Türkan Şoray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkan Şoray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2019

Oradan Buradan Sözler

"Ey layık olmayan kimseye yardım eden! Bil ki, suçlu, işlediği suçla zaten yeterince cezalandırılmıştır..."  -Bin bir Gece Masalları.
***
Sanırım en büyük üzüntümüz, eğer görürsek, yetmiş yaşlarında bir evin penceresinden bakarken geçmişe, farklı yapmadığımız şeylerin pişmanlığı olacaktır. Bir hayatın, hayatımızın biteceğine en baştan beri alıştırabilirken kendimizi, oturduğumuz koltuğun hiç de rahat olmadığını gördüğümüzde neden değiştir(e)mediğimizi düşünmek, omuzlarımızdaki yükü ağırlaştıracaktır. Bir hayatı huzurla sonlandırabilmenin en önemli farkındalığı o hayatı "insan" olarak, "kendini bilerek" yaşabilmektir kanımca.
***
Sesli sözler.
***
"Popper'e göre, insanları neyin mutlu edeceğini kesin olarak bilemeyiz. Onlara, en büyük mutluluğu sağlama özentisi bizi dogmatik bir tutuma götürür. Oysa bunun tam tersi çok daha sağlamdır: İnsanları nelerin mutsuz edebileceğini daha büyük bir güvenle saptayabilir, bu engelleri ortadan kaldırmaya çalışabiliriz - ondan sonra mutlu olup olmamak artık kendilerinin bilecekleri iştir. (s.40)"- Mete Tunçay, Bilineceği Bilmek
***
Bu filmde Sultan'ın evi olarak görünen Arnavutköy sırtlarında kalan son gecekondu geçen haftalarda yıkıldı. İstanbul'un ikinci boğaziçi köprüsünün yapımından önce Avrupa yakasında köprünün geçiş noktalarında kalan gecekondu mahallesi yıkımlarını anlatır film. Türk sinemasının iyi örneklerindendir. Şark kurnazlığı sorunu sanıldığından önemli bir sorundur. Aklıma bu konuda Çetin Altan gelir. Türkiye'nin ciddi bir köylülük sorunu olduğunu söylerdi. Mesela, İtalyan köylülerinin üzüm bağlarından döndükten sonra akşamları piyano dinleyerek uyuklamalarına ya da pazar günleri arkadaşlarıyla tenis oynamalarına giden yolun bizim için ütopik olduğundan dem vururdu yazılarında. Doğrudan olmasa da bu filmde de benzer olarak şehre gelmiş ve köylerini bir mahallede yaşatan köylülerin birbirleriyle kurdukları bencil ve çıkarcı ilişkiler iyi anlatılmış. Filmde Kemal, sırf beraber olmak için kırk takla attığı, işi sahte nikah oturumuna kadar götürdüğü Sultan'a bir zamandan sonra aşık olsa da o kısmı Türk sineması sevimliliği sınırında kalır. Elbette bencillik ve çıkar ilişkileri köylülere has değildir. Fakat, "orada bir köy var uzakta", romantizmiyle baktığımız yerleşimlerin nasıl kendini kurtarmaya çalışan bireylerle dolu olduğuna da  iyi işaret ediyor film. Diğer yandan gecekondu yapılaşması kentli zenginlerin ve onların vesilesiyle devletin ucuz iş gücü pahasına önce göz yumduğu, işine gelmediği noktalarda gözden çıkardığı apayrı bir konut/barınma sorununun sonucudur. Bu bağlamda gecekondu yapılaşmasını ona ihtiyaç duyanlarla sınırlandırmak haksızlık olur. Fakat benzer şartların, sorunların içinden gelen insanların birbirlerini ezerek sıyrılmaya çalışması işte o asıl sorundur. Film güzel. Bahtiyar bakkal Şener Şen ise  filmin çifte kaymağı...
***

11 Haziran 2018

Kalbimi kıra kıra



Şarkıda geçen sahneler Vesikalı Yarim filmindendir. Vesikalı Yarim, bana göre, Yeşilçam sinemasının en iyi aşk hikayesi anlatımlarındandır. Ömer Lütfi Akad'ın gerçekçilik sinemasının ilk örneği, sinema tarihimizin baş yapıtlarındandır. Hikaye, Sait Faik Abasıyanık'ın Menekşeli Vadi öyküsünden Safa Önal tarafından senaryolaştırılmıştır. Hani şu "çikolata renkli sanatçı" anonslarıyla hayatımızda iz bırakmış Sezen Cumhur Önal'ın kardeşidir kendisi. Safa Önal, filme çekilmiş 395 senaryosuyla 2005 yılında Guiness Rekorlar Kitabına girer. Hiç konuşulmadan çok şey söylenen harika bir finali vardır. İzzet Günay'ın ve Türkan Şoray'ın oyunculuğu bütün klişelerden uzak, sade ve olağandır. Gördüğüm ve aklımda kalan en estetik karşılaşma sahnesini yaratmışlardır.
Filmin finalinde Sabiha, Halil'i görmeye ve geri getirmeye gider manavın önüne. Arkadaşı gitme der, "gideceğim, beni görünce gelecektir", der Sabiha. Gider, uzaktan Halil'e bakar. Halil çocuğunu havaya atarak, oyun oynar görünmektedir. Babası görür Sabiha'yı. İkisi de uzaktan birbirine bakar. Kamera her planda manav görüntüsünden biraz daha uzaklaşarak Sabiha'nın ağlamaklı yüzünü ve gözlerini gösterir. Her seferinde biraz daha uzaktan görürüz manavı ve anlarız ki Sabiha hayallerinden biraz daha uzaklaşmaktadır.
"Çok özel bir filmdir. İçinizde dinlenmeye/demlenmeye bıraktığınızda derine gömüldükçe ışıltısı teninize vuran garip bir madde gibidir bazı filmler. Vesikalı Yarim öyle bir filmdir benim için. Çağdaşları gibi ahlâk dersi vermeyişi, o iki aşığı da anlayışı, aşkı anlayışı... Sabiha Halil'i baştan çıkaran aşüfte değildir. Aşıktır o. Halil Sabiha'nın tuzağına düşen adam değildir. Aşıktır o. Baba Sabiha'ya orospu, Halil'e hain evlat, gelinine de zavallı kurban muamelesi yapan otorite değildir. Görmüş geçirmiş, hepsini sarıp sarmalayacak noktaya gelmiştir o, hepsini anlar." -ekşi sözlük-fitfit
Aşağıdaki sahnede Sabiha, pavyon çalışanı olarak çağrıldığı için değil, kendi isteğiyle  Halil'in yanına gelmiştir. Seçerek oturmuştur masaya. Halil'in Sabiha'yı gördüğü anda her şey durur. Benim şimdiye dek aklımda tuttuğum en güzel karşılaşma sahnesidir. Halil'in, "ne istiyorsa getir" cümlesindeki sesinin tınısı, bir erkeğin bir kadın uğruna yaptıklarının ve yapabileceklerinin en kısa özeti gibidir. 


Vesikalı Yarim filmi konusunda diğer, daha detaylı yazılar burada ve buradadır.

25 Şubat 2016

Değişmeyen Tek Şey

Böyleydim.
Türkan Şoray-Tatlı Meleğim filminde.
Böyle oldum. 
Türkan Şoray-Tatlı Meleğim filminde.
Yok yok öyle değildim, ama böyle olmuş olabilirim.

Bugün aynaya bakınca Tatlı Meleğim filmi geldi aklıma. Çerçeveli gözlük takmak çirkinlik simgelerindendi Yeşilçam filmlerinde. Kadın, güzelliğinin farkına varmaya başladığında önce gözlük atılır, biraz kilo verilir, saçlar illa farklı renge boyanır, düz düz değilde hafif esneyerek ve yavaş yürünür, sık sık gülümsenir, göz süzülür, yukarıdan yukarıdan ve  tane tane konuşulurdu. Oysa çerçeveli gözlük takanlar, akıllı ama çirkin, hızlı konuşur, çok yer dolayısıyla tombul, giyimi pespaye, erkekleri görmezden gelir, kitap okur, içine kapanık, iyi ama huysuz tipler olurdu.

Ben de düzene uyup çerçevesiz gözlüğüm yerine çerçeveli gözlük aldım. Kadehimi değişmeyen tek şeye; değişime kaldırıyorum! 

02 Ocak 2012

Vesikalı Yarim

Ömer Lütfi Akad
Türkan Şoray'ın yaptığı "Sinema Benim Aşkım" programında rastladığım gün kafamda bende cümleler kuruyordum, Lütfi Ö. Akad "Vesikalı Yarim" filmini anlattıkça. Türkan Şoray kendisine teşekkür ediyordu; "Bana filminizde yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim, benim için hem onur hem büyük bir zevkti." Lütfi Ö. Akad ; "Evet, beğeniyorlar onu çok." Böyle hafif gülümseyen, övünen, beğenmemize şaşıran ama sevinen bir yüz ifadesiyle konuşuyordu, Vesikalı Yarim 'den bahsederken. 
"Sinema beni çok mutlu etti. Elli yıl  sinema yaptım hiç sıkılmadım, oflanmadım, sinema beni mesut etti. Sinema işini yaptığım için hayatım mutlu ve iyi geçti." diyordu birde. Bir insanın mesleği ile ilgili böyle keyifli konuşması, işinin yaşamını böylesine olumlu etkilemiş olması, bunu gülümseyerek, gözleri dolarak söyleyebilmesi bence insan yaşamının en güzel anlarındandır. Ya da ben mesleğim ile ilgili hiç bir zaman bunu söyleyemeyeceğim için bana öyle geliyor. Ülkemizde L.Ömer Akad gibi kişilerin azınlıkta benim gibi kişilerin çoğunlukta olduğunu bilmekte beni rahatlatmıyor üstelik. Başkalarının kendi gibi olması insanları rahatlatmaz zaten, herkesin hissettiği kendinedir ya da bana öyle geliyor, bilemedim. Genelleme yapmaktan çekinmeli insan...
Bir de dedem öyleydi ; işini severek yaşadı ve öldü. Bir tek an bile başka bir işte, başka bir yerde, başka biri olmaktan bahsettiğini duymadım yıllar boyu. Yatsı namazını kıldıktan sonra serzenişte bulunduğu tek şey; " bak erken yatmıyorsunuz sabah kalkmıyorsunuz kızlar. Oturmayın gece yarılarına kadar, sabah sofrada göreceğim sizi" olurdu. 
Yıllar önce ilk izlediğimde peş peşe düşünmüştüm; "vesika", belge demek olmalı, vesaik çoğul olduğuna göre o da tekili olarak belge demek olmalı. Vesikalık resim de buradan geliyor demek ki. Bir belge için istenen portre fotoğraf...Niye önemli ki bu şimdi. Hiç, bana yeni fark etmişim gibi geliyor...

Sabiha (Türkan Şoray), işini yapabilmesi için bir belgeye sahip olması gereken kadınlardandı. Türkan Şoray'ı çok nadiren sarışın görebilirdik, ben başka da görmedim mesela, ama aksilik ya film siyah-beyaz...1968 yapımı olmasına rağmen izlediğim en gerçekçi "yeşilçam" filmlerinden biridir diyebilirim. Kendisinden yıllar sonra bile aynı konu defalarca işlense de, bu filmin aksine aşk ta kazansa buradaki gibi toplum kuralları da kazansa konunun anlatımı çoğul yapmacık kalmıştır bana göre o filmlerde. Burada öyle değildir; hikaye bildik, diyaloglar gerçekçidir ve bir çok cümle buradan kült olmuştur. Ömer Akad aşk filmi tadında belgesel çekmiştir bana göre; yorum katmamış sanki. Pavyonda çalışan, toplumca artık evlenmesi vacip olmayan, olamayacak olan Sabiha ile - bilmeden- aşık olduğu iki çocuk babası, evli, manav Halil' in ( İzzet Günay) aşk hikayesidir film. Bu filmde çoğunluk Türkan Şoray konuşulsa da, hem yirmi üç yaşının tüm güzelliğini taşıdığından hem de iyi oynadığından sanırım bence de normaldir bu popularite lakin İzzet Günay çok daha iyidir oyunculukta. Tiyatro kökenli olmasına bağlıyorum ben bu kadar güzel bakmayı bilmesini. Bakmayı bilen adamlara ilk görüşte aşık olabilirim bende mesela ama gelin görün ki ilk görüşte aşka inanmam...Ona rağmen Halil'in o, Sabiha'yı dumanlar arasında ilk gördüğü sahnedeki yutkunma, tutulma, tutunma tavrı, kilitlenmiş bakışından hemen okunabilen ilk görüşte aşk ifadesi çok inandırıcıydı. Karşısında ise Sabiha'nın vurdumduymazlığı, rahatlığı, hafifmeşrep tavırla açıktan dalga geçmesi vardı...Ben çok merak ederim, çok ararım ilişkilerde kim kimi ne zaman "gördü" ilk. Görmek öz olduğundan başlangıçlarda, başlamak için gönlünün açık olması gerekir tespitini doğru bulurum. Sabiha Halil'i o gece görmedi,  çünkü o ortamda birinin Halil'in O'na baktığı gibi bakabileceğini hayal bile etmiyordu, hayal etmediğinden de bakmıyordu. Ancak sabaha kadar gezip sohbet ettikten sonra, nazarındaki erkekler gibi kendisine sulanmadan teklif edildiği kadarını kabullenerek ve aksini düşünmeyerek evinde sadece uyuyup giden Halil 'i gördüğünde gördü O' nu.
Ömer Akad bunu bize Sabiha arkadaşı Müjgan ile ( Ayfer Feray )  konuşurken de anlatıyor zaten...



Sabiha yüzünden çıkan bir kavgada bir adam bıçaklandıktan sonra bir ormanda artık yolun sonuna geldiklerini düşünür Sabiha, kadınların şefkat ve fedakarlık duygularıyla konuşur;
Sabiha :  Benim yüzümden hep bunlar. Ya ölecek ya öldüreceksin. Niye geldin, gelmiyecektin.
Halil : Geleceğimi biliyordun ama.Nedir istediğin?
Sabiha:  Bilmem. Sıkıldım belki. Yetti belki. Her birimiz yolumuza gitsek?!
Halil  Yolumuz?! Birleşti biliyorum.
Sabiha: Yok, öyle birleşecek gibi değil. Benim yolum başka. Seni tanıdıktan sonra anladım bunu. Senlen beraber olduktan sonra, seni... Sevgi de yetmiyormuş. Çok eskiden rastlaşacaktık...

Sonraları çook filmlerde duyulacak ve yeşilçam repliği haline gelecek  olan bu cümle, burada Sabiha'nın ağzından işitilmiştir ilk ; "çok eskiden rastlaşacaktık..." Kendi yolunun artık değişemeyeceğine, aşkın buna yetmeyeceğine inanan Sabiha, Halil'i kendinden uzak tutmaya çabalıyordu. Olmadı, bir şekilde devam ettiler ta ki Sabiha Halil'in evli olduğunu öğrenene kadar...

Aralarında geçen ve bir çok kişi tarafından da en sevilen sahnelerden biri olan bu konuşmaları; kadının bir şey anlatmak için hep anlaşılmayı beklemesinin, erkeğin lafın bu kadar dolaşmasını hiç anlamadığının en güzel örneklerindendir. Benim de en sevdiğim sahnelerindendir. Sabiha'nın anlatamadıkça hırçınlaşması, çaresizleşmesi o " hiç bir derdim yok. olsun mu" derken ki kızgınlığı, Halil'in " olmasın, olmamalı" derken ki anlamaz ama katıksız sevgisi daha nasıl anlatılırdı...

Belki hep gerçeğin kazanmasına inat ya da normale olan kızgınlığımdan, belki aşkın hep küçümsenip geçer denmesinden ve geçmesine olan hırsımdan, belki her şeye rağmen umuda olan inancımdan olsa gerek, hiç aşkın yerine "yuvanın" kazanmasına taraf olmadım ben...Bu ve bunun gibi tüm yeşilçam filmi sonlarına kahroluyorum. " Selvi Boylum Al Yazmalım " filminin sonunun sevilmesine, övülmesine ve tasvip edilmesine de mesela. İnsan bencil denmesinden çekiniyor, çekinmiyor değil ama aşk!... Aşk gibi, aşk kadar güçlü bir duygunun öyle heba olması da bencillik, kötülük gibi geliyor bana. Yazması kolay elbet, yaşaması böyle olmayacaktır eminim ama keşke aşk kazansa, hayat onun karşısından çekilip yolunu değiştirse...

Amma velakin, hatta hayatın tersine, filmlerde böyle denemezdi...Bilakis olması gereken olan olmalıydı. Filmlerinde hayalciliğin küçük ayrıntılardan öteye geçmemesi için, modernizme öncülük ederek ve savunarak, gelenek ve görenekleri gözeterek gerçekçilik için çaba sarfettiğini bir çok röportajında ifade eden Ömer Akad 'tan başka bir son beklenmemeli elbette. Aynı gerçekliği ünlü "Gelin- Düğün- Diyet"  üçlemesinde de kullanır, küçük hayallerle besleyerek...Ama sinemanın / sanatın toplumu yönlendirme gereği olmasına katılmıyorum ben...Ö. Akad'ın demek / yapmak istediği yönlendirmeden ziyade ifade tarzı tercihi daha çok belki ama, sinema da ve bir çok sanatta  hayali ve olağanüstülülüğü daha çok seviyorum galiba.
Sanat bir eğitim aracı olmamalı, sanat olduğu gibidir. Severiz veya sevmeyiz, ancak böyle dönüştürebilir bence...
Vesikalı Yarim tüm gerçekliğiyle bir aşk filmidir...Şiddetle tavsiye ederim...