29 Mayıs, 2012

Kimsin Sen ? *


Batının gösterisi ama doğunun müziği, İranlı besteci :  Ramin Djawadi...

Batı gözlerimizi kamaştırır, doğu içimizi aydınlatır. 
Gözleri ile görenler gördüğünü yönetir. İçine bakanlar kendini yönetir.
Dünyayı yönetenler gözleri ile görenlerdir. Onlar dünyanın kendisinden var olduğunu bilmeyenlerdir.
İçinde kendimizi göremediğimiz bir dünyayı yönettiğimizi anladığımız zaman, zaman çoktan geçmiş olacak.


Who are you ? *

"Bir adam korkuyorsa nasl cesur olabilir. Bir adam başka türlü cesur olamaz..." 

24 Mayıs, 2012

Şarkılardan...


Yaşar Kurt' un hatırladığım en güzel şarkılarından...Ne de güzel söylemiş...

22 Mayıs, 2012

"Temel Dursun"

Hakkında yazı yazılmayı hak etmiş ikinci adamdır hayatımdaki. Pek tabi ki ilk adamdan daha önce hak etmiştir. Dedem...Adı , Temel Dursun...Bir karadenizlinin adı O'nun çağında ne konulabilirdi  : Temel. O olmazsa, Dursun. O ikisine de sahip yüzlerce karadenizliden biriydi, ama en nadir adamlardan biriydi...Komik değildi, ki,  karadenizliler kendilerine gülünmesine hep şaşırmıştır... Yaptıkları ve söyledikleri o kadar doğaldır ki çünkü. Çok normaldi o gülünenler onlar için...Altmış yaşında hüngür hüngür ağlardı, insandı çünkü. Güldümü o iri yemyeşil gözleri yosuna dönerdi, koyulaşır  küçülür, yanaklarının çizgileri belirginleşirdi ben O'nu tanımaya başladığım yaşlarında. Yanık tenine en çok gözleri yakışırdı bir de çıkarıldımı "başım üşüyor çıkarma çocuğum" dediği kasketi...Hiç eğilmedi, bükülmedi beli ölene kadar, ayaklarım ağrıyor diye diye kullandı kendi yaptığı bastonunu az aylar, gidene kadar...Kahverengi bir pantalon bir de kahverengi ceketini hatırlarım, kaç gömleği olduğunu ilk maaşımla aldığım gömleği götürünce öğrendim. " Niye aldın kızım, paranı harcadın, var benim üç esvabım, yetip gidiyor" , " Olsun,  çok para vermedim, ucuz oralarda her şey, merak etme sen dede" , " Gelsen de gezdirsem seni oralarda dede, çok güzel yerler var, yeşillik de var deniz de var sen seversin."  "Ben bir daha gitmem o insan şehrine kızım, askere üç gün otobüsle ayakta gittim, her yer insan orada, kuş konacak yer bırakmamışlar..."
Şimdi görsen sen dede, leylekler bir konduğu yere bir daha konamıyor. Her yıl göç yolu değiştirmekten üzerimizden bile geçmez oldular..."Uçakla gidelim, istemez misin havada olmak ?" " Yok kızım yok, Rüzgar'ın ayaklarımı yerden kestiği yer yeter bana, insan dediğin toprağa yakın olmalı her daim, ne zaman öleceği belli olmaz..." O hiç rüzgar demezdi, at derdi yalınız, rüzgarı biz derdik, ölene kadar bindiği beyaz atına. " Bu at beni öldürecek kendinden önce, gene eğer istemiyor sırtında" derdi.
Altmış yaşında bile budaksız ağaca onu tırmandırabilecek  iki şey vardı ; bizim, torunlarının, " kirazlar kızarmış dede" çığlıklarımız, ineklerin yerdeki otu beğenmeyip ardında dolanması bütün gün...
Adam dediğin bir çocuğun gözyaşlarına ağlayabilmeli, kaç yaşında olursa olsun, Dedem ağlardı...Yıllarca telefonda konuşamadık O'nun yüzünden, ağlardı çünkü...Adam dediğin bir çocukla geçireceği vaktin en güzel vakit olduğunu, harcanmış en güzel zaman dilimi olduğunu bilmeli, Dedem öyle yapardı. Ne kimse için ne de bir şey için kavga etti köy ahalisi ile, torunlarının incir çalması dışında komşu bahçelerden...Ölmeden, üç incir ağacı daha dikmişti evin hemen önüne, inadına inadına..."Aşk" dediği topraktı, ağaçlardı. "Anlam" dediği "sevmekti". Katıksız, beklentisiz, sadece sevmek...Çocukları, on sekiz yaşından ölene kadar tek yastığa baş koyduğu Ayşa'sını, rüzgarı, mandalarını ve koyunlarını....Ömrü boyunca yediği tereyağından beyin damarları tıkandığında doktorlara şaştı kaldı ; "herkes kendi toprağından gelir kendi toprağına gider , herkesin kendi toprağından, kendi beslediklerinden sebep ölmesi ise vaktin gelmesidir ancak, şükür ki ben vaktim geldiğinde öleceğim o zaman" demişti..."Bu topraklarda zeytinyağı olmaz hekim bey, biz yayla adamı ölürsek tereyağından ölelim, ne güzel" demişti...Mayıs ayı geldimi, haydi çocuklar derdi, yanmayın bu şehrin binalarının sıcağında, haydin yaylaya...Bu sene kim en çok çam sakızı kazıyabilirse doruklardan, rüzgara bir kere binecek derdi...Karagölün balıkları bıldırdan beri sizi bekliyor, kim eliyle yakalayabilirse balyalarda zıplayabilir, haydin çocuklar derdi...Yedi çocuğu ben nasıl doyuracağım diye söylenen Ayşa'sına, "ben getiricem sen pişiricen" derdi...Kitaplarınızı da alın, koyunlar artık benim masallarımı ezberledi derdi...
Okuyun kızım derdi, okuyun ki "bilin". Dünyayı bilmezsen, dünyada barınamazsın derdi. Önce Allah'n kitabını bileceksiniz sonra insanların, derdi...Yaylanın sisinden, ayısından ve kurdundan korkmayın derdi...Sis bastırdığında önünüze değil toprağa bakacaksınız, toprakta sıracaları ( mantarları) takip edeceksiniz, sıracalar inek gübresine yakın olur, inek gübresi de eve yakın olur kızım derdi...Kurt uluması duyarsanız karabaşı taklit edeceksiniz, kurt korkmaz ama karabaş sizi duyar, havlaması kurda ulaşacaktır hiç korkmayın derdi. O bir kangal, kurdun korktuğu tek hayvandır buralarda derdi...Çocukları dağlara yalnız gönderme diye söylenen Ayşa'sına gülerek bakardı, birlik olurlarsa  korkmazlar Ayşa, doğayla birlik olmak yaraşır insana derdi...En kolayı ayıdır kızım, ayı gördünüzmü elinizdeki yiyeceğin tamamını, bir de bir esvabınızı bırakın koşun. Ayı kendine yiyecek bırakan kokuyu ezberler, bir daha da peşinizden gelmez... Ayı açsa ancak ardınızdan gelir. Yoksa ayının insanla bir derdi yoktur kızım...Dünya insanı var etmek için var edilmiştir kızım, insan da keşke doğanın bizi sevdiği kadar doğayı sevse derdi...Ölümü hiç unutmayın, çünkü ölüm ; canınızdadır derdi..Ölümü canınızı sevdiğiniz gibi sevin , sevin ki; yaptıklarınız can kadar değerli olsun...

Her dediğini yapamadım Dedem, her dediğini anlamadım ama bu kadar sevmeseydin sevilmek nedir bilmeyecektim...Öldüğünü başımı yastığa koyduğum bir gece yarısında öğrendim. Dedi dayım : " Gelecek misin cenazeye". Dedim : " Gelmem. Ben dededim cenazesine gelmem..." Gitmedim, hiç pişman olmadım. Gene ölsün gene gitmem...

21 Mayıs, 2012

Önyargı, Tesadüfün Tesadüfsüzlüğü ve Çelişki Üzerine Notlar-2

" Cemil Meriçin bir sözü vardır der ki : "cehennemin içinden bir zebani çıkıp elini uzatsa, onu tutacak kadar yalnızım..."


Kiewslowski'nin Aşk hakkında Kısa Bir Film'inde, kadın oğluna nasihat ediyor ve diyor ki ; 
Kızlar aşk ve tutku istediklerini sanırlar ama tek istedikleri şefkattir.

Ben buna bir çözüm bulamadım açıkcası. Bence en temel felseyi değiştirmek lazım, hayata pozitivist-kapitalist bir bakışın bütün ilişkileri de eninde sonunda tüketeceğini düşünüyorum. Yani burda doğu kültürünün hayata bakışını ben altarnatif olarak düşünüyorum. Baraka diye bir belgesel vardı, (bak konuştukça aklıma geliyor), ordaki o aheng beni çok etkilemişti. Doğayla barışık yaşamak. Ve onu kendine uydurmaya çalışmak yerine kendini ona uydurmaya çalışmak bence asıl mutluluğu getirir diye düşünüyorum.


"Birbirimizde hiç sahip olmadığımız şeyleri aradık, bulamayınca da kızdık. (The Painted Veil )


Ben şiir sanattan sayılmaz demedim hiç bir zaman. Şiirlerde anlatılan Aşk'ın gerçek olamayacağını, çünkü modern insanın, nefsinin bencil isteklerinin kölesi olduğunu, bu yüzden her şeyde olduğu gibi, ilişkilerde en fazla yararı nasıl sağlarımın derdinde olduğunu düşünüyorum. Bu minvalde Aşk hakkında yazılan o sözleri samimi bulmuyorum. Ama şiir en gerçek sanattır. Ezginin Gnlüğü' nün bütün şarkıları çok güzeldir. Hiç bir tanesi bir kadına olan aşkı anlatan bir şarkı değildir. Bu şarkılar aşkı, sadece bir kadına değil, kadınla birlikte eşitliğe, özgürlüğe, adalete, umuda, bilhassa aşkın kendisine, öfkeye.. söylerler. Salt bir kadına olan aşk demek değildir o şarkılar...


O söz sihirbazı adamların şiirlerini anlamak için yukarıda bahsettiğim çatışmaları yaşamak lazım tabii. Ama hiç bir ideolojinin hizmetine girmedikleri için (ki sanatçının ideolojisi olmaz bana göre, olursa sanatçı olmaz, çünkü toplumsal problemlere yanıt aramakla uğraşmaz, ideoloji ona paket hazır cevaplar verir o da kabul eder.) Sanatçı doğrunun ve hakkın yanındadır.


Tamam bişey yok. İyiyim ben şimdi. Sen de üzülme... 


İçim daralıyor benim de. Her gün gece, mevsim hep kış kalacak gibi...


"Algılamadan adlandırma" çok güzel yakalamışsın. Kesinlikle bence en büyük açmazımız bu. Yaşadığımız dünyayı anlamlandıramadığımız için kendimizi bilemiyoruz. Halbuki sokrat 2500 yıl önce demiş "kendini bil" diye. Heiddeger de "düşünce, sokrat ile bitmiştir" demiş. 


Aşk salt bir kadına beslendiğinde, onu elde edene kadar, onu keşfedene kadar sürer. Yani böyle aşk tamamlanır bir gün ve tamamlanıncaya kadar güzeldir. Halbuki gerçek aşk tamamlanamayan aşktır. Bir şekilde engellenmiştir. Sistem tarafından engellenen her eylem kendini ifade etmek için başka yollar aramaya meyyaldir ve bu süreçte aşk, sadece o kadına beslenen değil aynı zamanda daha özgür bir dünyaya ulaşmak olarak anlamlandırılır. Nazımın şiirlerin de görülür bu mesela. 

"Sonra birden anladım ki, yıllardır, ama uzun yıllardır bu tirende yaşıyorum.
- ama, bunu nasıl, neden anladığıma hâlâ şaşıyorum -
ve hep aynı büyük, aynı umutlu türküyü söyleyerek
sevdiğim şehirlerle sevdiğim kadınlardan boyuna uzaklaşıyorum
ve hasretlerini etimin içinde işleyen bir yara gibi taşıyorum
ve bir yerlere yaklaşıyorum, bir yerlere yaklaşıyorum."

Yazar burada, umutlu türkü ile daha özgür bir dünyayı oluşturma umudu (siyasal kısım), sevdiği kadınlardan uzaklaşması ile de tamamlanmayan aşk (aşkın biraz dava ile özdeşleştirilmesi) temasına gönderme yapıyor.

Savaşta harcanan bir piyon işte. En trajik hikayeler piyonların hikayeleridir. Kimseler bilmez. Daha güzel bir dünyaya inanmış ve onun için mücadele etmiştir. "Tanrılar"ı koltuklarından edebilecek bir haraketin içinde harcanabilecek önemsiz biri. Anası babası da koşmaz arkasından nasıl olsa demişlerdir. 
İkincisi, sana çok duygusuz gelebilirim, ama kitle hareketleri örnek gösterebilecekleri adanmışlara ihtiyaç duyar. Nasıl siyasal islamcılar musab bin ümeyr'in kendini her şeyiyle feda etmesini anlatıp onu örnek gösterirlerse, sol da Deniz Gezmişle, bu tarz trajedilerle aynı şeyi yapmıştır. Bu tarz örneklerde abartma, bazı detayları atlama, bazılarını yalan söyleme çok görülür. 
Tabi işin acı kısmı bu kızın trajedisini çok düşünmez insanlar. Ne oldu ve neden oldu sorularından ziyade işte böyle adanmış kişilere ihtiyaç olduğu vurgulanır. Bak parası ile, emeği ile mücadele etti. polise isim vermedi. siz de böyle yapın haa demek istiyorlar anlıyacan. 1984 romanında George Orwell, bu işi yapılışını çok güzel anlatır mesela. 
Neyse "V For Vandeta"nın girişinde bir cümle vardı, "bir kişinin ölümü trajiktir, binlercesinin ölümü istatistik"
Tabi neler yaşandığını anlamak açısından faydaları var ben destekliyorum böyle videoları, resimleri. Sadece Türkiye için değil, dünyanın her yanındaki insanların trajedeleri anlatılmalı böyle...

Zamansız gibiyim, mekansız gibiyim, limansız gibiyim, adam olanlar oldu ben imkansız gibiyim...

Mutlu bir hayat yoktur. Sadece insan hayatında mutlu anlar var. Ama bazıları bu anları yaşamaktan kaçıyor, bazıları anların farkına varamıyor, bazıları anların yaşanmasını hep erteliyor  ki bana en çok son grup hüzün verir. Çünkü bilirim, bazen yaşanmayan anların hatırası, yaşanan ama acı çekilen anların hatırasından bile daha çok acı verir.

"Her ne için ağlarsa ağlasın insan, biraz da kendine ağlar..." 


"Alıntıdır..."

20 Mayıs, 2012

Alıntılar : Filmlerden...

"Biriyle yattığın zaman; sen söz vermesen bile bedenin bir söz verir. Bunu biliyor muydun?" - Vanilla Sky (2001)
"Herkesin hayattaki tek amacı yalnız olmamak. Herkes sadece yalnız kalmamayı önemsiyor." - Lucky You (2007)
"Bundan sonra bana şöyle dersiniz; Sid, alevlerin efendisi. // -Hey, alevlerin efendisi, kuyruğun yanıyor." - Ice Age
"Aşk rastgele yaşamayı sona erdirir; hayatının farkına varırsın." - O Kadın (2007)
“Hiçbir düş sadece bir düş değildir.” - Eyes Wide Shut (1999)
"Bir şey söyle bana. İçimdeki kayayı kaldırıp atacak bir şey söyle. Nefes alabileceğim bir şey de bana." - İncir Reçeli (2011)
" - Olan oldu, her şey gelip geçiyor.  -Hiçbir şey geçmiyor, geçen yalnızca zaman." - İtiraf (2001)
"Bir şey üzerinde hak iddia etmeden önce onu hak etmen gerekir." - Death Proof (2007)
"Sana dünyaları değil, kendi dunyasını sunan adamı iste. Çünkü sen ona dünyaları vereceksin." - Beni Unutma (2011)
"Keşke seni daha çok sevseydim ya da hiç sevmeseydim." - L’eclisse (1962)
"Kim olduğunu ve ne istediğini anladıkça daha azı senin olur. Her şey hayal kırıklığına uğratır." - Lost in Translation(2003)
"Gerçek ne kadar acı olursa olsun, hiçbir şey yalan kadar insanı yaralayamaz." - Tootsie (1982)
Bazen üzüntüler; gözyaşlarının ulaşamayacağı kadar derindedir." - City of Angels (1998)
"Her şeye sahip olamazsın, hayat böyledir." - House of Fool (2002)
"Hiç bir kitap size ne düşünmeniz gerektiğini söyleyemez." - Mona Lisa Smile (2002)
'Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz.'' - Braveheart (1995)
"Bir insan başkasını cezalandırmak için; hakikaten kendini öldürebilir mi?" - Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)  
"Kadınlar; aşık olana dek en iyi psikiyatristirler. Aşık olduktan sonra en iyi hasta olurlar." - Spellbound (1945)
"Hayatta bir yere varmaktansa hep yola çıkmak en güzeli." - Waking Life (2001)
"Sadece güneşli günlerde yürürsen hedefe ulaşamazsın." -Heaven and Earth (1993)
"Kader, seni nerede olsa arar bulur." The Wedding Banquet (1993)
"Herkesin cehennemi farklıdır. Sadece alev ve acıdan oluşmaz. Asıl cehennem, yolunda gitmeyen hayatındır." - What Dreams May Come (1998)
"Birisi hakkında gerçeği öğrenmek istiyorsan,muhtemelen o kişi gerçeği sorman gereken en son kişidir." - House
"Acı kontrol edilebilir. Bağlantıyı kesersin biter." - The Terminator (1984)
"Kalbinin sesini mi dinleyeceksin yoksa kalbi pişmanlıklarla dolu yaşlı bir adam olarak yalnız ölmeyi mi bekleyeceksin?" - Inception (2010)
"Kırık bir kalbinin olması, en azından denediğini gösterir." - Eat Pray Love (2010)
"Hakikati arayan, onu bulmanın cezasına katlanır." - 21 Grams (2003)
"Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum." - The Green Mile (1999)

Önyargı, Tesadüfün Tesadüfsüzlüğü ve Çelişki Üzerine Notlar-1

" Ben ilişkilere biraz İbni Haldun'ün devlete bakışı gibi bakıyorum. İlişkiler büyür, gelişir, ve bir gün bi yerde biter. Yalnızız anlıyacan. O yüzden "ölümden önce son arkadaş" tesbitini samimi bulmadığım gibi gerçekçi de bulmuyorum.


Ve kitapları neden okurum bilir misin? Çünkü bana beni anlatırlar. Yüzyıllık yalnızlık kitabını çok sevmemin nedeni, küçükken çingeneler gelirdi bizim de oraya, ve evimiz ursula'nın evi gibiydi, ondan.
Evet tesadüflere inanmıyorum. Başımıza gelen her şeyin, bizi daha başka şaylere hazırlayan olaylar olduğunu düşünüyorum.


Sınanmamış "dostluklar" dostluk olmaz. Eğer fırsat geçmemişse hiç, bir gün geçecektir. Hiç geçmemişse, yazık ki sen sınanmamış ilişkilerin yalan güveniyle avunmak durumunda kalırsın.


Önyargı subjektif bir şeydir ve önyargıyı yöneltiğimiz nesneye göre değişir.Subjektif insanların duygularına göre değişir. İnsanların duyguları hele çok daha hızlı değişir. Sonuçta önyargı çok oynak bişeydir. Oynak bir şey hakkında verilen yargılar çok isabetli değildir.


Tesadüflere inanmam dedim. Evet bu benim kalbimdeki bir yaratıcınn varlığına olan inancımla ilgili. O tıpkı bir heykel traş gibi bizi yontarak muhteşem bir sanat eserine dönüştürüyor.  Tabi o çekiç darbeleri ile canımız acıyor ama bu muhteşem bir heykel olmak için mermerin katlanması gereken bir şey. O yüzden başımıza gelen şeylerdeki tavrımız ve o olay sonrasındaki tavrımız bizi şekillendiren şeyler. Bu tavırlar ya şikayettir ya da sabırdır. Bence cevaplanması gereken ve benim taa üniversite öğrencisi iken kendime sorduğum soru şuydu. İnsan bu dünyada neden vardır? 

Yani Darwin teorisine inanmak evet bir süreliğine sorumluluğu alıyor omuzlarından ve dünyada seni bir hedoniste dönüştürüyor gibi duruyor ama aslında kimsenin mutlu olmadığını farkediyorsun bir süre sonra. 
Sana bu dünya da kesin olan bir şey söyliyeyim. Bence mutlu insan yoktur. Sadece her insanın hayatında mutlu anlar vardır. 
Buradan herşeyiyle sonuna kadar yaşanan bir hayatın, seni nereye kadar tatmin edeceği sorusu geliyor aklına. Etmez. Bu dünyadan ibaret bir yaşam anlayışı insanı delirtir. bu yüzden bir yaratıcı olmak zorundadır.
Mesela x tarihinde benim başıma bir şey geleceği yazılmış kader planında. O gün geliyor ve o şey benim başıma geliyor. Ve ben bir karar vermek durumunda kalıyorum o an, doğru olandan yana mı verdim kararı, yanlış olandan yana mı? ve sonrasında bir bedel ödendi mesela, ben şikayet mi ettim yoksa sabır mı? Bu minvalde anlıyorum ben olayı. Yoksa felsefenin anladığı kader başkadır onu bilmem. 
Herşey senin kontrolünde değil, ama sen iradesiz de değilsin. Senin iradeni kullanman gereken yerlerde vereceğin karar seni manevi anlamda yüceltir veya alçaltır. 
İnsanlara zulmetmek seni alçaltır. Kibir seni alçaltır. Haksızlık yapmak veya haksızlık karşısında susmak seni alçaltır. İnsanlara yardım etmek, güzel sözlerle özellikle yaşlı ve çocukların gönüllerini hoş etmek, dedikodu yapmamak, hak yememek seni yüceltir. vb. 
yani benim kader anlayışım biraz böyle. Ve allahın insanları bunlara göre değerlendireceğini düşünüyorum. Yoksa bu sabah peyaz peynir yedim bunun bir anlamı olmalı gibi düşünmüyorum meseleyi...

Bu yazar insan doğasını çok iyi tahlil etmiş ve çok şiirsel anlatıyor. Tahlil konusu benim de kendime dert edindiğim bir şey. Şiirsel anlatımsa tamamen zevk. Bana, kitap okurken karşılaştığım güzel bir tesbitin ve güzel bi anlatımın verdiği zevki çok az şey verir. Hele bi de sen yazı yazarken ortaya böyle bir cümle çıktıysa offf işte o zaman hayattan en zevk aldığım andır benim. Ben de büyüyünce böyle şeyler yazmak istiyorum hocam ondan okuyorum. Sen?..." 

Alıntıdır...

14 Mayıs, 2012

İnsanlığın Özeti : "Bir Zamanlar Anadolu 'da..."

Çocukların sesi ve bir cesedin iç organlarının çıkarılışının sesi...
Bir kedinin çöp konteynırının altına sığınması ve bir poşetin rüzgarda uçuşması; hedefsiz, tutunmasız...Yaşamdan bir parça...Yanağında soğuk kan damlası olan doktorun, kanını taşıdığı adamın çocuğunun topa vurmasını gülümseyerek izlemesi...Manda yoğurdunun en güzel yoğurt olması ve bir katilin cesedini gömdüğü yeri hatırlamamaya çalışırken en son umursadığı şeyin yoğurt olması...Karanlık, insansız, uzun bir yoldan gelen ışıklar ya bir umudu getirir yada  bir umudu alır karanlığa götürür...
Bir kavak ağacı varsa bir çeşme her zaman vardır ve bir çeşmenin yanında her zaman bir kavak ağacı bulunur...Hayat işte tüm bunların toplamıdır...İnsanın ömründen yaş almasının, hadi korkmayalım, yaşlanmasının en güzel yanı ; bazı şeylerden artık emin olmasıdır ; hayatın artık bizi şaşırtamayacağı gibi ve ölürken bile şaşırabileceğimizin mümkün olması gibi...
Bazıları bir çeşmenin suyunun ne zaman biteceğini bekler gibi bekler yaşamın kıyısında, çeşmenin başında...Bazıları o suyun hiç bitmeyeceğini sanır...Bazıları suyun bir gün biteceğinden emin, sudan içer kanasıya... " İğdebeline yağmur yağıyor, yağsın, ne fark eder yüzyıllardır yağıyor..." Ne fark eder, o çeşmenin suyu kaç yıldır akıyor, kaç ceset gömüldü ve bulundu kıyısında, bazıları bulunmadı çeşmenin suyuna karıştı kanı...Ne fark eder,  kaç ceset bir kavak ağacının yanından sürüklendi ve kavaklar kaç insan gördü henüz ölmeden önce...
Bir elmanın dalından kopup köküne can veren suda çürümeye kalması gibi, belki de bir insanın toprakta canından olması, geldiği yerde...Bir cesedi neye sardığınızın ne önemi var, bir torba yada bir battaniye...Bir katil bir cesedi  bağladığında " insafsızlık", siz bagaja sığdırmak için bağladığınızda "gereklilik"...
Yaptıklarımızın kötülüğünü kim belirliyor ; vidanımız mı ,başkaları mı ? Vicdanımız kimlerden oluşuyor ?
Bir savcı uykusundan uyandırılıp çay verilebilir, savcıdır iyi bir insandır, ama bir katil için fazla beklemez tepsi...Ya o savcı karısının ölümüne sebep olduysa, ya o savcı bebeğini doğurur doğurmaz ölmeye çoktan karar vermiş çay tepsisini taşıyan kız kadar güzel karısının ölmesini,  "sebepsiz bir ölüm"  masalıyla taşıyorsa vicdanında...
Bir başkasının ölüsüne ağlarken , bir çocuk doğar ve bir insan ölür diyoruz. Kendi kanımızdan ölümüze ağlarken, "neden bizn" diyoruz...Bir çocuğun eline babasının kanlı gömleğini tutuşturup aynı babanın kalbini elimizde tutabiliyoruz...Aynı babanın kulaklarına tıkanacak pamuklarla, aynı çocuğu güldürmek için sihirbazlık numarası yapabiliyoruz...Bu dünyada yaşamayı ne kadar hak ediyoruz ? Belki de hak etmiyoruzdur...
Tüm bunlar insanlığın ve yaşamın bir parçası diyor bazıları, bazılarının gözleri kamaşık görmüyor, bazıları ömrünü bunlara şaşırarak geçiriyor, bazıları bunlara dayanamıyor, bazıları bunlara bir çare arıyor...

Düşünebilen insanların görebilmesi için gözlerinin içine yazılsın her şey insanların, yazılsın ki "ışık" gözlerimizi kamaştırdığında, düşünenler görebilsin onları göz bebeğimizin karanlığında...

"Ey layık olmayan kimseye yardım eden ! Bil ki, suçlu, işlediği suçla zaten yeterince cezalandırılmıştır..." ( Binbir Gece Masalları...)

Bu bir Nuri Bilge Ceylan filmidir..." Bir Zamanlar Anadolu'da"...

27 Nisan, 2012

Şiir..."Pişman Değilim"


Pişman Değilim


Pişman değilim, seslenmiyorum, ağlamıyorum
Her şey geçer ak elmalıkların üstünden bir sis gibi
Altın rengine bürünüp, solup gidiyorum
Bir daha geri gelmeyecek gençliğim.

Sen, bir daha çarpmayacaksın öyle
Kalbim! Ayazların üşüttüğü, öyle serin…
Ve bu akağaçların kumaşı ülkesi bile
Artık heves vermiyor gönlüme yalınayak dolaşmak için.

Serseri ruhum benim! Gittikçe daha az
Canlandırıyorsun ateşini dudaklarımın
Ey benim kaybolan diriliğim,
Deliliği gözlerimin ve taşkın ırmağı duygularımın.

Artık daha az şey ister oldum dileklerimde
Ah ömrüm benim! Yoksa seni bir düşte mi gördüm?
Sanki sessiz bir bahar sabahı erkenden
Dörtnala geçip gidiyormuşum gibi düş renkli bir at üstünde.

Hepimiz, hepimiz tükeneceğiz bu dünyada
Sessizce dökülüyor akçaağacın yapraklarından bakır
Sonsuza dek kutlu ol sen, sonsuza kadar yüksel
Bir çiçek gibi açıp, sonra öleyim diye geldin buraya


Sergey Yesenin 


Yukarıdaki videoda dinlediğiniz şarkı bu şiirin rusçasıdır. Görüntülerdeki sarışın genç şiirin sahibi S.Yesenin'dir. 1925 'te otuz yaşında bir otel odasında kendini asmıştır. 
Şarkıyı söyleyen ise  Rus şarkıcı Aleksey Pokrovski...

26 Nisan, 2012

Herkes Normal...

Neydi normallik ? Normallik ; bir ara durumu, kabul edilebilir bir uzlaşmayı korumaktır.Normallik,toplumsal normları koruyabilme kapasitesinin ötesinde, bunlara dahil olabilmeyi,rıza gösterebilmeyi,muvafakat edebilmeyi gerektirir.Normal olan kişi normlara sadece rıza göstermez, onları kurar, geliştirir, katkıda bulunur.Dolayısıyla normallik iyi-olma ile hastalık arasında büyük ustalıkla kurulan bir uzlaşmadır. Normalliği sağlayan, acı ile savunmalar arasındaki işte bu uzlaşmadır.

25 Nisan, 2012

Bu kadardır...

İnsan doğduğunda kulağına ezan okunur. Öldüğünde ise namaz kılınır. Doğduğunda namazı kılınmaz öldüğünde ise ezanı okunmaz. Çünkü,   insanın doğduğunda kulağına okunan ezan öldüğünde kılınacak namazı içindir, işte hayat bu kadar kısadır ...

14 Nisan, 2012

Bir Varmış Bir Yokmuş...

Masallara inanmalı insan...Bir varmış bir yokmuş diye başlayan masallara en çok ; geçmişimiz değil mi o ? Artık mış mış lı geçmiş zamanımıza işte... Kötü kralların, cadı kraliçelerin, üvey annelerin, gelmeyen prenslerin olduğu...Masallara inanmalı insan; hep mutlu son beklediğimiz geleceğimiz değil mi o ? Yine de son olacağını bildiğimiz... Kaf dağının arkasındaki anka kuşunun varlığına inanmalı insan, görmediğimiz, göremediğimiz bir yer olduğuna inanmıyor muyuz ? Mutluluğun yalan , duyguların geçici olduğuna inanıyoruz da masallara neden inanmıyoruz ? Uzak diyarlarda olan boş yeşilli çayırlara gidilebilen uçan halılara, şişko lamba cinlerine, vaad edilen dileklere inanmıyoruz tamam da,  çikolatadan yapılma evlere, cücelerin orman evlerine, bal kabağından arabalara inanalım en azından...
İnsanın en zalim olduğuna, çocukların da ölebildiğine, göz yaşından denizlere, gece ormanından da karanlık kalplere inanıyoruz da masallara neden inanmıyoruz ?
Bir tek parmak hareketiyle milyonlarca insanı yok edebildiğimiz makinelere inanıyoruz da pirelerin berber olabileceğine niye inanmıyoruz ? Kurşunlara inanıyoruz da kurşun askerlere inanmıyoruz...Konuşan tavşanlara inanmıyoruz ama vahşete dilsizliğe inanıyoruz...
Hayata inanıyoruz ama masallara inanmıyoruz...




09 Nisan, 2012

Hayali Mektup : Biliyorum ...

Her şey olması gerektiği gibi olmaktadır demiştin sevdiğim...Oysa " asla ağlamamalısın, der bir şarkı ..."*
İnsan en çok kendini kandırır demiştin, neye inanacağımızı seçme hakkımız yok mu demiştim ben de. Bir tek sen misin demiştin, bir tek sen misin acıları olan, gözleri görmeyen, ayakları tutmayan, boğazında yumruyla dolaşan, kalbi ağırlaşan, midesi büyüyen, fayda vermiyor ki demiştim ben de, fayda verse bilmez miyim sanırsın demiştim.
İnsan demiştin, karmaşıktır, iplik misali tek bir yerinden tutamazsın, çıtırlarını açamazsın her zaman, bazen hissedersin sadece, anlamaya çalışmamalısın; yorulursun, tükenirsin demiştin, öyle de ölüyorsun böyle de ölüyorsun demiştim...
Sevmek öyle olmaz demiştin, demek biliyorsun benim nasıl sevdiğimi demiştim...Kelimeler çoktur ve "kelimeler bazı anlamlara gelmiyor" ** , biliyorsun değil mi demiştin, konuşmak zorunda değiliz demiştim bende...Kendine iyi davran demiştin,  sen  bana iyi davranıyorsun ya demiştim ben de...
Biliyorum, hiç bir şey dememiştin sevdiğim...

* Ingeborg Bachmann
** Oğuz Atay

Şiir...

Göğe Bakma Durağı


İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yanab otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım



Turgut Uyar


"

Bir Tek Cümle...

Duydunuz mu? Sezen Aksu  bugün, Meral Okay 'ın arkasından ne demiş;  " Gitti ömrünün geri kalanı..."
O dostum kendini bilir... Biliyorsun, ben hep senden önce gitmek isterim... Bakalım Tanrı hangimizi kayıracak...

07 Nisan, 2012

Hayali Mektup : Bulut

Küçükken resim sandığım bulutlar gibisin Sevdiğim. Elimi başımın altına koyup, ayaklarımı çapraz yaparak yüzüme vuran rüzgara aldırmadan gözlerimi Haziran güneşinden kısarak baktığım, hangi gözümü kısarsam o taraftan gördüğüm bulutlar gibisin. Değişiyorsun her saat dünya döndükçe, güneşin yeri değiştikçe. Bir melek oluyorsun arkanda diğer buluttan değen kanatların, gözlerin oluyor bulutun kara gölgeleri, beyaz bir çizgi geçiyor dudaklarının olduğu yerden gülümsüyorsun sen. Yüzüme vuran rüzgar buluta değiyor dağıtıyor orta yerinden,  saçların oluyor, saçların giderek azalıyor, rüzgar buluta değdikçe...Gülümsüyorsun sen, gülümsüyorum ben. İçim buluta değiyor, içim yükseliyor, bulut oluyor, beyaz oluyor, yumuşak oluyor, güneş gibi oluyorsun...
Rüzgar sertleşiyor, parçalanıyorsun sevdiğim. Elimi uzatıyorum, elimi kolumdan koparıyorum, kolumu uzatıyorum, kolumun uzunluğuna şaşıyorum sevdiğim. Erişmiyor, erişemiyorum buluta sen kayboluyorsun, bulut  büyüyor, şekilsizleşiyor sevdiğim. Göremiyorum yüzünü, dudakların küçülüyor, asılıyor yüzün, karanlık bakıyorsun, güneşşsiz bakıyorsun sevdiğim...

"Olsun Demekte Zor Artık..."


Yorgun gecelerin ardından
Hep aynı yere dönerken
Islak sokaklar boyu düşündüm
Solmuş insanların yüzünde
Gülümseme beklerken
Tren yolları boyu düşündüm

Sanki yıllardır uzaktayım ben
Özlemlerin hep sessiz, derinden
Ama yalanlar görüyorum hala
Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya 

Olsun demek de zor artık
Çocuk düşlerimiz yok artık

Erken ölümlerin ardından
Hep aynı yere dönerken
Islak sokaklar boyu düşündüm
Borcum varmış gibi kendimden
Gülümseme beklerken
Tren yolları boyu düşündüm

Sanki yıllardır uzaktayım ben
Özlemlerin hep sessiz, derinden
Ama yalanlar görürüm hala
Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya

Olsun demek de zor artık
Çocuk düşlerimiz yok artık

Söz / Müzik / Düzenleme: Cem Kısmet

Denge...


Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir...
Yanlış yolda yürümek, doğru yolda beklemekten iyidir...

06 Nisan, 2012

Üçüncü Yol...

Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin Aze...

04 Nisan, 2012

Kutlu Olsun...

Münevver'in Doğum Günü
Yapraklara dallara, yeşillere, allara,
nice nice yıllara gülüm, nice nice yıllara.
Yaprak dala, al yeşile yaraşır,
gayrı bundan böyle vermem seni ellere...

N.Hikmet

Doğum günün kutlu olsun Aze...


  

02 Nisan, 2012

Şiirin Düz Yazı Hali : "Okuyana Mektup"

 " Sana mektup yazmak bugüne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Geçseydi ve daha önce oturup yazabilseydim, herhalde her iki satırdan birini senin için boş bırakırdım. Ya da, senin için, içleri harflerle dolu çeşitli boşluklar yaratırdım sayfaların yüzünde. Senin için değil de aslında, bunu, mektup dediğimiz metnin metin olabilmesi için yapardım. Bir bakıma, seni düşünmeksizin senin için.

İşte,şimdi bile bu mektubu yazarken yukarıdaki paragrafı arada bir tekrarlamayı nasıl arzu ediyorum bilemezsin. Aklımdaki geçmişin gölgesine oturup yüzümü geleceği doğru dönerek onu değişik şekillere sokmayı, bu şekillerin arasından birini seçmeyi, seçtiğim şeklin üstünü öteki şekillerin tadından oluşan yumuşak bir sisle örtmeyi ve kelimeleri bu sisin altından çıkarıp tek tek güneşe tutmayı da arzu ediyorum aslında. Bunları yaparken her şeyi, ama her şeyi unutup sadece yaptığım şeyin kendisine dönüşmeyi de arzu ediyorum hatta; dünyan dediğimiz şu daracık genişliğe oradan, ruhunda bütün harflerin ruhunu taşıyan zamansız bir harf gibi bakmayı da arzu ediyorum. 

Az önce her şeyi unutmaktan söz ederken, beni hayatın orasına burasına bağlayan her biri birbirinden sevimli zincirlerin, bilgi suretinde gezinip duran metanetli dağların, bakış alanımı daraltan duvarların ve bunlar gibi daha başka varlıklarla çeşitli yoklukların yanı sıra seni de kastettim tabii. Zaten, masaya oturmadan önce benim yapmam gereken en önemli iş seni unutmaktır biliyorsun. Unutamazsam, asla yazamam çünkü; elimde kalem, öylece kalakalırım kağıdın başında. Ardından da ne kadar uzak ve anlayışlı olursan ol, özgürlüğümün senin varlığınla senin varlığınla kuşatıldığını düşünürüm. Bakışlarının, ne yapıp edip benim atacağım adımları şekillendireceğini düşünürüm sonra. Dahası, senin varlığında eşşiz güzellikler oluşturan bazı zayıf noktaların beni ister istemez kışkırtacağını, içimde uyuyan ezeli boşlukları harekete geçireceğini, bu hareketlerinde beni tutup sana yaranmaya çalışan tuhaf bir kılığa sokacağını düşünürüm.

Doğrusu, hayalimde büklüm büklüm bazı gölgeler belirir de yüzüm içe doğru nar gibi kızarır böyle zamanlarda.

Bir yandan da, fena halde korkarım tabii. Sana yazmaktan değil, senin için yazmaktan korkarım. Başka bir ifadeyle, senin için yazmakla sana ve edebiyata en büyük kötülüğü edeceğimden korkarım.
İşte, bu yüzden, yazmak için kağıdın üzerine eğildiğimde, yazdıklarım illede bir yere varacak, bir yeri aşacak ve varıp aşacağı yere ille de bir işaret konacaksa, oraya seni değil kendimi koyarım ben. Sonra, kendimden bana doğru yavaş yavaş birtakım ayak sesleri gelmeye , benden de kendime doğru yüzlerce yıllık, küf kokulu yaprak hışırtıları uçuşmaya başlar. Bunların ardından, her biri ayrı telden çalan, mesafe suretine bürünmüş yazı cinleri çıkar ortaya. Sayfalardan taşıp hayatın yüzünde gezinen upuzun kuyruklarıyla akıl şeytanları çıkar sonra, cümle boşluklarından oluşmuş devasa dağlar, kelime kelime genişleyen ovalar, ovaların içinden irili ufaklı şehirler, şehirlerin içinden de insanlar ve melekler çıkar.
Böylece, sen aklımdan adamakıllı silinir, bir bilinmeyenken hiç bilinmeyen olursun.
Zaten, seni olsa olsa sezerim ben, istesem de bilemem.
Sen, abartılacak kadar sıradan bir hayat yaşayan bu adamı bilme bence. Çünkü, her zaman için sezmek, bilmekten daha iyidir."

Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar kitabından, s.7...