Ocak 14, 2018

Çocuk İşçiler

1800'li yılların başına kadar İngiltere'de devletin sosyal politikaya dair bir işlevi yoktu. Dahası var olan genel geçer uygulamalar işçi sınıfına yapılan baskılarla toprak ve fabrika sahiplerinin işine yarıyordu. Ailesi olmayan, olsa da çoğunlukla yoksulluklarından dolayı çalıştırılan çocuklar fabrika sahiplerine işçi olarak satılıyor, anlaşmalar yapılarak fabrikalarda çalışmaya zorlanıyordu. İlerleyen yıllarda dokuma sektörünün hızla gelişmesi buralarda çalışacak büyük bir işgücünü gerektirdi. Dokuma tezgahlarının küçük makine parçaları için biçilmez kaftan olan çocukların elleri uzun zaman fabrika sahipleri için büyük nimet oldu. Çocukların bazıları dört, beş, altı yaşlarında işe başlatılıyordu. İş saatlerinin kontrolü ya da kısıtlayıcılığı olmadığından fabrika sahipleri istedikleri saatlerde istedikleri kadar çalıştırıyorlardı çocukları. Sabahları doğuşuyla çalışmaya başlayan çocuklar sabah yarım saat, öğlenleri bir saatlik yemek molaları dışında akşam altı yedilere kadar mola vermeden çalışırdı. Tezgah başında uyuya kalan çocuklar sert vuruşlarla uyandırılır, sabahları fabrikanın sağlıksız ortamlarında yaşayan ve uyanmakta zorlanan çocukların yine sert fiziki cezalarla uyandırılırdı. Su içmek ya da tuvalete gitmek gibi ihtiyaçlarını ancak yemek saatlerinde karşılamaları beklenirdi. Dört beş yaşlarındaki çocuklar fabrika içine dökülmüş yünleri toplayıp bir yere yığıyor, altı yedi yaşlarındakiler tezgah başında daha büyükler de taşıma işlerine bakıyordu. Oxford Üniversitesinin bir araştırmasına göre 1800'lerde 350 bini 7-10 yaşlarda olmak üzere, en az 1 milyon çocuk fabrikalarda istihdam edildi. Ve yine bu dönemde toplam iş gücünün yaklaşık %15'i çocuklardan oluşuyordu.

Çocuk koruma konusundaki ilk adım 1802'de Sir Robert Peel tarafından atıldı ve onun çabaları ile ilk kanun çıkarıldı. Çocuklar en fazla on iki saat çalıştırılabilecek ve geceleri çalıştırılmayacaktı. Maalesef bu kanun sadece sahipsiz, ailesi kalmamış çocukları kapsıyordu. Yürüyen sefalet ile yakından ilgilenen, Robert Peel, Robert Owen, John Wood, ve John Fielden'in çabaları ile fakat ancak otuz yıl sonra 1833 yılında kanunda güncellemeler yapıldı. Ve, dokuz yaşından küçüklerin dokuma sanayiinde çalıştırılması yasaklandı, gündelik çalışma saatleri sınırlandırıldı. Daha iyisi, 1847 yılında kadınlar ve on sekiz yaşından küçük çocuklar için gündelik çalışma on saat ile sınırlandırılır. (-kaynak: Walter A. Friedlander)

İngiltere, 1800'li yıllar. 
Şimdi sormak istediğim; bu kısa tarih bilgisinden çıkarılabilecek en çarpıcı sonuç ve sonuçlar nelerdir size göre? Ben kendi fikrimi bir sonraki yazıda söyleyeceğim. Görüşmek üzere.

not: Türkiye'deki ve çoğu ülkedeki şartlar maalesef 19.yy şartlarının çok çok ötesinde değildir. Fakat bugünkü konumuz bu değildir. 

Ocak 05, 2018

Münir Özkul

"An insanın kaybedeceği tek şey, çünkü hakkını vermesi koşuluyla sahip olduğu tek şey." -Dücane  Cündioğlu

Bugün büyük usta oyuncu Münir Özkul öldü. (1925-2018) Uzun zamandır yatağa bağımlı ve artık yaşadıklarından bir şey hatırlamayan biri olarak yaşamla bağı nasıldı içten içe merak etmiyor değilim. Kimine sorsanız kurtuldu, kimine sorsanız çoktan hayattan çekilmişti. Ne dersek diyelim, o bugün öldü. Bu koca adam kişisel hayatımda çok hoş bir seda bıraktı, çok eğlendim, çok keyif aldım, çok ağladım sayesinde. Ruhu şad olsun. 

Bu son bir kaç yıl içindeki kayıplarımın bana hatırlattığı bir şey var ki, belki de yaşlandığımın bir kanıtı, insanların filmlerde neden ölümsüz olmayı tercih etmediklerini anlıyor oluşum. Sizi siz yapan, anılarınızı oluşturan, keyif aldığınız, dertleştiğiniz, ağladığınız, bildiğiniz insanlar, canlılar, hele de dünyanın görüntüsü değişiyorsa eğer uzun zamandır, yaşamak çok anlamsız olabilirdi. Bunu ara ara hissediyorum artık... 

Başka bir şey yine son zamanlarda düşündüğüm, ölümlerin arkasından üzülmemizin bir nedeni de gidenlerin bizlerden bir şeyler koparıyor oluşu. Azalıyor oluşumuz. İnsan bencil bir varlık. Bu bizim hayatta kalmamızın en birincil sebebi aynı zamanda. Birini kaybettiğimizde ilk aklımıza gelen artık onu göremeyecek oluşumuz, onun hayatı göremeyecek oluşu değil. Bu da sanırım aklımızı yitirmememiz için insan ırkının bulduğu bir düşünme yolu. Kalsaydı neler göreceğini ya da yaşayacağını bilemeyeceğimiz için, ilk anda ya da sürekli o açıdan üzülmek daha işin içinden çıkılmaz bir biçim alabilirdi gibime geliyor. 

buyulugerceklik.com

Ocak 01, 2018

Güncenin Güncellenmesi

Bu günceyi açtığımdan beri hangi konularda ağırlıklı olması gerektiğine bir türlü karar verememiş olmam içimde bir sıkıntıdır hâlâ. Kişisel olmasını düşünürken, kim neden benim kişisel hayatımla ilgilensin ki demişimdir ardından. Ayrıca gündelik yaşamımın ilginç bir tarafı da yoktu bana göre. İlginç olmalı mıydı, onu da bilmiyorum...

Benim için neler anlattığından bahsetmek istediğim filmler, kitaplar ve bazı önemli bulduğum olan biten hakkında yazmak en istediğim ve yapabildiğim şey olacaktı, öyle de olageldi bunca zaman. Zaman zaman kısa öykücükler, yazmaktan başka yapacak bir şey bulamadığım ruhsal hallerim kalan boşlukları dolduruyor izlediğiniz üzere. 

Günceye, yani buraya daha gündeme dair, daha kişisel yazılar yazma düşüncesi yeni yılın ilk fikirlerinden biri. Geçenlerde eski eşim annesinin bazı şeyleri hatırlamadığını ve bundan dolayı komik söylemlerde bulunduğundan bahsedince insanın unutan bir varlık olduğunu sanki yeni öğrenmiş gibi hissettim. Sanırım, anlatmayı seven ve anlatacak çok şeyi olduğunu bildiğim birinin hatırlamıyor olmasına üzüldüm. Oysa unutmak üzerine çokça düşünen biriyimdir. Tanrım yoksa ben de kendimi unutmaya mı başladım, demedim o an, bunu şimdi diyorum fakat daha kişisel, ileride hatırlamama yardımcı olacak gündeme dair yazmanın önemli olacağına karar verdim. Şu noktayı atlamadan devam etmek iyi olacak; her neden bahsedersem bahsedeyim, örneğin Kızarmış Yeşil Domatesler filmi, aslında kişisel bir şeyden bahsediyorum. Filme dair kendi söylediğim her şey, bende filmin bıraktığı iz sonuçta. Her üretim subjektiftir, değil mi? Şimdi aklıma geldi mesela; yeğenim Azra dört beş yaşlarındayken anneme kızdığında sehpaların üzerindeki örtüleri yere atıyordu, saksıdaki çiçeklerin yapraklarını yoluyordu. Annem için neyin önemli olduğunu, onların görsel ifadesinden ve ne sıklıkta özen gösterdiğinden anlamıştı. Anneme bir şey demiyordu, ağlamıyordu, bağırmıyordu, gidip yaprakları koparıyordu... 

Bunun yanında sosyal çalışma teorisi ve uygulamalarıyla ilgili daha fazla yazmak, bilgilendirici bir alan yaratmak istiyorum fakat buna da henüz burası mı, yeni bir internet sitesi mi karar verebilmiş değilim. İlerde belki başka yerde toplarım düşüncesiyle şimdilik buraya ekliyorum yazabildiklerimi. E tabi, bir de İngilizce yazma hayalim var. Onu da henüz düzenli yapabiliyor değilim. Parantez içinde; yeni yılın ağır basan bir fikri de en kısa sürede orayı toparlamak, ülke gündemine dair kısa, öz ama sürekli yazılar yazabilmek. Şimdi tez araştırması çalışmalarım esnasında okuduğum makalelerden daha net anlıyorum ki tarih, bir anlamıyla geçmiş, hemen yaşandıktan sonra okunabilen bir şey değil. Daha da önemlisi, üç farklı tarih var; yaşananlar, hatırlananlar ve anlatılanlar. Tarih öğretim görevlisi bir arkadaşım Kore Gazileri ile sözlü tarih çalışması yapmıştı. Geçenlerde tezine baktığımda da dikkatimi çeken bir noktaydı bu geçmişi bilmek meselesi. Kore gazilerinin o döneme dair anlattıklarıyla bilinen bazı gerçeklerin farklı olduğunu not etmişti arkadaşım. Bilerek ya da bilmeyerek insan farklı hatırlayabiliyor, daha doğrusu bugünden bakarak düşündüğünde geçmişi farklı yorumlayabiliyor.

Kişiselden kastım yine de çoğul olarak kendime dair olmayacak, daha çok gündemin ben de bıraktığı izler gibi diyelim. Hani Yıldızlararası  filminin açılış sahnesi var. Orada bir kaç yaşlı insan bazı olan bitenlerin şimdi yaşananların sinyallerini verdiğini ama onların bunu hiç göremediği gibi bir şeyler söylüyor. Ya da başka filmler de. İşte onun gibi. Beş on yıl sonra buraya ben ya da birileri baktığında; "aa, bak aslında o zamandan belliymiş bugün böyle olacağı.", desin diye, ve dünyanın bundan öncesinin ve bizim yaptığımız gibi yine de bildiğini okumaya devam etsin diye... 

Aralık 29, 2017

Türkçe Falan Gibi Şeyler


























Konuyu hiç orada burada araştırmadan doğrudan size sorayım dedim. Türkçede benim farkında olmadığım bir kural değişikliği mi oldu? Kısaltmalardan sonra gelen iyelik ekinin kullanımı (.) ile mi ayrılır oldu? Yukarıdaki tez 2010 yılında yazılmış ve daha sonra kitap olarak basılmış. Mesela "Türkiye'de", derken yukarıdan kesme kullanmış ama kısaltmada kullanmamış, demek bir bildiği vardı diye düşündüm ama?... Dahası, kısaltmaya bir şekilde ek getirdik tamam, nokta ya da yukarıdan kesme ile, diğer bir bildiğim, gelen ek kısaltamanın ses uyumuna uymalı, değil miydi? Birinci fotoğrafın ilk cümlesinde uyulmuş ama ikinci paragrafta uyulmamış, kısaltılmamış, sivil toplum kurumunu, denmeye çalışılmış. Bu bitmiş bir kitap. Benim araştırmam devam ediyor daha halen henüz...

Biliyorum, hiç önemli detaylar değil. Ölülerin üzerinden yürüyerek geçiliyor son günlerde ülkede. Hatta henüz ölmemiş, ölmek üzere olanların. Adalet, çok kez haksız, çok kez zalim olmuştur bu topraklarda fakat ne gördüklerimde ne de bildiklerimde bu kadar gözlerimizin önünde oldu her şey. 

Aralık 26, 2017

Okul Yollarında

Biri, "evde kalırsam", diğeri, "okula gidersem"olarak adlandırabileceğimiz iki temel rutinim var son günlerde. Okulun dedikodusunu yapmak üzere toplandığımıza göre onu anlatarak başlayayım. Sabahları, hayatım boyunca sevmediğim şeyi yapmakla başlıyorum. Sabah uyan ve 08:10 servisini yakala. İş hayatımın yorgun, bezgin ve uykusuz, yine de rafiği en fazla sevdiğim sabahlarıydı... Şimdi de itiraf etmeliyim ki elimde bilgisayar ya da onca kitap okula rahat ve hızlı gitmenin en iyi yolu üniversitenin semt servisini yakalamak. Ben de öyle yapıyorum. Maddi olarak daha pahalı olsa da, üç vasıta ve daha uzun saatte varmaya yeğliyorum tabii. İşte, okula varınca ya kahvaltı ve kütüphane ya da direkt kütüphane. 13.30-14:00 arası yemek ve çay molası. 16:00'ya kadar tekrar çalış ve 16:15 servisiyle geri dön.

Okula gittiğim günler daha yoğun ve yorucu geçiyor. Bir kaç hafta bu süreci takip edince, okyanusta soyu tükenmek üzere olan canlı türü gibi hissediyorum kendimi. Sanki balıklar, mercanlar, yosunlar, deniz atları , suyun hücreleri ve bir de ben. Okuldaki siparişlerimi saymazsak bazen günlerce kolay gelsin ve teşekkür ederim dışında yüzyüze kimseyle konuşmuyorum. Yemek yerken diğer öğrencilerin konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Bazen şaşırıyorum bazen gülüyorum ama dediğim gibi, ya suyun içinden ya da ağaç dalında bir kuş gibi seyrediyorum. Ömrü kalabalık ofislerde onlarca kişiye sürekli bir şeyler anlatarak, söylenerek, aynı anda telefona, yanındakine ve önündekine yetişerek geçmiş biri olarak hâlâ dinleniyorum sanki böyle böyle. Ne yorulmuşum arkadaş! İnsan üstü bir zahmetle çalıştığımı şimdi dışarıdan baktıkça anlıyorum. İlk başladığım bir zaman Teşvikiye Camii'nin yanındaki şubede çalışıyordum. Yirmi yaşıma henüz basmıştım. Güneş doğmuştu biz çalışırken. Elimde poğaça Teşvikiye Caddesi'nin aydınlanmasını izliyordum. Trajikomik bir güzelliği vardı sokağın.

silme öncesi masa
Okula geri dönersek, efendim, her zaman böyle naif dolanmıyorum kütüphane, yemekhane ve kırtasiye arasında. Kimi zaman sinirleniyorum öğrenci arkadaşlarıma. Neden diyorum, neden silgi artıklarınızı kütüphane masalarının üzerinde bırakıyorsunuz ve ben her seferinde silmek durumunda kalıyorum. Geçen karşıma biri oturdu, masa leş gibi, kalem izleri, silgi artıkları ve bir kaç kağıt parçası önünde. Bekledim gülümseyerek, ne yapacak diye de merakla. Öylece oturdu, defterini kitabını masaya koydu, yanındaki kızın yüzüne eğilerek konuşmaya başladı. Eh, ya ben çok titizim ki, temizlik konusunda değilimdir aslenn, ya da aramızdaki tek farkla, yaşla ilgisi var bu rahatlığının. Ama yemek masaları; onlar kütüphaneden beter. Yemek sonrası görevliler temizliyor diye ağız silinen peçeteler, ekmek poşeti, soyulmuş mandalina ve bilimum kaplar arkalarında. Hadi artıklarını bırakıyorlar da şuna ne demeli: Onlarca defter kitap varken önünüzde neden masalara yazıyorsunuz? Sen yaz, o yaz, ben yazayım sonra yüzü görünmeyen estetik yoksunu masalar kalsın geriye. Bu mu, bu mu okuyup "adam" olmak istediğiniz mekan. Çok sinirleniyorum çok...

silme sonrası çalışmaca.
Geçen bir kadınlar grubu geldi. "Şu tarafa kayar mısınız"? dedi. Belli ki yanyana ders çalışacaklar. "Kayamam çünkü ben burayı kolonyalı mendille temizledim."
dedim. "Doğrudur" , dedi geçti ne söyleyeceğini bilemez halde. Eh, bana baktıklarında büyük ihtimal doktora yapan bir hoca falan sandıkları için çok da bir şey demiyorlar, ben de çaktırmıyorum doğrusu. Çok mu gıcık görünüyorum? Siz o tuvaletler pisliğine dayandığıma şükredin bence. Rektöre ilk fırsatta haykırasım var; "Bir de doktor olacaksınız, önce halk sağlığı için okulun tuvalet hijyeni sorununu çözün!"  Diğer yandan gülmüyorum da değil çoğu sevimliliklerine. Geçen gün çocuğun biri diğerine diyor; "kızlar sıkıntı abi ya, ne desen mutsuzlar, bu sene hiç uğraşmak istemiyorum." Dün de serviste biri çok akıllıca bir laf etti. Efendim bir erkek buna çıkma teklifi etmiş o reddetmiş. Arkadaşına anlatıyor hemen arkamda. "Ben öyle, çok burnu havada gibi terslemeyi sevmiyorum, güzelce söyledim", dedi. Sonra çocuk, "arkadaş kalalım madem", demiş. Bizimki diyor arkadaşına, "Yok, arkadaş da kalmayalım dedim. Çocuk bozuldu, sinirlendi. Çok anlamsız değil mi sence de, az önce benden hoşlandığını söylüyordu şimdi arkadaş kalalım diyor. Hangi duygusuna inanayım ben onun?" 

Her sene yapılan hoş bir uygulamaları var. Kütüphanenin camlı duvarına isteyenler kağıtlara dileklerini yazıp yapıştırıyor. Bütün o cam renkli kağıtlarla doluyor sene sonuna doğru. Geçen yıl tam çekecekken şarjım bitmişti, bu sene başını yakaladım. Aşk ve para çağlar boyu değişmeyen dileklerimiz olacak görünüyor... Kimsenin hayaline gülünmez tabii ama okuyunca çok yaratıcı ve hoş bulduğum dilekler oluyor. Şimdilik bunları yazayım size, belki güncellerim ilerde:
- Hayırlı eş olarak Canan olsun. Canan benim olsun. Ben onun olayım.
- Yeni yılda kızımla birlikte sağlıklı, huzurlu uzun ömürler diliyorum.
- Bu yılın bana getirdiği en güzel şeysin.
-Yeni yıldan aldıklarını geri vermesini istiyorum. Mutluluk ve biraz da para fena olmaz.
- Ailem, kocam, Seduşum ve yeğenim Zülal ve Uğur'la sağlıklı çok mutlu bir yıl olsun. İçimiz sevgiyle dolsun.
- Bu yeni yıl çok güzel geçti. Yaşasın 2018.
- Erolsuz, paralı ve mutlu bir yıl diliyorum.
Ben yazmadım. Belki yazarım. Bu sene de öyle deneyebiliriz, neden olmasın... 

Aralık 23, 2017

Ağıt

Bugün yılın ilk karı yağdı. Henüz beyaza kesmese de doğa,  an meselesi gibi duruyor. Mehtap'ın kızı Hazal geldi Ankara'ya. Onu göreceğim için heyacanlıyım. İlk defa, bir çocuğun anne babasından taşıdığı parçanın nasıl bir önemi ve anlamı olduğunu farkediyorum. Bir çocuğun başka ne anlama gelebileceğini... Annesi gibi Hazal, aynı samimiyet, aynı sıcaklık onda da... Mehtap'ın ölümünü düşündükçe ıskaladığımı, pek çok tehlikeyi hesapladığımı ve bir çoğuna hazırlandığımı ama buna hazırlanmadığım gibi bir duyguya kapılıyorum... Mehtap hiç aklıma gelmemişti...  O evinde ve yaşamında duruyordu işte, yaşıyordu. Buradan geçse yolumun üstü deyip uğruyordu mesela. En son yazın uğramıştı yine öyle. Ve uzun zamandır ilk defa bana "Yanıma otursana, özledim seni," demişti. Ne ayıp, insan arkadaşına şaşırır mı, bir an şaşırmıştım ben de. Hani, bir sürü kalabalıktı çünkü, yeğenlerin, kocan, kızın, kardeşin varken bana bakıp, özledim demen... O hep gelirdi, uğrardı, arardık, arada yoklardık. Ölmesi için hiç bir sebep yokken niye ölsündü ki...

Ne zaman ağaçları seyretsem gülen gözlerin yaprakların arasından bakıyor. "Erken gitmenin mutlaka bir sebebi olmalı", diyorum? Cevap vermiyorsun. Bak, bugün ilk defa kar yağıyor, sen çok seversin, ağaçların yapraklarına kar taneleri düşüyor. Kızın Ankara'ya geldi.

Aralık 20, 2017

Umar

Elimde tuttuğum kanlı yumak hala ılıktı. Soğumuyordu bir türlü ne yapsam ve bu beni daha da sinirlendiriyordu. Sıksam da sıkmasam da kan, serçe parmağımla yüzük parmağım arasından geçiyor bileğime doğru akıyordu. Az hissedilir ama hissedilir bir hareket hala vardı avucuma değen. Küçük, titreyen bir serçenin kalbi gibi, uyurkenki hali gibi, sakin, yavaş ve geri kalanlardan uzakta, öylesi daha güzel gibi. Olmuştu işte, böylesi daha iyiydi, evet evet daha iyi olacaktı. Kolumu dirseğimden bükmüş, elim havada gözlerim yerdeydi. Hemen ayağımın yanındaki yaprak motifine bakıyordum. Bir yaprak bir kalbe benziyormuş epeyce, şimdi farketmiş gibi bakıyordum. Ağaçların yapraklarının çıkardığı sesin kalbime o kadar yakından değmesi bundan sebep miydi, aklıma geldi birden bu soru. Ama düşünecek halim de yoktu şimdilik. Bu soğumayan kan akıp duruyordu hala.Tanrı biliyor ya çabalamıştım, uğraşmıştım, sonunun böyle olmamasını istemiştim. Bu soğumayan ılık, tenimde yine de ısınan kan akıp duruyordu hâlâ.


Video, Tomaso Albinoni'nin bestesi, 'Manchester By the Sea' filminin müziği ve filmden görüntülerdir. Not olarak söylemeliyim ki Film, son yıllarda izlediğim acıyı en az dramatize ederek anlatabilen çok iyi bir sinemadır... 

Kasım 28, 2017

Evine Giden Yollar

Bazen ev yoktur yolun ucunda artık...

foto: Nuri Akman, 2016, Diyarbakır (gazeteden)

 Bazen renktir, kokudur, dilde bir ekşiliktir... 

Ankara, 2017

Eve giden, evine giden, oraya bir yol bulur mutlaka, ağzında bir tat, gönlünde bir seda...

Ankara, 2014, 2016

Tende bir candır evin yolu, sizi bekleyen... 

Ankara, 2014, 2015, Kalkan 2017

Geçmiştir bazen evin yolu, bir daha gidilmeyecek. 

Ramadan köyü, 2008

Ne kadar uzak olursa olun eviniz, yürümenize güç verenlerdir yolunuzu yakın eden... Dostlar vardır bazen, size, evinize giden yollarınızı öğretir...

Ben ve Mehtap, İstanbul, Maslak, 1992
                                                                          

Kasım 25, 2017

Halet-i Ruhiyem

Dün, gece yarısını epeyce geçmişti uyuduğumda. Sabahları erken kalkmaya alışmış olmama rağmen haliyle zorlandım, ama kalktım. Biraz daha aceleyle bir şeyler atıştırdım ve metroya binmek üzere evden çıktım. Biniş kartımın öğrenci vizesini onaylatmam gerekiyordu ama  makinelerin üzerine kargacık bir el yazısıyla "visa geçersiz" yazan bir kağıt iliştirilmişti. Panikle bilet gişesindeki memura koşturdum, "Öğrenci vizemi sizden yaptırabilir miyim? Makinelerin hepsinde vize geçersiz yazıyor", dedim. "Hayır, ancak Kızılay'dan hanfendi", dedi şaşırarak. "E, ama olur mu öyle şey, neden makinelerden yaptıramıyorum ayrıca", diyerek sesimi yükselltim. O, neden bağırdığımı sorguladı ben, "delikli camdan duyurmak için yoksa çok sakinim" dedim, o sırada başka biri önüme geçip kartını doldurmaya çalıştı, ona da "sırayı görmüyor musunuz", diyerek çıkıştım. Köşedeki makinenin üzerinde de o kağıtlardan olmasına rağmen, denemekten zarar gelmez fikriyle vize işlemine başladım ve bitirdiğimde anladım... Sanırım çantamı kontrol eden güvenlik memuru da anlamıştı ki bana gülümsedi.

Metrodan çıktım. Hava oldukça soğuktu. İnce giyinmeme sinirlenirken yürümekten vazgeçerek taksiye atladım. Taksi şoförünün beni kazıkladığını biliyordum lakin tartışacak vaktim kalmamıştı. Okul kapısından daldım, çantamdaki kitaba laf etmez umarım dileğiyle üstümü arayan kadına gülümsedim ve sınıfıma doğru fırladım. Sınıf görevlisi "ama on iki numara dolu, on sekiz olmasın", dedikten sonra biraz daha baktı kağıda. "A, bu yarın, koşun koşun idareden cumartesinin kağıdını alın, yanlış giriş kağıdını getirmişsiniz", dedi. Kağıda baktım, sınıftan çıktım. Görevli, yavaş davrandığımı görünce herhalde, arkamdan geldi. "İdareden alabilirsiniz veriyorlar onlar", dedi. Ne iyi insanlar var! "Yok, benim toplam üç dersim var zaten", dedim ve gülümseyerek merdivenleri bulmaya çalıştım.

Taksiyle geldiğim yolu yürüyerek geri döndüm. Oldukça yakındı. Yol boyu hem ağlamak hem gülmek istediğim için yüzüm muhtemelen az önce botoks yaptırmış gibi görünüyordu. İşte, diyordum, hemen bütün sınavlarda olması gerekenden daha az sonuç almamın nedeni bu: bu kör-bakışlılığım...

Sınav giriş ekranını ilk gördüğümde az biraz söylenmiştim; zaten üç dersim var, ne olurdu aynı gün olsaydı, diyerek. Dün gündüz sınav yerlerine bakmış, adresleri not etmiştim. Akşam gidip belgenin çıktısını almış, şöyle bir bakmış ve gece çantama koyarken bir kez daha bakmıştım. Saymazsak beş altı kez bakmşımdır. Murphy yasalarını taradım geçerli bir kural bulamadım. Bir kaç basit ya da derin sebepler olabilirdi durumu açıklayan: Son bir kaç haftadır sürekli aynı konuda İngilizce makale okumam olabilirdi sebep, zaman algımın zayıflaması olabilirdi, ezbere bakmak, korktuğumun başıma geldiğini sanmak, varsaymak ve en güzeli de, bu sınav mınav işlerini artık bırakmama bir işaret olabilirdi...

Eve yürürken sabah içemediğim çayımı ve yanında yiyeceğim petibörlerimi hayal ettim. Bu ülke toprakları üzerinde yapılan, şükredilecek iyi bir şeyler kaldıysa onlardan biri kesinlikle Eti'nin çifte kavrulmuş petibörleridir. Son günlerdeki en güzel hayalimi gerçekleştirdiğin için teşekkürler Eti.

Kasım 22, 2017

Anılar, fotoğraflar ve hiç bir şey

Burada, yani bu platformda hiç fotoğrafımı yayınlamadım. Bu ilktir. Yaşlı bir bilge; "güneşin altında olan her şeyin bir zamanı vardır", demiş.
Bilgeler neden yaşlı olur dersiniz; çünkü bilginin yaşla ilgisi vardır fakat bu, yaş-almak demek değildir. Yaşlanmak için 'yaşamak' gerekir. Biz Mehtap'la çok şeyler yaşamıştık. Özellikle de hayatımızın ilklerini.

Dün gece Mehtap'ın kızı gönderdi fotoğrafı cep telefonuma. Hayal meyal hatırlıyorum birbirimize vesikalık fotoğraflarımızı verdiğimizi. O zamanlar yaygın bir davranıştı sanırım. Neden? Cüzdanda taşıması kolaydı ve insanlar şimdiki gibi dakikada bilmem kaç fotoğraf çektirmiyordu. Kimi cüzdanında taşırdı sevgilisini, çocuğunu, annesini, arkadaşını, kimi evdeki aynanın kenarına sıkıştırırdı. Mehtap da beni bir yerlerde saklamış demek...
***
Geçtiğimiz hafta hiç bir şey yapmadım. Gerçekten hiç bir şey. Arada camdan baktım, ağaçları, bahçede açan gülü ve henüz yeşil çimenlerdeki turuncu yaprakları seyrettim. Akıl sağlığımı önemsemedim. Bol dizi ve düşünmemi gerektirmeyecek filmler izledim. Vücud sağlığım için gün aşırı yürüdüm, aç durulmadığından alış veriş yapıp yemek yaptım. Her gece, tezime sabah devam etmek üzere uyudum ama sabahları ve gündüzleri ders çalışmadım. Cuma günü bu kendime eziyetimden pes ettim ve haftayı hiç bir şey yapmama haftası ilan ederek rahatladım. Hiç bir şey yapmadığım için başıma bir şey gelecek diye çok korktum bazı anlar. Sahiden. Şükrettim bu lükse sık sık bu nedenle. Olurda Tanrı beni görür, alır elimden diye korktum...  Bir şey yapma gereği olmadan yaşayabilme lüksü kadar özel bir şey olmasa gerek... Ondan önceki hafta hastaydım. Ondan önceki hafta da arkadaşım öldü.
***
Yaşlı insanların neden hayattan görece daha az keyif aldığını düşündüm son haftalarda. Oysa yaşamak yaşamaktı, olasılıktı ve henüz hala tüm olasıklıklar devam etmekteydi, azalmış olsa dahi. O zaman neden korunamıyordu umut, ki günlerin hesabı yapılamazken. İşte sanırım, aklımızı dolduran anıların figürlerinin azalması yaşamanın ve keyif almanın anlamını azaltıyor. Paylaşamadıklarımızın ağırlığı kalbimize yük oluyor. M.Mungan'ın en sevdiğim tiradlarından biri geliyor aklıma: Dokuzuncu Lanet. "Soyunun ugradığı bütün felaketlere yas tutacak kadar uzun olsun ömrün... o kadar uzun yaşa ki, o kadar!" Ne korkunç bir beddua!
***
Yurttan kaçışlarımız geliyor aklıma. Bütün fikirler senden çıkardı ben uygulardım. Neymiş efendim; o kadar saf bakıyormuşum ki idarenin benden şüphelenmesi mümkün değilmiş. Bir kere idare saf-salaktı! Gece dokuzda açılıp-kapanan imza defteri için sekizde gider, şimdi uyumamız gerekiyor çünkü gece yarısı kalkacağız ve sabaha kadar ders çalışacağız, lütfen şimdi imza atalım, derdim ben. Sen arkada beklerdin. İmzayı atıp sekiz buçukta yurttan çıkardık. Bir kere demir parmaklıkların altından giren kızları görmüşsün de gece, deneyelim mi demiştin. Yok artık demiştim ben de. Matematik çalıştıran İranlı çocuğu hatırlıyor musun Sarıyerde; kari diyorum kari derdi de nasıl gülerdik. Nesi o kadar komikse... Hazan olsun adı, demiştim kızına hamileyken, çok hüzünlü, Hazal olsun bari, demiştin. Bari demene takılmıştım yıllar sonra bile. Kendi çocuğunun adı için beni kırmama telaşı olamazdı herhalde... Belki de J.P. Sartre haklıdır sözünde: "Anılar, kimsenin bizden alamayacağı tek mülkümüzdür."