Şubat 01, 2018

Akıldan Müziğe

Bir süredir bunu düşünüyorum; bunca kötücüllüğü yaratan insan aklının bir sınırı olmalı. Bunca kuralı ve düzenlemeyi getirmişse eğer Tanrı, insan aklına da bir sınır getirmemiş olması akla hayale sığacak şey değil. Eğer getirmediyse, ki öyle öyle görünüyor, ya biz bir yerlerde Tanrı'yı kaybettik, ya da aklımızı... 

Aşağıdaki müzik bir Balkan türküsü. Kimin nereye ait olduğu karmakarışık bir coğrafyada bugün Bulgarlar ve Makedonlar bu türkünün kime ait olduğu konusunda kavga halindelermiş. Hatta Bulgarlar türkünün %110 kendilerine ait olduğunu söylermiş. Acının acı üstüne bindiği, soykırımından kitlesel katliamına her türlü insan kötülüğünü görmüş bir coğrafyanın acısından delirmiş türküleri üzerinden hâlâ kavga ediyorsa insanlar, tüm müzikleri de sadece dinleyenine aittir bence. Türkü Makedoncadır, ve Bulgarlar bu türküyü Makedonca dinlermiş.


Ben de son günlerimi bir ağaç altında bu teyze gibi geçirmek istiyorum:-)

Ocak 28, 2018

İki Kadın Bir Hayat: "Tereddüt"

Film: Tereddüt
Yeşim Ustaoğlu, Prof. Dr. Bahar Gökler
Bahar hocanın deyişiyle; 
İki kadının karşılaşması. Kadınlaştırılmış bir çocuk ve nesneleştirilmiş bir kadın.

Elmas; kendini oluşturma aşamasında bir ergen. Bu dönemdeki ergenler cinselliğe yönelik eğilim gösterebilirler ancak bunlar tanımaya yönelik, meraktan başka şeyler değillerdir. Elmas'ın bu nedenle kocasıyla yaşadıkları onun için travmatik, seks ya da cinselliğin tamamen dışında cinsel şiddet kapsamındadır. Elmas akranlarını uzaktan izlemektedir. Kendisi ev işlerini yaparken oyun itkisiyle zamansız erişkinliğini gizli gizli yaşamaktadır. Elmasın çocuk kimliğini kocasının ağzından da duyarız filmde. Kocası, "Bilmez o, Elmas'ı neden çarşıya gönderiyorsun", derken annesine çocuk olduğunu kabul eder ama karısı olarak koynuna almaktan geri durmaz. Elmas çaresiz, yalnız ve korkmaktadır. Kocası ölünce psikolog Şehnaz ile karşılaşır. Şehnaz monodrama yöntemi kullanarak Elmas'a yaşadıklarını anlattırmaya çalışır. Rüyasında Elmas'ın gözü çıkmıştır. Gözünü elinde taşır çünkü ailesinin nezdinde gözden çıkmıştır. Aynı şekilde kocasının evinde de gözden çıkmıştır. Kayınvalidesinin iğnelerini ve bakımını yapan, yemekleri yapıp evi temizleyen biridir. Gözü elinde tutması aynı zamanda gözlerinin açılması, kendinin farkına varmaya başladığı zamanı anlatır.
Şehnaz, Elmas'a nazaran daha iyi bir konumda gösterilen bir karakter. Eğitimli genç bir kadın. Psikiyatrist. Ekonomik bağımsızlığı var.  Ancak Şehnaz'ın kocası modern bir ataerkildir. Karısını sık sık izlediği porno filmlerdeki kadınlarla yaşadığı ilişki gibi yaşamaya çalışır. Karısı onun için bir nesnedir. Ne yaşadığını, günlerini nasıl geçirdiğini, neler düşündüğünü bilmez. Şehnaz bu arada doktor Umut'da anlamak, anlaşılmak, paylaşma ve seksi bulur. Oysa kocası ile ilişkisinde bir nesne gibidir. Kadına cinsel bir nesne gibi davranmak kadına yönelik önemli bir cinsel tacizdir. Kocası için Şehnaz canlı bir porno ögesi gibidir. 
Kendi gerçeklikleriyle karşılaşan bu iki kadın özgürleşme yolunda birbirilerine yardımcı olmuşlardır. 
Şehnaz ve Elmas
 Yönetmen Yeşim Ustaoğlu'nun deyişiyle; 
Uzun zamandır kadının sosyal hayat içindeki durumu üzerine filmler yapmaya çalışıyorum. Diğer sorunları da göz ardı etmemeye çalışarak tabii. Gerçek hayat hikayelerinden çok beslendim. Her zaman danışmaktan büyük keyif aldığım Sayın Bahar hocanın vakaları da dahil. Bize öğretilen çok şey var. Bunlarla kadın oluyoruz. Elmas'ı yazarken Şehnaz'ı yazmaya karar verdim. İlk başta Şehnaz yoktu. Öncesinde, köydeki ailesinden başlayarak Elmas üzerinden bir erken evlilik, kadınlaştırılan bir çocuk hikayesi düşünmüştüm. Aslında erkekler de buna benzer durumlar içinde kendini buluyorlar, sadece kadınlar yaşamıyor bu görünmezliği, farketmeden yavaş yavaş süregiden sessiz kayboluşumuzu. Burada Şehnaz'ın hayatını anlamak daha zor. Elmasları gördüğümüzde hemen farkedebiliyoruz, tepki verebiliyoruz. Oysa Şehnazlar kendi tercihlerimizle seçtiğimiz hayatların içinden çıkamama hali, çok daha zor. Kendimizi kandırma, kendimizi çekip çıkaramamış olmak. Bunların üzerine bir de karşımızdakinin sevdiğimiz bir adam olması, bağlanma, kendimizi anlayamama, kandırma v.s. Hepsi daha da körleştiriyor bizi. Elmas'ın kocası kötü bir adam değil mesela. Kayınvalidesi de değil. Elmas'a kötü davranmıyorlar, eziyet etmiyorlar. 
İyilik ya da kötülük değil aslında burada yaşanan şiddet. Ve asıl kötü olan belki toplum tarafından kabul edilebilir şiddetin insanda yarattığı yıpranma, dolma, azar azar olayların bizi iteliyor, güvensizleştiriyor olması. Sevgisizlik yavaş yavaş öldürüyor. 

Karadenizin dalgalarında kaybolan görüntülerle açılıyor film. Gri, zaman zaman siyaha ve beyaza dönen görüntüler. Karadenizin ayrı bir deniz güzelliği olduğunu hatırlattı bana. Artık, otoyolun gürültüsünden ve varlığından eski ihtişamı farkedilmese de bazı kıyılardaki kuytulardan hala haşmeti ve hırçınlığının güzelliğinin görülebileceğini hatırlattı. İyi bir film izleyeceğim ve hemen ardından yönetmeninden dinleyeceğim detayların heyacanıyla ekrana kilitlendim. 

Şehnaz, evinin çöp poşetini eline alıp çalıştığı hastaneye kadar gelir. Buradan dalgın olduğunu anlarız, hastaneye kadar çöp poşetiyle gelmesinden yalnız yaşadığını düşünürüz. İş arkadaşı olduğu anlaşılan Umut, elindeki çöp poşetini ikiletmeden gözlerinden anlayarak elinde alır gider atar. Şehnaz evlidir. Durgun, heyacansız ama güzel yüzüyle orta yaşların hemen başında görünmektedir. Bu hastanede psikiyatrist olarak çalışmaktadır. Kocasını sevmektedir. Kocası, genellikle şehir dışında, geldiğinde daha çok kendiyle ilgili görünen, gecelerini de porno izleyerek geçirmeyi tercih eden bir adamdır. Şehrin denize yakın bir yerinde bir apartman dairesinde Elmas'ı görürüz. Fersiz gözleriyle yaşından çok önce büyüdüğü anlaşılan zayıf, genç bir kadındır. Sağlık bakımını yaptığı bir başka kadından ve evin içinde dönüp durup yaptığı işlerden o evde yaşadığı, hasta kadının kocasının annesi olduğu anlaşılır. Kocası karısının yalnız başına dışarı çıkmaması gerektiğini, henüz çocuk olduğunu söyleyen, hediye kıyafet alan, akşam yemeklerinde tabakları taşımasına yardım eden işinde gücünde bir adam görünümündedir. Geceleri ondan korkmaması için teskin eder ama karısı olarak cinselliğini de ister. 

Filmi, yönetmeni ve çocuk psikiyatrisi alanında uzun zamandır çalışmış, Hacettepe Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi bölüm başkanlığından emekli, en son Amerika'dan çocuk alanında çalışan dünyadaki Bilim İnsanı ödülünü almış, hemen her fırsatta dinlemekten çok keyif aldığım psikiyatrist Bahar Gökler hoca'nın soru-cevap sohbetleri olmadan izleseydim bu kadar anlaşılır olmayacağına eminim. Fazlasıyla satır arası kullanan bir yönetmen Yeşim Ustaoğlu. Ne anlatmak istiyorsa, kendisi için o anlamı ifade eden davranış ve kalıpları kurguluyor ve onu bize gösteriyor. Hiç bir boş hareket, hiç bir boşa sahne yoktu. Konusuyla içli dışlı, anlatmak istediği derdiyle çok dertli ama bize anlatırken gerekli akışkanlık, hikayenin görünürlüğü sönük kalıyor gibiydi. Konu iyi, zaman ve mekan yeterli, oyuncular iyi, hikaye iyi kurgulanmış ama birleştirmelerinde teknik bir yetersizlik hissi bırakabilir film. "Sevgisizlik yavaş yavaş öldürüyor", ifadesine fazlasıyla katılıyorum. Eğer sadece hepimizin bildiği erken evlilikler üzerine, Elmas'a dair bir film yapsaydı, hepimiz Elmas'a çok üzülecek, olup giden erken yaşta evlilikleri düşünüp "iyi film yapmış hatun" diyerek çıkacaktık sinemadan. Bir müddet gazetelerde okuduklarımızdan, etrafda duyduklarımızdan, bunun gelecek nesilleri ne kadar etkileyebileceğinden, yaşadığımız toplumda ama bizim içinde olmadığımız bir sorunu konuşuyor olmanın hafifliğiyle ayrılacaktık dostlarımızdan. Şehnaz'ı anlatarak bizi bir durduruyor Yeşim Hanım. Yaşamlarında ilk bakışta kötü bir yan görünmeyen, hali vakti işi gücü, kocası, sevgilisi yerinde biz kadınlara bir çelme takıyor. Kafamızı yerden kaldırıp baktığımızda kanayan dizimizi, taş batan avucumuzu; kabullendiğimiz yaşamlarımızı görüyoruz. Şehnaz'ın kocasının ona uyguladığı sessiz şiddet, kabul ettiğimiz normal evlilik halleri. Her gün vücudumuzun bir yerine farkettirmeden çizik atan; sessiz yemeklerimiz, kahkasız gülüşlerimiz, katıksız çaylarımız, soğuk battaniyelerimiz... İnsanın yokluğu böyle böyle oluşmuyor mu? 

Elmas ile Şehnaz'ın yaşadığı şiddetin karşılaştırılması abes gelebilir. Acılarımıza göre sıralansaydık hayat karşısında belki öyledir. Belki bir öncelik sıramız olacaksa adalet karşısında Elmas'ı öne oturtmalıyız. Fakat filmin sonunda Elmas da Şehnaz da aynı şehirde farklı yollara gidiyor, yaşadıkları şiddetten geriye kalanlarla. Dahası, daha önemlisi, kimi araştırmacılar kabul edilebilir şiddetin zamanla görünür olanlarını yarattığını, sessiz kalınan ve toplumca normalleşmiş insan kötülüğüyle baş edilmesinin daha güç olduğunu söylemektedirler.

Kabul edilebilir yanlışlar kaç doğruyu götürüyor hayatlarımızdan...

Not: Ankara için bu tür etkinliklerden haberdar olmak isterseniz şu adresi takibiniz tavsiye olunur.

Ocak 09, 2018

Çocuk İşçiler yazısına cevap

"Zamanın yok edemediği hiç bir kötü gün yoktur", diyor Macbeth. 

Şu yazıda neden bahsedildiğini, en önemli çıkarımın ne ya da neler olabileceği hakkında görüşlerinizi sormuştum. Sevgili deeptone  önemli bir yorumda bulundu, kendisine teşekkür ederim. Söz konusu yazıda benim naçizane demek istediğim daha başka bir şeydi. Dikkat ettini mi, diyecektim, fabrika sahiplerinin adını bilmiyoruz, benim okuduğum hiç bir kaynak adlarını anmıyor. Diğer yandan çocuk refahı alanında iyileştirmeler yapmaya çalışmış Robert Owen, Robert Peel, John Wood, ve John Fielden'in isimlerini biliyoruz. Kısaca bunu demek istemiştim. 

Macbeth haklı mı bilmiyorum, insan ömrü zamanın döngüsünün tamamlanmasını görecek ve evrenin sebep ve sonuçlarını bilecek kadar uzun değil. Eğer haklıysa, belki haklılığı, insanın ömrünün kısalığından sebeptir. Eğer haklı değilse, haklı olmasını dilemek ve  iyileri anmak, kötüleri unutmak insanın zamandan intikamının en iyi yolu olsa gerek... 

Ocak 06, 2018

Münir Özkul

"An insanın kaybedeceği tek şey, çünkü hakkını vermesi koşuluyla sahip olduğu tek şey." -Dücane  Cündioğlu

Dün, 05 Ocak 2018'de büyük usta oyuncu Münir Özkul öldü. (1925-2018) Uzun zamandır yatağa bağımlı ve artık yaşadıklarından bir şey hatırlamayan biri olarak yaşamla bağı nasıldı içten içe merak etmiyor değilim. Kimine sorsanız kurtuldu, kimine sorsanız çoktan hayattan çekilmişti. Ne dersek diyelim, o bugün öldü. Bu koca adam kişisel hayatımda çok hoş bir seda bıraktı, çok eğlendim, çok keyif aldım, çok ağladım sayesinde. Ruhu şad olsun. 

Bu son bir kaç yıl içindeki kayıplarımın bana hatırlattığı bir şey var ki, belki de yaşlandığımın bir kanıtı, insanların filmlerde neden ölümsüz olmayı tercih etmediklerini anlıyor oluşum. Sizi siz yapan, anılarınızı oluşturan, keyif aldığınız, dertleştiğiniz, ağladığınız, bildiğiniz insanlar, canlılar, hele de dünyanın görüntüsü değişiyorsa eğer uzun zamandır, yaşamak çok anlamsız olabilirdi. Bunu ara ara hissediyorum artık... 

Başka bir şey yine son zamanlarda düşündüğüm, ölümlerin arkasından üzülmemizin bir nedeni de gidenlerin bizlerden bir şeyler koparıyor oluşu. Azalıyor oluşumuz. İnsan bencil bir varlık. Bu bizim hayatta kalmamızın en birincil sebebi aynı zamanda. Birini kaybettiğimizde ilk aklımıza gelen artık onu göremeyecek oluşumuz, onun hayatı göremeyecek oluşu değil. Bu da sanırım aklımızı yitirmememiz için insan ırkının bulduğu bir düşünme yolu. Kalsaydı neler göreceğini ya da yaşayacağını bilemeyeceğimiz için, ilk anda ya da sürekli o açıdan üzülmek daha işin içinden çıkılmaz bir biçim alabilirdi gibime geliyor. 

buyulugerceklik.com

Ocak 03, 2018

Çocuk İşçiler

1800'li yılların başına kadar İngiltere'de devletin sosyal politikaya dair bir işlevi yoktu. Dahası var olan genel geçer uygulamalar işçi sınıfına yapılan baskılarla toprak ve fabrika sahiplerinin işine yarıyordu. Ailesi olmayan, olsa da çoğunlukla yoksulluklarından dolayı çalıştırılan çocuklar fabrika sahiplerine işçi olarak satılıyor, anlaşmalar yapılarak fabrikalarda çalışmaya zorlanıyordu. İlerleyen yıllarda dokuma sektörünün hızla gelişmesi buralarda çalışacak büyük bir işgücünü gerektirdi. Dokuma tezgahlarının küçük makine parçaları için biçilmez kaftan olan çocukların elleri uzun zaman fabrika sahipleri için büyük nimet oldu. Çocukların bazıları dört, beş, altı yaşlarında işe başlatılıyordu. İş saatlerinin kontrolü ya da kısıtlayıcılığı olmadığından fabrika sahipleri istedikleri saatlerde istedikleri kadar çalıştırıyorlardı çocukları. Sabahları doğuşuyla çalışmaya başlayan çocuklar sabah yarım saat, öğlenleri bir saatlik yemek molaları dışında akşam altı yedilere kadar mola vermeden çalışırdı. Tezgah başında uyuya kalan çocuklar sert vuruşlarla uyandırılır, sabahları fabrikanın sağlıksız ortamlarında yaşayan ve uyanmakta zorlanan çocukların yine sert fiziki cezalarla uyandırılırdı. Su içmek ya da tuvalete gitmek gibi ihtiyaçlarını ancak yemek saatlerinde karşılamaları beklenirdi. Dört beş yaşlarındaki çocuklar fabrika içine dökülmüş yünleri toplayıp bir yere yığıyor, altı yedi yaşlarındakiler tezgah başında daha büyükler de taşıma işlerine bakıyordu. Oxford Üniversitesinin bir araştırmasına göre 1800'lerde 350 bini 7-10 yaşlarda olmak üzere, en az 1 milyon çocuk fabrikalarda istihdam edildi. Ve yine bu dönemde toplam iş gücünün yaklaşık %15'i çocuklardan oluşuyordu.

Çocuk koruma konusundaki ilk adım 1802'de Sir Robert Peel tarafından atıldı ve onun çabaları ile ilk kanun çıkarıldı. Çocuklar en fazla on iki saat çalıştırılabilecek ve geceleri çalıştırılmayacaktı. Maalesef bu kanun sadece sahipsiz, ailesi kalmamış çocukları kapsıyordu. Yürüyen sefalet ile yakından ilgilenen, Robert Peel, Robert Owen, John Wood, ve John Fielden'in çabaları ile fakat ancak otuz yıl sonra 1833 yılında kanunda güncellemeler yapıldı. Ve, dokuz yaşından küçüklerin dokuma sanayiinde çalıştırılması yasaklandı, gündelik çalışma saatleri sınırlandırıldı. Daha iyisi, 1847 yılında kadınlar ve on sekiz yaşından küçük çocuklar için gündelik çalışma on saat ile sınırlandırılır. (-kaynak: Walter A. Friedlander)

İngiltere, 1800'li yıllar. 
Şimdi sormak istediğim; bu kısa tarih bilgisinden çıkarılabilecek en çarpıcı sonuç ve sonuçlar nelerdir size göre? Ben kendi fikrimi bir sonraki yazıda söyleyeceğim. Görüşmek üzere.

not: Türkiye'deki ve çoğu ülkedeki şartlar maalesef 19.yy şartlarının çok çok ötesinde değildir. Fakat bugünkü konumuz bu değildir. 

Ocak 01, 2018

Güncenin Güncellenmesi

Bu günceyi açtığımdan beri hangi konularda ağırlıklı olması gerektiğine bir türlü karar verememiş olmam içimde bir sıkıntıdır hâlâ. Kişisel olmasını düşünürken, kim neden benim kişisel hayatımla ilgilensin ki demişimdir ardından. Ayrıca gündelik yaşamımın ilginç bir tarafı da yoktu bana göre. İlginç olmalı mıydı, onu da bilmiyorum...

Benim için neler anlattığından bahsetmek istediğim filmler, kitaplar ve bazı önemli bulduğum olan biten hakkında yazmak en istediğim ve yapabildiğim şey olacaktı, öyle de olageldi bunca zaman. Zaman zaman kısa öykücükler, yazmaktan başka yapacak bir şey bulamadığım ruhsal hallerim kalan boşlukları dolduruyor izlediğiniz üzere. 

Günceye, yani buraya daha gündeme dair, daha kişisel yazılar yazma düşüncesi yeni yılın ilk fikirlerinden biri. Geçenlerde eski eşim annesinin bazı şeyleri hatırlamadığını ve bundan dolayı komik söylemlerde bulunduğundan bahsedince insanın unutan bir varlık olduğunu sanki yeni öğrenmiş gibi hissettim. Sanırım, anlatmayı seven ve anlatacak çok şeyi olduğunu bildiğim birinin hatırlamıyor olmasına üzüldüm. Oysa unutmak üzerine çokça düşünen biriyimdir. Tanrım yoksa ben de kendimi unutmaya mı başladım, demedim o an, bunu şimdi diyorum fakat daha kişisel, ileride hatırlamama yardımcı olacak gündeme dair yazmanın önemli olacağına karar verdim. Şu noktayı atlamadan devam etmek iyi olacak; her neden bahsedersem bahsedeyim, örneğin Kızarmış Yeşil Domatesler filmi, aslında kişisel bir şeyden bahsediyorum. Filme dair kendi söylediğim her şey, bende filmin bıraktığı iz sonuçta. Her üretim subjektiftir, değil mi? Şimdi aklıma geldi mesela; yeğenim Azra dört beş yaşlarındayken anneme kızdığında sehpaların üzerindeki örtüleri yere atıyordu, saksıdaki çiçeklerin yapraklarını yoluyordu. Annem için neyin önemli olduğunu, onların görsel ifadesinden ve ne sıklıkta özen gösterdiğinden anlamıştı. Anneme bir şey demiyordu, ağlamıyordu, bağırmıyordu, gidip yaprakları koparıyordu... 

Bunun yanında sosyal çalışma teorisi ve uygulamalarıyla ilgili daha fazla yazmak, bilgilendirici bir alan yaratmak istiyorum fakat buna da henüz burası mı, yeni bir internet sitesi mi karar verebilmiş değilim. İlerde belki başka yerde toplarım düşüncesiyle şimdilik buraya ekliyorum yazabildiklerimi. E tabi, bir de İngilizce yazma hayalim var. Onu da henüz düzenli yapabiliyor değilim. Parantez içinde; yeni yılın ağır basan bir fikri de en kısa sürede orayı toparlamak, ülke gündemine dair kısa, öz ama sürekli yazılar yazabilmek. Şimdi tez araştırması çalışmalarım esnasında okuduğum makalelerden daha net anlıyorum ki tarih, bir anlamıyla geçmiş, hemen yaşandıktan sonra okunabilen bir şey değil. Daha da önemlisi, üç farklı tarih var; yaşananlar, hatırlananlar ve anlatılanlar. Tarih öğretim görevlisi bir arkadaşım Kore Gazileri ile sözlü tarih çalışması yapmıştı. Geçenlerde tezine baktığımda da dikkatimi çeken bir noktaydı bu geçmişi bilmek meselesi. Kore gazilerinin o döneme dair anlattıklarıyla bilinen bazı gerçeklerin farklı olduğunu not etmişti arkadaşım. Bilerek ya da bilmeyerek insan farklı hatırlayabiliyor, daha doğrusu bugünden bakarak düşündüğünde geçmişi farklı yorumlayabiliyor.

Kişiselden kastım yine de çoğul olarak kendime dair olmayacak, daha çok gündemin ben de bıraktığı izler gibi diyelim. Hani Yıldızlararası  filminin açılış sahnesi var. Orada bir kaç yaşlı insan bazı olan bitenlerin şimdi yaşananların sinyallerini verdiğini ama onların bunu hiç göremediği gibi bir şeyler söylüyor. Ya da başka filmler de. İşte onun gibi. Beş on yıl sonra buraya ben ya da birileri baktığında; "aa, bak aslında o zamandan belliymiş bugün böyle olacağı.", desin diye, ve dünyanın bundan öncesinin ve bizim yaptığımız gibi yine de bildiğini okumaya devam etsin diye... 

Aralık 29, 2017

Türkçe Falan Gibi Şeyler


























Konuyu hiç orada burada araştırmadan doğrudan size sorayım dedim. Türkçede benim farkında olmadığım bir kural değişikliği mi oldu? Kısaltmalardan sonra gelen iyelik ekinin kullanımı (.) ile mi ayrılır oldu? Yukarıdaki tez 2010 yılında yazılmış ve daha sonra kitap olarak basılmış. Mesela "Türkiye'de", derken yukarıdan kesme kullanmış ama kısaltmada kullanmamış, demek bir bildiği vardı diye düşündüm ama?... Dahası, kısaltmaya bir şekilde ek getirdik tamam, nokta ya da yukarıdan kesme ile, diğer bir bildiğim, gelen ek kısaltamanın ses uyumuna uymalı, değil miydi? Birinci fotoğrafın ilk cümlesinde uyulmuş ama ikinci paragrafta uyulmamış, kısaltılmamış, sivil toplum kurumunu, denmeye çalışılmış. Bu bitmiş bir kitap. Benim araştırmam devam ediyor daha halen henüz...

Biliyorum, hiç önemli detaylar değil. Ölülerin üzerinden yürüyerek geçiliyor son günlerde ülkede. Hatta henüz ölmemiş, ölmek üzere olanların. Adalet, çok kez haksız, çok kez zalim olmuştur bu topraklarda fakat ne gördüklerimde ne de bildiklerimde bu kadar gözlerimizin önünde oldu her şey. 

Aralık 26, 2017

Okul Yollarında

Biri, "evde kalırsam", diğeri, "okula gidersem"olarak adlandırabileceğimiz iki temel rutinim var son günlerde. Okulun dedikodusunu yapmak üzere toplandığımıza göre onu anlatarak başlayayım. Sabahları, hayatım boyunca sevmediğim şeyi yapmakla başlıyorum. Sabah uyan ve 08:10 servisini yakala. İş hayatımın yorgun, bezgin ve uykusuz, yine de rafiği en fazla sevdiğim sabahlarıydı... Şimdi de itiraf etmeliyim ki elimde bilgisayar ya da onca kitap okula rahat ve hızlı gitmenin en iyi yolu üniversitenin semt servisini yakalamak. Ben de öyle yapıyorum. Maddi olarak daha pahalı olsa da, üç vasıta ve daha uzun saatte varmaya yeğliyorum tabii. İşte, okula varınca ya kahvaltı ve kütüphane ya da direkt kütüphane. 13.30-14:00 arası yemek ve çay molası. 16:00'ya kadar tekrar çalış ve 16:15 servisiyle geri dön.

Okula gittiğim günler daha yoğun ve yorucu geçiyor. Bir kaç hafta bu süreci takip edince, okyanusta soyu tükenmek üzere olan canlı türü gibi hissediyorum kendimi. Sanki balıklar, mercanlar, yosunlar, deniz atları , suyun hücreleri ve bir de ben. Okuldaki siparişlerimi saymazsak bazen günlerce kolay gelsin ve teşekkür ederim dışında yüzyüze kimseyle konuşmuyorum. Yemek yerken diğer öğrencilerin konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Bazen şaşırıyorum bazen gülüyorum ama dediğim gibi, ya suyun içinden ya da ağaç dalında bir kuş gibi seyrediyorum. Ömrü kalabalık ofislerde onlarca kişiye sürekli bir şeyler anlatarak, söylenerek, aynı anda telefona, yanındakine ve önündekine yetişerek geçmiş biri olarak hâlâ dinleniyorum sanki böyle böyle. Ne yorulmuşum arkadaş! İnsan üstü bir zahmetle çalıştığımı şimdi dışarıdan baktıkça anlıyorum. İlk başladığım bir zaman Teşvikiye Camii'nin yanındaki şubede çalışıyordum. Yirmi yaşıma henüz basmıştım. Güneş doğmuştu biz çalışırken. Elimde poğaça Teşvikiye Caddesi'nin aydınlanmasını izliyordum. Trajikomik bir güzelliği vardı sokağın.

silme öncesi masa
Okula geri dönersek, efendim, her zaman böyle naif dolanmıyorum kütüphane, yemekhane ve kırtasiye arasında. Kimi zaman sinirleniyorum öğrenci arkadaşlarıma. Neden diyorum, neden silgi artıklarınızı kütüphane masalarının üzerinde bırakıyorsunuz ve ben her seferinde silmek durumunda kalıyorum. Geçen karşıma biri oturdu, masa leş gibi, kalem izleri, silgi artıkları ve bir kaç kağıt parçası önünde. Bekledim gülümseyerek, ne yapacak diye de merakla. Öylece oturdu, defterini kitabını masaya koydu, yanındaki kızın yüzüne eğilerek konuşmaya başladı. Eh, ya ben çok titizim ki, temizlik konusunda değilimdir aslenn, ya da aramızdaki tek farkla, yaşla ilgisi var bu rahatlığının. Ama yemek masaları; onlar kütüphaneden beter. Yemek sonrası görevliler temizliyor diye ağız silinen peçeteler, ekmek poşeti, soyulmuş mandalina ve bilimum kaplar arkalarında. Hadi artıklarını bırakıyorlar da şuna ne demeli: Onlarca defter kitap varken önünüzde neden masalara yazıyorsunuz? Sen yaz, o yaz, ben yazayım sonra yüzü görünmeyen estetik yoksunu masalar kalsın geriye. Bu mu, bu mu okuyup "adam" olmak istediğiniz mekan. Çok sinirleniyorum çok...

silme sonrası çalışmaca.
Geçen bir kadınlar grubu geldi. "Şu tarafa kayar mısınız"? dedi. Belli ki yanyana ders çalışacaklar. "Kayamam çünkü ben burayı kolonyalı mendille temizledim."
dedim. "Doğrudur" , dedi geçti ne söyleyeceğini bilemez halde. Eh, bana baktıklarında büyük ihtimal doktora yapan bir hoca falan sandıkları için çok da bir şey demiyorlar, ben de çaktırmıyorum doğrusu. Çok mu gıcık görünüyorum? Siz o tuvaletler pisliğine dayandığıma şükredin bence. Rektöre ilk fırsatta haykırasım var; "Bir de doktor olacaksınız, önce halk sağlığı için okulun tuvalet hijyeni sorununu çözün!"  Diğer yandan gülmüyorum da değil çoğu sevimliliklerine. Geçen gün çocuğun biri diğerine diyor; "kızlar sıkıntı abi ya, ne desen mutsuzlar, bu sene hiç uğraşmak istemiyorum." Dün de serviste biri çok akıllıca bir laf etti. Efendim bir erkek buna çıkma teklifi etmiş o reddetmiş. Arkadaşına anlatıyor hemen arkamda. "Ben öyle, çok burnu havada gibi terslemeyi sevmiyorum, güzelce söyledim", dedi. Sonra çocuk, "arkadaş kalalım madem", demiş. Bizimki diyor arkadaşına, "Yok, arkadaş da kalmayalım dedim. Çocuk bozuldu, sinirlendi. Çok anlamsız değil mi sence de, az önce benden hoşlandığını söylüyordu şimdi arkadaş kalalım diyor. Hangi duygusuna inanayım ben onun?" 

Her sene yapılan hoş bir uygulamaları var. Kütüphanenin camlı duvarına isteyenler kağıtlara dileklerini yazıp yapıştırıyor. Bütün o cam renkli kağıtlarla doluyor sene sonuna doğru. Geçen yıl tam çekecekken şarjım bitmişti, bu sene başını yakaladım. Aşk ve para çağlar boyu değişmeyen dileklerimiz olacak görünüyor... Kimsenin hayaline gülünmez tabii ama okuyunca çok yaratıcı ve hoş bulduğum dilekler oluyor. Şimdilik bunları yazayım size, belki güncellerim ilerde:
- Hayırlı eş olarak Canan olsun. Canan benim olsun. Ben onun olayım.
- Yeni yılda kızımla birlikte sağlıklı, huzurlu uzun ömürler diliyorum.
- Bu yılın bana getirdiği en güzel şeysin.
-Yeni yıldan aldıklarını geri vermesini istiyorum. Mutluluk ve biraz da para fena olmaz.
- Ailem, kocam, Seduşum ve yeğenim Zülal ve Uğur'la sağlıklı çok mutlu bir yıl olsun. İçimiz sevgiyle dolsun.
- Bu yeni yıl çok güzel geçti. Yaşasın 2018.
- Erolsuz, paralı ve mutlu bir yıl diliyorum.
Ben yazmadım. Belki yazarım. Bu sene de öyle deneyebiliriz, neden olmasın... 

Aralık 23, 2017

Ağıt

Bugün yılın ilk karı yağdı. Henüz beyaza kesmese de doğa,  an meselesi gibi duruyor. Mehtap'ın kızı Hazal geldi Ankara'ya. Onu göreceğim için heyacanlıyım. İlk defa, bir çocuğun anne babasından taşıdığı parçanın nasıl bir önemi ve anlamı olduğunu farkediyorum. Bir çocuğun başka ne anlama gelebileceğini... Annesi gibi Hazal, aynı samimiyet, aynı sıcaklık onda da... Mehtap'ın ölümünü düşündükçe ıskaladığımı, pek çok tehlikeyi hesapladığımı ve bir çoğuna hazırlandığımı ama buna hazırlanmadığım gibi bir duyguya kapılıyorum... Mehtap hiç aklıma gelmemişti...  O evinde ve yaşamında duruyordu işte, yaşıyordu. Buradan geçse yolumun üstü deyip uğruyordu mesela. En son yazın uğramıştı yine öyle. Ve uzun zamandır ilk defa bana "Yanıma otursana, özledim seni," demişti. Ne ayıp, insan arkadaşına şaşırır mı, bir an şaşırmıştım ben de. Hani, bir sürü kalabalıktı çünkü, yeğenlerin, kocan, kızın, kardeşin varken bana bakıp, özledim demen... O hep gelirdi, uğrardı, arardık, arada yoklardık. Ölmesi için hiç bir sebep yokken niye ölsündü ki...

Ne zaman ağaçları seyretsem gülen gözlerin yaprakların arasından bakıyor. "Erken gitmenin mutlaka bir sebebi olmalı", diyorum? Cevap vermiyorsun. Bak, bugün ilk defa kar yağıyor, sen çok seversin, ağaçların yapraklarına kar taneleri düşüyor. Kızın Ankara'ya geldi.

Aralık 20, 2017

Umar

Elimde tuttuğum kanlı yumak hala ılıktı. Soğumuyordu bir türlü ne yapsam ve bu beni daha da sinirlendiriyordu. Sıksam da sıkmasam da kan, serçe parmağımla yüzük parmağım arasından geçiyor bileğime doğru akıyordu. Az hissedilir ama hissedilir bir hareket hala vardı avucuma değen. Küçük, titreyen bir serçenin kalbi gibi, uyurkenki hali gibi, sakin, yavaş ve geri kalanlardan uzakta, öylesi daha güzel gibi. Olmuştu işte, böylesi daha iyiydi, evet evet daha iyi olacaktı. Kolumu dirseğimden bükmüş, elim havada gözlerim yerdeydi. Hemen ayağımın yanındaki yaprak motifine bakıyordum. Bir yaprak bir kalbe benziyormuş epeyce, şimdi farketmiş gibi bakıyordum. Ağaçların yapraklarının çıkardığı sesin kalbime o kadar yakından değmesi bundan sebep miydi, aklıma geldi birden bu soru. Ama düşünecek halim de yoktu şimdilik. Bu soğumayan kan akıp duruyordu hala.Tanrı biliyor ya çabalamıştım, uğraşmıştım, sonunun böyle olmamasını istemiştim. Bu soğumayan ılık, tenimde yine de ısınan kan akıp duruyordu hâlâ.


Video, Tomaso Albinoni'nin bestesi, 'Manchester By the Sea' filminin müziği ve filmden görüntülerdir. Not olarak söylemeliyim ki Film, son yıllarda izlediğim acıyı en az dramatize ederek anlatabilen çok iyi bir sinemadır...