Sosyal Çalışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal Çalışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Eylül 2019

Nü'ler

Bu, Çifte Standart yazı konumuzu biraz açalım, dallandıralım, ne dersiniz?

Çıplak fotoğraflarını paylaşanlar ve paylaşımları görenler görüntüleri nasıl algılıyor, çıplak mı, nü mü acaba?
Çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır. Nü olmaksa başkalarına çıplak görünmektir; insanın kendisi olarak algılanmamasıdır. Çıplak vücudun nü olabilmesi için bir nesne olarak görülmesi gerekir... Çıplak olmak açık olmaktır. Nü hiç bir zaman çıplak olamayacaktır. Nü'lük bir çeşit giyinikliliktir.
*** 
"Dokunma duygusu, sınırlı, durağan bir görme duygusudur." -John Berger, Görme Biçimleri

02 Eylül 2019

Çifte Standart

Kadınlar veya erkekler çıplak ya da yarı çıplak fotoğraflarını neden partnerlerine gönderirler?

Bu soruyu merak eden Arizona Üniversitesi'nde sosyoloji doktora öğrencisi Morgan Johnstonbaug cevaplarını bulmak üzere bir araştırma başlatır. Yedi farklı üniversiteden yirmi ve üzeri yaştaki bin üniversite öğrencisine, son zamanlarda partnerlerine çıplak ya da yarı çıplak fotoğraflarını elektronik olarak gönderip göndermediklerini, gönderdiler ise nedenlerini sorar.

“Alıcının bana olan ilgisini kaybetmemek veya başkalarının fotoğraflarına bakmasını önlemek için”, şıkkını işaretleyen kadınlar erkeklere oranla dört kat yüksektir. M. Johnstonbaug bu oran farkını, toplumun, kadınları güçsüzleştirici çifte standart cinsellik anlayışını pekiştiren bir sonuç olarak yorumlamaktadır. 

Araştırmaya göre toplumda çifte standart cinsellik şöyle tanımlanmaktadır: kadınlar ve erkekler farklı cinsellik anlayışına sahiptirler; erkekler kontrol edilemez cüretkar arzulara sahipken, kadınlar cinsel arzuları karşısında ahlâki veya eylemi engelleyici kararlar verebilirler. Johnstonbaugh’a göre; sürdürülen bu anlayışla kadınlar erkek arkadaşlarının ilgisini kaybetmemek veya onların iştahlarını memnun etmek için fotoğraflarını paylaşabilmektedirler. 

Kadınların erkeklere oranla iki kat yüksek seçtikleri bir seçenek ise; fotoğrafları kendilerini güçlü hissetmek ve güvenlerini artırmak için gönderiyor olmalarıdır. M. Johnstonbaug’a göre; kadınlar çıplak fotoğraf göndermenin gerçekten kendilerini güçlendirdiğini düşünebilirler. Bunu, seksi olduklarını ifade etmenin ve vücutlarını keşfetmenin güvenli bir yolu olarak görüyor olabilirler.  

Araştırma sonuçlarının genel bir yorumuna göre; kadınların aynı olay için farklı motivasyonlara sahip olması, fotoğrafları göndermeyi kendilerini hem güçlendirici hem de güçsüzleştirici bir etkileşim olarak görmelerinden kaynaklanabilir. Farklı motivasyonlara sahip olmalarının özellikle şunun altını çizdiği düşünülmektedir: 
Kadınların potansiyel olarak fayda sağlayabilecekleri bir etkileşimden kazanacakları çok şey vardır fakat kaybedecekleri de çok şey vardır.

Yazının kaynağına buradan ulaşılabilir.


Araştırmanın sonuçlarıyla, kadına uygulanan fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddete ilişkin kadınlar ve erkekler yönünden ayrı ayrı söylenecek bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Şimdilik bir sonraki yazıda toparlayabilmek dileğiyle...

01 Mayıs 2018

İşçi Bayramı Kutlu Olsun

Sabah evin kapısına iki çocuk geldi. "1 Mayıs işçi bayramınız kutlu olsun abla", dedi. Sizin de kutlu olsun dedim.

1994, Ulus, Ankara. foto: Hasan Erdoğan

Türkiye'de 4857 sayılı iş Kanunu'nun 71.72.73. maddeleri çocukların çalışma yaş ve şartlarını belirlemiştir. Buna göre, 15 yaşın altındaki çocukların çalıştırılmasını yasaktır. Yalnızca, "14 yaşını doldurmuş, ilk eğitimini tamamlamış ve devam etmek isteyeceği eğitime engel olmayacak şekilde bedensel ve zihinsel hafif işlerde çalışmaları mümkündür", denir. Bu çalışma da günde 7 saati, haftada 35 saati geçmemelidir.

Maden ocağı, kablo döşemesi, kanalizasyon, tünel inşaatı gibi işlerde 18 yaşın altındaki çocuklar çalışamaz. Sanayi sektöründe ve  gece işlerinde 18 yaşın altındaki çocuklar çalışamaz.

Türkiye genelinde (2012) 6-17 yaş aralığında 15 milyon 247 bin çocuk vardır. 
Bunlardan 6-14 yaş aralığında, 304 bin, 15-17 yaş aralığında 2 milyon 287 bin 500 çocuk işçi vardır.
Çalışan çocukların %68.8’i erkek, %31.2’si kızdır.
Çalışma alanlarına göre;
-%45 tarım sektörü
-%31 hizmet
-%24 sanayi sektörüdür.

Bu sayının içinde sokakta çalışan/çalıştırılan çocukların sayısı yoktur. Kayıt altına almak eksik ya da mümkün olamadığından sokakta yaşayan/çalışan/çalıştırılan çocuklar çoğunlukla tahmin edilememektedir.

17 Mart 2017

Çocuk İşçiler yazısına cevap

"Zamanın yok edemediği hiç bir kötü gün yoktur", diyor Macbeth. 

Şu yazıda neden bahsedildiğini, en önemli çıkarımın ne ya da neler olabileceği hakkında görüşlerinizi sormuştum. Sevgili deeptone  önemli bir yorumda bulundu, kendisine teşekkür ederim. Söz konusu yazıda benim naçizane demek istediğim daha başka bir şeydi. Dikkat ettini mi, diyecektim, fabrika sahiplerinin adını bilmiyoruz, benim okuduğum hiç bir kaynak adlarını anmıyor. Diğer yandan çocuk refahı alanında iyileştirmeler yapmaya çalışmış Robert Owen, Robert Peel, John Wood, ve John Fielden'in isimlerini biliyoruz. Kısaca bunu demek istemiştim. 

Macbeth haklı mı bilmiyorum, insan ömrü zamanın döngüsünün tamamlanmasını görecek ve evrenin sebep ve sonuçlarını bilecek kadar uzun değil. Eğer haklıysa, belki haklılığı, insanın ömrünün kısalığından sebeptir. Eğer haklı değilse, haklı olmasını dilemek ve  iyileri anmak, kötüleri unutmak insanın zamandan intikamının en iyi yolu olsa gerek... 

14 Mart 2017

Çocuk İşçiler

1800'li yılların başına kadar İngiltere'de devletin sosyal politikaya dair bir işlevi yoktu. Dahası var olan genel geçer uygulamalar işçi sınıfına yapılan baskılarla toprak ve fabrika sahiplerinin işine yarıyordu. Ailesi olmayan, olsa da çoğunlukla yoksulluklarından dolayı çalıştırılan çocuklar fabrika sahiplerine işçi olarak satılıyor, anlaşmalar yapılarak fabrikalarda çalışmaya zorlanıyordu. İlerleyen yıllarda dokuma sektörünün hızla gelişmesi buralarda çalışacak büyük bir işgücünü gerektirdi. Dokuma tezgahlarının küçük makine parçaları için biçilmez kaftan olan çocukların elleri uzun zaman fabrika sahipleri için büyük nimet oldu. Çocukların bazıları dört, beş, altı yaşlarında işe başlatılıyordu. İş saatlerinin kontrolü ya da kısıtlayıcılığı olmadığından fabrika sahipleri istedikleri saatlerde istedikleri kadar çalıştırıyorlardı çocukları. Sabahları doğuşuyla çalışmaya başlayan çocuklar sabah yarım saat, öğlenleri bir saatlik yemek molaları dışında akşam altı yedilere kadar mola vermeden çalışırdı. Tezgah başında uyuya kalan çocuklar sert vuruşlarla uyandırılır, sabahları fabrikanın sağlıksız ortamlarında yaşayan ve uyanmakta zorlanan çocukların yine sert fiziki cezalarla uyandırılırdı. Su içmek ya da tuvalete gitmek gibi ihtiyaçlarını ancak yemek saatlerinde karşılamaları beklenirdi. Dört beş yaşlarındaki çocuklar fabrika içine dökülmüş yünleri toplayıp bir yere yığıyor, altı yedi yaşlarındakiler tezgah başında daha büyükler de taşıma işlerine bakıyordu. Oxford Üniversitesinin bir araştırmasına göre 1800'lerde 350 bini 7-10 yaşlarda olmak üzere, en az 1 milyon çocuk fabrikalarda istihdam edildi. Ve yine bu dönemde toplam iş gücünün yaklaşık %15'i çocuklardan oluşuyordu.

Çocuk koruma konusundaki ilk adım 1802'de Sir Robert Peel tarafından atıldı ve onun çabaları ile ilk kanun çıkarıldı. Çocuklar en fazla on iki saat çalıştırılabilecek ve geceleri çalıştırılmayacaktı. Maalesef bu kanun sadece sahipsiz, ailesi kalmamış çocukları kapsıyordu. Yürüyen sefalet ile yakından ilgilenen, Robert Peel, Robert Owen, John Wood, ve John Fielden'in çabaları ile fakat ancak otuz yıl sonra 1833 yılında kanunda güncellemeler yapıldı. Ve, dokuz yaşından küçüklerin dokuma sanayiinde çalıştırılması yasaklandı, gündelik çalışma saatleri sınırlandırıldı. Daha iyisi, 1847 yılında kadınlar ve on sekiz yaşından küçük çocuklar için gündelik çalışma on saat ile sınırlandırılır. (-kaynak: Walter A. Friedlander)

İngiltere, 1800'li yıllar. 
Şimdi sormak istediğim; bu kısa tarih bilgisinden çıkarılabilecek en çarpıcı sonuç ve sonuçlar nelerdir size göre? Ben kendi fikrimi bir sonraki yazıda söyleyeceğim. Görüşmek üzere.

not: Türkiye'deki ve çoğu ülkedeki şartlar maalesef 19.yy şartlarının çok çok ötesinde değildir. Fakat bugünkü konumuz bu değildir. 

06 Şubat 2017

Araştırma Notları-1

"İnsanları yaşamak için çalışmaya zorlayan sistem sürekli kitlesel işsizlik durumlarına yol açtığına göre, iş bulamayanlar hangi ahlâki temellere dayanarak kendi kaderlerinden sorumlu tutulabilir? Çalışamayacak durumda olanlara karşı toplumun sorumlulukları nedir? Zenginlerin durumunda göz ardı edilen yaşamak için çalışmak zorunluluğunun yoksullara dayatılmasının ahlâki gerekçesi nedir? Toplumun belirli bir andaki geliri tek tek bireylerin üretime yaptıkları katkının toplamından fazla bir şey olduğuna göre, bireylerin gelirden alacakları pay üretime yaptıkları kişisel katkıyla belirlenebilir mi?"   
  - Ayşe Buğra, 'Vatandaşlık Gelirine Doğru'

Çalışmayan kişinin sorumlu tutulduğu ekonomik çarpıklık emeklilik sosyal haklarında da devam eder. Emek merkezli yaklaşım varlığını sürdürerek, gelecekteki ve şimdiki sosyal hakları bireyin emeğini nasıl ve hangi süreyle sattığına bağlı olarak tanımlanır. Kısacası, müdahale edemeyeceği sistemin direttiği çalışma şartlarının sonucunu ömrünün sonuna kadar taşımak durumundadır.

Not: Tez çalışmasının gerekli olmayan ama sevilen okuma konularından. -işte çalışmamın bitmeme nedenlerinden biri.-

23 Kasım 2016

Kuyuda Başlayan Yolculuk

"Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek..."
Cemal Süreya, Üvercinka'dan, 


"Mardin ili Kızıltepe ilçesinin 150 köyünde 1300 sulama kuyusu bulunmaktadır ve yaklaşık olarak kuyularda 1100-1200 arası aile yaşamaktadır. Genellikle şehir merkezine 25-30 km uzaklıkta köylere ise 3-5 km uzaklıkta bulanan bu kuyular; genel olarak parsel bakımından büyük olan tarlaların sulama işlemi için faaliyet göstermektedir. Kuyularda çalışan işçiler ve aileleri için derme çatma barakalar yapılmış, bu barakaların bir çoğunda mutfak, banyo ve tuvalet alanları bulmak oldukça zordur.
Şehir merkezlerindeki yaşam şartlarının ağırlığı ve işsizlik gibi sorunlar yüzünden daha önceden yerel halkın kaldığı bu kuyularda Suriye savaşının patlak vermesiyle beraber ucuz iş gücü olarak görülen savaş mağdurlarının çalışma ve yaşam alanı haline gelmiştir. Ailelerin ortalama nüfusu 6 bireyden oluşuyor, aile bireylerinin hemen hemen hepsi çocuklar da dahil olmak üzere sulama faaliyetlerini yapmaktadırlar.
Ailelere, kuyu sahipleri tarafından yıllık 5000 ile 8000 lira arasında değişen düşük bir ücret ödenmektedir. Bu nüfus ve düşük bütçe ile yiyecek ve giyecek gibi temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanan ailelerin, eğitim ve sağlık giderleri için harcayabilecekleri bir bütçeleri kalmıyor. Bu yüzden temel hakları olan eğitim ve sağlıktan yoksun kalıyorlar. Kuyulardan köy merkezlerine çocukların okula gidebilmeleri için taşıma yapılması gerekmektedir. Fakat diline, kültürüne yabancı oldukları topraklarda yaşam savaşı vermeye çalışan bu insanların önceliği barınma ve yiyecek temini olduğu için taşımalı eğitime ilişkin haklarını sorgulamaları mevzu bahis bile olmamaktadır. Durum böyle olunca çocuklar hem okuldan hem de akranlarıyla sosyalleşme olanağı bulamıyor ve izole bir yaşam sürdürüyor.
Bu proje kapsamında bu kuyularda yaşamını sürdürmeye çalışan 5-14 yaş arası çocuklarla günün ilk ışığı ile başlayıp gecenin geç saatlerine kadar devam eden bu sulama işini ebeveynleri ile ortaklaştıran çocukların yaşamlarını konu alacak bir belgesel yapılacaktır. Bu kısa film, bu bu belgesel ve çocuklar için kamuoyu oluşturabilmek amacıyla çekilmiştir."
video çekim; mustafa umut ay
tanıtım; proje notlarından.

08 Ocak 2016

Suriye'nin Çocukları


Dün, Ümran oğlanın şaşkın, bilmez, korkmuş, anlamaz, ve bütün yüzlerinden öte masumiyetinin yansıması pek çok insanı ağlattı. Fotoğrafı çeken gazeteci, onun gibi yüzlerce çocuk bombalanıyor Suriye'de günlerdir, demiş. Usanmış, yorulmuş, görmüş ve artık acıyacak yeri kalmamış gibi. Doğru; Syrian Networks for Human Rights' ın 2014 yılı raporuna göre Suriye'de o güne değin;

17 bin 268 çocuğun öldürüldüğü resim ve belgeler ile kayıt altına alınmıştır.
Bunlardan; 518 çocuk keskin nişancılar tarafından vurulmuştur. 
9 bin 500'den fazlası tutuklanmıştır.
95 çocuk işkenceye tâbi tutulmuş, çoğu cinsel istismara uğramıştır.

4 milyon 700 bin çocuğun kalacak yeri yoktur.
2 milyon 900 bin tanesi başka ülkelere sığınmıştır.

Raporun detayı ve tamamı için resme tıklayabilirsiniz.

Rapor şu cümle ile devam etmekte; "Suriye'li çocukların gelecekte ne olacağını hiç kimse tasavvur edemez. Bir neslin tamamını kaybediyoruz..." 

25 Ekim 2015

Geleceği Kime Bırakıyoruz, ya da Umurumuzda mı?

"Bir çocuğun çıkaramadığı ses olmak zorundayız!"

"Çocuklar bizim geleceğimiz değil, bugünümüzdür. Onlar için bir şey yapacaksak ötelediğimiz gelecekte değil, soumluluğunu aldığımız, yaşadığımız bugünümüzde yapıyor olmalıyız.
2014 yılında 627 çocuk, ihmaller sonucu yaşamını yitirmiştir."   Bu notum geçen yılki şuradaki yazımdan. 

Gündem Çocuk derneğinin 2015 yılı raporuna göre 2015 yılında 875 çocuk  ihmaller sonucu yaşamını yitirmiştir. 
Derneğin notlarından bazı alıntılar; 

"Bugün Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu’nun 5.’sini sizlerle paylaşıyoruz. Her yıl bu raporu hazırlarken ulaşabildiğimiz yaşam hakkı ihlalleri sayısının elbette ki azalacağını umarken, 2015 yılında ne yazık ki ölen çocuk sayısının azalmayacağını biliyorduk. 2015 yılı Türkiye için çok fazla ölümün yaşandığı, çocuğun yok sayıldığı ve çocuğun insan hakları ihlalleri açısından geriye düşülen bir yıl oldu… Nazım Hikmet’in dediği gibi; 2015 yılında dünya; bir önceki yıla göre; “daha çok adaletsiz daha çok zorba oldu…Bu yıl; 5 yılın en çok çocuk ölümlerinin olduğu yıl…”

Raporun tamamına, tek tek çocukların hikayelerine ulaşmak için Çocuğun Yaşam Hakkı İhlal Verileri-2015, derneğin diğer  haberlerine ulaşmak için buraya lütfen. 

22 Ekim 2015

Sınırlarımızı Gösterebilmek Üzerine

Ülkemiz gündemindeki önemli sosyal stres konularından biri olan erkeğin kadına uyguladığı şiddet, uygulayan ve uygulanan olarak temelde iki taraflı bir eylemdir. Öyle ki, şiddetin sürekliliği, zararının boyutları, etkilediği çevre kişiler onu iki kişiden daha geniş alanlara yaymaktadır.  

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsünün ASPB'nin mali desteği ile yaptığı "2015, Kadına Yönelik Aile içi Şiddet Araştırmasının sonuçları, erkeğin şiddet ve kadına bakışı bakımından tahmin edilen sonuçları vermekle birlikte, başka bir açıdan daha önemli ve üzerinde durulmasını gerektirmektedir. 
"Türkiye genelinde, evlenmiş kadınların yüzde 43’ü “kadın, herhangi bir konuda eşiyle aynı fikirde değilse tartışmamalı ve susmalıdır” ifadesine, evlenmiş kadınların yüzde 42’si ise “kadının tavır ve davranışlarından ailenin erkekleri sorumludur” ifadesine katıldığını belirtirken, yine evlenmiş kadınların yüzde 27’si “çocukları terbiye etmek için bazen dövmek gerekebilir” ifadesine katılmıştır. Buna karşın evlenmiş kadınların yüzde 68’i “kadın elindeki parayı kendi istediği gibi harcayabilmelidir” ve evlenmiş kadınların yüzde 71’i “yemek, bulaşık, çamaşır ve ütü gibi ev işlerini erkekler de de yapmalıdır” ifadelerine katıldıklarını belirtmişlerdir.
Şiddet düzeyinin yerleşim yerine göre önemli bir farklılık göstermemesine rağmen, dikkat çekici bir bulgu olarak tutumlar açısından kadının yaşadığı yerleşim yeri önemli bir farklılık yaratmaktadır. Kadınların refah düzeyine göre toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumlarda görülen farklılaşma yine şiddet düzeyindeki farklılaşmadan daha belirgindir." 
Evlenmiş kadınların fiziksel şiddete yönelik tutumunun irdelendiği modülde yer alan şiddete gerekçe olarak gösterilen durumlar arasında aldatma ve aldatma şüphesi gerekçe olma açısından en fazla onaylanan durumlardır.
"Evlenmiş kadınların yüzde 36’sı, kadının eşini aldatması durumunda erkeğin eşini dövmesini doğru bulduğunu belirtmiştir. Benzer şekilde aldatma şüphesi de kadınların yüzde 18’i tarafından şiddete gerekçe olarak onaylanmaktadır. Özellikle 15-24 yaş grubundaki evlenmiş genç kadınlar arasında bu tutumun daha fazla onaylanıyor olması (aldatma durumunda yüzde 47, aldatma şüphesinde yüzde 20) dikkat çekicidir. Evlenmiş kadınların yüzde 58’i hiçbir gerekçe ile erkeğin eşini dövmesini onaylamaz iken, bu oran yerleşim yerine ve bölgelere büyük değişiklikler göstermektedir.  
Fiziksel şiddete gerekçe olarak gösterilen davranışlarda da kırda ve kentte yaşayan kadınların tutumlarında önemli bir farklılık vardır. Tutumlardaki bölgesel farklılıklar, şiddet düzeyinde gözlenen bölgesel farklılıktan daha belirgindir. Özellikle yüksek refah düzeyindeki kadınlarda yüzde 70, lisans ve lisan üstü eğitimi olan kadınlarda ise şiddete hiçbir durumu gerekçe olarak görmeme yüzde 84 düzeyine çıkmaktadır." 
Cinsel ilişkinin kadının isteği dışında gerçekleşmesi en temel cinsel şiddet davranışlarındandır. Evli bir kadının cinsel ilişkiyi reddedebileceği çeşitli durumların sıralandığı modülle toplanan veri analiz edildiğinde;
"Evlenmiş kadınların yüzde 86’sının kadının istemediği durumda cinsel ilişkiyi reddedebileceğini ifade ettiği görülmektedir. Evlenmiş kadınlar arasında en yaygın kabul edilen durum ise, sağlık sorunu olduğunda kadının cinsel ilişkiyi reddedebileceği düşüncesidir (yüzde 95). Sosyal ve demografik özelliklere göre evli kadınların cinsel ilişkiyi reddebileceği durumlara ilişkin yüzdeler, eğitim ve refah düzeyi değişkenleri ayrımında farklılık göstermektedir." 
Yorum olarak söyleyeceğim şudur ki; şiddeti külliyen, olgu olarak reddedemedikçe, intikam, kötülerin ıslahı, hak edenin terbiyesi tanımlarından çıkarmadıkça onunla mücadele de eksik kalıyoruz. Diğer yandan, kadın olarak her şeyden önce yapılan muameleye sırf, sadece var oluşumuzdan kaynaklı değerimiz üzerinden bakmaya bir an evvel başlamalıyız. Toplumun rolleri, yakıştırmaları, kabulleri ile sebepsiz ve bahanesiz kendimizi  "yeri ve konusu geldiğinde şiddet uygulanabilir" olmaktan çıkarmalıyız...

07 Eylül 2015

Çocuk Cinsel İstismarının Etkileri

Bir rapor çalışmamdan özet bilgilendirmedir. 

2000 yılında yapılan Çocuk Hakları toplantı notlarının yayınlanan sonuçlarına, göre cinsel istismarın istatistiği: (Yavuz, 2000) 
­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­______________
______________________
____________________________
Ulusal 
Uluslararası (batı)
Çocuk
%70-80 (1 yaşında bebek mağdur)
%20-50 (4 aylık bebek mağdur)
Saldırgan
%75-90 tanıdık
%90 tanıdık
Kız/erkek
1/1.
4/1.
Bildirim
%5 ortaya çıkıyor
%10 ortaya çıkıyor
Hızla artıyor.
Hızla artıyor.
Cinsel istismar vakalarında çocuğun özenle ve önemle dinlenilmesi çok önemlidir. Bir kere ve örselemeden ifade alınması,kesinlikle yönlendirici sorulardan kaçınılması, konuşmak istemiyorsa konuşana kadar sabırla beklenilmesi çok önemlidir. Çocuğun dinlenilmesi ile ilgili;  uzmanlar önceleri çocukların gerçek ile fantezi dünyası arasında yaşadıklarını, bazen gerçekle fanteziyi birbirinden ayıramayacaklarını düşünürlerdi. Daha sonraları bu görüş çocukların cinsel istismar konusunda kesinlikle yalan söylemeyecekleri yönünde değişti. “Çocuklar bir sorundan kurtulmak için yalan söyler, bir sorunun içine girmek için değil.” Ya da, “Çocuklar bir şeyi tarif ediyorsa, mutlaka olmuştur.” Şeklindeki fikirler birçokları tarafından kabul görmekteydi. Ancak bu görüş de çocukların güvenilmez olduğunu savunan eski görüş kadar hatalıdır. Çocuklar kötü şahit değildirler, ideal şahit de değildirler, ancak farklı birer şahittirler. Bundan dolayı da çocuklara daha profesyonel, daha onların dilinden anlayan profesyonellerle yaklaşmalıyız. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz ki, çocuklar cinsel istismar olayında saklamak dışında nadiren yalan söylerler, ancak olayları yanlış değerlendirebilirler. (Yavuz, 2000, s. 11)

Çocuğun cinsel istismarı yaşadığı yaş, diğer ifade ile bulunduğu gelişimsel evre, sonuçların etkisi ile doğrudan ilişkilidir. Kuşkusuz bu tür yaşam olayları çocuğun gelişimini olumsuz etkilemektedir. Özellikle çocuk hangi gelişim evresinde ise çocuk o dönemdeki gelişim beklentileri ile sorunlar yaşayacaktır. Erik Erikson’un (1902-1994) psikososyal adını almış ve Sigmund Freud’un aksine kişinin cinsel gelişiminden ziyade sosyal gelişimi üzerinde durduğu kuramında normal gelişimin sekiz aşamasından söz eder. Buna göre;
0-1 yaş aralığı, bebeğin temel güven duygularının oluştuğu, güvensizliğin oluşabileceği,.
Küçük çocukluk dönemi; 2-3 yaş, bağımsızlığa karşı utanç ve kuşkunun,
İlk çocukluk dönemi; 4-5 yaş, girişkenliğe karşı suçluluğun,
Orta çocukluk dönemi; 6-12 yaş, üreticiliğe karşı aşağılık duygusunun,
Ergenlik dönemi; 13-18 yaş, benlik özdeşleşmesine karşı rol bunalımı,
Genç yetişkinlik; 19-25 yaş, yakınlığa karşı yalıtılmışlık,
Orta yetişkinlik; 26-40 yaş, üretkenliğe karşı durgunluk,
İleri yetişkinlik; 40 ve üstü yaş, bütünlüğe karşı umutsuzluk gelişebilir.
Böylelikle bu dönemlerde oluşabilecek hasarlar da kişilerin ruhsal gelişimin de sorunlar yaratacaktır. ( Cüceloğlu, D. İnsan ve Davranışı, 1993 s.337 akt. Sandalcı, 2004, s.23 )

Araştırma sonuçlarının önemli bir etkeni olan uzman ile çalışma konusunda ilginç bir bulgu olarak; Dr. Yavuz’un notlarından alınan bilgiye göre; Sağlık ocağı ve hastanelerde adli tıp uzmanı olmayan hekimler tarafından yapılan muayene sonrası düzenlenen raporlar ile aynı olguların Adli Tıp tarafından değerlendirilmesi arasında uyumsuzluk oranı %60’tır. (Yavuz, 2000, s. 16)
Bir diğer önemli etken ise, giriş bölümünde bahsettiğimiz mağdurlara ulaşılamaması sorunudur. Bu konuda çarpıcı bir örnek; 1992 yılında yapılan ÇİKODER araştırmasında son üç yılda İstanbul’daki en büyük altı hastanenin kayıtlarında cinsel istismar tanısı almış bulguya rastlanmamıştır. Bu, ya bilgisizlikten böyle bir tanı konulmamış ya da başvuru olmamış sonucunu çıkarmaktadır ki, anlaşılması güç bir sonuçtur. (Ayan, 2010, s. 265)

Genel olarak çocukta aşırı hayalcilik, maksadını aşan cinsel oyunlar, cinsel içerikli konuşmalar, mastürbasyon, başkalarına çabuk inanma, aşırı itaat, zaman zaman intihar girişimleri, içe kapanıklık, uyku sorunları, rol karmaşası görülebilir. (Iverson, T.J., Child Abuse and Neglect, N.Y. 1990, s.63-66, akt.Sandalcı, 2004)

Çocukluk çağında cinsel istismara uğramış kişilerde, somotizasyon bozukluğu, borderline, (sınırsal kişillik bozukluğu) yeme bozuklukları, kaygı sık rastlanan bozukluklardır. Günce (1999 s.93 )’e göre yol gösterici bir araştırma olarak kabul edilen American Humane Association kuruluşunun direktörü Vincent De Francis tarafından 250 çocuk üzerinden yapılan araştırma sonuçlarına göre, istismara uğramış çocuklarda aşağıdaki etkiler gözlenmiştir.
%83 bunalım
%64 çeşitli düzeylerde suçluluk duygusu
%58 kendilerini değersiz bulma
%55 anne-babalarına karşı saldırganlık
%8 suça eğilim. (Günce, G. Çocuğun cinsel istismarı, 99, akt. Sandalcı,2004, s. 23)

Bu sonuçlara ek olarak cinsel zedelenme çocukta dört önemli etkiyi aynı anda yaratmaktadır:

Hasar görmüş (zedelenmiş) cinsellik ki, istismara uğramış çocukların cinsel duyguları, tutumları, davranışları normal gelişiminden sapar. Saldırgan çocuğa hediyeler vererek onu kandırmış, ondan faydalanmış ise, çocukta cinsel davranış ve ahlak karmaşası oluşabilir.

İhanet duygusu; Saldırgan çocuğun güvendiği sevdiği bir kimse ise bu çocukta ihanet duygusu yaratır. Çocuk saldırganı tanımıyor ise, bu ihanet duygusunu kendisini korumadıkları düşüncesi ile ailesine yöneltebilir.

Acizlik; Çocuk saldırgan ile baş edemediği düşündüğünden kendini yoğun bir biçimde çaresiz ve aciz hissedebilir.

Damgalanmak; Çocuk kendini utanılacak, kötü bir obje gibi görmeye başlayabilir. Kendine saygısı azalır. Diğerlerinden farklı olma, suçluluk gibi duygular zamanla davranışlarında sapmalara sebep olacaktır. (Sandalcı, 2004, s. 25)

Bir çocuğun erken yaşta cinsellik ile tanışması mutlaka ona zarar verir. En azından, bu tür yakınlığı dostluk ile karıştırabilir. İleri yaşlarda dostluk ilişkilerinin böyle kurulduğunu düşünebilir. Karar verme olgunluğunda olmayan bir kişinin, karar verme olgunluğuna sahip bir kişi tarafından yönlendirilmesi, kullanılması başlı başına bir sorundur. Zevk alsın veya almasın çocuk kendisine yapılanın, istismarcı da yaptıklarının yanlış olduğunu biliyorlardır. İstismarda çocuğun zevk alması çocuğun gördüğü zararı azaltmaz, aksine suçluluk duymasını sağlayarak sonuçlarını ağırlaştırabilir. (Sandalcı, 2004, s. 21,22)

Bazı araştırmalarda ruhsal bozukluğa rastlanmadığı sonuçları olabilmektedir. Ancak, birçok ve buradaki araştırmada göreceğimiz gibi, bu tür vakalar uzun süreli izlemeyi gerektirmektedir. Ruhsal bozuklukların ilk anda gözlenemeyebileceğini hekimler de desteklemektedir ve etkilerinin daha sonraki zamanlarda görülebileceği de belirtilmektedir. Sözen’e göre; “Cinsel saldırı sonrası görülen belirtiler içerisinde en sık karşımıza çıkan travma sonrası stres bozukluğu (TSSB)’dur. Bulgular dört hafta da ortaya çıkar ve yatışırsa akut stres bozukluğu (ASB) olarak adlandırılır. Bulgular dört haftadan fazla sürerse TSSB tanısı konur. Bulgular travmadan altı ay sonra oluşursa da bu da TSSB’da gecikmeli başlangıç olarak adlandırılır.  Bunun yanında; geleceğe karşı umutsuzluk, yeniden yaşantılama, psişik uyuşma, aşırı uyarılmışlık belirtileri (öfke patlamaları) dikkat yoğunlaştırmada azalma, somatizasyon, madde bağımlılığı, zaman içinde olaya eşlik eden belirtilerdendir. (Sözen, 2011)

not: tartışmak, eleştirmek ya da bilgilenmek isteyenler için kaynakça detaylı paylaşılabilir. 

23 Mart 2015

Çocuklar Bizim Geleceğimiz Değildirler!

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramımız kutlu olsun... 

"Zamanın bütün yaraların ilacı olduğu büyük bir yalan. Zaman, öldürülmüş bir çocuğun yaralarını iyileştiremez"  Yaşar Kemal 

"2011 yılından bu yana hazırladığımız Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu’nun 4.'sü elinizde. Her yıl gibi bu yıl da raporu hazırlarken ulaşabildiğimiz yaşam hakkı ihlalleri sayısının elbette ki azalacağını umduk, ama ne yazık ki öyle olmadı. Mart ayında kaybettiğimiz Yaşar Kemal onca edebi değeri olan eserinin yanı sıra bizim için çok özel bir kitabı bırakarak ayrıldı yeryüzünden: "Çocuklar da İnsandır". Gündem Çocuk Derneği kuruluşundan bu yana yani 10 yıldır, çocukların yaşadıkları hak ihlallerinin en önemli sebebinin çocukların hak ve özgürlükleri olan birer "insan" olarak algılanmaması olduğunu söylüyor. Yaşam Hakkı ihlalleri için de durum öyle...
Çocukların varlığı "geleceğe" ötelendikçe, bugünün önceliği olamadıkça, bugüne ilişkin gereksinimleri dikkate alınmadıkça, hak ve özgürlüklerini yaşama talepleri engellendikçe Türkiye'de çocuklar zaman geçse de ölmeye devam edecek... Bu yıl raporumuzdaki rakam geçen yıla oranla büyük bir değişiklik göstermedi. Bu durum Türkiye’de ne yazık ki azalmayan ve belki de artan çocukların yaşadıkları yoksulluğun, yoksunluğun, ayrımcılığın, ırkçılığın, şiddetin sonucu olarak karşımızda duruyor.
Gündem Çocuk Derneği olarak hak ihlalleri raporlarımızı, konuyu görünür kılarak, kamuoyunun dikkatini çekmek ve devletin yükümlülüklerini hatırlatmak amacıyla hazırlıyoruz. Çocuk haklarına ilişkin politikalarda, otoritelerin tutum ve davranışlarını değiştirmede olumlu yönde etki sağlaması için yaygınlaştırıyoruz. Umudumuz ve çabamız bu tür raporları bir daha hazırlamamızın gerekmediği bir dünya için…"
Gündem Çocuk Derneği Çocuğun yaşam hakkı 2014 raporu

Çocuklar bizim geleceğimiz değil, bugünümüzdür. Onlar için bir şey yapacaksak ötelediğimiz gelecekte değil, soumluluğunu aldığımız, yaşadığımız bugünümüzde yapıyor olmalıyız.
2014 yılında 627 çocuk devlet eliyle ya da devlet önlem almadığı için, ihmaller sonucu yaşamını yitirmiştir. 

29 Ocak 2015

Türkiye'de Kadın ve Şiddet

Önce, sunumun sahibi güzel insandan bahsederek başlayalım: Gül Erdost, kendisini kadın, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, şiddet gibi konulara adamış bir sosyal hizmet uzmanı. Bugün, tanışma keyfini ve gururunu yaşadığım Sayın, Sevgili Erdost, Türkiye İnsan hakları derneğinin kurucu üyesi, pek çok kadın çalışmaları projesinin koordinatörü ve STK' ların yürütücüsü. İlhan Erdost'un eşi. İlhan Erdost, 12 Eylül döneminde, ağabeyi Muzaffer Erdost'un yayınevinde çalışırken göz altına alınmış, gördüğü işkenceler nedeniyle yaşamını yitirmiş bir yayıncı. Muzaffer Erdost, şair, yazar ve yayıncı, kardeşinin ölümünden sonra, mahkeme kararı ile adına İlhan ismini de ekletiyor. Bugün de, inadını ve direncini kırmadan, umudunu kaybetmeden göz altına alınmalarına neden olan kitapları basmaya, dağıtmaya devam ediyor. Sol yayınlarının sahibi.
Gül Erdost'un anlatımıyla;
"Aralık 2014 verilerine göre 77,695 bin olan ülke nüfusunun 49.8% 'i kadın, 51.2%'si erkek. Kadınlar nüfusun yarısını oluşturmasına rağmen, ülke gelirinin 1/10'na, mülklerin 1/100'ne sahiptirler. Beklenen yaşam süreleri daha uzun ancak yaşam kaliteleri düşüktür.
İş gücüne katılım oranları 2013 verilerine göre 29%.
Son verilere göre ülkemizde 3,171 bin okur-yazar olmayan kişi olup, bunların 2,617 bin'i kadındır.
550 milletvekilinden 79'u kadındır. 29 sandalyeli kabinenin 1' kadındır. (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı).
2'si vali, 6'sı belediye başkanı olmak üzere 81 ilin yerel yönetimlerinde 8 kadın yönetici hizmet vermektedir.
Orta öğretimde kadın öğretmenler çoğunlukta, ancak okul müdürlerinin çoğunluğu erkektir.
Yüksek öğretimde de akademisyenlerin 40%'ı kadın, fakat rektörlerin yaklaşık 10%'nu kadındır.
Türkiye''de kadın çalışmaları 25-30 yıldır yoğun olarak yapılmaktadır. Maalesef, 12 Eylül döneminde pek çok dernek gibi kadın dernek ve vakıflarının tamamı da kapatılmıştır.
İlk başlarda okuma-yazma seferberliği olarak başlayan bu çalışmalar bugün aile içi şiddet, kadının istihdama katılımı, toplumsal cinsiyet farkındalığı gibi pek çok farklı alanda sürmektedir.
Aktif 500 adet örgüt ve vakıf vardır.
Bunların pek çoğu TBMM'de komisyon kurulmasından, Avrupa Birliği ile ortak çalışmalara kadar sosyal politikalarda etkili olabilmiştir.
Adliyelerde "gelincik" projesinin kurulmasına öncülük etmişlerdir. Burada hukuki danışmanlığa ihtiyaç duyan kadınlara ücretsiz danışmanlık ve hukuki hakları konusunda yönlendirme hizmeti verilmektedir.
Şu anda 123 sığınma evi 2190 kapasite ile hizmet vermektedir. Zira, kadınların gidecek yerlerinin olmaması yada olamayacağı fikri pek çok kadını şiddete razı olmaya itmektedir." 
İkili iş yükü (evde-mesleğinde), toplumsal cinsiyet rolleri, kadını toplumdan ve birey olmaktan uzaklaştıran en büyük nedenlerdir. Kadınlar zincirlerinden önce kendileri vazgeçmelidir. En güzel keki, en iyi böreği, en lezzetli yemeği yapan kadın olmaktan vazgeçip, birey olduğunun farkına varmalıdır. Lokantada çok başarılı bir garson olan erkek, evde iki bardağı taşıyamıyor, kuru temizlemecilik yapabilen bir erkek, çamaşırları makineden çıkaramıyor. Bütün gün plazaların camını silebilen, evde elektrik süpürgesinin düğmesini açamıyor. Belki de erkekler, emeklerinin değerini kadınlardan daha iyi biliyor.
"Şiddet, maalesef her yerde. Sokakta, askerde, okulda, futbolda.
Erkeğe yine kendi üzerinden ve toplum üzerinden uygulanan baskı, şiddetin en önemli nedenlerindendir. Para kazanma baskısı, başarılı olma baskısı, hatta cinsel iktidar baskısı. Buralardan alabileceği hasarlar, yada bunun korkusu şiddet kullanmasına neden olmaktadır. Sokakta karısının elini tuttuğu için arkadaşlarınca dalga geçilen erkekler, evde çatal taşıdığı için 'kılıbık" sıfatına maruz kalanlar, kendi çocuğuna yemek yedirdiği için, evde iktidarı kalmamış sayılan erkekler gibi...
Arkadaşlarından dayak yediğinde, "neden bir tane de sen vurmadın" larla yetiştirilen, ağlamaları zayıflık, aile sözü dinlememeleri "erkek çocuktur" söylemleri ile beslenen çocuklar. Sonuç olarak; erkeğin şiddet uygulaması ailelerince desteklenmekte, öğretilmekte, toplumsal rolleri ile de beslenmektedir.  
Son bir kaç ayın verilerine göre Türkiye'de, günde en az 4 kadın öldürülmektedir. İntihar ettirilenler hariç.  
Bu sayı önceki yıllara göre artmıştır. Bir nedeni, yasalarda yapılan sevindirici düzenlemelere rağmen uygulamadaki zayıflığımız ve acziyetimiz, bir diğeri de kadınların hak farkındalıklarının artmasıdır. Sosyal yardımlar, nereye gidebileceklerini bilmeleri, destek alabileceklerini düşünmeleri gibi. Erkekler iktidarlarını kaybettikçe şiddete daha çok başvurur hale gelmişlerdir. Örneğin; son düzenlemelere göre, karakollara yapılan şiddet başvurularında kadının beyanı esas kabul edilmekte, durumu sorgulayan ya da yorum yapan polisler hakkında (şikayet edilirse) cezai işlem uygulanabilmektedir. Otuz bin polis bunun için eğitilmiştir. Uygulamada halen pek çok aksaklık olsa da yasaların varlığı umut vericidir. Yine, kadın çalışma örgütlerinin çabası ile evlilik içi cinsel şiddet de suç kapsamına alınmıştır."
Her şeyden önce şiddet, kendi başına, her açıdan ve her kesimce reddedilmelidir. Ezilenler hak temelli isteklerinde ezen olmayı değil, birlikte bir topluluğu hedeflemelidir. Değişen sosyal yaşam yasalarına, ahlakın subjektifliğine, iktidarın geçiciliğine baktığımızda bugün haklı olan şiddet, yarın cinayet olabilir. Şiddet uygulayana şiddet uygulama isteğimizi bir kez daha gözden geçirmeliyiz. Saldırganlık, kendi başına bir güdü değildir. İnsan, tehdit altında iken saldırganlaşır, saldırıya tepki olarak ve yaşamını devam ettirebilmek için saldırganlaşır. Şiddet bir güdü değil, öğrenilmiş bir davranıştır... 

17 Ocak 2015

Psikodinamik Teorisi

Dünyanın değişimlerine en değiştirici, en sarsıcı, en fazla katkı sağlayanlar kimlerdir dersek, aşağıdaki isimleri sayabiliriz:

Nicolaus Copernicus; Evrenin dünyanın etrafında döndüğü görüşünü, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü söyleyerek değiştirmiştir. Ve dünyayı, evrenin merkezi olmaktan çıkarmıştır. 


Charles Darwin; İnsanın evrimleştiğini, kökenlerimizin şimdiki olduğumuz gibi olmadığını söylemiştir. Dünyayı tüm canlılar ile ortak bir evrim süreci içinde belirtmiştir. İnsanın dünyanın merkezi olmadığını öne sürmüştür. 

Sigmund Freud; İnsan aklının sınırlarını deşelemiş, aşamalaştırmış, psikanalizin kurucusu olmuştur. İnsan aklının sınırlarının insanın kendisi tarafından nasıl sınırsızlaştırılabileceğini göstermiştir. (Küey, 2013) 

Freud'u Freud yapan nedir? Neden, söyledikleri bugün hala bu kadar tartışılıyor? İnsanlık için "neyi bulmuştur"?
Bazı cevaplar basittir, ya da, bazı cevaplar gözümüzün önündedir, önermesini zaman zaman doğru bulmasam da, burada doğru: Freud'un gördüğü, bizim hep önümüzde olan cevap; insanlar konuşarak tedavi edilebilir... İnsanlar konuşarak davranışlarının nedenlerini- kendilerinin dahi haberdar olmadıkları nedenleri- bulabilirler. Bir şeyin sebebini bulmak her zaman onu değiştirmeye yetmese de, büyük bir adımdır ve Freud bu adımın kurucusudur...

Teorinin kısa bir özetini okumak isteyenler, buradan edinebilir. Ticari bir amaç için kullanılmadıkça isteyen istediği alanda kullanabilir.

27 Aralık 2014

Randy Pausch'un Biyografisi Üzerinden Kanser ve Psikososyal Etkileri

1960 yılında doğan Amerikalı Bilgisayar Bilimi profesörü Dr. Randy Pausch, pankreas kanseri nedeniyle 25 Temmuz 2008 yılında hayatını kaybetmiştir. Bu çalışma, hastalığı öğrenip, yaşamını yitirdiği süreye kadar, iki yıl boyunca Randy’nin neler yaşadığı, neleri farklı yaptığı, bugün bir makale konusu olmasını sağlayan, yaşam ve hastalığı ile ilgili farklı bakış açısı ile ilgilidir.
Tıp dışı bir çalışma olması dolayısıyla Pankreas kanserinden çok az bahsedilmiştir. Aynı zamanda, sosyal hizmetler çerçevesinden tıbbi sosyal hizmetin ve psiko-sosyal tedavi süreçlerinin kronik hastalıklardaki rolünden bahsedilmeye çalışılmıştır.

Kanser, yaşamla bağımızı koparma tehdidiyle hemen hepimiz için ürkütücü bir hastalıktır. Terim, neredeyse ölüm ile eş anlamlı algılanabilmektedir.
Dünyada ikinci sırada ölüm nedenini, kardiyovasküler hastalıklardan sonra kanser oluşturmaktadır. (Demirekin, 2014, s. 19) Kanser olarak tanımlanan hastalık, en basit, en kısa tanımı ile hücrelerin gereğinden fazla üremesidir. Kızıltan, 2010, s. 13'e göre, “Normalde günde 10 bin kadar kansere yol açabilecek mutasyon oluşur. Ancak vücudumuzu koruyan genler ve antioksidan gibi maddelerin etkisiyle kanser oluşmaz.”
Kelime kökeni Hipokrat ve eski Yunan’a kadar dayanır. Milattan önce, Hipokrat bazı tür tümörleri carcinos ve carcinomo olarak tanımlanmıştır. Dönemin Yunancasında bu kelimeler, tümörün ilerleyişi yengeçlerin ilerleyişine benzetilerek, yengeç, (crab) kelimesine referans edilmiştir. Bir başka Yunan hekim, Galen (130-200 AD) oncos kelimesini tümörü tanımlamak için kullanmıştır. Kötü huylu tümörlerin tarifinde halen yengeç benzetmesi kullanılmaktadır. Galen’ in terimi, “oncologists” (onkoloji) uzmanları tarafından kanser isminin bir parçası olarak kullanılagelmiştir. ( American Cancer Society, 2014)
Konu ile ilgilenenler makalenin devamını buradan edinebilirler. 

Makaleden alıntı yapmak isteyenlerden, beni haberdar etmelerini bilginin saygınca paylaşılabilmesi adına, tüm umudumu koruyarak, diliyorum.