Eylül 16, 2018

Bir Fotoğraf Bir Şarkı

Yaşadığımız bir hissi / anıyı bize hatırlatan duyuların başında koku gelir. En çok koku hatırlatır, en çok onu hatırlarız. İkinci sırada sesler (duymak) ve sonra görmek gelir. Görmenin bu kadar geride olması ilginç ama neden öyle, detaylarını hatırlamıyorum şu an. Daha çok yeni hafızaya odaklı olduğundan olabilir. Tat almayı bilmiyorum. Hissetmekse çok ilginçtir. Dokunmanın verdiği hissi unuturuz, ne kötü, ama belki bu, acıyı unutmazsak olamayacağından... Yoksa kadınlar ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü doğurur muydu sanıyorsunuz. Dokunmak biraz daha farklı bir konu zaten, çok takılmayın. Ve ne yazık ki ya da ne mutlu ki bu hatırlamanın bilinçle bir ilgisi yoktur. Duyarsınız ve hatırlarsınız.

Angels have wings #LaurenAlexandra (flickr)
Not: Konuya ilgi duyanlar için: kısa bir bilgi. Ben başka kaynaklardan da bakmıştım.

Eylül 09, 2018

Başlangıçlar ve Sonlar: Fontamara

Bayramlarda İstanbul'da kalmayı oldum olası severim. Nüfusun yoğun bir kesimi gittiği için şehirde yürümek, araç kullanmak ya da toplu taşımayla dolaşmak daha az stresli, gürültüsüz, kavgasız, dolayısıyla daha keyifli olur. Bu bayram, tatil uzun zaman yaz olduğundan olsa gerek, "İstanbul boşalmış" sesleri daha yüksekti. Mahallenin çocukları bile az çaldı kapıyı bayram bozuklukları için. Ben de ikinci günü yollara düştüm. Sözün tam anlamıyla düştüm diyebilirim çünkü bir gece önce hiç uyumamıştım. Yatma vakti geldiğinde baktım saat ikiyi geçmişti. Uyusam kalkamam, kalkamasam kendime verdiğim sözü tutamam inadıyla, sabaha şunun şurasında ne kalmış diyerek sabah yedide çıkmıştım evden. Kendimi Karaköy'e atıp, sahilde çay-simit kahvaltımı Galata'nın uyanan insanlarını seyrederek yedim. Fakat yorgunum. Fakat uykusuzum. İki sade filtre kahve devirdikten sonra Gülhane, Çemberlitaş, Beyazıt, Sultan Ahmet, Süleymaniye dolandım, o sokak bu sokak şu sokak. Gülhane parkından sarayburnunu seyredemedim ama Beyazıt'ın arka sokaklarından denizi gördüm. Kapalıçarşının kapalı olmasına yine hayret ettim! Tramvayın geçtiği ana cadde ana baba günüyken hemen bir arka sokaklardan kedi köpek geçmiyordu. Bin yıl gezilse yeni bir şey görülecek çılgın bir alan... Ben de görmekten, gezmekten hiç bıkmıyorum...

Bu tarafta, canlı namına bitki görünmezken, diğer caddede bayram gezmecileri kalabalığı bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Ama sadece yürümüyorlardı.Etrafı demirlerle çevrili çeşmelerin, bin yıllık bizans taşlarının üstünde kendinin, çocuğunun, sevgilisinin ve topluca kendilerinin fotoğrafını çekeceğim diye yerlisi yabancısı birbirinin üstüne çıkıyordu. Hani, parkların ortasına çiçek ekerler, sonra da onu çevirirler demirlerle, siz de karşısındaki banka oturup o çiçekleri seyredersiniz. Hayır, artık şöyle bir moda oluşmuş. Hep beraber demirlerin üstünden atlayıp o çiçeklerin tam ortasına, bilumum çanta ve diğer yüklerimizle beraber oturuyoruz. Oradan kendimizin, sevgilimizin, çocuğumuzun ve topluca hepimizin fotoğrafını çekiyoruz. Sanki birileri mahallemizin en güzel kızı Fahriye ablanın ırzına geçiyordu, ve ona ezelden aşık ben, hiç bir şey yapamıyordum. Daha fazla seyredemedim.

Yanımda İtalya'dan bay Silone vardı. Uzun zamandır okuyacağım -yanlış hatırlamıyorsam- ikinci İtalyan yazar olacaktı. Yazarı tanımıyordum. Kitabı en çok Sabahattin Ali çevirisi olduğu için almıştım fakat Ignazio Silone'yi tanıdığıma ve okuduğuma çok memnun oldum. Hele de yollarda bana eşlik etmesi, kimi zaman kahkahalarla kimi zaman tebessümle güldürmesi günümün en büyük şansıydı. Roman 1930 yılında İsviçre'de sürgünde yazılmış. 1943 yılında Türkçeye kazandırılmış. Bay Silone, İtalya'nın güneyinde elli yüz kişinin anca yaşadığı Fontamara köyü halkının Mussolini faşizmi döneminde politikacılar, toprak beyleri, sözde aydınlar ve din adamlarıyla olan traji-komik hikayesini müthiş bir hiciv ve akıcı bir kurguyla anlatmış. Cümlelerin hazzında ve hikayenin gerçekliğinde Sabahattin Ali'nin kuşkusuz payı var. Son on beş yirmi sayfasında boğazımda bir yumruyla kaldım ve bitince bir müddet kendime gelemedim.

Kitaba dair eklemeden geçmek istemediğim şöyle bir anekdot var: Muhtemelen yüzümde bir gülümsemeyle elimde kitap Ümraniye Atakent minibüsünün en önündeydim. Şoför, "son durak" dediğinde kafamı kaldırıp inmeye geçtim ki, yanlış yerdeydim. "O, Sabahattin Ali'nin çevirisi değil mi, benim bildiğim öyle bir kitabı yok çünkü", dedi ben kapıdayken şoför. Çiçek tarhları katliamı seyrinden sonra yüreğim biraz soğumuştu.

Yazdıkça yazdım. Ben sizi artık Fontamara'lılarla başbaşa bırakayım:

Başlangıç: "İhtiyar, '1929 yılının 1 Haziranında', diye anlatmaya başladı. Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziranda, 3 Haziranda, 4 Haziranda Fontamara hep elektriksiz kaldı.

Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köyde şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz.

Elektriği geri aldılar. Cıgaraları da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter.

Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık. Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri 'ödenmemiştir' diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren nahiye tahsildarı nihayet görünmez oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlarda gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: 'Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!' Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda, kaza merkezinde anlatmıştı ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo la Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rastgelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti... Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamara'lıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: 'Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir.' Işık 1 Kasımda kesilecekti; sonra 1 Martta, sonra Mayısa kaldı, nihayet 1 Haziranda kesildi."

Ve Sonu: "Uzaktan bize doğru yaklaşan nal sesleri duyduk.
Bunlar Fontamara'ya doğru at süren Pescina candarmaları olacaktı. Tarlaların arasına daldık. Pasqale Cippola'yı karanlıkta gözden kaybettik.
Artık ondan hiç bir haber almadık.
Başkalarından da hiç bir haber almadık... Ne ölenlerden, ne kurtulanlardan, ne evimizden, ne yurdumuzdan, hiç bir haber almadık...
Şimdi buradayız...
Bilinmeyen büyük adamın yardımıyla buraya, yabancı illere geldik. Ama burada kalamıyacağımız besbelli...
Ne yapalım?
Bu kadar sıkıntıdan, bu kadar döğüşten, bu kadar göz yaşından, bu kadar yaralardan, bu kadar kinden, bu kadar ümitsizlikten sonra:
Ne yapalım?"

Not: O zaman haftanın müziğini de Fontamara'ya selam niyetiyle İtalya'dan seçelim. Şarkının adından anlayabildiğim "önemli bir hikaye" anlamına geliyor. Evet, bu önemli bir hikaye.

Not: Başlangıçlar ve Sonlar dizisinin açıklaması. 

Yazın Son Günleriydi

Güzel kitaplar yazdığı için ona teşekkür etmem gerektiğini biliyorum. Ediyorum. Bugün yazın son günü... Artık onu okumaktan vazgeçmenin zamanı geldi. Bir keresinde ne demişti; "sen beni okuyamadın, okuyamadın sen beni." Aynı cümleyi kelimelerin yerini değiştirerek neden iki kere söylemişti, o gün de anlayamamıştım. Onu yazarlığıyla tanıdım. Şimdi hatıralarımda bir yere yine yazar olarak gömmeye çalışıyorum. Her yazara duyulan sevgi gibi, iyi yazdığı bir kaç şeyi sevip bütün kitaplarını okumak istemiştim. Sanat subjektiftir. Hayatta emin olduğum bir kaç şeyden biri bu. Her ne kadar az önce izlediğim; Guernsey Edebiyat ve Patates Turtası Derneği filminde yaşlı bir kadının; "olabileceğine aklımın ermeyeceği şeyler gördüm ben", sözüyle hayat hakkında bir kez daha düşünsem de, bundan eminim. Sanırım saçlarımı biraz daha kestireceğim. Çifte kavrulmuş etibör bisküvisini çok özledim. Ve hâlâ brüksel lahanasıyla kakaoyu yaratan Tanrı'nın aynı olduğuna inanamıyorum. 

Eylül 02, 2018

Görece

"Belirleyici olan nereye bakıldığı değil; nereden bakıldığıdır." 
                                                       -Pierre Teilhard de Chardin

Sveti Stefan adası, Budva, Karadağ, Eylül 2015.

Ağustos 30, 2018

Karmaşık Görünse de Değil Aslında

La Casa de Papel dizisinin birinci sezon on ikinci bölümünde bir durdum. Soğudum, sonrasını izlemek istemedim. Neden? Çünkü hata yaptılar. Üstelik hiç olmayacak, böylesine hesaplı bir grubun yapmayacağı şekilde. Ne yani, bütün çocukluğu hatta son beş yılı o süreci planlanlamakla geçmiş bir adam aşk ve seks gibi gündelik bir olasılığı gözden mi kaçırdı... Hadi aşk belki de, ya seks? Hadi canım sen de! -Bu gece devamına baktım ve henüz o hatanın bir nedene dayanıyor olabileceğini göremedim.- Yine de, gerçekliğine dair bir şüphem olsa da, izlemeye devam ediyorum... İnsanın hayata ve onun gerçeklerine dair algısı da böyle bir şey olabilir mi?

Saçlarımı kestirdim. Gözlüklerimi değiştirdim. Yine de dünya batıya doğru dönüyor kendi ve güneş etrafında. Koca dünya sola doğru dönerken saatlerin sağa doğru düzenlemişliğinin tamamen zamanlamadan ibaret olması komik değil mi sizce de? Saatler Mısır'da değil de Avustralya'da icat edilseydi zaman tersine doğru akıyor olacaktı şimdi... Değil, haliyle de, yine de çok şey farklı olurdu.

Yaşamak için geç kalmışlık hissinin getirdiği ilk istek; yaşamamak elbette. Hayatta hiç bir şey için geç değildir, düsturunun yeterli olmadığı hatta anlamsız olduğu tek alan; yaşamak...

George Frederic Watts-"Time, Death and Judgement" 1900,  Chicago Şehir Sanat Galerisi.
Not: Ölüm: kırmızılı erkek. Zaman: beyazlı kadın. Adalet: çok arkalardan bakan cinsiyetsiz insan.
Ölüm zamanın elinden tutmuştur... 

Ağustos 26, 2018

Hayat Zamanlamaktan İbarettir: Kurt Totemi

Çin'in kurucusu Mao Zedong'un Küçük Kırmızı Kitap'ından sonra Çin'in en çok okunan kitabı olduğu söyleniyor Lu Jiamin'in (Jiang Rong adıyla tanınıyor) Wolf Totem- Kurt Totemi kitabı. Resmi olarak 2004 yılında basılsa da yaklaşık otuz yıl öncelerinde yasaklı olarak pek çok kez basıldığı biliniyor ve resmi basımına kadar Çin'de yirmi milyondan fazla kişi tarafından okunduğu sanılıyor. 1967'de yazar, bugün de Çin'in kontrolünde olan İç Moğolistanın steplerinde yaşayan göçebe Moğollara Çince öğretmek üzere gönderilmeye gönüllü olur. O tarihlerde bir üniversite öğrencisidir ve iki yıl için gittiği İç Moğolistanda on bir yıl kalır. Orada kaldığı yıllarda moğolları, kurtları, bir kurdu yetiştirme çabalarıyla ona kattıklarının hikayesini anlatıyor Kurt Totemi...

Kendisi kitapla olan ilişkisini şöyle tanımlıyor; "Ben bir özgürlük savaşçısıyım. Çin'in özgürlüğün ruhuna ihtiyacı var ve ben bunu yaratmak istedim. Sanırım kurtların ruhunda özgürlük, bağımsızlık ve rekabet birlikte."  Penguin yayınevinin kitabın İngilizce basım hakları için yüz bin dolar gibi rekor bir fiyat ödemesiyle kitap batı dünyasının dikkatini çekiyor. Bay Lu, ülkesinin insanlarının ekonomik açıdan, sosyal ve sözel başkaldırı açısından zaten birer kurt olduğunu savunuyor, hatta dünyanın geri kalanının onların ekonomik gücünden korktuğunu da ama politik olarak birer koyun olduğunu, hatta yoksul köylülerin sürekli tarımla uğraşmaktan omurgalarının bir koyun gibi olduğunu söyleyerek benzetmeyi somutlaştırıyor. Sanırım kitap Sun Tzu'nun Savaş Sanatı ününe kavuşmak üzere. Çünkü kitapta anlatılan; kurtların liderlik, organizasyon, Moğollarla kurtlar arasındaki rekabet savaşlarının hikayesinin batı lider adaylarınca pek tutulduğu söyleniyormuş.
Ben kitabı filmini izledikten sonra farkettim.
Filmi izleyip bitirdiğimde şöyle dedim: bu hikaye çok daha iyi anlatılabilirdi, daha hikayeyi bile bilmeden. Anlamıştım, yazılı halinde çok daha başka, çok daha derin bir şeyler olmalıydı. Yine de, parçaların eksikliği geçişlerini verebildiği için, yönetmene kızmıyorum. Görünce adını bu hissettiğimi diğer filmlerinde de hissettiğimi hatırladım. Tibet'te Yedi Yıl, Gülün Adı (bu o kadar eksik değildi) filmleri için de bu hikaye daha iyi olabilirdi demişimdir izledikten sonra. Jean-Jacques Annaud yine de görüntülerle kendisini affettirmiş diyebilirim. Sadece görüntüleri için dahi izlemeye değer bir film çünkü. Kurtlar, ahh nasıl güzeller, Moğolistan stepleri, çimenler, gökyüzü, ve uzun uzun dağlar... 

Hikayeyi hangi taraftan dinlerseniz o tarafa inanılması çok muhtemeldir. İnsan şüphe duyabilen bir varlık olsa da doğruyu duyduğuna olan bir ön yargısı her zaman vardır, yoksa yaşam daha da çekilmez olurdu sanırım... Kurtların anlattığı hikayede ceylanları haksız bulabilir mi insan, evet...


Moğollarla kurtların birbirine saygı duyan rekabetlerini, bir mevsim birilerinin kazanıp diper mevsim kazancın diğer tarafa bırakılmasını izliyoruz. Kurtların Moğollara öğrettikleri, onların kurtlara olan ihtiyaçları, binyıllık savaşlarını sevgi asalet içinde geçen zamanını izliyoruz. Ve insanın her zamanki gibi dengeyi bozan tavrını ve bütün suçu yine de kendi üstünden atışını. Böylesine kötü bir ırkın soyunun daha tükenmemesinin umarım iyi bir nedeni vardır.


Wolf Totem
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Fransa-Çin ortak yapımı, 2015
Oyuncular: Shaofeng Feng, Shawn Dou, Ankhnyam Ragchaa

Ağustos 19, 2018

Tanrıdan Gizlenecek Bir Yer: Westworld

"Tamamen özgür olan bir varlık kendi temelindeki dürtüleri sorgulayabilmelidir. Onları değiştirebilmelidir."

Gelecek hakkında kim düşünmez değil mi? Kendi geleceği hakkında düşünmeyen olabilir, carpe diem moduyla yaşamayı ölene kadar güdecek olanlar olabilir, onu demiyorum. Dünyanın geleceği hakkında diyorum. Ne de olsa dünyanın geleceği bizim bugünümüz olacak bir gün. Geçen gün bulaşık yıkarken radyoda iki kişi konuşuyordu: Hawking dahil hemen bir çok bilim insanı merak ediyormuş; neden gelecekten birileri geçmişe, yani bizim bugünkü dünyamıza gelmedi henüz. Öyle ya, gelecekte zamanda yolculuğun mümkün oluyor olacağı varsayılıyor ise neden hala gelmediler? Hawking'in çılgın bilimci paradoksu teorisini hatırladım. Kendisi de kendisine bu soruyu sorup kendi açıklamıştı. Ona göre, geçmişten geleceğe yolculuk mümkün olabilecek fakat gelecekten bugüne olamayacak. Detaylı incelemek isteyenler şuradan bakabilir. Sanırım en azından bugünkü bilinen bilimle, parantezini eklemiştir ama ben de ekleyeyim.


Kimse bana sormaz ama, bana sorarsanız, zamanda yolculuk bizim şimdi algıladığımız, öyle düz bir çizgi üzerinde gidip gelmek gibi bir şey değil. Çünkü zaman öyle bir şey değil... O nedenle de aynı kişinin-kişinin-zamanda yolculuk etmesi diye bir olayımız olmayacak. Geçen hafta, şimdi ölmüş olan bir arkadaşımın evinin önünde durdum uzun uzun penceresine baktım. Oldukça hareketli bir sokaktır. İnsanların kimi bana çarparak kimi sıyırarak geçti gitti. On yirmi yıl önce de pek çok kez aynı noktadan aynı pencereye bakmışımdır biliyorum. On yıl önceyle şimdiki duruşum arasındaki olan-biten şey neydi? Bence o zaman değil. Başka bir şey. Geçmiş diye bir şey yok. O yüzden de yolculuk yapılamaz. Hareket bir kez yapılıyor, olaylar bir kez oluyor ve bitiyor.


Gelecekten gelememek konusundaysa Hawking'in -çok da anlamadığım- teorisine karşılık benim çok daha basit ve anlaşılır teorim şudur; insanlar gelecekten gelmiyorlar çünkü yoklar... Bizim o kadar uzun bir geleceğimiz olmayacak... Ya da zamanda yolculuk teorisiyle uğraşılan bir gelecek evrenimiz olamayacak. Nedenini açıklayayım tabi efenim: Westworld televizyon dizisi son zamanlarda oldukça favori. Onu tutalım bir kenarda. Kod yazma eğitimleri henüz bizim devlet okullarında çok zaman tutmasada batı dünyasında ilkokula kadar indirilmiş ve her çocuğun okuma yazmayla birlikte öğrenmesi zorunlu görülüyor. Ben Westworld dizisini ilk duyduğumda "ay aman banane ben Battle Star Gallactica' mın üzerine gül koklamam," demiştim. Fakat Ramin Djawadi denen "manyak" müziklerine el atarak fikrimi değiştirdi. İzledim. Hikayenin temasının özü insan ırkının nereden geldiği ve neden geldiği üzerine, yan temacıklar yine bildik; ölümsüzlük, genç kalmak, uzun yaşamak vesaire vesaire... Hikayeyi anlatmak için genelde yapay zeka olarak adlandırılan, insan türünden ayırt edilmesi neredeyse imkansız insanımsı robotlarla bir dünya kurgulanmış. Kovboy kasabası, japon köyü, ortaçağ kasabası, kızılderili köyleri gibi evrenler yaratılmış. İnsan türü buralara geliyor ve tıpkı Tanrıdan gizlenmiş bir yerdeymiş gibi canı ne isterse onu yapıyor. Bir yer düşünün asla ölmüyorsunuz, acı çekmiyorsunuz, cezalandırılmıyorsunuz. Ve hayal edin neler yapılıyor. Dizinin dayandığı temelin Shakespeare'ın "Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar."deyişinden esinlenildiği söyleniyor. Gerçi biz de krizle gelen krizle gider diyorduk ama olmadı. Her zaman olmayabiliyor ki Westworld dünyasında da olmuyor. Westworld dünyasının hayal edilebilmiş olması, yapay zekaların insanlar için neler ifade edebileceğinin çok küçük bir parçası. Fabrikalardaki ağır işlerin tamamını yapabilirler, bütün pis işlerimizi, hamallıklarımızı, hizmetçiliğimizi yapabilirler. Ve sanırım uçurumlardan bizim yerimize sarkıp fotoğrafımızı çekebilirler, ilaçlarımızı deneyebilirler, ve en önemlisi onları istediğimiz kişilerin yerine geçirebiliriz. Ölen yakınlarımızın yüzlerini yapay zekalarla canlandırabiliriz. Şimdi hayal edemediğimiz pek çok şeyimiz olabilirler. Bunlar gibi pek çok sebepten sistem bugünün çocuklarını kod yazmaya hazırlıyor. Peki yapacakları her bir hareketin kodlanması mümkün olabilir mi sizce? Kesinlikle olamaz. Bu nedenle yapay zekalar öğrenebilen bir tür olacak. Öğrenebiliyor olmalarıda bizlerle onlar arasında çok olası bir savaş demek olacaktır. Kısacası eğer yapay zekaları istiyorsak onları kendilerini kodlayabilen bir yazılımla yapmak zorundayız. İnsan egosunun bunu tahmin ederek yapay zeka yazılımlarından ve teknolojisinden vazgeçmesini beklemek çok komik olacaktır. İşte bu yüzden bir geleceğimiz olmayacak. "Biz insanlar bir neden yüzünden bu dünyadayız. Üstünlüğümüze meydan okuyan her şeyi öldürüp yok etttik. Üzerinde hakimiyet kuramayacağımız canlı kalmayınca yapay zekalı oyuncaklar geliştirdik." diyor Anthony Hopkins dizide. Bence de öyle olacak.


Westworld dizisi insanın özüne dair farklı farklı çok şey söylüyor. Tanrının bizi kodlamış olma ihtimali oldukça yükseliyor aklımızda. Yani kaderin gerçekliği. Eğer öyle olmasaydı biraz olsun değişmezmiydik bin yıllar boyunca... Sürekli aynı hataları aynı kibir ve ego savaşlarını yapıp duruyoruz. Güdülerimize dair hiç bir şey değişmiyor. Yiyeceğinden fazla bizon öldüren beyaz adamla aynı dünyaya gelmiş insanların bazılarını derisi, inancı ya da ırkından dolayı cezalandırmak isteyen beyaz insanın hırs ve güç istenci aynıdır. En önemli kurgularından biri insanın ahlak anlayışına dair yapılan gizli sorgulama. Beni de en çok etkileyen noktası budur. Ahlak anlayışımızın kendi iç kontrolümüzden değil, bizi kontrol eden güçlerden geliyor oluşu. Bu Tanrı da olabiliyor, sınav kopyamızı gözetleyen öğretmen de. Westworld dünyasının kontrol edilemiyor oluşu adeta insandan bir "canavar" yaratıyor. Kendi kontrolünü sağlamaktan aciz olacağı düşünüldüğü için belki insan özgür değildir ve dış kontrollere muhtaç kılmıştır kendini, kimbilir...


Bir diziden buralara gelinir mi demeyelim. Dünyanın ilk cyborg'ları (organik ve biomekatronik bileşimli varlık) kimlerdir biliyor musunuz? M.S. birinci yüzyılda ayağına nal takılan atlardır. Nallı atların Romalıların elinde dünya tarihini nasıl bir hızla değiştirmiş olduğunu okusanız şaşardınız. (Bill Bryson-Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi). Tıpkı bugünkü bilgisayar teknolojisini yaratan silikon çiplerin henüz 1960'larda keşfedilmiş olmasının hızı gibi. Dizi deyip geçmeyelim efenim. Her şey bir hayalle başlar... 

Ağustos 12, 2018

Melankolik

Sağda solda "Hasan Emmi fazla yaşamaz," denilmeye başlayalı bir kaç ay oldu olmadı, öyle de oldu. Hasan Emminin cenazesi bir sabah bir fındık ocağının dibinde bulundu. Sabah namazı camiden sonra evine doğru gelirken düşüp kaldığına kesin gözüyle bakıldı her iki köy kahvesinde de. Sağlık ocağının genç ve dolayısıyla hevesli doktoru inanmadı, hastaneye götürmek istedi ama hemşireler izin vermedi. "Bırak", dediler. "Adamcağız huzurla ölmüş, şimdi kesilmesine sebep olursan orasının burasının, senin pek huzurun kalmaz burda." "Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi," diyormuş halini vaktini soranlara Hasan Emmi son zamanlarda. Üzgün deyince biraz aşağı yukarı sallıyorlarmış kafalarını, fakat melankoli demesinden pek de bir şey anlamıyorlarmış. Melankoli, ne ola ki? diyen de pek çıkmamış. Yani öyle kahve masasında konuşulan bir halsiz vakitsizliği yokmuş Hasan Emminin aslına bakarsanız. Öğle namazından sonra kaldırılan cenazesinde olağan bir kalabalıklık vardı. Uzaktan gelen gideni de vardı, yaşıtları, bilen seven köyün gençleri de. Gömüldüğünün yedinci günü okunan kurandan sonra öteberisini toplamaya yaylaya çıktılar. Hevesli doktor Nejat da onlarla gitti. Önüne duran hemşireleri dinlese de, Hasan Emminin öyle kolay kalbi duracak bir adam olmadığını düşünüp durmuştu. Yaylaya varır varmaz konu komşu evinde sağı solu derler toplarken, doktor etrafı kolaçan etmek üzere aşağı, dere boyunca bir yürüyüşe çıktı. Görüş mesafesinde yarı yanmış baraka benzeri bir yer görünüyordu. Yaklaştıkça yanmış bir çadır, bir kaç kırık sandalye, etrafa yayılmış cam ve plastik parçaları gördü. Çadırın dibine gelmişti ki hemen dereye düşecek gibi oturmuş, ellerini ve ayaklarını suya sokmuş genç bir kadın gördü. Genç kadın derenin sesine karıştıkça daha da zor duyulur sesle bir şarkı mırıldanıyordu. "hüzün zaman zam... deli dalga... gibi ... vurur...", gibi bir şeydi sanki. "Öldü mü", dedi. Şarkıya dalmış olan doktor bir an korktu bile, durdu, "kim, kim öldü mü?" "Hasan emmi, ölmedi mi daha. Çok yaşamazsın sen diyorduk biz ona geçen ay aşağı inerken." "Öldü, dün, evini boşaltmaya geldi yeğenleri," dedi doktor. Sakindi. İki at arabası yolu genişliğinde yoktu dere. Uzaktan bakıldığında düz görünsede bir kaç metrede bir dönüyor, kimi sudan fışkırmış kimi suyun altında kalan taşların kenarlarından kırmızı benekli balıklar geçiyordu. Ucu bucağı görünmüyordu. Genç kadın kafasını kaldırsa doktorun şaşkın yüzüyle sakin sesinin ne kadar tezat olduğunu görebilirdi. O, çadıra, suya ve ayaklarına bakıyordu. Sormadan edemedi doktor, "Neden öyle dediniz, Hasan Emmi için? Ben köyün doktoruyum, Nejat, bana tuhaf geldi kalbinin durması, iyiydi son muayene ettiğimde çünkü." Maviyle yeşil arasında gözleri vardı kadının. Saçlarının sarı olduğu sanılabilirdi. Kırmızıya çalan baş örtüsüyle beyaz yüzü renkleniyordu. Yirmi beşlerinde ya var ya yoktu, zayıfcanaydı, güzeldi. Çadırdan arta kalan parçalara doğru çevirdi yüzünü, elini uzattı.

"Daha, aunların yüzünden durmuştur kalbi. Yorgun bir kalbin kaldıracağı şeyler değil olup bitenler son yıllarda.(bknz) Daha bıldır dozerle geldiler, Hasan Emmi önlerine durduydu. Bu sene çadır kurdular güya ama yine de bütün çerlerini çöplerini oraya buraya bırakıp durdular böyle! Her gün topluyorduk, ben, nenem, Hasan Emmi, yine de iki kuzuyla bir palağın ağzının kanamasını durduramadık bir gece de Hasan Emmi ağlaya ağlaya yürüdü aha bu dere boyunca. Öyle öyle getti geldi ay batana kadar. İnekler camışlar biliyor da yavruları bilemiyor camları, dillerine dolanıveriyor. Bir de bir pişkinler ki! İşte en son Hasan Emmi ona çok üzüldü... Vay efendim, izinleri varmış, vay efendim vergi mi ne bilmem ne ödemişlermiş. Nenem elli yıldır her yaz buraya gelir, onla beraber inekler, koyunlar, tavuklar, köpekler gelir. Bu çiçekler, bu dere, bu çimenler, şu kuşlar, Hasan Emminin ot bağlakları, yeşil soğanları, her sabah kokladığı yayla çiçekleri ne zamandır onların olmuş da iznini vermişler, anlamıyor nenem. Hasan Emmi de anlamadı. Bir kaç yıldır ellerinde tuhaf plastik çubuklarla bizim sıraca mantarları gibi arka arkaya dizili insanlar yürüyor şu tepelerden. Yürüyorlar, bazen geceleri uyuyorlar, sonra gidiyorlardı. Bir gün sormuş Hasan Emmi birine, neden yürürsün sen buralarda demiş. Gülümsemiş oğlan, aslını istersen biraz melankolik bir durumum var, açılayım, iyi gelir diye bu arkadaşlara takıldım, geldim, geziyoruz, demiş. Nelik nelik?, demiş Hasan Emmi, anlamamış. Yine gülümsemiş oğlan,  çok üzgünüm yani dayı, ama öyle böyle değil, uzun zamandır, hep üzgünüm, demiş. Bize anlatırdı da gülerdik Hasan Emmiyle. Demek bizim yaylalar çok üzgün olanlara iyi geliyor. Öyle çok, uzuncadır üzgün olunca böyle yürümeye geliniyor, demek. O da gülerdi. Nenem de, ben de gülerdik. İyi adamdı Hasan Emmi. Seveni çoktu burada. Ama demişti en son aşağı inmeden; hiç biri bizim ağzı kanayan palaktan daha melankolik, daha haklı olamaz."

Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi. Mırıldanıyordu doktor. Uzaktan çekiç sesleri, kamyon hırıltıları, kepçe gıcırtıları geliyordu. Dağları tepeleri aşıyordu insanlar. Uzaktan sis bastırıyordu. Dağları tepeleri hep aşıyordu insanlar. 

Ağustos 05, 2018

Bazen Tek Strateji Umuttur: Güneşli Pazartesiler

https://www.imdb.com/title/tt0319769/

Geçen yılın sonları olsa gerek tesadüfen izlediğim, bu kadar geç izlediğime üzüldüğüm bir film Güneşli Pazartesiler. Hakkında söylemek istediğim tek şey: sinema izlemek istiyorsanız izleyin. Javier Bardem'in oyunculuğuna hayran kalmak istiyorsanız izleyin. Kapitalizmin insanlığa neler "kattığını" görmek istiyorsanız izleyin. Gülümsemek ve hüzünlenmek istiyorsanız izleyin. Aksi takdirde boş verin gitsin...

Filme göre, Ruslar bir hikaye anlatırmış: iki eski parti arkadaşı karşılaşır ve biri şöyle der: "Komünizm hakkında bize söylenen her şey yalanmış." diğeri de şöyle cevap verir, "Evet ama kapitalizm hakkında söylenen her şey doğruymuş."

Temmuz 29, 2018

Biblo Kuşlar Uçmaz

Şiir kitapları alıyorum bu aralar. Aşktan değil ama. Uzun hikayelerin anlatamadığı dünyayı şiirin dar koridorlarında bulacağımı düşünüyorum ve hâlâ düşünüyorum daha yaşamayı. Bu dünyadan göçerken insan ırkının sevgisini kalbimde taşıyacak kadar aptal olmadığımı biliyordum ama şimdi, ya ölümüm erken olacak diyorum ya da bu soğuk ve karanlık hissizliğin geliş vakti erken oldu. İnsanın insandan bu kadar erken soğuması neresinden bakarsanız ne adil ne de hayra alamet. Bazen, duruyorum bir kenarda ve fazlasıyla traji-komik bir şey düşünüyorum; eğer daha çok vakit varsa göçüp gitmeme, bu kadar insanla bu dünyada bunca vakit ne yapacağım?
***
Bir adadayım, her yanım derya deniz, beyazdan daha beyaz kumlar, yer gök mavi, sırtımı dayadığım bir ağaç, ayağımı uzattığım yine ağaç. Dört yanım açıklık, istesem her yana gidebilirim, baksam her yer yol ama gidecek ne bir araç ne bir yön var. Denize bakıyordum sanki hala uyandığımda. Bir sonraki rüyamda tanımadığım, hiç görmediğime emin olduğum bir adam; oldukça yetişkin bir yaşta, dalgalı koyu renk sık saçlı, koyu esmer tenli, az göbekli, böyle yapılı bir adam. Siyah polo yakalı bir tişört, koyu yeşil spor bir pantolon giymişti. (Tanıyan varsa bir zahmet iletsin, rüyamda dolanmasın.) Benim hiç görmediğime emin olduğum bir yüzü bilinçdışım nereden buldu çıkardı şaşkınım. Ben bir uçağa binip gitmeye çalışıyorum o sürekli bana bir şeyler anlatarak engel oluyor. Sonra, perdeler perdeler arasından geçiyorum, aşırı lüks bir uçağa biniyorum. Ahşap oymalı kolçaklı sandalyeler, uzun masalar, kırmızı halılar, geniş aynalar, koridorlar, salonlar; öyle böyle lüks değil hani. Oturuyorum bekliyorum, yanım kalabalık, bu sefer yuvarlak yüzlü açık renk tenli biri yanımda, böyle gençten, iyi kalite giyimli, zengin bir havası var, konuşmuyor hiç. Bekliyorum, bekliyorum ay aman yine kalkmıyor ya uçak ben uyanmadan. Uyanınca da bilemedim ne oldu; gittim mi kaldım mı...