27 Ocak 2021

Fotoğraflar ve Şarkı





Çok iyi bir düzenleme olmadı ama hani bahçenizde bir gül yetiştirirsiniz de o, dünyanın en güzel gülüdür ya, öyle bir şey bu da. Bir ikisi hariç hepsi kendi çektiklerimden.

Onu bunu bırakın da, bu dünyadan bir A.Özdemiroğlu ve A.Gürel geçmiş ya! Bir de gitmişler Sezen Aksu'yla buluşmuşlar. Ne de iyi yapmışlar! 

"Ter döküyor dört duvar ter bense beklerim bir gün mutlaka
Ters dönecek anahtarlar bir gün elbet çıkacaksın ışığa" diyor ya hani, bir tek cümleden koca bir hayat hikayesi yazdırmıyor mu size de? 

Yorum: Sezen Aksu, Söz: Aysel Gürel, Beste: Attila Özdemiroğlu Şarkı: Hasret

30 Aralık 2020

Sayıklamalar XVIII, Kapari Çiçeği

Aylardır kitap okumuyorum. Bazı zamanlar bir hikayenin içine gömülmeyi özlüyorum ama okumuyorum. Çok sevdiğim bir filmle saatlerce kendimi unutacağımı biliyorum ama izlemiyorum. Sabahları annemin anlattığı saçma dizilerdeki saçma sahneleri dinlemeyi sevmiyorum ama dinliyorum. Mesela gitmek istiyorum bu kasabadan bazen, gitmiyorum. Gideceğim her yere kendimi götüreceğimden eminim artık, enerjimi boş vakitlerim için saklıyorum. Anneme hayranım bu aralar. Hiç durmuyor. Hiç, bir köşeye çekilip de uzun uzun daldığını görmedim. Kısa kısa bakınıyor ama hep yapacak bir işi var. Sobayı dolduruyor, tavukları yemliyor, maydanozları topluyor, yeşil soğan ekiyor, çamaşır yıkıyor, çamaşır topluyor, dantel örüyor ve akşamları televizyondaki kavuşamayan sevgililere üzülüyor, kötü kadın karakterlere zilli, yakışıklı gençlere ne güzel çocuk diyor. Ben, ben ona yetişmeye çalışıyorum her ne iş yapıyorsa. Sevmediği siyah kedinin benim yüzümden geceleri evde uyumasına ses çıkarmıyor. Sevmek diyorum, sevdiğini mutlu görmek istemekten başka hiç bir şey değildir. Yüreğin el vermese de.

Yazacak çok şey var gibi ama yok da gibi. Kesinlikle ikisini de hissediyorum. Kendimden yorgunum. Yapacak bir şey yok böyle öleceğim biliyorum, diyorum bazen. Bazen yapabilirsin diyorum. Öfkem azaldı ama dinmedi. Yaşlandım. Yaşlandım. Böyle durumlarda söylenen, söylenebilecek özlü, motivasyon pompalayan sözlerden hoşlanmıyorum. Gerçekten. Kişisel gelişim saçmalığını iki binli yılların baş tacı eden yazarın Flow kitabını okudum, hem de orijinal dilinden. Bütün kişisel gelişim hikayesinin ana kaynağıdır bu kitap. Yazarının başında olduğu üniversitenin kapısından girip bahçesinde dolaştım. Yani dostlar güvenin bana, kapitalizmin yiyip bitirdiği bizleri ayakta tutma kandırmacasından başka bir şey değil. "Yanlış hayat doğru yaşanmaz."-Adorno daha haklı bu konuda. Yaşamak için çalışmaya kodlayan, başarıyı bireyin kişisel çabasına indirgeyen, çevresel faktörleri yok sayan, mutsuzluğun üstünü sürekli motivasyonla kapatmaya çalışan kişisel gelişim yalanlarından kurtulmak bizi daha "insan" yapacak inanın. 
                                                                                    ***
Çağan Irmak'ın Mustafa Hakkında Her Şey filmini izlediğimden beri merak ederdim kapari bitkisini. Kadın, kocası ve arkadaşları lüks bir restoranda yemek yiyorlar filmin bir sahnesinde. Koca başarılı, zengin bir iş adamı. Kadın güzel, alımlı. Koca yemeğin bir yerinde, salataya kaparisini az koydu diye garsonu azarlıyor, kişiliğine hakaret ediyor, garson özür diliyor, koca daha devam ediyor. Kadın yorgun ve bıkkın bir şekilde bakıyor kocasına. Filmin ilerleyen sahnelerinde rastgele tanıştığı bir taksi şoförüyle yatıyor kadın, aldatıyor kocasını. Düzenli görüşmelere dönüşüyor sonrasında bu tanışıklık. Ama çok uzun sürmüyor, birlikte geçirdikleri trafik kazasında kadın ölüyor, kocası taksi şoförünü anlıyor, buluyor, bir eve kapatıyor ve günlerce hem konuşuyorlar hem kavga ediyorlar. Bir ara diyor ki taksi şoförü, abi diyor, Ceren'e de soracaktım o gece anlattığında unuttum, kapari nedir abi?

Resimde gördüğünüz çiçek kapari bitkisinin çiçeği. Yürüyüş yolumun kenarında karşıma çıktı, çiçeğinin güzelliğine hayran oldum ben de. Cinsel gücü artırmaktan hücreleri yenilemeye kadar pek çok şeye faydası varmış. Salataya daha fazla kapari ekletmenin egosu yetmiyor hayatımızdaki boşlukları doldurmaya, onu diyorum... 

04 Aralık 2020

Sarıl Bana

Sarıl Bana
Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ
Sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik
Ve o eksiği tamamlayayım derken,
Var olan aşınıyor azar azar zamanla.

Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.

Anılarım kar topluyor inceden,
Bir yorgan gibi geçmişimin üstüne.
Ama yine de unutuş değil bu,
Sızlatıyor sensizliği tersine.
Senin kim olduğunu bile bilmezken.

Sevgiden caydığım yerde darıl bana.
- Metin Altıok

30 Kasım 2020

Yaşamdan Sonra dizisinden...

After Life adında bir Netflix dizisi var. Karısının ölümünden sonra hırçınlaşan, sürekli çevresiyle didişen bir adamın gündelik yaşamını anlatan bir kara mizah dizisi. Bir sahnesinde yaşamın en belirgin heyecanının bir sonu olduğunu bilmemiz olduğunu söylüyor. Ölüm varsa yapıp ettiklerimizin ne önemi olabilir ki sorusuna; çok heyacanlı ama biteceğini bildiğimiz bir filmi de izliyoruz sonuna kadar. Hatta filmi tekrar izleme şansımız olduğunu biliyoruz. İşte yaşamın sihri de buradan geliyor, diyor. Katılıyorum. Zamanımızın bir sonu olduğunu bilmeseydik ilkokulu bile bitiremezdik. Yinede aklımız ölümü bilerek hareket ederken duygularımız "filmin" heyecanını kaçırmamak için reddediyor bu gerçeği. Ölüm fikri en büyük anksiyetemiz. Bütün anlam arayışımız bu anksiyete ile başedebilmek üzerine kurulu. Ufka baktığımızda yaşamın sanki sonsuzluğunu, sanki bitmek üzere olduğunu görüyoruz. Falan filan... 
Kalkan, Antalya
Kalkan-Kaş, Ekim 2020


29 Ekim 2020

Zamana İlişkin Notlar

Beynimizin zaman algısı-sensörü-ölçümü yok. Ama onu on milyonlarlarca kat seviyelerde ölçebiliyoruz. Zamanın kabul edilebilir bir tarifini henüz yapamıyoruz. Zaman yapılandırılmış bir şey olmalı. 

Bir fikre göre; zaman algımız görsel algımıza göre etrafın nasıl değiştiğine göre bağlı oluyor. Çok değişim varsa zaman algımız hızlanır. Çok hareketsiz bir ortamda-görsel hareketlilik- zaman algımız iyice körelebilir. - Bir şey değişmezse zaman algımız cidden körelir.
Zamanı ilişkilendirdiğimiz en önemli şey hareket. Zamanı ancak etrafımıza bakarak görsel hareketliliklerle algıyabiliyoruz. Çok hareketli bir ortamda zamanı hızlı algılıyoruz.

Beyin ve bilinç arasındaki ilişkiyi tanımlamak için yapılan çalışmalardan biri; sanal gerçeklik çalışmalarıdır. 

Yine bir fikre göre, çok kabul gören bir fikir olmasa da, çok yüksek teknolojiye sahip olsak bile bilincimizin algılayamadığı bir şeyler hep var olacak. Çünkü biz insanlar bilişsel yönden sınırlıyız. Aslında fikrin konusu: algılayamayacağız şeyler hep olmalı, üzerine.

Mesela bir kurbağa olduğumuzu düşünelim. Bir kurbağaya ne kadar anlatsak da kuantum fiziğini anlayamaz. Hala kurbağadır. Bunun gibi. Bizim için de benzer durumlar olabilir.
Diğer yandan geçmiş bilim insanlarının hayal ettiği pek çok şey gerçekleşti. Bu da diğer bir teori.

Deneyimlerimizden hatırladıklarımız genelde sonlarıdır. Bir filmi nasıl bulduğumuz sorulduğunda insanların olayı basitleştirdiği ve iki noktaya odaklandığı görülür. İyi kısmının tepe noktası ve nasıl bittiği. Bizim hayat filmimiz her durumda kötü bitecek, bu gerçeği değiştiremiyoruz. Öyleyse; iyi kısmının tepe noktasına odaklanmalıyz gibi duruyor...

Yükseklerde mutlu hissetmemizin nedeni oksijenin az olmasıymış. 
Saatler dünyanın dip seviyelerine yaklaştıkça yavaşlar. Kolumuzu yukarı kaldırdığımızda büyük ölçeklerde yapılan ölçümlere göre saatler hızlanır. Aynı şey çok yüksek dağların tepesinde de olur. Konu kütledir çünkü. Diplerde yerküre kütlesine yaklaştıkça ve tepede daha büyük kütlelere yaklaştıkça saatler yavaşlar. 

 -The Most Unknown belgeselinden notlar..  

21 Ağustos 2020

İnanmak Meselesi

"Büyük resmin" bizim için en iyisini bildiğini, bugün üzüldüğümüz şeylerin ilerde bizim için en güzelin yolu açacak kapılar olduğunu, böyle olması gerektiğini söylüyor kimileri. Ne kadar direnirsek o kadar zararlı çıkacağımızı, aynı şeylerin tekrar tekrar önümüze geleceğini hatta. Bazıları da sadece bugünün var olduğunu.

The 100 isimli bir dizi izliyorum bir süredir. Dünya bir radyasyon felaketinden sonra yaşanmaz hale gelir. Uzaya kaçan insan ırkından 100 kişilik bir mahkum ekibi yaşanabilirliği test etmek üzere 97 yıl sonra dünyaya gönderilirler. Bundan sonrası çeşitli maceraler falan filan. Ana felsefe; insan iyi midir kötü müdür? İnsan iyi olabilir mi? Hayatta kalmak için neleri göze alır? Benim ilgimi çeken kısmı ise şu; radyoasyon felaketinden çok önce bir kadın doktor bir yapa zeka tasarlar. Yapay zekanın ana komutu insan ırkı için her zaman her durumda en iyisini araştırmak, bulmak ve yapılmasını sağlamak. I.A bu nedenle dünyadaki nükleer bombaları ateşleyerek kökten insan ırkının yok olmasını amaçlar çünkü gelecekte insanlık radyasyona maruz kalacak ve daha büyük acılar çekecektir. Bunun önüne geçilemeyeceğini hesapladığı için bombaları ateşler. Hızlı bir şekilde hareket eden bir grup insan ve I.A'yi tasarlayan doktor atmosfer dışına kaçmayı başarır. Çünkü insan programının da ana komutu ne pahasına olursa olsun hayatta kalma ya. Doktor, sebep olduğu felaketten büyük bir suçluluk ve üzüntü duyarak I.A'nin ikinci versiyonunu tasarlar. İkinci versiyonu bir çip içinde insan beynine yerleştirmeyi, genetiklerini değiştirerek radyasyonlu ortama uyum sağlamalarını sağlamayı (kanlarını değiştirmeyi bir anlamda) amaçlar. Bunun için uzaydan dünyaya döner. Sığınaklarda hayatta kalmış bir grup insana bu çipi yerleştirir.

Böyle böyle aradan 97 yıl geçer, radyasyon gitmiştir. Dünyada ancak ormanlarda yaşamaya çalışan henüz tarıma yeni geçmiş insan klanları yaşamaktadır. Liderlerini karakanlılar (aslında genetiği değiştirilmişler soyundan) seçmektedirler çünkü onun kutsal olduğuna, göklerden geldiğine, ruhlarının ölmediğine ancak bir diğer karakana geçtiğine, bu nedenle liderlik vasıfları taşıdığına inanırlar. Bir karakanlı lider öldüğünde ensesindeki çipi çıkarırlar (ama bunun ruhu olduğunu ve ruhunun ölmediğini, gökten gelenin böyle söylediğine inanırlar) yeni buldukları bir karakana takarlar. İşte dünya böyle devam ederken bizim 100 mahkum ekibi geliyor dünyaya.

100 ekibinin gelmesi sonrası gelişen olaylarla I.A'nin birinci versiyonunun dünyada bir yerde çalışmalarına devam ettiğini, hala ana komutu çerçevesinde insan ırkını korumaya çalıştığını görürüz. Ancak kendini geliştirmiş ve insanı korumanın en iyi yolunun onu duygularından arındırmak olduğu sonucuna ulaşmıştır. Hırs, nefret, güç istenci ve kibir insandan silindiğinde paylaşılamayan bir şey de olmayacaktır sonuçta. (benzer felsefe Equilibrium filminde de güzel işlenmişti) Bir kaç insan buna inandığından I.A.1'in ürettiği hapları yutar.  Bu şekilde artık acı anılarınız, acı hissiniz, ağrı hissiniz, iktidar, hırs, nefret hissiniz güzel anılarınız da dahil olarak yoktur. İlk öpüşmenizi hatırlayamazsınız ama ilk kalp acınızı da, ölmüş sevdiğinizin ölüm anındaki acınız yoktur ama yüzünü de hatırlayamazsınız. I.A.1 insanlığa vücutlarına bir zarar gelse de her şeyin her zaman yolunda olduğu görülen bir dünyada yaşamalarını vaad etmektedir. (Matrix'e bağlayabilirsiniz burayı da). I.A.1 için önemli olan insanlığın büyük resmini öngörmek ve en iyisini planlamaktır.

Şimdi düşünüyorum; varlığını hiç anlayamadığımız büyük resme güvenmek mi, bugün yaşadığımız koşullara mı? Bir şey var ki ikisi de aynı sonuca çıkıyor. Yapılacak bir şey yoksa bunu ister ilahi güce, ilerde olabilecek güzel sonuçlarına, ister bugün yapacak bir şey yok yola devam inancına ister yaradanın ilahi adaletine bağlayın, sonuç aynı; sadece olacak olan olur... Yürümek için elimizde tuttuğumuz asanın ne olduğu değil, ondan aldığımız gücün bizi "ne" yaptığı önemlidir, böyle düşünüyorum bugünlerde...
Öyle bir şeyler...  

14 Haziran 2020