Okuyana Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okuyana Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Ağustos 2014

Okuyana Mektup: Sen, "Neden?" deyince ben bütün sebepleri siliyordum.

Şimdi şöyle bir şey yapacağız; ben söyleyeceğim sen yazacaksın, tamam mı çocuğum? Tamam.
-Durmak yok ama böyle.- Tamam deyince insan bir duruyor. Tamam deyince insan birden yeniden başlıyor ya hayata sanki. Öyle gibi oluyor. Sanki tamam diyorsun, tamam deyince hayat değişecek, dünya oradan değil de buradan dönecek sanıyorsun. Evet, sahi doktor bazen düşününce, bazen, öyle değilde böyle olsaydı deyince dünyayı tersine çevirebilirmiş gibi hissediyor ya insan, nasıl hissedebiliyor  ki öyle, tıpkı gerçek gibi. Çünkü gerçek. Nasıl? Dünyayı tersine çevirmiyorsun ama dünyanı tersine çeviriyorsun. Her şeyi değiştiriyorsun ve dünya senin için tersine dönmeye başlıyor. Anladım.

Aslında, ben zaten bu sakinliğini sevmiştim. Bu, dünya yıkılsa aynı şekilde yürüyebilme ihtimalini. Öyle deme anlayacaklar. Anlasınlar. Umrumda mı... Böyle deyince aklıma hep o film geliyor. Hangi? Sen yazmana bak ben anlatırım. Tamam yazıyorum. Truva filmi.Truva filminde Akilis Prens Hektor 'u öldürür. Sürükleyerek bulundukları çadırların ortasına getirip bırakıyor. - Ne kadar çok sivrisinek var.- Kollarımı ve bacaklarımı artık işe yaramayacaklar gibi kaşıyarak tüketesim geliyor. Evet, belki de artık bir işe yaramazlar. Evet, Truva diyorduk. Bir gece Akilis çadırında otururken Hektor'un babası gelir, aniden, düşman birliğinin ortasında Akilis'in çadırına giriverir. Akilis: Burada ne arıyorsun Prim -Neden ki ya, bana neden dedin öyle. İnsan öyle bir cümleyi derken der ki, bunun üzerine başka cümle etmem zaten. Ama ettin. Ben de ona şaşıyordum. Ya, bu cümleden önceki her şey, ya, bu cümleden sonraki, ya da bu cümle yalan! Ben günlerdir onu düşünüyordum; hangisi ne kadar yalan? Yalanın azı olur mu. Herkes güzel güzel yazıyor, ben düşünüyordum, keşke, keşke diyordum, şu... yalan olsa...
İşte, Akilis diyor ki; nasıl geldin buraya, buraya bu düşman hattına nasıl girdin. Prim de alaylı gülerek derki; bırak da kendi ülkemde, nereye ne kadar nasıl gidebileceğimi bileyim. Akilis sonra; peki, korkmuyor musun benden, burada şimdi seni hemen öldürebilirim:. Prim, işte o sevdiğim cümlesi; Umurumda mı sanıyorsun! Sen benim oğlumu öldürdün Akilis. İlk göz ağrımı. Onu, gözlerini açtığı andan itibaren sevdim, ta ki sen gözlerini kapatıncaya kadar. Şu anda senin beni öldürebilme ihtimalin umurumda mı sanıyorsun... Senden onu bana vermen için yalvarmaya geldim. Ben Truva kralı Prim, oğluma yaraşır bir cenaze töreni yapabilmem için onu senden istemeye geldim. Akilis bu umutsuzluğun verdiği cesaret karşısında güçsüzleşir.

 Keşke düşüncelerim kadar hızlı yazabilseydim. Bak, konuşmamdan memnunum ama yazmam keşke o kadar hızlı olsaydı. Aslında ta başından beri konuşmamın şeklinden de hiç memnun değilim biliyor musun. Bir kere çok uzatıyorum, çok detaylandırıyorum, bazen ben bile başını sonunu kaçırıyorum, bence çok sıkıcı konuşuyorum, hiç akıcı, güzel değil. Ama bir sor neden öyle yapıyorum ister istemez; her şeyi açıklayayım, aklında hiç bir soru işareti kalmasın, sen hiç düşünme ben her bir şeyi söylemiş olayım. Taa başından anlatıyorum ki her şeyi iyice anlayabil, hiç meraklanma.
Oysa sorsan bana ben sana derim ki; konuşmanın devamını merak getirir, tıpkı insanların gibi. Bir insan bir insanı merak ediyorsa hala, birazda ondan yanyanadırlar mesela. Bunca yıllık evlilerin sıkıldım demelerinin bir nedeni de budur, artık birbirlerinin ne düşündüklerini ne dediklerini, yaptıklarını merak etmiyorlardır. Araya çocuk girer, geçim derdi vs, sevgilerine olan saygı da varsa yürür gider. E, nasıl o zaman o ilk merak hep derseniz, bence, bir  insanın merak edilecek yanları her zaman olur, ne kadar zaman geçerse geçsin, önemli olan artık tanıyorum dememektir  kendi kendimize...
Hani, kırmızı , üzerinde çin şekilleri olan kağıt torba vardı. Hiç demedin bu nedir diye; işte onun içine para da koydum ki, hem de peny, sana bereket getirsin, güç versin, bir gün o istediğin uzak ülkelere gidebileceğin ihtimalini hiç unutma diye... Çok önemli şeyler değil. Ben bunu hep yaparım. Herkese yaparım, valla... Ne olacak ki, hep yaptığım şey onlar... Ama ben anlıyordum; artık bir yerde kesmek istediğini ama kesemediğini de... Hiç demiyordun artık mesela... Ama az anlıyordum. Tam anlasam söylerdim, susarmıydım hiç. Belki de susardım. Ama işte sen benim pek de umursamayacağımı düşündün herhalde. Öyle yaşar gideriz, yaşadığımız kadar, sonra herkes yoluna gider, ya da yoluna geri döner köyünün güzeli ile evlenir diye düşündün herhalde. Olabilirdi valla. Kendimi ve seni biraz daha az umursasaydım olabilir di belki. Hani ben, ben hiç inanmıyorum bizim yolumuzun birleşeceğine diyordum arkasından da, vesikalı yarim filmindeki benzer repliği anlatıyordum ya , sende Neden... diyordun? Neden inanmıyorsun? Hayatta kimsenin "Neden" deyişini o kadar sevmedim biliyor musun. Ben hemen o zaman inanıyordum. Evet, olabilir, neden olmasın... Sen o sesle neden deyince, benim aklımda hiç sebep kalmıyordu...

Yazının bir yerlerinde hep Umut geliyor aklıma... Umut... Umudu savunuşum... Dövülesi iyimserliğim hayata dair... Çok eskiden umut ile ilgili aşağıdaki şiiri yazmıştım.

Umut

Hayatta en çok bir tek neyi istediğimi düşündüm.
Daha önce istediklerimi geçtim, bundan sonra istediklerim arasından seçtim.
Yaşam son bulmaktır. Ne kadar inat edersen et kazanamazsın...
Yaşamdan; bana ölebileceğim zamanı versin istiyorum bir tek...


Beklediklerim, bekleyenlerim yitsin.
Göreceklerim, özleyenlerim olmasın.
Bileceklerim, merak edeceklerim kalmasın.
Arayacaklarım, merak edenlerim bulunmasın.

Öğreneceklerim, deneyimleyeceklerim bitsin.
Şaşırdıklarım, anlayamadıklarım düşünülmesin.
Öyle ereksiz olayım ki ha olsun ha olmasın.
Değişecek mevsim, dönecek gün kalmasın.
Ha sıcak ha soğuk, ellerim ne üşüsün ne de yansın yüzüm.

Öyle bir zamana varayım ki geriye bir tek ölmek kalsın...
Vakit geldiğinde ben çoktan varmış olayım tek...


Şurada işte... Şimdi, bugün de böyleyim...  Niye hem link verip hem yazdım ki. -Link sonradan geldi aklıma.- Neyse.
Düşünüyorum; neyi yapmasaydım şu an burada olmazdım. Atları sevmeseydim diyemiyorum hele dedemi sevmeseydim hiç diyemiyorum. Haşa... Dağları, çimenleri, çiçekleri, kuzuları... Hiç birini sevmekten pişman değilim. E, peki. Şu an burada olmamam için geriye gidip değiştirebileceğim hiç mi bir şey yok... Galiba, düşünüyorumda, yaptığım en iyi şey seni görmemek oldu. Bir keresinde az daha geliyordum. Yani sana sürpriz yapmayı çok düşündüm. Bir gece kalıp geri dönecektim. Arayıp; sanki sabah evdeymişim gibi, o hep gittiğin kafeden oysa, sonra birden, buradayım burada gel çay içelim demek.. Sonra vazgeçtim. Kızarsın belki diye biraz, biraz da galiba senin iradene bırakmak istedim. Sonra dedim de, niye kızasın ki. Kızmaya hakkın olmazdı ki. Sen bir kere öyle demiştin bana: bana sorarsın elini tutabilir miyim diye, bende tabi derim demiştim, ya da onun gibi bir şey. Demiştin ki; elini tutmak için sevgilimden izin alacak değilim herhalde. Doğru demiştim içimden. İnsan sevgilim denmesine itiraz etmiyorsa ona da etmez. İşte hep o zamanlarda sevmeyi bildiğine inanmıştım. Kendime de o zaman, niye kızsın ki, kızmaya hakkı olmaz ki demiştim ama, gelememiştim işte. Şimdi buna memnunum bak. Gelemediğime memnumum... İnanıyorum ben, her işte bir hayır vardır, rahatlatıyor insanı hiç bir şey yapmasa.
Annem uyandı. Öksürüğünden anlıyorum.
Bu geceyi çok düşüneceğim biliyorum. Düşünmeye devam ettikçe, bu geceye çok pişman olacağımı hissediyorum. Sürekli öyle deseydim, şöyle kızsaydım, şöyle itiraz etseydim, o zatenleri neden duydum, dinledim ki diyesim geliyor. Galiba bir tek, en çok bu geceye pişman olacağım. Bu gece biri bir geçe telefonumu bırakıp uyumuş olmalıydım diyorum şimdi içimden... Hiç sevmiyorum şu keşkeleri hiç. Vardı öyle bir yazın senin de, keşkeli bişi demiştin, sonra başka biri daha bişi demişti, sende cevap vermiştin... Son zamanlarda hissediyordum ben ama; sen umutsuzum dedikçe, peki ya sevgin diyordum içimden; sevgin var ama. İnsan seviliyor ve seviyorsa hep umudu vardır. Ne bileyim, bana öyle geliyordu. Demek yokmuş, bişi yokmuş...
Şimdi kalemi bırakırsam, başla bir şey yapmam gerektiğini düşünüyorum ama hiç bir şey gelmiyor aklıma. Hep uyumaktan, hiç kalkmamaktan korkuyorum. O yüzden kalemi bırakmamaya gayret gösteriyorum ama hayat ta dünya gibi. Bir sonu var. Dünya da bir gün duracak. Bir zaman gelecek dünya da artık dönmeyecek. Hayat kısa, kuşlar uçuyor Sevgilim... -Bak, şu an bende şaştım ama, sanki gözlerinin içine bakıp, öyle içten söyledim ki şu son kelimeyi. Ne ben kendimden, ne de sen benden duydun daha önce öyle içimden, sıcak, sevgiyle...
Bak, inan bana, inan ki, hayatta kaldığın sürece hep bir ihtimal vardır. Üçüncü bir yol daha vardır. Benim için değil kendin için inan, kendin için bil. Doğru, ben aptal bir iyimserim, en az senin aptal bir kötümser olduğun kadar. Ama işte çimenlerin ne renk olduğu değildir önemli olan; farklı görebildiğimizi bilmektir.

15 Temmuz 2014

Okuyana Mektup: Çimenler Yeşildir

Çimenler demiştim sana en son değil mi? Çimenlerin yeşil olduğunu söylemiştim. Sen inanmamıştın.  
O gün bütün gün bunu tartışmıştık. Şöyle demiştik kendimize; kimseye sormayacağız, kimseyi bu tartışmaya ortak etmeyeceğiz, biz, ikimiz, kendimizi ikna edeceğiz; çimenlerin rengine. Sonra sen bütün o çocukluğunu anlatmaya başladın, beni ikna etmek için tabii ki.

Küçükken annen çimenleri kaynatır, suyuna eski bir bezi bandırıp yüzündeki yaralara sürermiş. Oradan biliyor muşsun güya; çimenler kırmızıymış. Ben de dedim ki sana, yüzün yara olduğunda kanıyor muydu? Dedin, tabii kanardı, ne sanıyorsun sen bizim oranın çocuklarını! Vurdular mı acımazlardı ki, sert olur. Kanardı da yüzümüz. Tamam işte demiştim bende, çimenin rengi değil o, yüzündeki yaradan beze bulaşan kanın rengidir. Kanın rengi kırmızı olur. Sen hiç elini kesmedin mi, bilmiyor musun ki? Görmedin mi ki? Dedin gördüm, görmez olur muyum, biz en çok bıçakla, çakıyla, bir de kenarları keskin taşlarla oynardık. En çok ta elimizi keser, elimizden kan akardı. Ama işte geceden beri söylüyorum sana, o gün, ilk geldiğin gün de söyledim, elimizden akan sıvının rengi yeşildir. Tam yeşil denemez ise de , kahvemsi, yeşilimsi bir şey, ama kesinlikle kırmızı değil... Yüzümüzden akan o yeşilimsi sıvı ile kırmızı çimenlerin rengi birbirine karışırdı işte, annemin yüzümüzü sildiği suda da hep... 

Sahi, zaman ne kadar zalim. Sen daha "şimdi" gelmedin mi, nereye gidiyorsun?
Ayrılığı düşünme şimdi. Düşünürsen daha çok yaklaşır. Her şeyi düşünerek yaratmıyor muyuz bir anlamda. Düşünme. 

Peki dedim bende sana, peki; sizin bahçede ağaç var mı? Şaka mı yapıyorsun dedin bana? Var mı yok mu onu söyle? Yahu tabi ki var. Buraya otobüs beklemeye gelmeden önce nerede oturuyorduk biz. Bütün gündüz ve dahi gece, bahçede kavakların altında oturmadık mı?! Sen orada demedin mi, yarın gideceğim diye, ben de demedim mi sana bari mektup yaz! Dedin. E, daha ne soruyorsun? Ben sana gece ne sormuştum? Ne sormuştun? Hiç bir şey hatırlamıyorsun artık. Daha ne hatırlayıp hatırlamadığımı bile bilmiyorsun, hemen kızıyorsun. Ama hatırlamıyorsun işte. E, söyle ne sorduğunu, belki hatırlarım. Hatırlamıyorsun işte, dedim ne sormuştum, dedin hatırlamıyorum. Sen şimdi benden gündüz, ve dahi gece, tüm konuştuğumuz şeyleri hatırlamamı mı bekliyorsun? Yani?!. Yok yok, bizim cezamız dünya da kesilmiş!.. Peki peki! Söylüyorum; dedim ki bu kavakların yaprakları dökülmez mi hiç? Sen de, dökülür tabi ki, kaynatır içeriz kışları dedin. Ben de dedim, tamam işte. Hani o, çay değil de kavak yaprağı suyu içtiğin akşamlar ne renk oluyordu bardağın rengi. Kırmızııı. Fesuphanallah!, ya peki çayın rengi neydi? Yeşiiill. Ya sabır!
Yahu, bak sen de şimdi bunu hatırlamıyorsun. Neyi? Bak işte, gördün mü, bir ben değilim hatırlamayan, kızma bana bir daha! Aman iyi iyi, iyi ki buldun bir gedik, söyle; neyi hatırlamıyorum? O gece kavakların altında çay içmedik mi? İçtik. Ben sana ne dedim? Ne dedin? Çay ne kadar da güzel, yemyeşil, tavşan kanı gibi demedim mi? Sen de hiç bir şey demedin. Vallahi hiç hatırlamıyorum. Ben de sen bir şey demeyince, sence de öyle sandım. Sen susulunca hak verildiğini mi sanıyorsun? Öyle olmaz mı? Olmaz, en azından her zaman olmaz. 

Bazen senin dediğin gibi olur, eklenecek bir şey yoktur. Bazen söylenecek şey söylenirse artık konuşulamayacağından susulur. Bazen, umursanmadığından söyleyen, bazen fark etmediğinden ne söylenirse söylensin. Bazen de, dinleyen bulsun kelimeleri, o söylesin diye susulur. Ama en çok "söz bulamayınca" susar insan... Sen niye susmuştun ki? 

Artık sana inanmak istiyordum. Öyle mi? Öyle. Beni kandırdın mı yani? Hayır, sadece inandım. İnanıyorum, tamam, çimenler kırmızıdır. Aslında sen haklı olabilirsin. Neden? Ben renk körüyüm. Oyun oynuyordum. Ben de sana inanıyordum aslında. Herkes çimenlerin yeşil olduğunu söylüyor. Ama ben kırmızı görüyorum, o yüzden de kırmızı olduğunu savunuyorum. Ben öyle görüyorum, haksız mıyım sence böyle yapmakla? Gerçek? Gerçek. Ben de renk körüyüm. Ama ben çimenlerin yeşil olduğunu görüyorum, renk körü olduğum için de sana inanmaya karar vermiştim. Otobüs geldi. Evet. Yaz bunu gidince. Tamam. 
İkimiz de haklıymışız. Evet. Peki çimenler ne renk olacak? Bence yeşil. Bence de kırmızı. Seni seviyorum. Ben de seni seviyorum.

09 Nisan 2012

Mektup : Biliyorum ...

Her şey olması gerektiği gibi olmaktadır demiştin sevdiğim...Oysa " asla ağlamamalısın, der bir şarkı ..."*
İnsan en çok kendini kandırır demiştin, neye inanacağımızı seçme hakkımız yok mu demiştim ben de. Bir tek sen misin demiştin, bir tek sen misin acıları olan, gözleri görmeyen, ayakları tutmayan, boğazında yumruyla dolaşan, kalbi ağırlaşan, midesi büyüyen, fayda vermiyor ki demiştim ben de, fayda verse bilmez miyim sanırsın demiştim.
İnsan demiştin, karmaşıktır, iplik misali tek bir yerinden tutamazsın, çıtırlarını açamazsın her zaman, bazen hissedersin sadece, anlamaya çalışmamalısın; yorulursun, tükenirsin demiştin, öyle de ölüyorsun böyle de ölüyorsun demiştim...
Sevmek öyle olmaz demiştin, demek biliyorsun benim nasıl sevdiğimi demiştim...Kelimeler çoktur ve "kelimeler bazı anlamlara gelmiyor" ** , biliyorsun değil mi demiştin, konuşmak zorunda değiliz demiştim bende...Kendine iyi davran demiştin,  sen  bana iyi davranıyorsun ya demiştim ben de...
Biliyorum, hiç bir şey dememiştin sevdiğim...

* Ingeborg Bachmann
** Oğuz Atay

07 Nisan 2012

Mektup: Bulut

Küçükken resim sandığım bulutlar gibisin Sevdiğim. Elimi başımın altına koyup, ayaklarımı çapraz yaparak yüzüme vuran rüzgara aldırmadan gözlerimi Haziran güneşinden kısarak baktığım, hangi gözümü kısarsam o taraftan gördüğüm bulutlar gibisin. Değişiyorsun her saat dünya döndükçe, güneşin yeri değiştikçe. Bir melek oluyorsun arkanda diğer buluttan değen kanatların, gözlerin oluyor bulutun kara gölgeleri, beyaz bir çizgi geçiyor dudaklarının olduğu yerden gülümsüyorsun sen. Yüzüme vuran rüzgar buluta değiyor dağıtıyor orta yerinden,  saçların oluyor, saçların giderek azalıyor, rüzgar buluta değdikçe...Gülümsüyorsun sen, gülümsüyorum ben. İçim buluta değiyor, içim yükseliyor, bulut oluyor, beyaz oluyor, yumuşak oluyor, güneş gibi oluyorsun...
Rüzgar sertleşiyor, parçalanıyorsun sevdiğim. Elimi uzatıyorum, elimi kolumdan koparıyorum, kolumu uzatıyorum, kolumun uzunluğuna şaşıyorum sevdiğim. Erişmiyor, erişemiyorum buluta sen kayboluyorsun, bulut  büyüyor, şekilsizleşiyor sevdiğim. Göremiyorum yüzünü, dudakların küçülüyor, asılıyor yüzün, karanlık bakıyorsun, güneşşsiz bakıyorsun sevdiğim...

02 Nisan 2012

Şiirin Düz Yazı Hali: "Okuyana Mektup"


"Sana mektup yazmak bugüne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Geçseydi ve daha önce oturup yazabilseydim, herhalde her iki satırdan birini senin için boş bırakırdım. Ya da, senin için, içleri harflerle dolu çeşitli boşluklar yaratırdım sayfaların yüzünde. Senin için değil de aslında, bunu, mektup dediğimiz metnin metin olabilmesi için yapardım. Bir bakıma, seni düşünmeksizin senin için.

İşte,şimdi bile bu mektubu yazarken yukarıdaki paragrafı arada bir tekrarlamayı nasıl arzu ediyorum bilemezsin. Aklımdaki geçmişin gölgesine oturup yüzümü geleceği doğru dönerek onu değişik şekillere sokmayı, bu şekillerin arasından birini seçmeyi, seçtiğim şeklin üstünü öteki şekillerin tadından oluşan yumuşak bir sisle örtmeyi ve kelimeleri bu sisin altından çıkarıp tek tek güneşe tutmayı da arzu ediyorum aslında. Bunları yaparken her şeyi, ama her şeyi unutup sadece yaptığım şeyin kendisine dönüşmeyi de arzu ediyorum hatta; dünyan dediğimiz şu daracık genişliğe oradan, ruhunda bütün harflerin ruhunu taşıyan zamansız bir harf gibi bakmayı da arzu ediyorum. 

Az önce her şeyi unutmaktan söz ederken, beni hayatın orasına burasına bağlayan her biri birbirinden sevimli zincirlerin, bilgi suretinde gezinip duran metanetli dağların, bakış alanımı daraltan duvarların ve bunlar gibi daha başka varlıklarla çeşitli yoklukların yanı sıra seni de kastettim tabii. Zaten, masaya oturmadan önce benim yapmam gereken en önemli iş seni unutmaktır biliyorsun. Unutamazsam, asla yazamam çünkü; elimde kalem, öylece kalakalırım kağıdın başında. Ardından da ne kadar uzak ve anlayışlı olursan ol, özgürlüğümün senin varlığınla senin varlığınla kuşatıldığını düşünürüm. Bakışlarının, ne yapıp edip benim atacağım adımları şekillendireceğini düşünürüm sonra. Dahası, senin varlığında eşşiz güzellikler oluşturan bazı zayıf noktaların beni ister istemez kışkırtacağını, içimde uyuyan ezeli boşlukları harekete geçireceğini, bu hareketlerinde beni tutup sana yaranmaya çalışan tuhaf bir kılığa sokacağını düşünürüm.

Doğrusu, hayalimde büklüm büklüm bazı gölgeler belirir de yüzüm içe doğru nar gibi kızarır böyle zamanlarda.

Bir yandan da, fena halde korkarım tabii. Sana yazmaktan değil, senin için yazmaktan korkarım. Başka bir ifadeyle, senin için yazmakla sana ve edebiyata en büyük kötülüğü edeceğimden korkarım.
İşte, bu yüzden, yazmak için kağıdın üzerine eğildiğimde, yazdıklarım illede bir yere varacak, 
bir yeri aşacak ve varıp aşacağı yere ille de bir işaret konacaksa, oraya seni değil kendimi koyarım ben. Sonra, kendimden bana doğru yavaş yavaş birtakım ayak sesleri gelmeye , benden de kendime doğru yüzlerce yıllık, küf kokulu yaprak hışırtıları uçuşmaya başlar. Bunların ardından, her biri ayrı telden çalan, mesafe suretine bürünmüş yazı cinleri çıkar ortaya. Sayfalardan taşıp hayatın yüzünde gezinen upuzun kuyruklarıyla akıl şeytanları çıkar sonra, cümle boşluklarından oluşmuş devasa dağlar, kelime kelime genişleyen ovalar, ovaların içinden irili ufaklı şehirler, şehirlerin içinden de insanlar ve melekler çıkar.
buyulugerceklik.com
Hasan Ali Toptaş (1958-)
Böylece, sen aklımdan adamakıllı silinir, bir bilinmeyenken hiç bilinmeyen olursun.
Zaten, seni olsa olsa sezerim ben, istesem de bilemem.
Sen, abartılacak kadar sıradan bir hayat yaşayan bu adamı bilme bence. Çünkü, her zaman için sezmek, bilmekten daha iyidir." 

Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar kitabından, s.7