Haziran 18, 2018

Bilmenin Dayanılmaz Mutsuzluğu

Gözlerimizde bilinen galaksilerde olan milyarlarca yıldızdan daha çok atom vardır.(kaynak: Carl Sagan) 

Peki ne düşündük bunu öğrenince? Belki biraz hayret, bir sevinç öğrendiğimize. Bir amacımız olmazsa bilgi böyledir. Ee, dedirtir insanı. Eğer gözlerimizdeki atomun bilgisi bizi bir yere götürmeyecekse neden bilelim ki? Doğru, bu nedenle öğreneceklerimizi, gizli ya da açıktan, seçeriz. Bu yüzden beyin, işine yaramayanları unutmakta, gerekli gördüklerini öğrenmekte daha hızlıdır.  Bu yüzden öğrenciler, "öfff, ne işime yarayacak bu formül ya", deyip burun kıvırıyor. Haklılar. Önce neden gerekli olduğunu anlatabilmeliyiz. Onlara bir amaç verebilmeliyiz. Kısacası bilgi araçtır. Neyin aracı? Anlamanın. Anlayıp ne olacak? Değiştirmenin ilk koşuludur anlamak, ya da bir köşede tutacaksın, umursamayacaksın.

Fakat bilmezsen ne umursamazlık yapabilirsin ne de değiştirebilirsin. Bilmek dürter insanı. Rahatsız eder. Bilgiyle beraber bilmeye ortaksındır artık... Kaçamazsın. Bilmiyorsan kaçabilirsin. Fakat biliyorsan, biliyorsundur artık... 

Haziran 11, 2018

Kalbimi kıra kıra



Şarkıda geçen sahneler Vesikalı Yarim filmindendir. Vesikalı Yarim, bana göre, Yeşilçam sinemasının en iyi aşk hikayesi anlatımlarındandır. Ömer Lütfi Akad'ın gerçekçilik sinemasının ilk örneği, sinema tarihimizin baş yapıtlarındandır. Hikaye, Sait Faik Abasıyanık'ın Menekşeli Vadi öyküsünden Safa Önal tarafından senaryolaştırılmıştır. Hani şu "çikolata renkli sanatçı" anonslarıyla hayatımızda iz bırakmış Sezen Cumhur Önal'ın kardeşidir kendisi. Safa Önal, filme çekilmiş 395 senaryosuyla 2005 yılında Guiness Rekorlar Kitabına girer. Hiç konuşulmadan çok şey söylenen harika bir finali vardır. İzzet Günay'ın ve Türkan Şoray'ın oyunculuğu bütün klişelerden uzak, sade ve olağandır. Gördüğüm ve aklımda kalan en estetik karşılaşma sahnesini yaratmışlardır.
Filmin finalinde Sabiha, Halil'i görmeye ve geri getirmeye gider manavın önüne. Arkadaşı gitme der, "gideceğim, beni görünce gelecektir", der Sabiha. Gider, uzaktan Halil'e bakar. Halil çocuğunu havaya atarak, oyun oynar görünmektedir. Babası görür Sabiha'yı. İkisi de uzaktan birbirine bakar. Kamera her planda manav görüntüsünden biraz daha uzaklaşarak Sabiha'nın ağlamaklı yüzünü ve gözlerini gösterir. Her seferinde biraz daha uzaktan görürüz manavı ve anlarız ki Sabiha hayallerinden biraz daha uzaklaşmaktadır.
"Çok özel bir filmdir. İçinizde dinlenmeye/demlenmeye bıraktığınızda derine gömüldükçe ışıltısı teninize vuran garip bir madde gibidir bazı filmler. Vesikalı Yarim öyle bir filmdir benim için. Çağdaşları gibi ahlâk dersi vermeyişi, o iki aşığı da anlayışı, aşkı anlayışı... Sabiha Halil'i baştan çıkaran aşüfte değildir. Aşıktır o. Halil Sabiha'nın tuzağına düşen adam değildir. Aşıktır o. Baba Sabiha'ya orospu, Halil'e hain evlat, gelinine de zavallı kurban muamelesi yapan otorite değildir. Görmüş geçirmiş, hepsini sarıp sarmalayacak noktaya gelmiştir o, hepsini anlar." -ekşi sözlük-fitfit
Aşağıdaki sahnede Sabiha, pavyon çalışanı olarak çağrıldığı için değil, kendi isteğiyle  Halil'in yanına gelmiştir. Seçerek oturmuştur masaya. Halil'in Sabiha'yı gördüğü anda her şey durur. Benim şimdiye dek aklımda tuttuğum en güzel karşılaşma sahnesidir. Halil'in, "ne istiyorsa getir" cümlesindeki sesinin tınısı, bir erkeğin bir kadın uğruna yaptıklarının ve yapabileceklerinin en kısa özeti gibidir. 


Vesikalı Yarim filmi konusunda diğer, daha detaylı yazılar burada ve buradadır.

Haziran 04, 2018

Yazmak Mevzusu

"Yeri gelmişken buna bir örnek vereyim. Heba'daki "Sınır" bölümünü çalışırken şöyle bir cümle yazdım: "Sadece Suriye topraklarından değil, belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu mevzideki nöbetçilerin üzerine." Bu cümleyi yazdım ama bir türlü içime sinmedi. Neden sinmediğini de anlayamadım. Cümlenin lafzına ve ruhuna defalarca baktım, sesli okudum, sessiz okudum, sonra acaba yakınındaki bir cümlenin tatsızlığı onun üzerine mi düşüyor diye önündeki ve arkasındaki cümleleri kontrol ettim ama olmadı. Bir türlü bulamadım bu cümledeki yanlışı. Bir kaç sayfa ilerlemiştim ama aklım hâlâ o cümledeydi. Üç dört gün sonra, birden yanlışı buldum. Yanlış olan şuydu; cümle bize, mevzideki nöbetçilerin üzerine her iki taraftan da ateş edildiğini, başka bir ifadeyle, nöbetçilerin iki ateş arasında kaldığını söylüyordu ama cümlede yer alan nöbetçiler iki ateş arasında değildi, cümlenin sonunda duruyorlardı. Hemen düzelttim tabii ve cümle romanda şu şekilde yer aldı: "Sadece Suriye topraklarından değil, mevzideki nöbetçilerin üzerine belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu." Şimdi, bu cümledeki durumu okur fark eder mi diye sorulabilir. Bence bunun hiç önemi yok. Her şeyden önce, ben dili bu şekilde kullanmakla mükellefim. Bu cümledeki çalışma kullandığım malzemeye, kendime ve yaptığım işe saygının bir sonucudur. Fark eden okur olursa sevinirim tabii, fakat fark edilmemesine hiç üzülmem.                                                               ...                                                                                                                      
Buna benzer çalışmalar, bana göre, zaten olması gereken şeyler. Bu nedenle, mesela dili kötü kullanan bir yazar yerilmeli ama iyi kullanan övülmemeli. Dili iyi kullanmak yeter şarttır çünkü. Küreğin kulpu demeyip küreğin sapı diyorsa, kahramanına kahvaltı yaptırmayıp ettiriyorsa, kurşun atmakla kurşun sıkmak arasındaki farkı biliyorsa, doğru düzgün demeyip doğru dürüst diyorsa yahut cümlelerini hatasız kuruyorsa, bunlar eşyanın tabiatındandır; hanesine puan kazandırmaz. Yani bir yazarın dili övülecekse "yeter şart" olan şeyler geride bırakılıp, dili nasıl kurduğundan, o dilin matematiğinden, rüzgârını nereden aldığından, müziğinden ve dilin taşıdığı şeylerle bu şeyler arasındaki ilişkiyi nasıl inşa ettiğinden söz edilmeli."
Başlarken Yalnızsın, Bitirdiğinde Daha da Yalnız / Söyleşiler / 2017 / Hasan Ali Toptaş. Söyleşi: Semih Gümüş, Notos, Ekim-Kasım 2013.

Mayıs 21, 2018

Aykız'ın Kolyesi IV

"Aman Tanrım", demiş çocuk. "Kolyelerimiz, kolyelerimiz bu yüzden kelebek şeklinde." "O tamam da", demiş kadın, "Neden aynaları vardı?" "Çünkü", der yaşlı,"Ahh anlamak için ne kadar beklemişiz... Bu beyaz yürüyen otlar bir kabuğun içinde yok oluyordu, sonra da oradan bir kelebek olarak çıkıyordu. Çember, karşılıklılık, birbirini tamamlama, bulma, yansıma, düşünsenize! Bu döngüyü anlayabilmemiz için kolyelerimiz aynalardan oluşuyordu. Yedi yaşında ne öğretiyorlardı bize; kendi içimizi görebilirsek diğerlerini görebilirdik, diğerlerini görebilirsek kendimizi görebilirdik. İşte ayna bu..." Tekrar sustular. Aynı yoldan, kendi adımlarını takip ederek daha hızlı yürümeye başladılar. Ay silikleşmiş, gün parlıyordu. Renklere güneş vuruyor, daha canlı parlıyorlardı. Şelalenin küçük çukuruna kadar konuşan olmadı.

Henüz büyümemiş, cinsiyeti kadın olacak olan kendi kendine konuşuyor gibiydi, "Aykız yedi yaşında biraz değişmeye başlamıştı aslında. Şimdi düşünüyorum da; onu kandırmak, ikna etmek çok kolay olurdu. Sanki biz ay ülkesi inanlarını, temel güdülerimizi, nasıl bir canlı olduğumuzu hiç bilmiyor gibiydi." "Mesela?" dedi kadın. "Yani, tanıyor da tanımıyor gibiydi. Biz şakalar, komiklikler yapsak çok iyi anlıyor gülüyor, e sen de öylesin, komiksin dediğimizde, kendinin öyle olduğunu anlayamıyordu. Bir arkadaşı ona kötü davrandığında küsmüyordu, dert edinmiyordu çok fazla ama biri bize kötü davransa, hemen kavgaya tutuşuyordu." Köye yaklaşmışlardı. Bir kaç kişi etraflarına geldi, hal hatır sordu. Nereye gittiklerini bilen yirmsisekiz toplantısı sorumluları nehrin kenarında oturuyorlardı. Onlara yaklaştılar.

Uzun bir yoldan, sonunda varmış olmanın dinginliğini taşımıyorlardı. Hala şüpheler, tedirginlikler, yarım bilinenlerin belirsizliği yüzlerinde suya bakıyorlardı. Su akıyordu taşların, otların, düşmüş ağaç dallarının üzerinden. Bir yanından bir yanına üç atlı arabasının sığabileceği nehir sadece akıyordu bütün olup bitenin karşısında. Çocuk anlatmaya başladı. Yirmisekiz toplantısı sorumluluları yüzlerini döndüler ona.  "Kolyelerimiz kelebek şeklindeymiş çünkü bir kelebek olarak ölüyoruz. Doğmadan önce, üç renkli meyvesi olan bir ağacın yapraklarını yiyerek bir kabuğun içine giriyoruz ve orada kelebeğe dönüşerek ölüyoruz, ta ki, eğer bir kadının avuçlarına düşene ve kabuğumuz onların avuçlarında kırılana kadar, ölmüş olarak kalıyoruz. Döngüyü yaşlılar başlatıyor, onlar kendilerini nehre bırakarak nehrin kabarmasını, ve ağaçlarda duran beyaz kabuklu ölü kelebeklerin nehre ve oradan kadınların avuçlarına düşmelerine neden oluyor." Yaşlı devam eder. "Kelebek kolyelerimiz aynadan çünkü yaşlıların ve ölmüş kelebeklerin bu döngüyü hatırlaması için tek yol bu. Aykız'ın kolyesinde bir şey eksik olmalı, bu yüzden nehre geri dönemedi..." Cinsiyeti kadın olacak olan genç atlar söze, "Galiba ben anlıyorum neler olduğunu; Aykız nereye gideceğini bilmiyordu bilse giderdi, neden gitmesin ki eğer vaktinin geldiğini düşünmüşse giderdi nehre. Gitmedi, çünkü aynasında bir şey eksikti, ona bu döngüyü gösterecek parça eksik olmalı." Yirmisekiz toplantısı sorumluluları ayağa kalktılar. Rüzgarın sesi nehrin akışına karışıyordu. Su, güneşin altında inatla ve kararlılıkla akıyor, hayatın hızını her canlıya hatırlatıyordu. "Bilinenler olanları anlamaya yetti mi?", sorumlulardan biri sormuştu bunu. Kimse cevaplamadı. Kimse cevaplamasa da bilinen sorulardan biriydi bu.

Aykız, babasının kolyesinin kendi içine bakan kısmını yaktığını kimseye söyleyememişti. On sekizinci yılı dolmadan annesinin kalbinden düştü düşeli, kendi içini bilmek zorundaydı. Yoksa yirmisekiz toplantısında kendini anlatamazdı diğerleri gibi. Çok çabaladı, mümkün olduğunca çok insanın hikayesini dinledi, çok insanı tanıdı, gençleri, çocukları, yaşlıları izledi ama ne öğrendiyse eksik kaldı. Diğerlerini anlamasının kendisini anlamasına yeteceğine inanıyordu inanmasına da, yine de anlayamıyordu. Ne inanmak ne de bilmek kendini anlamasına yetmedi. Aynasının kendi tarafına bakan kısmının yokluğunun yerini kimse dolduramadı. Son bir şey kalmıştı, aynasının peşinden gitmek. Bir sabah uyandı. Babasının gitmesini bekledi. Onun kolyesini alıp ateşe tuttuğu aynı yere durdu. Önce elini uzattı, ateşin alevlerinin aynayı geri vermesini hayal etti. Sonra, biraz daha uzattı elini, sonra kolunu, canı yanıyordu. Acı geçecektir diye düşünüyordu. Daha da uzattı gövdesini, beli tutuştu önce, göğsü, karnı, omuzları ve saçları. Acının dönüşümü çok kısa sürmüştü, bir an kalbi yerinden çıkacak gibi olmuş, ardından kırmızı ve siyah renkler birbirine karışmış, bütün renkler gözlerinin önünden gitmişti. Siyah ve beyaz noktalar uçuşuyordu gözlerinin önünden artık, sıcak etkisini şaşılacak derecede yitirmiş, acı hissetmesini sağlayan bütün hücreleri tek tek küle dönüşmüştü sanki. Evet, küle dönüşüyordu. Doğum nehrinin sularının serinliğini hayal etmeye çalıştı. Ağaçları, annesinin kalbinden düştüğü anı hatırlamaya çalıştı. Annesinin yüzünü gördü, sular geçiyor sandı saçlarının arasından, kollarından, yüzünden, ne mavi ne de yeşil olan serin sular...

-Bitti.-

Mayıs 14, 2018

Yüzde Üç


'Netflix' İnternet televizyonu artık Türkiye'de yayın yapıyor, kullananlar vardır. Kendisi aynı zamanda yapım şirketi, sadece kendi kanalında gösterilmek üzere ürettiği dizi ve filmleri de var. Bunlardan biri "Yüzde Üç". Bir bilimkurgu dizisi. Rastgele buldum ve ilk sekiz bölümünü iki günde yuttum. Amerikan yapımlarından bıkkınlık geldiği için tümüyle Brezilya bezeli bu yapım, bu özelliğiyle bile dikkatimi çekmişti. Yönetmen, Pedro Aguilera İspanya doğumlu, oyuncular Brezilya'dan, distopyanın geçtiği ülke Brezilya, fakat konu bütün dünyanın sorunu: insanın bitmez tükenmez hırsı ve ihaneti. Üstelik çok temiz ve anlaşılır bir İngilizcesi var. Pratik yapabilmek adına da tavsiye edilir. Ayrıca her iki sezon bölümleri de yayınlanıp bittiği için olsa gerek başka İnternet sitelerinde de bulunabiliyor dizi.


Hikaye zamanımızın dışında karanlık bir geleceği işaret etmekle birlikte, en önemli orjinalliği konunun tamamen günümüzde olup bitiyor olması. Dünyada ana geçim kaynakları olan su, toprak, gübre tükenmiştir ya da çoğu yerde tükenmek üzeredir. Bir ülkeden bir grup bilim adamı büyük bir adada yeni bir yaşam inşa etme projesi başlatırlar. Tüm alanlardaki son teknoloji buraya taşınır. Sulama sistemleri, su, toprak, yeni kaynak üretme gibi, yaşam için gerekli tüm detaylar baştan planlanır, programlanır. Bu yatırımı yapan, yani parayı veren küçük bir kesim bu bölgeye taşınır ve geride kalan büyük çoğunluk kısıtlı kaynaklarla yaşamaya mahkum edilir. Dünyanın bir yerinde açlıkla, soğukla, sıcakla ve hastalıklarla mücadele edilirken bir diğer bölgesinde en konforlu yaşam sürekli gelişen bir teknolojiyle devam etmektedir. Ancak yeni bölgede kaynak tasarrufu için doğum yasaklanmıştır ve her yıl eski yerleşimden yirmi yaşına basmışların yüzde üçü refah bölgesine seçilerek alınmaktadır. Böylelikle bir tarafta bırakılmış, o şekilde yaşamaya zorlanmış yüzde doksan yedilik kesimden bir grup, insan olarak iyi yaşamaya hakkı olduğunu ispatlayarak diğer tarafa geçmeyi haketmek zorundadır. Dizi, bu seçim, süreç ve sonucu anlatıyor. Zeki, keyifli ve yaratıcı bir hikaye. 

Mayıs 07, 2018

Bozgun

Aşklar I

-Bozgun-

Kent ayaktaydı. Ayaktaydı ve göğün oradaydım. Çevrilmişti sular.
Sokaklar, dağ yolları. otlar eğilmişti. Eğilmiş ve yitikti.
Kuşsuzdu gök. Gitti geldi atlılar alanlarda. Düştü gölgesi silahların. 

Yarı yüzlerini çıkardı çocuklar pencelerden.
Dirimin yarı yüzleriyle baktılar. Boştu evler, kapı önleri, karınca yuvaları. 
Bozgunun içinden bağırdım sana. tutulmuş sokaklardan. 
Kulelerden. Sesim döndü geldi. Bulmadı seni. 
Anladım başlamıştı yıkımımız. Sürgüne ve köleliğe.
Uzak ağzından. Çılgın etinden. Gök basılacak, köprüler atılacaktı.
Bırakılacaktı boralar. Sesler sürecekti. Bizim ayrılığımız için. 
Yalnızlığımız için bizim. Kanın adına.

Böyle bağırdım sana bir ucundan göğün. Geçip fırtınaları. Soğuk silahları.
Baktım durdum boralar, kuleler, kuzgunlar geçti. 
Döndü rüzgar gülleri. Yeni insanlar, eğrik otlar kalktı.
Kent ayaktaydı. Değişmiş gibi yeryüzü. 
O zamandı gördüm yüzün dolaştı dağ üstlerinde. Yaktı sönük ateşleri.

Geldi.
...

İlhan Berk, Aşklar şiirinden. Toplu Şiirleri II 

Mayıs 01, 2018

İşçi Bayramı Kutlu Olsun

Sabah evin kapısına iki çocuk geldi. "1 Mayıs işçi bayramınız kutlu olsun abla", dedi. Sizin de kutlu olsun dedim.

1994, Ulus, Ankara. foto: Hasan Erdoğan

Türkiye'de 4857 sayılı iş Kanunu'nun 71.72.73. maddeleri çocukların çalışma yaş ve şartlarını belirlemiştir. Buna göre, 15 yaşın altındaki çocukların çalıştırılmasını yasaktır. Yalnızca, "14 yaşını doldurmuş, ilk eğitimini tamamlamış ve devam etmek isteyeceği eğitime engel olmayacak şekilde bedensel ve zihinsel hafif işlerde çalışmaları mümkündür", denir. Bu çalışma da günde 7 saati, haftada 35 saati geçmemelidir.

Maden ocağı, kablo döşemesi, kanalizasyon, tünel inşaatı gibi işlerde 18 yaşın altındaki çocuklar çalışamaz. Sanayi sektöründe ve  gece işlerinde 18 yaşın altındaki çocuklar çalışamaz.

Türkiye genelinde (2012) 6-17 yaş aralığında 15 milyon 247 bin çocuk vardır. 
Bunlardan 6-14 yaş aralığında, 304 bin, 15-17 yaş aralığında 2 milyon 287 bin 500 çocuk işçi vardır.
Çalışan çocukların %68.8’i erkek, %31.2’si kızdır.
Çalışma alanlarına göre;
-%45 tarım sektörü
-%31 hizmet
-%24 sanayi sektörüdür.

Bu sayının içinde sokakta çalışan/çalıştırılan çocukların sayısı yoktur. Kayıt altına almak eksik ya da mümkün olamadığından sokakta yaşayan/çalışan/çalıştırılan çocuklar çoğunlukla tahmin edilememektedir.

Nisan 30, 2018

Yalnız Kuş


Hepsi O Kadar

Gidilir gelinir.
Belki sağsalim dönülür, hepsi o kadar.
Günler geceler çabuk geçer.
Çabuk geçmez şaşkın bir çocuğun hüznü
Vapurlar, arabalar, karlar çabuk geçer.
Ayrılık da özlem de herşey...
Herşey çabuk geçer
Ve birden gün ağarır.
Hepsi o kadar.
Gidilir herhalde gelinir.
Bütün gün denize bakmak kadar.
Belki ayvalar çürür.
Birşeyler kurur, atılır.
Nedir ki uzakta olmak
Ardahan´da boş duran bir ev
Hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu
Unutulur, kalır. Hepsi o kadar.
O kadar anlayabilmek
O kadar acemi
O kadar toy
O kadar ilk
O kadar yeni
Ey uğursuz yolculuklar
Ey yıldızsız samanyolu
Bir daha hiç olmayacaksınız.
Çünkü yarım ve yaralı kalan
Bir akşam, yemin etmiyorum ama
En az günlerce, günlerce kanar.
Gidilir, gelinse de gidildiği gibi değildir.
Hepsi o kadar. 

-Süreyya Berfe

Nisan 23, 2018

Aykız'ın Kolyesi III

Ay insanlarından Aykız'ın hikayesini hatırlayanlar halen varmış. Hikayeyi bilenler, "ne oldu ki Aykız'a?" sorularını duydukça bir yerlerde konuşulduğunu anlarlarmış. Demek ki bir yerlerde birileri Aykız'ı hatırlıyordu, böyle düşünürlermiş. Henüz yirmisekiz toplantılarına katılamadan yok olmuştu Aykız. Pek çok ay insanı neden bu kadar çabuk vazgeçtiğini konuşmuş bir müddet. Öyle ya, pek erken giden olmazmış Ay insanlarının ülkesinden. Yeterince kış gördüğünü düşünen ay yaşlıları gün olur, artık sabahları uyanmaktan vazgeçtiğini düşünür ve kendini doğum nehrine bırakırmış. Kimseyle vedalaşmaz, kimseye bir söz bırakmazmış. Ki aklında söyleyecek sözü kalan veda edecek insanı tutan, bu vazgeçme hakkından da mahrum olabilirmiş. Tıpkı Aykız'ın annesi gibi... Gelin görün ki ağaçların altında, nehrin kenarında, yirmi sekiz toplantılarında, çocukların okulunda, kadınların ve erkeklerin yataklarında Aykız'ın birden yok olması konuşmaları zamanla yerini ay insanlarının neden bir kelebek olarak doğduğu konusuna bırakmış. Aykız'ın birden kaybolması ona özel bir durum olmalıydı. Bunu anlamak için de doğumundan kaybolduğu güne kadar Aykız'ın neyinin farklı olduğunu konuşmaya başladılar.

Bir şey yoktu bilinen ya da hatırlanan. Herkes gibi doğmuştu Aykız da. Hepsi gibi doğum nehrinin kenarında annesinin kalbinden düşmüştü. Sonra bunu konuşmaya başladı önce yaşlı ay insanları. Gelmiş geçmiş diğer insanların farklı doğup doğmadıklarını düşünmeye en uygun onlardı ne de olsa. Böyle böyle daha çok konuşmaya başladılar. Bu, kolay kapanası, her yirmi sekiz toplantılarında değişen konular gibi günden güne unutulası çeşitten değildi. İlk defa bir Ay insanı ne doğum nehrinde ne de uykusunda ortadan kaybolmamıştı. Birden hiç olmamış gibi her izi silinmişti. Hiç olmamış gibi... Fakat ne yaşlılar ne de yetişkinler ne de her şeyi bilen henüz büyümüş çocuklar ne Aykız'ın ne de başkasının farklı doğup doğmadını bilmiyordu. Böyle böyle konuşmalar birbirine eklenirken kimi kadın ve erkekler bunun bir tek çaresi olduğuna kanaat etmişti; doğum nehrinin ucuna gidilecekti. Ancak o şekilde nasıl doğduklarını tam olarak anlayabilirler ve Aykız'ın farklı olup olmadığını ve belki hatta nasıl kaybolduğunu bulabilirlerdi.

İki, yetişkin olmamış ama büyümüş çocuk, bir yetişkin kadın, bir çocuk, üç cinsiyet işaretini sildirmiş yaşlı, ayın yirmi sekiz gününü doldurduğu gün yola çıktılar. Böylelikle geceleri de gündüz gibi aydınlıktan faydalanabileceklerdi. Nehrin şelalesinin döküldüğü küçük çukuru şimdiye geçen sadece yetişkin kadınmış aralarında. Diğer altısı arkadan o önden gidiyormuş bu yüzden. Nehir, üzerine eğilen sazlıkların ışığıyla yer yer gölgeli, koyu yeşil renkli, sakin bir keman gibi akıyormuş yanları sıra. Geniş, çizilmiş gibi düzgün patika ve boylarınca sümbüller, güzel bir yerde yaşadıklarını hatırlatıyormuş onlara. Şelale gölünden sonra patika oldukça daralmış, tek sıra halinde yürümek zorunda bırakmış onları. Ağaçlar sıklaşmış, yaprakları önlerini kesmeye başlamış. Gün inmiş, ay yükselmiş, aydınlık azalmış. Yürümeye devam etmişler. "Buralara az insan geliyor olmalı", demiş çocuk. "Henüz ağaçlar azalmamış, nehir çıldırmamış değil mi", demiş kadın. "Çok güzel", demiş yaşlılardan biri.  

"Ağaçlara bakın", demiş diğer yaşlı. Siyah, kırmızı ve beyaz renkli tuhaf meyveli ağaçlarla sıklaşmış etraflarında. İlk defa böyle, aynı anda farklı renkleri olan meyveler görüyorlardı. Köylerinde çok meyve ağaçları vardı pek tabii, ama böyle minicik yuvarlakların bir araya geldiği, üstelik her bir yuvarlağında siyah noktalar olan, evlerinin pencere kollarına konan kuşların burunları gibi bir şeyleri ilk defa görüyorlardı. Çocuklar yaşlılara sormuş, yaşlılar önde giden kadına; hiç gören olmamıştı bunlardan. Patika giderek silinmiş. Nehir kenarından ister istemez içerilere doğru kaymışlar. Bol yapraklı bol dallı geniş gövdeli renkli meyveli ağaçlar arasından yürüyorlarmış artık. Ayın ışığı yukarılarda daha da parlak görünüyormuş. Bunu farketmişler ilk defa. Memesinden göğsüne yayılan bir sızı hissetmiş kadın.Sırtının tam ortasından arkadan öne doğru gelen, içinden geçip göğsünde son bulan ince bir sızı. Çocuğa doğru bakmış kadın. Henüz büyümüş ama yetişkin olmamışlardan biri kaşlarının çatıldığını kadının, ellerini bir aşağı bir yukarı kalbinin üzerinde gezdirdiğini görüyormuş. Ağrıdığını anlamış o da. Bir şeye doğru yaklaştıkları besbelliydi. "Acaba", der yaşlılardan biri, "aramıza bir de yetişkin erkek mi getirseydik."

İki kelebek düşmüştü yetişkin kadının kalbinden şimdiye kadar. İkisi de kendi cinsindendi. Nadir bir şeydi bu ay insanları arasında, peş peşe ve sadece dişiler bulmuş olmak avuçlarında. Bu yüzden Aykız'ı ancak onun hissedebileceği düşünülmüştü ve haklılardı galiba. Önden arada düşerek ama koşarak giden çocuk "sessiz olun", dedi fısıldayarak. "Yapraklar konuşmaya başladı, duymuyor musunuz." Duymuyorlardı. "Ah, siz yetişkinler," dedi çocuk. "İyi ki beni göndermiş yirmi sekiz toplantısı sorumluluları. Şu beyaz yürüyen otları da görmüyor musunuz?" diyerek durmuştu çocuk. Hemen bütün ağaçların üstünde beyaz, meyvelerinin iki katı uzunluğunda ama onların genişliğinde hareket eden bir şeyler vardı. Ayakları yoktu, köy meydanlarında gördükleri solucanlara benziyorlardı ama onlar gibi ince ve uzun değillerdi. Daha kalın ama onlar gibi ilerliyorlardı. Bir farkla; sürekli yaprakları ısırıyorlardı ve yutuyorlardı. Ağaçların kimi delikli yapraklı, kimi yarısı yenmiş yapraklı, kimi de gülsüz bahçeler gibi kuru dallarla kalmıştı. Her yer ama her yer, çocuğun deyişiyle bu hareketli otlarla dolmuştu bir anda. Kadın iyice kalbini ovalamaya başladı. Varmışlardı. Doğum nehrinin başladığı yer burasıydı, çünkü su, ağaçların altından çıkıyordu. "Bunca zaman anlamalıydık", dedi yaşlılar aynı anda. Ay insanlarının beyaz tenlerini, birbirlerine olan bağlılıklarını, gözlerindeki hareli elalığı nereden aldıklarını anlıyorlardı. Bu hareketli otların beyazlığı, ağaç köklerinden çıkan doğum nehri ve onun akan yeşilliğini görmüşlerdi yıllar ve yıllar ay insanların her birinde.

Çocuk istemsiz bir şekilde yürüyen otlara doğru uzattı elini. Bir şey vardı yanlarında hemen hepsinin. Ondan daha beyaz, biraz daha büyük ama hareketsiz bir şey. Kuşların burnu gibi sert ama daha yumuşak; daha çok yumurtalarının kabuğu gibi. Eline aldı çocuk, gözlerinden yaşlar akıyordu. Gözlerini kapattı. Kapalı beyaz şeklin içinden bir ses geldi. Yürüyen otlar ona doğru hareketlendi. Kapalı beyazın içinden daha da yüksek bir ses geldi. Bir şey vurarak kabuğu kırmaya başladı. Kırdı, kırdı, küçük bir kanat görünene kadar kırdı. Çırpınan bir kanat, sonra bir diğer kanat ve yürüyen beyaz otların baş kısımlarına benzeyen bir baş, beyaz kabuğun içinden çıktı ve anında çocuğun ayaklarının dibine düştü. Ölmüştü. Henüz yetişkin olmamış çocuklardan biri koştu, o zaman yaşlılardan biri onun erkek olacağını anladı, koştu kelebeği aldı ve kadına doğru getirdi, ama kelebek çoktan ölmüştü. Yanlış yerde kabuğundan çıkmıştı. Bir yetişkin kadının kalbinden ellerine düşmesi gerekiyordu ama "çocuk" ona dokunduğu için kendini ay insanlarının köyüne yakın sanmış, kabuğundan çıkıvermişti. Erkek olacağı anlaşılan ve cinsiyet işareti oluşmaya oracıkta başlamış büyümüş ama yetişkin olmamış çocuk kelebeği hala elinde tutuyor ve kadına bakıyordu. Kadın ona baktı, ellerini öptü, "Şimdi olmaz", dedi. "Ne sen ne de ben onu yaşatabiliriz. Onu emziremem. Üstelik kalbimin dışında doğdu. Belki yaşardı ama yine de şimdi olmaz. Ay insanlarının ne zaman doğacağını biz hep nehre bakarak karar veriyorduk. Eğer nehir üzerinde yakamozlar akmaya başlamışsa bu, yeterince yaşlının vazgeçtiğini, kendilerini nehre bıraktığını gösterirdi bizde. Biz de az ay insanı kaldığına kanaat getirerek, erkeklerin kalbimize dokunmasına izin verirdik." 

Yürüyen beyaz otlar, yeşil yaprakları yiyor. Doyanlar kabuklarını örmeye başlıyor. Kabukları bitenler öylece duruyorlardı. Bir yaşlı kabuğa doğru yaklaştı ama dokunmadı. "Biz nehre katıldığımızda sular kabarıyor olmalı ve nehir geri geri dolarak bu ağaçların gövdelerini kaplıyor olmalı. Böylelikle hem bu beyaz kabuklu yürüyen otlar, hem de ağaçların yaprakları suya karışıyor. Siz nehri gözetleyen kadınlar, yaprağın yeşiliyle beyazın karışımını ışıklar şeklinde görüyor olmalısınız. Bizim gidişimizi değil de, kelebeklerin gelişini görüyordunuz. Anlaşılıyor ki bu yürüyen otlar kabuklarını havada, dalların üzerinde örüyorlar. O yüzden kelebek olarak çıkıyorlar. Ancak havada hayatta kalabileceklerini öğrenmiş olmalılar." "Şaşırtıcı", dedi diğer yetişkin olmamış olan. "Peki ama, neden, nasıl kadınların avuçlarına düşer düşmez küçük bir insana dönüşüyorlar." "Çünkü", der çocuk, "Havaya değil bir tene düştüğümüzü anlar anlamaz ona dönüşüyoruz. Canımız acıyor, ağlıyoruz, bağırıyoruz, uçmaya çalışıyoruz ama havadan önce değdiğimiz ilk maddi şeyi kabuğun dışındaki tek dünya sanıyoruz. Ona dönüşmezsek o dünyada var olamayacağımızı sanıyoruz. Böylelikle, kabuğunu kaybetmiş, hatırlayan ama bulamayan, uçmayı bilen ama unutmuş bir kelebek olan insanlar oluyoruz. Şimdi anladım demiş" çocuk devam ederek, "neden gitmek istediğimde, üzüldüğümde, bir köşede büzülüp kaldığımı, başımı dizlerimin arasına sokarak, sanki bir kabuğum varmış gibi kendimi bir topa dönüştürdüğümü, şimdi anladım." Duymanın ve anlamanın sessizliği geldi, durdu onlarla birlikte.Yaprakların yenilirken çıkardığı sesten ve nehrin sularının kayalara çarpmasından başka duyulan bir ses yoktu. 

Aykız'ın neden birden yok olduğunu hala anlamamışlardı yine de. Eğer o da hepsi gibi doğduysa, neden hepsi gibi kaybolmamıştı...

devam edecek.