vesikalı yarim sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
vesikalı yarim sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

11 Haziran 2018

Kalbimi kıra kıra



Şarkıda geçen sahneler Vesikalı Yarim filmindendir. Vesikalı Yarim, bana göre, Yeşilçam sinemasının en iyi aşk hikayesi anlatımlarındandır. Ömer Lütfi Akad'ın gerçekçilik sinemasının ilk örneği, sinema tarihimizin baş yapıtlarındandır. Hikaye, Sait Faik Abasıyanık'ın Menekşeli Vadi öyküsünden Safa Önal tarafından senaryolaştırılmıştır. Hani şu "çikolata renkli sanatçı" anonslarıyla hayatımızda iz bırakmış Sezen Cumhur Önal'ın kardeşidir kendisi. Safa Önal, filme çekilmiş 395 senaryosuyla 2005 yılında Guiness Rekorlar Kitabına girer. Hiç konuşulmadan çok şey söylenen harika bir finali vardır. İzzet Günay'ın ve Türkan Şoray'ın oyunculuğu bütün klişelerden uzak, sade ve olağandır. Gördüğüm ve aklımda kalan en estetik karşılaşma sahnesini yaratmışlardır.
Filmin finalinde Sabiha, Halil'i görmeye ve geri getirmeye gider manavın önüne. Arkadaşı gitme der, "gideceğim, beni görünce gelecektir", der Sabiha. Gider, uzaktan Halil'e bakar. Halil çocuğunu havaya atarak, oyun oynar görünmektedir. Babası görür Sabiha'yı. İkisi de uzaktan birbirine bakar. Kamera her planda manav görüntüsünden biraz daha uzaklaşarak Sabiha'nın ağlamaklı yüzünü ve gözlerini gösterir. Her seferinde biraz daha uzaktan görürüz manavı ve anlarız ki Sabiha hayallerinden biraz daha uzaklaşmaktadır.
"Çok özel bir filmdir. İçinizde dinlenmeye/demlenmeye bıraktığınızda derine gömüldükçe ışıltısı teninize vuran garip bir madde gibidir bazı filmler. Vesikalı Yarim öyle bir filmdir benim için. Çağdaşları gibi ahlâk dersi vermeyişi, o iki aşığı da anlayışı, aşkı anlayışı... Sabiha Halil'i baştan çıkaran aşüfte değildir. Aşıktır o. Halil Sabiha'nın tuzağına düşen adam değildir. Aşıktır o. Baba Sabiha'ya orospu, Halil'e hain evlat, gelinine de zavallı kurban muamelesi yapan otorite değildir. Görmüş geçirmiş, hepsini sarıp sarmalayacak noktaya gelmiştir o, hepsini anlar." -ekşi sözlük-fitfit
Aşağıdaki sahnede Sabiha, pavyon çalışanı olarak çağrıldığı için değil, kendi isteğiyle  Halil'in yanına gelmiştir. Seçerek oturmuştur masaya. Halil'in Sabiha'yı gördüğü anda her şey durur. Benim şimdiye dek aklımda tuttuğum en güzel karşılaşma sahnesidir. Halil'in, "ne istiyorsa getir" cümlesindeki sesinin tınısı, bir erkeğin bir kadın uğruna yaptıklarının ve yapabileceklerinin en kısa özeti gibidir. 


Vesikalı Yarim filmi konusunda diğer, daha detaylı yazılar burada ve buradadır.

02 Ocak 2012

Vesikalı Yarim

Ömer Lütfi Akad
Türkan Şoray'ın yaptığı "Sinema Benim Aşkım" programında rastladığım gün kafamda bende cümleler kuruyordum, Lütfi Ö. Akad "Vesikalı Yarim" filmini anlattıkça. Türkan Şoray kendisine teşekkür ediyordu; "Bana filminizde yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim, benim için hem onur hem büyük bir zevkti." Lütfi Ö. Akad ; "Evet, beğeniyorlar onu çok." Böyle hafif gülümseyen, övünen, beğenmemize şaşıran ama sevinen bir yüz ifadesiyle konuşuyordu, Vesikalı Yarim 'den bahsederken. 
"Sinema beni çok mutlu etti. Elli yıl  sinema yaptım hiç sıkılmadım, oflanmadım, sinema beni mesut etti. Sinema işini yaptığım için hayatım mutlu ve iyi geçti." diyordu birde. Bir insanın mesleği ile ilgili böyle keyifli konuşması, işinin yaşamını böylesine olumlu etkilemiş olması, bunu gülümseyerek, gözleri dolarak söyleyebilmesi bence insan yaşamının en güzel anlarındandır. Ya da ben mesleğim ile ilgili hiç bir zaman bunu söyleyemeyeceğim için bana öyle geliyor. Ülkemizde L.Ömer Akad gibi kişilerin azınlıkta benim gibi kişilerin çoğunlukta olduğunu bilmekte beni rahatlatmıyor üstelik. Başkalarının kendi gibi olması insanları rahatlatmaz zaten, herkesin hissettiği kendinedir ya da bana öyle geliyor, bilemedim. Genelleme yapmaktan çekinmeli insan...
Bir de dedem öyleydi ; işini severek yaşadı ve öldü. Bir tek an bile başka bir işte, başka bir yerde, başka biri olmaktan bahsettiğini duymadım yıllar boyu. Yatsı namazını kıldıktan sonra serzenişte bulunduğu tek şey; " bak erken yatmıyorsunuz sabah kalkmıyorsunuz kızlar. Oturmayın gece yarılarına kadar, sabah sofrada göreceğim sizi" olurdu. 
Yıllar önce ilk izlediğimde peş peşe düşünmüştüm; "vesika", belge demek olmalı, vesaik çoğul olduğuna göre o da tekili olarak belge demek olmalı. Vesikalık resim de buradan geliyor demek ki. Bir belge için istenen portre fotoğraf...Niye önemli ki bu şimdi. Hiç, bana yeni fark etmişim gibi geliyor...

Sabiha (Türkan Şoray), işini yapabilmesi için bir belgeye sahip olması gereken kadınlardandı. Türkan Şoray'ı çok nadiren sarışın görebilirdik, ben başka da görmedim mesela, ama aksilik ya film siyah-beyaz...1968 yapımı olmasına rağmen izlediğim en gerçekçi "yeşilçam" filmlerinden biridir diyebilirim. Kendisinden yıllar sonra bile aynı konu defalarca işlense de, bu filmin aksine aşk ta kazansa buradaki gibi toplum kuralları da kazansa konunun anlatımı çoğul yapmacık kalmıştır bana göre o filmlerde. Burada öyle değildir; hikaye bildik, diyaloglar gerçekçidir ve bir çok cümle buradan kült olmuştur. Ömer Akad aşk filmi tadında belgesel çekmiştir bana göre; yorum katmamış sanki. Pavyonda çalışan, toplumca artık evlenmesi vacip olmayan, olamayacak olan Sabiha ile - bilmeden- aşık olduğu iki çocuk babası, evli, manav Halil' in ( İzzet Günay) aşk hikayesidir film. Bu filmde çoğunluk Türkan Şoray konuşulsa da, hem yirmi üç yaşının tüm güzelliğini taşıdığından hem de iyi oynadığından sanırım bence de normaldir bu popularite lakin İzzet Günay çok daha iyidir oyunculukta. Tiyatro kökenli olmasına bağlıyorum ben bu kadar güzel bakmayı bilmesini. Bakmayı bilen adamlara ilk görüşte aşık olabilirim bende mesela ama gelin görün ki ilk görüşte aşka inanmam...Ona rağmen Halil'in o, Sabiha'yı dumanlar arasında ilk gördüğü sahnedeki yutkunma, tutulma, tutunma tavrı, kilitlenmiş bakışından hemen okunabilen ilk görüşte aşk ifadesi çok inandırıcıydı. Karşısında ise Sabiha'nın vurdumduymazlığı, rahatlığı, hafifmeşrep tavırla açıktan dalga geçmesi vardı...Ben çok merak ederim, çok ararım ilişkilerde kim kimi ne zaman "gördü" ilk. Görmek öz olduğundan başlangıçlarda, başlamak için gönlünün açık olması gerekir tespitini doğru bulurum. Sabiha Halil'i o gece görmedi,  çünkü o ortamda birinin Halil'in O'na baktığı gibi bakabileceğini hayal bile etmiyordu, hayal etmediğinden de bakmıyordu. Ancak sabaha kadar gezip sohbet ettikten sonra, nazarındaki erkekler gibi kendisine sulanmadan teklif edildiği kadarını kabullenerek ve aksini düşünmeyerek evinde sadece uyuyup giden Halil 'i gördüğünde gördü O' nu.
Ömer Akad bunu bize Sabiha arkadaşı Müjgan ile ( Ayfer Feray )  konuşurken de anlatıyor zaten...



Sabiha yüzünden çıkan bir kavgada bir adam bıçaklandıktan sonra bir ormanda artık yolun sonuna geldiklerini düşünür Sabiha, kadınların şefkat ve fedakarlık duygularıyla konuşur;
Sabiha :  Benim yüzümden hep bunlar. Ya ölecek ya öldüreceksin. Niye geldin, gelmiyecektin.
Halil : Geleceğimi biliyordun ama.Nedir istediğin?
Sabiha:  Bilmem. Sıkıldım belki. Yetti belki. Her birimiz yolumuza gitsek?!
Halil  Yolumuz?! Birleşti biliyorum.
Sabiha: Yok, öyle birleşecek gibi değil. Benim yolum başka. Seni tanıdıktan sonra anladım bunu. Senlen beraber olduktan sonra, seni... Sevgi de yetmiyormuş. Çok eskiden rastlaşacaktık...

Sonraları çook filmlerde duyulacak ve yeşilçam repliği haline gelecek  olan bu cümle, burada Sabiha'nın ağzından işitilmiştir ilk ; "çok eskiden rastlaşacaktık..." Kendi yolunun artık değişemeyeceğine, aşkın buna yetmeyeceğine inanan Sabiha, Halil'i kendinden uzak tutmaya çabalıyordu. Olmadı, bir şekilde devam ettiler ta ki Sabiha Halil'in evli olduğunu öğrenene kadar...

Aralarında geçen ve bir çok kişi tarafından da en sevilen sahnelerden biri olan bu konuşmaları; kadının bir şey anlatmak için hep anlaşılmayı beklemesinin, erkeğin lafın bu kadar dolaşmasını hiç anlamadığının en güzel örneklerindendir. Benim de en sevdiğim sahnelerindendir. Sabiha'nın anlatamadıkça hırçınlaşması, çaresizleşmesi o " hiç bir derdim yok. olsun mu" derken ki kızgınlığı, Halil'in " olmasın, olmamalı" derken ki anlamaz ama katıksız sevgisi daha nasıl anlatılırdı...

Belki hep gerçeğin kazanmasına inat ya da normale olan kızgınlığımdan, belki aşkın hep küçümsenip geçer denmesinden ve geçmesine olan hırsımdan, belki her şeye rağmen umuda olan inancımdan olsa gerek, hiç aşkın yerine "yuvanın" kazanmasına taraf olmadım ben...Bu ve bunun gibi tüm yeşilçam filmi sonlarına kahroluyorum. " Selvi Boylum Al Yazmalım " filminin sonunun sevilmesine, övülmesine ve tasvip edilmesine de mesela. İnsan bencil denmesinden çekiniyor, çekinmiyor değil ama aşk!... Aşk gibi, aşk kadar güçlü bir duygunun öyle heba olması da bencillik, kötülük gibi geliyor bana. Yazması kolay elbet, yaşaması böyle olmayacaktır eminim ama keşke aşk kazansa, hayat onun karşısından çekilip yolunu değiştirse...

Amma velakin, hatta hayatın tersine, filmlerde böyle denemezdi...Bilakis olması gereken olan olmalıydı. Filmlerinde hayalciliğin küçük ayrıntılardan öteye geçmemesi için, modernizme öncülük ederek ve savunarak, gelenek ve görenekleri gözeterek gerçekçilik için çaba sarfettiğini bir çok röportajında ifade eden Ömer Akad 'tan başka bir son beklenmemeli elbette. Aynı gerçekliği ünlü "Gelin- Düğün- Diyet"  üçlemesinde de kullanır, küçük hayallerle besleyerek...Ama sinemanın / sanatın toplumu yönlendirme gereği olmasına katılmıyorum ben...Ö. Akad'ın demek / yapmak istediği yönlendirmeden ziyade ifade tarzı tercihi daha çok belki ama, sinema da ve bir çok sanatta  hayali ve olağanüstülülüğü daha çok seviyorum galiba.
Sanat bir eğitim aracı olmamalı, sanat olduğu gibidir. Severiz veya sevmeyiz, ancak böyle dönüştürebilir bence...
Vesikalı Yarim tüm gerçekliğiyle bir aşk filmidir...Şiddetle tavsiye ederim...

07 Aralık 2014

*Tek yaptığımız tutanak tutmak, gerisi takdir-i mutlak...

Beni bilenler nasıl bir Yeşilçam sineması hastası olduğumu bilirler. Bir çok filmi tekrar izlemişliğim, izlemediğim filme rastladığımda şaşmışlığım çoktur. Son bir kaç haftadır kah isteyerek kah sırf sıkıcı bir işi kolay atlatmak için aynı anda film izledim. Yeni dönem sinemasından bunlar.  Kısa kısa üzerlerinden geçmek geldi içimden müsadenizle efendim. Buna girizgah yaparken dahi Yeşilçam sinemasıyla girmeden edemiyorum bakın. Öyle severim, ne yapayım. Geçen akşam sinemaya gittim. Sinema salonu girişinde Vesikalı Yarim filminin afişi vardı, bakarken filmin girişini kaçırdım, o kadar severim yani.


İşte, son zamanlarda izlediğim yeni Türk sinemasından bende kalanlar;
Unutursam Fısılda'yı izledim geçen akşam. Güzel ama bir Mustafa Hakkında Her Şey, değil. Çağan Irmak'ın en güzel filmidir benim nazarımda. En kötüsü de Issız Adam'dır diyebilirim. Hala yeri geldi mi soruyorum; o filmde ne zaman aşık olup, ne zaman ne yaşadılar, biri bana anlatsın lütfen. Bu filmde bir, Hümeyra'nın, hayatın ve tutkuların peşinden gitmekle ilgili bir nutku var; izlenmeli, bir de son sahne de yaşlanmış bir sanatçının hüznü ve kardeş sevgisi var, görmeye değer. Onun dışında sıradan bir film. Daha doğrusu başkası çekse daha olumlu eleştiri yapabilirdim, ama Çağan beyden beklentim yüksekti. Ona has sahne geçişleri, otantik anlatımlar vardı ama biraz tekrar kalmıştı artık.
Çok komik filmdi Pek Yakında. Niye olumsuz eleştiriler aldı daha çok ve neden gişe başarısı düşüktü anlamadım şahsen. Cem Yılmaz benim gözümde kendini yönetmen olarak ispatlamıştır gayri. Zeki bir adam kendisi. Nereye bakacağını, nereden yakalayacağını, nasıl konuşacağını konuşturacağını, neyin espri olduğunu, neyle dalga geçeceğini iyi biliyor. Sevmediğim filmleri de vardı, ama Pek Yakında filmi, çok naif, çok komik, çok keyifli bir komedi olmuş. Hep aynı oyunculara rol verdiğine dair eleştiriler almış. Bırakın a dostlar, ne olmuş, iyi oynadıktan sonra ne hoş olmuş olmuyor mu!?
Bu İşte Bir Yalnızlık Var; eğri oturup doğru konuşalım lütfen dostlar. Romantizm bu mudur? Özgü Namal'ın oyunculuğunu çok beğenirim. O bile yetmemiş filmi kurtarmaya. Engin Altan Düzyatan, oyunculuk yapmasan olmaz mı? Bu izlediğim ikinci ya da üçüncü filmin ama gel sen başka bir alana yoğunlaş, hı? Hani, bazen bazı şeyler için yetenek gereklidir ya, e, olmayınca olmuyor işte. Mandıra Filozofu; Eh işte. Bence komik değildi. Anlattığı şeyleri anlatan çok daha iyi film olsun, kitap olsun, tiyatro olsun sanat eseri var. Yine de, yüzüncü kez de olsa iyi işlenebilecek bir konuydu. Tekrardan öteye gidememiş. Dümdüz anlatmış, hikayesi yok. Hele o; yok efendim niye uçağa biniyor muşuz, o zaman yoldaki güzellikleri, organik peyniri, sütü, yumurtayı, sebzeyi kaçırırmışız. E ama lütfen, uçakla böyle bir karşılaştırma abesle iştigal değil de nedir? Aklına örnek gelmiyorsa verme. Kim sana ne diyecek.
Labirent; yönetmen Tolga Örnek. Son zamanlarda izleme
Vesikalı Yarim, Halil'in Sabhiha'yı gördüğü an.
listesine aldığım yönetmenlerden. Bir kere tekniği çok iyi. Hareketi nasıl anlatacağını, oyuncuyu nasıl kullanacağını, kamerayı yönetmeyi çok iyi biliyor. Bu açık. Kaybedenler Kulübündeki geçişleri, elektriği düşünün. Aynı şey Labirent filminde de var. Geçen gün ev temizliğime hareket katsın diye tekrar izledim. Timuçin Esen hatırına bir kaç kez daha da izleyebilirim. Efendim, şöyle izah edeyim durumu; bir erkek, nasıl anlatsam, "bakabiliyorsa", baktığında konuşmasına gerek kalmıyorsa, bana bir 'şeyhler' oluyor o zaman... İçim titreyiveriyor, kalp atışım bir kaç sayı artıyor.  İşte Timuçin beyin her rolü öyle bende. Ama hayatta ve sanatta, dahasını görmediğim bir bakış vardır ki!..  İzzet Günay'ın Vesikalı Yarim'de Türkan Şoray'ı ilk gördüğü sahne... Deyin ki bana bir erkek bir kadına ilk görüşte aşık olursa nasıl bakar? İşte böyle bakar...

Neredesin Firuze; beğenmeyenin karşısında vallah kavak ağacı gibi dikilebilirim. Şarkılı-türkülü bir şölendir. Ezel Akay'ın her filmini sorgusuz izledim, hepsini de beğendim. Müthiş renkli, müthiş yaratıcı bir yönetmen. Bu filmini de yine bilmem kaçıncı izledim geçen gün. Ne komik, ne hüzünlü bir filmdir. Mesela, Özcan Deniz'in oyunculuğunu pek sevmem, ama role oturmuş, rol de onu kavramış. Ben buna yine Akay'ın becerisi diyorum. Müzik piyasasını nasıl da güzel özetlemiş bize. Bir de Ezel beyin filmlerinde hikaye olmasa da olur bir haller vardır. İnsanlardan yapılı animasyon gibi, masal gibi renkli ve heyecanlıdır. Ben ilk bu nedenle severim. Filler ve Çimen; rastgele seçip izledim bir can sıkıntısı günümde. Derviş Zaim'den izlediğim ilk filmdi. Hem konu, hem işleyiş hem de oyuncular çok iyiydi. Bildik bir politik hikayeyi güzel kurgulamış. Ne büyütmüş ne küçültmüş, sanki olduğu gibi ama güzel hikayeleştirmiş. Sevdim. Vizontele Tuuba; yine tekrar izlediklerimden. Kaçıncı, hatırlamıyorum. Her seferinde gülerim, hüzünlenirim, sinirlenirim, düşünürüm, üzülürüm. Severim insanları yine yeniden ve de kahrolsun bazı insanlar derim. Yılmaz Erdoğan komik olanı anlatmayı iyi biliyor. Belki bu hikaye çocukluğunun anıları olduğundandır bilemiyorum ama, her bir karakter ayrı güzel. İyi de bir oyuncu aynı zamanda. Kelebeğin Rüyası; dram konusunda komedi kadar iyi olduğunu söyleyemeyeceğim Yılmaz bey'in. Fazla kasmış. "Oscar" alırız belki diye ne anlatacağını şaşırmış sanki. Verem var, Zonguldak maden işçileri var, ikinci dünya savaşı var, yoksulluk var, aşk var, var da, ama hiç biri yok. Hepsini eğreti tutmuş. Bir tek şiirin elinden sıkıca tutmuş. Şiir severler izlesin derim, bir şey kaybedilmez, çok ta hoş olur. Şiir aşkı bir tek çok güzel verilmiş filmde. Bahsi geçen şairler kurgu değil. Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur'un gerçek hayatından kesitleri içeriyor film. Şiirlerinden de örnekler var. Detaylar düşünülmüş, çaba, emek verilmiş belli ama bir şeyleri yanlış yapmış sanki Yılmaz bey. Birilerine çok özenirsiniz de filmde bir yapaylık, olmamışlık olur ya, öyle bir şey vardı. Oyunculuklar iyiydi diğer yandan. Mert Fırat'ı genelde de çok beğenirim mesela. İzlemiş olduğuma memnunum sonuç olarak.

Efendim, gelelim, şair adı başka, yönetmen adı başka enteresan yeni dönem yönetmenimize: Onur Ünlü. Deli olduğunu düşünenler olabilir. Kendinin bunu umursayacağını hiç sanmıyorum, okuduğum, izlediğim kadarı ile. Belli, hayatla bir derdi var. Karşılıklı bir kavga halindeler. O ona vuruyor, Onur Ünlü ayağa kalkıyor hayata vuruyor gibi. "Kral Çıplak" durumunu satır arasından çok güzel anlatabilen biri, naçizane bence. Her filmini izledim. Geçenlerde, Sen Aydınlatırsın Geceyi,  bir kaç gün önce de Beş Şehir filmini. İkisi de harika. Şimdi, insanlar aşık olunca midelerine bir sancı girer gibi olur ya hani? Sevdiğini görünce ayakları yerden kesilir falan da denir. Uyuşturucu alınca da benzer şeyler oluyormuş derler. Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde uçuyor bir çift havada. Bildiğin öyle uçuyor. Benim mideme bir şey oluyor sana da oluyor mu diyorlar birbirlerine hatta. E, uçar demiyor muyuz, uçuyorlar işte! Bence bu da bir ironidir ve güzel bir ironidir. Bir başkasının elinde saçma sapan bir anlatıma dönüşecek konular onun elinde sanata dönüşüyor, yine naçizane bence. Güneşin Oğlu diye bir filmi vardı mesela, bildiğin güneşin oğlu oluyordu insanlar. Ama, diyorum ya; satır araları, işte onu çok güzel anlatıyor. Beş Şehir ise, çok keyifli, çok aşık, çok aşklı, çok hüzünlü, çok ölümlü, çok güzel bir film. İçinde geçen şarkıları defalarca dinledim. Oyuncu seçimleri de farklı ve güzel. Gizli yetenekleri iyi biliyor. Filmde konuşan ve tavsiyeler veren, Heideger okuyup sigara içen bir kedi var. Diyorum ya, başkasının elinde rezalet olacak bir konu, onda "hikayeye" dönüşüyor, dönüşmüş. Hem hikayeler Tanpınar'ın Beş Şehir kitabından esinlenilmiş, bu da ayrı güzel.

Beş Şehir filminden bir sahne.

Böyle işte...

* Kelebeğin Rüyası filminden. 

07 Ağustos 2014

Okuyana Mektup: Sen, "Neden?" deyince ben bütün sebepleri siliyordum.

Şimdi şöyle bir şey yapacağız; ben söyleyeceğim sen yazacaksın, tamam mı çocuğum? Tamam.
-Durmak yok ama böyle.- Tamam deyince insan bir duruyor. Tamam deyince insan birden yeniden başlıyor ya hayata sanki. Öyle gibi oluyor. Sanki tamam diyorsun, tamam deyince hayat değişecek, dünya oradan değil de buradan dönecek sanıyorsun. Evet, sahi doktor bazen düşününce, bazen, öyle değilde böyle olsaydı deyince dünyayı tersine çevirebilirmiş gibi hissediyor ya insan, nasıl hissedebiliyor  ki öyle, tıpkı gerçek gibi. Çünkü gerçek. Nasıl? Dünyayı tersine çevirmiyorsun ama dünyanı tersine çeviriyorsun. Her şeyi değiştiriyorsun ve dünya senin için tersine dönmeye başlıyor. Anladım.

Aslında, ben zaten bu sakinliğini sevmiştim. Bu, dünya yıkılsa aynı şekilde yürüyebilme ihtimalini. Öyle deme anlayacaklar. Anlasınlar. Umrumda mı... Böyle deyince aklıma hep o film geliyor. Hangi? Sen yazmana bak ben anlatırım. Tamam yazıyorum. Truva filmi.Truva filminde Akilis Prens Hektor 'u öldürür. Sürükleyerek bulundukları çadırların ortasına getirip bırakıyor. - Ne kadar çok sivrisinek var.- Kollarımı ve bacaklarımı artık işe yaramayacaklar gibi kaşıyarak tüketesim geliyor. Evet, belki de artık bir işe yaramazlar. Evet, Truva diyorduk. Bir gece Akilis çadırında otururken Hektor'un babası gelir, aniden, düşman birliğinin ortasında Akilis'in çadırına giriverir. Akilis: Burada ne arıyorsun Prim -Neden ki ya, bana neden dedin öyle. İnsan öyle bir cümleyi derken der ki, bunun üzerine başka cümle etmem zaten. Ama ettin. Ben de ona şaşıyordum. Ya, bu cümleden önceki her şey, ya, bu cümleden sonraki, ya da bu cümle yalan! Ben günlerdir onu düşünüyordum; hangisi ne kadar yalan? Yalanın azı olur mu. Herkes güzel güzel yazıyor, ben düşünüyordum, keşke, keşke diyordum, şu... yalan olsa...
İşte, Akilis diyor ki; nasıl geldin buraya, buraya bu düşman hattına nasıl girdin. Prim de alaylı gülerek derki; bırak da kendi ülkemde, nereye ne kadar nasıl gidebileceğimi bileyim. Akilis sonra; peki, korkmuyor musun benden, burada şimdi seni hemen öldürebilirim:. Prim, işte o sevdiğim cümlesi; Umurumda mı sanıyorsun! Sen benim oğlumu öldürdün Akilis. İlk göz ağrımı. Onu, gözlerini açtığı andan itibaren sevdim, ta ki sen gözlerini kapatıncaya kadar. Şu anda senin beni öldürebilme ihtimalin umurumda mı sanıyorsun... Senden onu bana vermen için yalvarmaya geldim. Ben Truva kralı Prim, oğluma yaraşır bir cenaze töreni yapabilmem için onu senden istemeye geldim. Akilis bu umutsuzluğun verdiği cesaret karşısında güçsüzleşir.

 Keşke düşüncelerim kadar hızlı yazabilseydim. Bak, konuşmamdan memnunum ama yazmam keşke o kadar hızlı olsaydı. Aslında ta başından beri konuşmamın şeklinden de hiç memnun değilim biliyor musun. Bir kere çok uzatıyorum, çok detaylandırıyorum, bazen ben bile başını sonunu kaçırıyorum, bence çok sıkıcı konuşuyorum, hiç akıcı, güzel değil. Ama bir sor neden öyle yapıyorum ister istemez; her şeyi açıklayayım, aklında hiç bir soru işareti kalmasın, sen hiç düşünme ben her bir şeyi söylemiş olayım. Taa başından anlatıyorum ki her şeyi iyice anlayabil, hiç meraklanma.
Oysa sorsan bana ben sana derim ki; konuşmanın devamını merak getirir, tıpkı insanların gibi. Bir insan bir insanı merak ediyorsa hala, birazda ondan yanyanadırlar mesela. Bunca yıllık evlilerin sıkıldım demelerinin bir nedeni de budur, artık birbirlerinin ne düşündüklerini ne dediklerini, yaptıklarını merak etmiyorlardır. Araya çocuk girer, geçim derdi vs, sevgilerine olan saygı da varsa yürür gider. E, nasıl o zaman o ilk merak hep derseniz, bence, bir  insanın merak edilecek yanları her zaman olur, ne kadar zaman geçerse geçsin, önemli olan artık tanıyorum dememektir  kendi kendimize...
Hani, kırmızı , üzerinde çin şekilleri olan kağıt torba vardı. Hiç demedin bu nedir diye; işte onun içine para da koydum ki, hem de peny, sana bereket getirsin, güç versin, bir gün o istediğin uzak ülkelere gidebileceğin ihtimalini hiç unutma diye... Çok önemli şeyler değil. Ben bunu hep yaparım. Herkese yaparım, valla... Ne olacak ki, hep yaptığım şey onlar... Ama ben anlıyordum; artık bir yerde kesmek istediğini ama kesemediğini de... Hiç demiyordun artık mesela... Ama az anlıyordum. Tam anlasam söylerdim, susarmıydım hiç. Belki de susardım. Ama işte sen benim pek de umursamayacağımı düşündün herhalde. Öyle yaşar gideriz, yaşadığımız kadar, sonra herkes yoluna gider, ya da yoluna geri döner köyünün güzeli ile evlenir diye düşündün herhalde. Olabilirdi valla. Kendimi ve seni biraz daha az umursasaydım olabilir di belki. Hani ben, ben hiç inanmıyorum bizim yolumuzun birleşeceğine diyordum arkasından da, vesikalı yarim filmindeki benzer repliği anlatıyordum ya , sende Neden... diyordun? Neden inanmıyorsun? Hayatta kimsenin "Neden" deyişini o kadar sevmedim biliyor musun. Ben hemen o zaman inanıyordum. Evet, olabilir, neden olmasın... Sen o sesle neden deyince, benim aklımda hiç sebep kalmıyordu...

Yazının bir yerlerinde hep Umut geliyor aklıma... Umut... Umudu savunuşum... Dövülesi iyimserliğim hayata dair... Çok eskiden umut ile ilgili aşağıdaki şiiri yazmıştım.

Umut

Hayatta en çok bir tek neyi istediğimi düşündüm.
Daha önce istediklerimi geçtim, bundan sonra istediklerim arasından seçtim.
Yaşam son bulmaktır. Ne kadar inat edersen et kazanamazsın...
Yaşamdan; bana ölebileceğim zamanı versin istiyorum bir tek...


Beklediklerim, bekleyenlerim yitsin.
Göreceklerim, özleyenlerim olmasın.
Bileceklerim, merak edeceklerim kalmasın.
Arayacaklarım, merak edenlerim bulunmasın.

Öğreneceklerim, deneyimleyeceklerim bitsin.
Şaşırdıklarım, anlayamadıklarım düşünülmesin.
Öyle ereksiz olayım ki ha olsun ha olmasın.
Değişecek mevsim, dönecek gün kalmasın.
Ha sıcak ha soğuk, ellerim ne üşüsün ne de yansın yüzüm.

Öyle bir zamana varayım ki geriye bir tek ölmek kalsın...
Vakit geldiğinde ben çoktan varmış olayım tek...


Şurada işte... Şimdi, bugün de böyleyim...  Niye hem link verip hem yazdım ki. -Link sonradan geldi aklıma.- Neyse.
Düşünüyorum; neyi yapmasaydım şu an burada olmazdım. Atları sevmeseydim diyemiyorum hele dedemi sevmeseydim hiç diyemiyorum. Haşa... Dağları, çimenleri, çiçekleri, kuzuları... Hiç birini sevmekten pişman değilim. E, peki. Şu an burada olmamam için geriye gidip değiştirebileceğim hiç mi bir şey yok... Galiba, düşünüyorumda, yaptığım en iyi şey seni görmemek oldu. Bir keresinde az daha geliyordum. Yani sana sürpriz yapmayı çok düşündüm. Bir gece kalıp geri dönecektim. Arayıp; sanki sabah evdeymişim gibi, o hep gittiğin kafeden oysa, sonra birden, buradayım burada gel çay içelim demek.. Sonra vazgeçtim. Kızarsın belki diye biraz, biraz da galiba senin iradene bırakmak istedim. Sonra dedim de, niye kızasın ki. Kızmaya hakkın olmazdı ki. Sen bir kere öyle demiştin bana: bana sorarsın elini tutabilir miyim diye, bende tabi derim demiştim, ya da onun gibi bir şey. Demiştin ki; elini tutmak için sevgilimden izin alacak değilim herhalde. Doğru demiştim içimden. İnsan sevgilim denmesine itiraz etmiyorsa ona da etmez. İşte hep o zamanlarda sevmeyi bildiğine inanmıştım. Kendime de o zaman, niye kızsın ki, kızmaya hakkı olmaz ki demiştim ama, gelememiştim işte. Şimdi buna memnunum bak. Gelemediğime memnumum... İnanıyorum ben, her işte bir hayır vardır, rahatlatıyor insanı hiç bir şey yapmasa.
Annem uyandı. Öksürüğünden anlıyorum.
Bu geceyi çok düşüneceğim biliyorum. Düşünmeye devam ettikçe, bu geceye çok pişman olacağımı hissediyorum. Sürekli öyle deseydim, şöyle kızsaydım, şöyle itiraz etseydim, o zatenleri neden duydum, dinledim ki diyesim geliyor. Galiba bir tek, en çok bu geceye pişman olacağım. Bu gece biri bir geçe telefonumu bırakıp uyumuş olmalıydım diyorum şimdi içimden... Hiç sevmiyorum şu keşkeleri hiç. Vardı öyle bir yazın senin de, keşkeli bişi demiştin, sonra başka biri daha bişi demişti, sende cevap vermiştin... Son zamanlarda hissediyordum ben ama; sen umutsuzum dedikçe, peki ya sevgin diyordum içimden; sevgin var ama. İnsan seviliyor ve seviyorsa hep umudu vardır. Ne bileyim, bana öyle geliyordu. Demek yokmuş, bişi yokmuş...
Şimdi kalemi bırakırsam, başla bir şey yapmam gerektiğini düşünüyorum ama hiç bir şey gelmiyor aklıma. Hep uyumaktan, hiç kalkmamaktan korkuyorum. O yüzden kalemi bırakmamaya gayret gösteriyorum ama hayat ta dünya gibi. Bir sonu var. Dünya da bir gün duracak. Bir zaman gelecek dünya da artık dönmeyecek. Hayat kısa, kuşlar uçuyor Sevgilim... -Bak, şu an bende şaştım ama, sanki gözlerinin içine bakıp, öyle içten söyledim ki şu son kelimeyi. Ne ben kendimden, ne de sen benden duydun daha önce öyle içimden, sıcak, sevgiyle...
Bak, inan bana, inan ki, hayatta kaldığın sürece hep bir ihtimal vardır. Üçüncü bir yol daha vardır. Benim için değil kendin için inan, kendin için bil. Doğru, ben aptal bir iyimserim, en az senin aptal bir kötümser olduğun kadar. Ama işte çimenlerin ne renk olduğu değildir önemli olan; farklı görebildiğimizi bilmektir.

28 Kasım 2011

Evet, salağım...

Vesikalı Yarim filmi hakkında yazdığım neredeyse iki sayfalık metni yanlışlıkla sildim. Özene bezene bir haftadır uğraştığım, diyaloglarını sahneleri on kere izleyerek kopyaladığım, her bir sahnesini ezberlediğim o güzelim filmi ilmek ilmek anlattığım yazıyı benzer isimle kayıtlı diğer yazıyı sileyim derken sildim ! . Evet salağım... Evet, niye herşeyi böyle silmeye meraklıyım, hemen ortadan kaybolsun, gözüm görmesin ruh hali içindeyim bende bilmiyorum. Hep her yer temiz olsun, fazlalık hiç bir şey olmasın,neye ihtiyacım varsa o bulunsun başka da birşeye gerek yok diyorum.
Bir keresinde bilgisayardaki sistem dosyalarını fazla dağınıklar diye bir araya topladım, hepsini güzelce klasörledim, yerleştirdim bir köşeye. Bilgisayar kendini kapatıp bir daha açılmayınca götürdüğüm on üç-on dört yaşlarındaki sevimli çocuk: "Abla sen bunlara hiç dokunma. Bunlar gizli dosyalar, senin işine yarayacak hiç bir şey yok burada, ben onları şimdi doğru yerlerine aldım, onlara sakın dokunma " dedi. "İyi de karışık duruyorlardı, kendi dosylalarımla karışıyorlar " dedim. "Tamam ben onları görünmez yaptım merak etmeyin" dedi...
Gerçekten güzel yazı olmuştu. Hem de uzun zamandır yazamazken, zihnimi ve parmaklarımı açmıştı...