,
Gülümsemeyle...
Ben kendimim (ben kendimim) "hayır, hayır, hayır, hayır..."

Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında!
Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır,
İyi olmamak da iyidir...
Bazen kalbini takip etmek zordur.
Gözyaşları kaybettiğin anlamına gelmez, herkes yaralanır,
Sadece kim olduğun hakkında doğru ol
Evet, evet, evet

Orjinali: İbranice, İsrail- Türkçe sözler: Ekmek ve Gül ve Lyricstranslate İnternet sitelerinden alınmıştır.
Dassi Elad tarafından kendi çaldığı ud eşliğinde yorumlanan şarkının sözlerine dair farklı bilgiler var İnternet ortamında. Bir diğer yer şöyle çok daha başka sözler vermiş. Ben yukarıdakini seçmekle birlikte merak da ediyorum hangisi doğru. İbranice bilen biri olur da açıklarsa çok sevinirim... 

Ağustos 15, 2017

Değişmez

Dünya yıkılır insan değişmez.



Sezen'i özlemişim.*

Ne insan değişti, ne Sezen'in güzel yorumu...
(Hangisi hangisine bedel acaba.)

*Bu arada biliyor musunuz, ekşi sözlükte "Sezen Aksu'ya Sezen diyen, orta yaşlı hafif tombul kadın," diye bir tanım var. O benim:-)

Temmuz 11, 2017

Paralize

Kendimi paralize etme konusunda uzmanımdır.
Varsa böyle bir emeli olan bana gelsin lütfen. Karşılığında benim de küçük bir talebim var; ne zamandır sinek yakalama kursu arıyorum bulamıyorum. Lütfen, ya biri bulsun ya da ilk sineği öldürüp bu kan davasını başlatan arkadaşın özür dilemesini çok rica ediyorum.
Paralize nasıl yani dersek; akşamları örnek alalım biz.
Yapmak istediğiniz işleri aynı anda -kadınlar bilir- peş peşe gibi ama aynı anda düşünmeye başlıyoruz. Bunlar neler olabilir aşağıda ayrıca sayacağım.
En istediğiniz ya da rastgele birinin ucundan tutun fark etmez, beş on dakika yapar gibi yapıp bir bahaneyle ondan kurtulun. Sonra diğer işe geçin, aralara içecek, atıştırmalık, tuvalet ihtiyacı için beşer dakikalık boşluklar koymayı unutmayın. İki ya da üç iş sonrasında on dakika kadar bir yere oturup üzülün; ne zaman nasıl yapacağım ben şimdi bunu, bak ya yine yazamadım, yine okuyamadım, yine dışarı çıkamadım gibi. Üzülür gibi de yapabilirsiniz ama o zaman geceyi iyi kapatamayız.
Üzülmeye çalışın siz en iyisi. Sonra ha gayret diyerek dördüncü işten devam edin. Araya müzik, bir kaç video, fotoğraf filan sıkıştırın. Zaten telefon çalarsa harika bir süpriz olur hiç araya bir şey almanıza gerek kalmaz. Yalnız telefon mesajlarından uzak duruyoruz. Onlar paralize etmekten ziyade gecenin ana işi haline geliyor, o zaman diğer işlere hiç bakmadığınız için paralize olabilmenin anlamı kalmıyor, uyarıyorum.
Efenim neler olabilir bunlar; mesela ben fotosunu gördüğünüz kitapları aynı anda okuyorum. Hadi fazla atmayalım, sarı tuğlayı geçen gün kütüphaneden alınca mavi tuğlanın pabucu dama atıldı ama hala masada yine.
Yemeğinizi kendiniz yapıyorsunuz. Yardım yok, mikrodalga yok. Arada hazır çorba olabilir.
Evin eşyalarını oradan oraya taşıyarak toplama denen şeyi yapıyorsunuz.
Bloğa bakıyorsunuz. Her şeyi okumuyorsunuz yalnız, birkaç cümle. Yazacaksanız da bir kaç cümle lütfen. 
Yeğen ya da çocuklarla konuşuyorsunuz, uzun tekrarlarına fırsat vermeden bir olayı bir kez anlattırıp öbür işe geçiyorsunuz.
Aile, akraba, eş, dostun üstünüze yıktığı çeşitli araştırma işlerini yapıyorsunuz; ne bileyim TEOG olur, SGK olur, nerede ne yenir, nasıl gidilir, olur.
Çamaşırı makinede unutmuyorsunuz.
Koca, karı, partner, ev arkadaşı, anne-bana, kedi, köpek kim varsa  yoldaş olduğumuz az biraz sohbet ediyoruz, ilişkiyi sıcak tutuyoruz. Kendinizse, sohbeti biraz daha uzun tutabilmeliyiz.
Gerçekte çalışmak istediğiniz kurumları araştırıyorsunuz, nasıl girerim ben buraya ki, diye düşünüyorsunuz bir seferinde, diğer seferinde başvuruyorsunuz.
Sosyal medyadan sadece twitter öneriyorum. Diğerleri akşamları on kaplan gücü ediyor, baş edemiyoruz bir gecede.
Bir hobi, eğitim, benim gibi tez araştırma vesaire varsa ona biraz fazla bakıyorsunuz ki gönlünüzün ana konusu hüzünlü kalmasın.
Dinleniyorsunuz.
Ne zamandır istediğiniz belgeseli izliyorsunuz.
Ne zamandır aramak istediğiniz halanızı, teyzenizi arıyorsunuz.
Benim gibi üç kardeşiniz varsa biri arayınca diğerlerini de soruyorsunuz konuyu kapatıyorsunuz.
Biraz camdan bakıp dinlenir gibi yapıyorsunuz.
Kalp ağrınızı, beyin kurdunuzu düşünüyorsunuz ama fazla değil.
Dostlarınızı ve dertlerini düşünüyorsunuz. İşin içinden çıkamıyorsunuz.
Çok kısa olmak koşuluyla gündüz patronunuzun ne dediğini, sizin ne demediğinizi düşünüyorsunuz. 
Dişinizi fırçalıyorsunuz. Masadaki tabağı kaldırıyorsunuz.
İçinizde, hepsinin ucundan tutup tamamlamadığınız bütün işleri yarın akşam tamamlayacağınıza söz vermenin harika huzuruyla uyuyorsunuz. İşte dostlar, türk dil kurumunun paralize olmak dediğinde kastettiği süreç budur. 

Haziran 24, 2017

Yolculuk ilginçtir;
dağlardan,
deniz kıyılarından, 
kentlerden,
gecelerden geçilir.
İnsanlardan geçilir. 

-Tezer Özlü

Haziran 22, 2017

Dürnev'in Son Günü - IV

"Otur biraz istersen kızım. Kusura bakma seni soluksuz konuşturmak istemedim. Bırak istersen. Ben sonra da gelirim." Yüzünün giderek solması ürkütmüştü beni. Sesi her kelime de daha da kısılıyordu sanki. Sustu kardeşi. Silik mavi çiçeklerine bakıyordu fincanın. Hiç bir şey yapmamanın bahşettiği o dinginlik geldi, gözlerine kondu sanki bir an.

Mert kapının önündeki bankta oturmuş, ayağıyla topu bir aşağı bir yukarı itiyordu. Bir adam ahşap bir el arabasını iterek geçiyordu camın önünden. Bir kaç eğik alüminyum tencerenin, bir kaç demir çubuğun birbirine değen gıcırtısı sıcakta çınlıyordu. Tozluydu yollar. Sessizlik gibi görünen uğultuku bir bıkkınlık vardı.  "Çoğu insan açlıkla tutkuyu birbirine karıştırır. Çok da uzak değillerdir aslına bakarsan. Biri biraz daha geç doyar o kadar. Başkalarını kontrol etmeyi eğiterek öğretebilirsin insana ama kendini ancak kendinden öğrenebilir kişi. Kendini kendi yapanlarla tabi...  Bu da en zorudur. Bin değişik hayat hikayesi de okusa, bilse insan bin değişiğini kendine benzerinin, kendinde aradığı cevheri bulmaya yetmeyebilir. İnsanlar birbirine değe değe yaşıyor ve ne yazık ki her zaman iyiler iyilere değmiyor kızım. İnsan, tıpkı zehrin panzehirinin aynı kökten elde edilmesi gibi bir şey. Neyse. Sen benim kusuruma bakma. İnsan beni çok yordu. Ben bundan sonrasını tahmin ediyorum ancak sen istersen anlat kızım. Belki anlatman Dürnev'i özgür bırakır içinde. Onu affedebilirsin." Yüzünün ince, henüz oluşmaya başlamış çizgileri belirginleşmişti. Yirmi yaşın verdiği bütün tazeliği ve kararsızlığı taşıyordu yüzü. Ürküyordu anlatacaklarından.

"Onu mu kendimi mi bilmiyorum ki... O gün olmadan önceki gün beni aradı. Yarın öğlene doğru gidip çocukları almamı istedi. O eve yetişemeyecekmiş. Onu gördüm dün bir dükkanda galiba, gitmem bakmam lazım, dedi. Çok korktum. Anlamıştım. Yine de bir şey demedim. Yapma, diyecektim, demedim. Engel olabilir miydim, bilmiyorum! Kazadan bu yana her an, bırakmasaydım, gitseydim, o kaza olur muydu, beni dinler miydi, bilmiyorum, geceden gündüze hep düşündüm bir yere varamadım. Ablamdı. Eve gel çocukları al dedi, ben de aldım...

Sardunyalar açmıştı. Bir tanesini alıp evden çıktım. Az biraz tökezliyordum. Sol dizim her geçen gün kötüleşiyordu. Yaşam uzamaz yaşlılık uzar, diyorlardı bir filmde. Turuncu çiçeği, kalın yaprakları ile Halim pek hoşlanmazdı benim sardunyalarımdan. O gülcüydü. Özellikle de sarı. Bir dizi mi ne varmış eskiden, bir kovboy dizisi, Sarı Gül diye ve onun güzel sahibesini anlatır dururdun ya bana, sarı güllere ne gıcık olurdum sen anlattıkça... Sana kızgınım Halim. Oğlanı felsefe okuttun beni de bırakıp gittin...

Sen çok az tanıdın Dürnev'i ama tanıdın. Mahkemelerde çok az vaktimiz vardır ama önceden okuyacak anlayacak çok vaktin olmalı, sanık karşına geldiğinde kim olduğunu biliyor olmalısın fakat yüzüne baktığında yabancı olduğunu da unutmamalısın derdin ya, Dürnev'in birini öldürmek için evden çıkacağını aklıma getirmedim son ana kadar. Kaza raporlarına, görenlerin dediklerine bir daha baktım; belli ki ya bir yere koşuyormuş ya da birinden kaçıyormuş. Galiba kimse masum değil  bir ihtimalle karşılaşana kadar. Ben intihara odaklanmıştım. Ön yargıyla baktım biliyorum. O gün ölmeseymiş öldürecekmiş... Kız kardeşinin ağır bir sırrı var artık taşıyacağı. Ne ölmesine ne de öldürmesine engel olamadığı için kendini onunla gömüyor. Ben söylemeyi düşünmüyorum Adem'e. Madem Dürnev söylememiş. Ne dersin; hayat onu kendi kaderiyle mi sınadı Halim? Hayatındaki onca güzelliğe rağmen bir kötülüğü defedemiyor mu insan?

Ben? Ben yaşıyorum işte... Ağrımı sızımı bile seviyorum bazen. Oğlana sitem etmeye bahanem oluyorlar. Gelmiyor pek. Özlüyorum çok da, bir şey diyemiyorum. Zorla gelse bu sefer başka üzüleceğim, en iyisi özlemimle kalayım diyorum. Senin sürekli bu ağaçlarla olmanı kıskanıyorum biliyor musun? Kıskançlığımdan hep şikayetçiydin zaten. Yine de iyi idare ettin beni o konuda. Bir avukat sana gülümsese sen de bana gülümserdin. Biri sana değse sen bana değerdin hemen. Kendine beni hatırlatıyordun belki öyle kimbilir, şimdi düşünüyorumda. Çok severdim o halini. Ağaçlar diyordum; uzun bir doruk ağacı dünyanın halen bizden yana olduğunu hatırlatıyor bana galiba. Hafızasının kötülüklerin yanında güzellikleri de saklayabileceğine, yapraklarının her şarkıyı bildiğine, fırtınayla da gelse rüzgar, üzerinden geçip gideceğine inandırıyor beni. Muhteşem canlılar uzun doruklar. Düşünsene; yerçekimine rağmen göğe uzanan böyle bir azim ve derine doğru yayılmış yüzlerce parça, gitmekle kalmak arasında ne büyüleyici bir çelişki...
***

Haziran 20, 2017

Dürnev'in Son Günü - III

Çocukların evde olmaması dikkatimi çekmişti. Dürnev'in kız kardeşinin evden uzaklaştırmak istemesi normaldi bir yandan, diğer yandan bir düzenleri, bir okulları, arkadaşları vardı. Çocuklara baktıkça kızlarını hatırlayacak iki yaşlı insanın gözleri önünde olmaları ne kadar faydalıydı. Karaköy'e geçmeden önce onları görmeye gitmeye karar verdim. Bir torunumuz olsaydı nasıl olurdu? Oğlum giriyor araya. Hiç bir canlı bizim kadar üremiyor Allah aşkına anne! Ürese bile bu kadar çok hayatta kalmıyor. Bir rahat bırakın beni... Sizinkisi geldik gidiyoruz korkusu. *Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun allasen. Aman aman iyi, sanki bir şey diyorum... Kabahat sende değil zaten oğlum, seni felsefe okutan babanda. Neymiş, hakikati arayacakmışsın... Bu yüzden bile her gün söylenmemi hak etti o baban. Hakikatmiş! Hangi hakikat acaba! Aramadan önce neyi kaybettiğini bilmeli insan. Yalanı bilirsen hakikati görürsün oğlum.

Eyüp'de olduklarını biliyordum da evlerini nasıl bulacaktım? Oraya kadar gidip Adem'i ararım diye fazla endişe etmedim ve nedense emrivaki yapmak istedim. Kafamı uğul uğul cümlelerden kaldırdığımda Hakan Pastanesinin önüne gelmiştim bile. Bulvardan aşağı yürümek kolaydı ne de olsa. İlk gençliğimde yokuş yukarı ipragaz taşımışlığım vardı da, şimdi kendimi taşıyamam imkanı yok. Biraz aşağıdan Kabataş otobüsüne, oradan da Eminönü'nden Eyüp otobüsüne geçtim. Gündüz olmasından sebep bir buçuk saati geçmeden Alibeyköy minibüs durağından Adem'i arıyordum. Ev uzakta değildi. Şaşırdı az biraz ama çocukları özledim deyince üzerinde durmadı. Mert beni görünce koştu. Yarı toprak yarı asfalt bir yolun kenarında, apartman olacakken müstakil kalmış üç katlı, bahçe niyetine betonla çevreli bir binanın önünden doğru seyirtiyordu. Hüzünle gülümseyen gözleri beni ve annesini daha önce yan yana görmüş olmanın harelerini taşıyordu. Bir an acabanın iyi gelen olasılığıyla yandılar ve söndüler. Öptüm, başını okşadım. Kapıyı benden önce çaldı. Kız kardeş açtı. Esmer, Dürnev'den daha uzun, beyaz tenli, ela gözlü saçları omuzlarında bir gençti. Uzun siyah bir gömlek, kahverengi bol bir pantolon vardı üzerinde. Divanda kahve fincanıyla bir gazete vardı. Ufaklık bir köşesinde uyuyordu. O da uyuduğu tarafın tersinde oturuyordu belli. L şeklinde iki divan, bir tek kişilik koltuk, koltuğun yanında bir doğalgaz sobası, köşede bir kaç çiçek saksısı vardı. Karanlık, kuzeye bakan bir salondu. Dışarıdaki sıcağa rağmen serinlik hakimdi içeride.

"Hoş geldiniz", dedi. "Ben sizi bir kaç kez görmüştüm ablamın evinde ama isminizi çıkaramadım şimdi kusura bakmayın," diye devam etti. Sabiha kızım. Ablanla aynı mahallede oturuyorum. Çocukları özledim, sizde dedi Adem, ben de bir göreyim istedim. Siz, nasıl, biraz daha kendinize gelebildiniz mi? Anneniz babanız iyiler mi?" "İşte, nasıl olsunlar. mevlide gittiler. Ben çocukları götürmek istemedim. Evdeyiz işte öyle. Çay var içer misiniz, ya da kahve de yapabilirim." Heyecanlıydı. Yapacak hiç bir şey olmadığını bildiğimiz zamanlarda yeniden hayatta kalma fırsatının kıpırtısı vardı sesinde. Kız kıpırdandı ama uyanmadı. "Çok iyi bir anneydi Dürnev. Hele şuncacık kızıyla gülüşmeleri, oğluyla didişmesi gitmiyor gözümün önünden." dedim, ne diyeceğimi bilemeyerek. Acıyı almaya çalışan sözler aramak çok yersizdir oysa. Hangi söz alabilir onu sahibinden, alevler sarmışken insanın içini. Ancak paylaşılabilir, dinlenilebilir ve beklenilebilir onun başı yanında. "Siz savcı emeklisisiniz, öyle mi?", derken sesi sakinleşmiş ama elleri titriyordu. Fincanı hemen aldım ben de. "Öyle. On yıldan fazla oldu emekli olalı. Bir o kadardır ablanların mahallesinde oturuyorum. Onlar geldiğinde kıza gebeydi henüz ablan." dedim bende. Sözü döndürüp kaza gününe nasıl getireceğimi düşünüp duruyordum bir yandan. "İnançlı biriydi, değil mi ablan?" çekinerek yüzündeki tepkiyi takip ettim. "Evet, oldukça inançlı biriydi. Namazını çok takip edemeyebilirdi çocuklardan filan ama, biliyorsunuz, ona göre giyinir, ona göre yaşamaya çalışırdı." "Ben de öyle düşünüyorum. Lütfen yaşlılığıma ve mesleğimin alışkanlığına verin ama sanki kaza değil gibi geliyor bana bu olay. Ondan sordum öyle; canından vazgeçmiş olabilir mi sence kızım ablan? Bunu Adem'e sormak istemedim, en azından emin olana kadar. Onların aralarından kaynaklanacak bir şey olduğunu da sanmam. Etraftaki en sakin en uyumlu karı kocalardan biriydiler. Şimdilerde onlar gibisini görmek zor.

"Bilir misiniz bilmem teyze. Bir dizi vardı, orada Ramiz dayı diye bir karakter söylemişti bu lafı ama kime ait, o mu uydurmuştu bilmem; Kadere inanan insan tesadüfe inanmazmış. Tesadüfe inanan kişiyse kaderini kendi elinde tutamazmış. Ablam kadere inanırdı. Kaderinin bu noktaya geleceğini düşündü mü hiç bilmiyorum. Bazı şeyleri insanın kendisi biliyor sadece... Bir adam vardı, kurt İsmail derlerdi. Çok koşmuş ablamın peşinde. Biz o zaman köydeydik. Hatırlıyorum ben de, sekiz yaşında var yoktum ama her şeyi anlıyordum. İstememiş ablam. Yakışıklı, varlıklı da bir adammış ama istememiş. Yalan dolan bir adammış, ondan kurt derlermiş. Onu bunu kandırır, işini görecem der para toplarmış. Bazen yaparmış da, o resmi daire senin bu resmi daire benim gezer, öyle işlerini halledermiş işte köylünün. Bundan da para alırmış. Kimi zamanda fazladan alır, kandırırmış milleti. Ablam sevmezmiş bu hallerini. İnsanın içi istemeyince istemiyor ya, öyle yani. Babamlar da bir şey dememiş. Yumuşak huyludur babam. Dört kızı olmuş, hani oğlan dememiş misal. Hatta, komik; dünyanın yarısı kızla dolu, bana dördü düştü tüh hanım dermiş de annem gülermiş. İşte bu kurt İsmail, takınca takmış ablama. İsteyip de alamadıkça iyice kinlenmiş. İşte, bir gün babam çarşıdayken eve dalmışlar bir kaç kişi öyle konu komşunun önünde, kaldırmışlar ablamı. Anlıyorsun dimi teyze, kaldırmışlar deyince. Bizim orada öyle derler. Uzun, çok uzun kavak ağaçları vardır, ince belli, beyaz böyle, çok yapraklı değildir. Onların arasından araba gittikçe annem koşmuş, annem koştukça araba gitmiş ama nafile. Dört gün bulamamışlar ablamı. Adem abiyi ilk bizim evde gördüğümde on üç yaşımdaydım. Ortaokul ikinci sınıf, oradan biliyorum. Ablam döndükten o güne kadar neredeyse hiç konuşulmadı bu mesele. Hem de hiç. Bir tek o gün, o günde yarım yamalak, Adem abiyle annesi gittikten sonra, ben konuşayım baba Adem'le. Sen bir şey deme, dedi ablam. Konuşma da bu, böyle ima edildi yani."
*İbn Arabi
devam ediyor...

Haziran 16, 2017

Kanatlanır, kanatılır bütün boşluklar*

Herkes Ölür Ölümünü

I
Kanatlanır, kanatılır bütün boşluklar.
Aynalar her gün bir başka yalan söyler
ve kalınır geride çizilmiş hayatlardan,
geride yağmurlardan ve çığlıklardan.

Herkes çizer boşluğunu…

II
Her aşk başlarken pembe,
ayrılıkta rengi siyah yalnızlığın…

(Herkes arar pembesini.
Oysa kendinden ötesi yoktur;
kimse sevmez yalnızlıkta gölgesini…)

III
Herkes sever doğumunu;
kim sever ölümünü?

Herkes sever doğrusunu;
kim sever yanlışını?

Herkes susar ayıbını.
Herkes susar ayıbını…

IV
Herkes bilir gitmesini.
Bir zaman öğrenirsin
gideni sırtından öpmesini

Herkes yaşar hasretini…

V
Herkes geçer gençliğini
Herkes…Buğusunda anıların
yitirir kekliğini…

VI
Herkes yaşamakla suçlu,
aşkıyla hükümlüdür;
herkes doğarken ölümlüdür.

Herkes ölür ölümünü;
göğe salıp düşlerini,
salıp tenini, nefesini
bırakır ceketini.

Herkes bırakacaktır ceketini…

-Yılmaz Odabaşı