12 Ağustos 2014

Soru & Cevap

Ne hazindir insanın seviyorum dediğine "Mutlu musun?", diye sorması. Ne acıdır, sevilenin bu soruya cevap veriyor oluşu.

11 Ağustos 2014

Öyle Böyle Şeyler

Çok şaşırtıcı bir olay olmadığının farkındayım, oluyor böyle şeyler...
Bir ilaç torbası buldum, her gün yürüdüğüm kara yolunun kenarında. Baktım içinde ilaçlar var. İki kutu ilaç, kutular da yarım doluydu. Önce, elime aldığım torbayı geri bıraktım, bırakayım, belki geri gelir alırlar diye düşündüm. Baktım içinde bir isim, telefon, kişinin bazı özlük bilgileri; 1955 doğumlu bir erkek. Buranın bir köyünün adresi. Yaşlıdır, emeklidir, aklına gelmez nerede düşürdüğü deyip aradım amcayı:
- Hüseyin Bey ile görüşecektim?
- Ben oğluyum buyurun.
- Yol kenarında bir ilaç torbası buldum içinde ismi, telefonu vardı.
- Nerede buldunuz?
- Kalkan' ın girişinde, yol kenarında. Almak isterseniz söyleyeceğiniz bir yere bırakabilirim, ya da gelip benden alabilirsiniz.
- İlaç var mı içinde?
- Evet kutular yarım dolu. (Bir an babaya bir şey olmuş gibi geldi, oğul bir susmuştu. Korktum, acının üstüne aradım sandım. Bir kaç saniye sonra oğul seslendi içeri doğru; babaya bir şey sordu, rahatladım.)
- Yok, gerek yok almamıza, attık biz onları.
Durdum ben bir. Bir kaç saniye sustum. Böyle susunca kelimeler ağzımdan hemen çıkmasın istiyorumdur, tutuyorumdur, bilenler bilir...
- Neden yol kenarına attınız o zaman?!, açtım ağzımı. (Gözümü yummadım ama açtım ağzımı.) Çoluk çocuk bulur ağzına atar, hayvan yer, kedi köpek yer hasta olur. Koca torba ilacı neden yol kenarına attınız ki o zaman. Bakın ben zahmet ettim aradım sizi. Neden çöpe atmıyorsunuz madem çöp?!
Bu sefer oğul susmuştu. Hiç bir şey demedi. Bende, "Tamam" deyip kapadım telefonu.

Bu arada, Tanrı beni seviyor olabilir. Bir şeye sinirliydim torbayı bulmadan önce. "Al, buna sinirlen", dedi galiba bana. Yoksa diğer konuya-kişiye sinirlenecektim, açacaktım ağzımı yumacaktım gözümü belki de...
***
Efes'li düşünür Herakleitos' un, Kalkan bölgesinin yıldızlara en yakın kasaba olduğunu söylediğine dair bir efsane vardır buralarda. Tanıtım kitaplarında yazar, broşürlerinde yazar, gelen yabancılara anlatılır. Ben başka bir kaynakta okumadım, bilemiyorum ne kadar doğrudur değildir ama, onca memleket gördüm yıldızları bu kadar parlak, bu kadar yakın, canlı, henüz başka bir yerde görmedim.
Bu nedenle yarın olacak olan meteor yağmurunu buradan izleyebilme ihtimali beni heyacanlandırıyor ve yine Tanrı' nın beni sevdiğini düşünüyorum bu sebeple.
Bugün google'ın da 'doodle' yaptığı Perseid meteor yağmurları en yoğun 12-13 Ağustos gecesi yaşanacakmış. Dolunay'ın da etkisi ile güzel bir manzara olabilir gibime geliyor.
***
Bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış deyimi vardır. Akıl dışı(?) bir öneriye başkalarının da destek vermesinin abesliğinden bahseder. Bu aralar düşünüyorum da; ne taştır önemli olan ne de taşı atan deli. Önemli olan taşın kuyuda oluşturduğu dalgalardır. İnsanın insana yaptığı hatırlatmak ve düşündürtmektir kanımca, ötesine kimsenin gücü yetmez...
***
Ve, bu aralar içimde yakında ölecekmişim gibi bir his var. Hani gözü toprağa bakıyor derler ya, öyle bir şeyi hissediyorum galiba cidden. Yazıya dökecek kadar hissediyorum bunu. Ne diyeyim, hayırlısı inşallah...

10 Ağustos 2014

Fiyat & Sanat İlişkisi

Bir sanat ürününün parasal değerinin ne olacağının ne kadar göreceli olabileceğini az çok tahmin edebildiğinizi düşünüyorum. Resim öğretmeninizin bugün yaptığı 'Mona Lisa' ayarındaki bir resim de kullanılan yağlı boya malzemesi, 500 yıl önce yapılmış Mona Lisa' nın yapımında kullanılan yağlı boya malzemesinden daha pahalıdır muhtemelen, geçen yıllara ve teknolojiye baktığımızda.
Resim öğretmeninizin tablosunu kaça satabilirsiniz bilemiyorum ama, bugün Mona Lisa'nın sigorta değeri; 765 milyon dolar! Amerikan doları. Satış değeri hiç açıklanmadı.

Sanat ürününün değerinin belirlenmesinde sanatçının yaratıcılığı, ürünün özgünlüğü, teknik başarısı, farklılığı, sanatçının diğer işleri gibi benim sayamayacağım bir çok etken söz konusu olabilir. Lakin, tabiri caizse "dedikodusu", fiyatını en çok belirleyen etken kanımca zamanımızda. Çok iyi planlanmış bir "dedikodu", ürünü herkes tarafından istenir kılabilir ve herkes tarafından istenen bir şeye, "ben sahibim" diyebilme insanlık egosu milyon dolarlık ödemelerden çekinmeyebilir. İhtiyacımız olandan daha çok satın almamızın altında yatan sebep; -psikoloji biliminin açıklaması ile- kendimizi o ürünle iyi hissedeceğimize olan inancımızdır.Pazar, sizi buna ikna ettiğinde, fiyatta çok değişken olabiliyor. Aynı açıdan bakıldığında, bir sanat yapıtının değeri, ederi nasıl belirlenecek, nedir bunun adaleti derseniz, gerçekten bilmiyorum. Belki sanatçının kendi ihtiyacı için, kendine uygun gelen biçtiği bir fiyat, bilemiyorum.

İnternet vesilesi ile fotoğraflarına rastladığım Marino Cano bir vahşi doğa fotoğraf sanatçısı. Eserlerine kendi İnternet sitesinde fiyat biçmiş ve satışa çıkarmış. Görsel sanatları çok sever olarak ben çalışmalarını çok sevdim ve oldukça çaba gerektirir buldum. Vahşi doğada vahşi hayvanların etrafında dolaşarak, onları işte böyle harika zamanlamalarla yakalamak zor olsa gerek.


Açıkçası sabahları böyle, "aptal-sevimli" bir surata bakarak uyanmak hoşuma giderdi. Bu fotoğrafın değerini bulamadım ama şuradaki "öküzlere" bakarak uyanmamın ederi 180 Avro, yani yaklaşık 550 TL. Ya da onların bana bakmasının da diyebiliriz, değil mi ama? Ben, bu sevimli surata 550 TL veremezdim, vermezdim ama 50 TL verirdim.
Sevgili Marino Cano, bu fotoğrafı çekerken başına gelenlerden ya da gelmeyenlerden güzel bir hikaye yaratsa, az biraz dedikodu, az biraz soslu macera ile fotoğrafı 550 bin TL 'ye de çıkarabilmesi kuvvetle muhtemel derim.


Ama ne güzel bakıyor! öyle değil mi? Şaşkınlık yok, ama sanki, sen nasıl bir yaratıksın!, der gibi bakıyor... 

09 Ağustos 2014

Poşette Nar, Çatıda Testi

Bir zamandır nar meyvesinin halk arasında ne anlama geldiğini merak ediyordum. Tesadüf , Yalnız Kullar (Tanrım) şarkısına rastladım, bir satırında geçen nar sözcüğü dikkatimi çekti. Kısa bir İnternet araştırması ile de nar meyvesinin evlilik teklifi anlamına geldiğini/gelebileceğini öğrendim nihayet. 
Bir erkek bir kıza nar meyvesi alır/gönderir ise benimle çoğalır mısın, evlenir misin anlamına geliyormuş. 

"Şu gelen yar olaydı
Elinde nar olaydı
İkimiz bir gömlekte
Yakası dar olaydı."

Şarkının sözlerini kim yazdı bulamadım, eğer anonim ise gayet net açıklanmış aslında. 
Şarkılar güzel. Bu vesile ile şarkının eğlenceli bir versiyonu, buyurun; 




Annemin zamanında da bizim köyde evlenecek çağa gelmiş kız sayısı kadar çatıya testi konurmuş. Niyetli olan erkek testiyi vurup niyetini ev ahalisine belli edermiş. Annem için koymamış dedem ama, varmış etrafta yani. 
Düşünüyorum da; ne eğlenceli olurdu, bir talibim olsaydı, çatıda bir testim olsaydı, miyop olsaydı, miyop olduğundan haberi de olmasaydı, o ateş etseydi, ben onu izleseydim pencereden, günler aylar yıllar böyle geçseydi... 

08 Ağustos 2014

Üç Çeşit Mutluluk Vardır:

1) Yetimhanenin kapısına bırakılmış bu, bal rengi saçlı, iri yeşil-mavi gözlü kızın çocukluk ve gençlik maceralarını izlemektir... 'Watashi wa Candy'; Bizim bildiğimiz ismiyle 'Şeker Kız' O
zamanlar izlerken sadece şarkısında duyardık, kendi kendimize de merak ederdik kardeşlerimle. Meğer ;'Watashi wa Candy' japonca da 'Benim adım Candy', demekmiş. Bizde daha başka, değişik bir anlamı var sanıyorduk. Aslında ne dediği hiç önemli değil, biz çok mutluyduk izlerken.
Siz de resmin altındaki linkten isterseniz dinleyebilirsiniz. Merak edenler için hikayenin ülkemizde gösterilmeyen sonu; Şeker Kız masalının sonu.

2) Heidi. Almanya'nın alplerinde büyükbabası ile yaşayan Heidi'nin maceralarını izlemektir. Heidi' ye annesi babası öldükten sonra bir müddet teyzesi bakmıştır. Frankfurt' ta iş bulan teyzesi Heidi'yi köyün en yüksek tepesinde yaşayan huysuz, köylülerce pek te sevilmeyen dedesine bırakmak zorunda kalır. Heidi beş yaşındadır ve dedesi ile birbirlerinden öğrenecekleri çok şey vardır.  
3) Uçan kazlar ve Nils. Nils hayvanlara kötü davranan, tembel, huysuz bir çocuktur. Bir gün bir cini çok kızdırır, Cin'de tabi hemen karşılığını verir. Nils bilseydi başına gelecekleri kızdırır mıydı cini kızdırmazdı ama olan olmuştu. Nils artık tavukların, kazların boyuna dahi zor yetişecek kadar küçülmüştü. Eskiden kötü davrandığı hayvanların gazabından kaçmaya çalışmaktadır artık. O sırada kazların lideri Akka ona yardım eder ve birlikte dünyayı gezmeye başlarlar. Böylelikle Nils hem dünyayı görecek hem de hayvanlar hakkında çok şey öğrenecekti.

not: Yine şimdi öğreniyorum ki, Uçan Kaz ve Nils' hikayelerinin yazarı Selma Lagerlöf İsveç'in hem ilk nobel edebiyat ödülünü alan yazarı hem de ilk kadın nobel ödüllü yazar.
Bunu o zaman biliyor olsam daha mutlu olacağımı sanmıyorum. Zaten mutluluğun bilmekle ters orantılı olduğunu daha önce söylemiştim, burada olmasa da başka bir yerde. Mutluysanız mutlusunuzdur bir zaman diliminde, ama bunu çoğunlukla mutluluk halinin içinden çıktıktan sonra anlarsınız.
Ne diyelim, bol mutluluklar dileyelim o zaman... 

07 Ağustos 2014

Okuyana Mektup: Sen, "Neden?" deyince ben bütün sebepleri siliyordum.

Şimdi şöyle bir şey yapacağız; ben söyleyeceğim sen yazacaksın, tamam mı çocuğum? Tamam.
-Durmak yok ama böyle.- Tamam deyince insan bir duruyor. Tamam deyince insan birden yeniden başlıyor ya hayata sanki. Öyle gibi oluyor. Sanki tamam diyorsun, tamam deyince hayat değişecek, dünya oradan değil de buradan dönecek sanıyorsun. Evet, sahi doktor bazen düşününce, bazen, öyle değilde böyle olsaydı deyince dünyayı tersine çevirebilirmiş gibi hissediyor ya insan, nasıl hissedebiliyor  ki öyle, tıpkı gerçek gibi. Çünkü gerçek. Nasıl? Dünyayı tersine çevirmiyorsun ama dünyanı tersine çeviriyorsun. Her şeyi değiştiriyorsun ve dünya senin için tersine dönmeye başlıyor. Anladım.

Aslında, ben zaten bu sakinliğini sevmiştim. Bu, dünya yıkılsa aynı şekilde yürüyebilme ihtimalini. Öyle deme anlayacaklar. Anlasınlar. Umrumda mı... Böyle deyince aklıma hep o film geliyor. Hangi? Sen yazmana bak ben anlatırım. Tamam yazıyorum. Truva filmi.Truva filminde Akilis Prens Hektor 'u öldürür. Sürükleyerek bulundukları çadırların ortasına getirip bırakıyor. - Ne kadar çok sivrisinek var.- Kollarımı ve bacaklarımı artık işe yaramayacaklar gibi kaşıyarak tüketesim geliyor. Evet, belki de artık bir işe yaramazlar. Evet, Truva diyorduk. Bir gece Akilis çadırında otururken Hektor'un babası gelir, aniden, düşman birliğinin ortasında Akilis'in çadırına giriverir. Akilis: Burada ne arıyorsun Prim -Neden ki ya, bana neden dedin öyle. İnsan öyle bir cümleyi derken der ki, bunun üzerine başka cümle etmem zaten. Ama ettin. Ben de ona şaşıyordum. Ya, bu cümleden önceki her şey, ya, bu cümleden sonraki, ya da bu cümle yalan! Ben günlerdir onu düşünüyordum; hangisi ne kadar yalan? Yalanın azı olur mu. Herkes güzel güzel yazıyor, ben düşünüyordum, keşke, keşke diyordum, şu... yalan olsa...
İşte, Akilis diyor ki; nasıl geldin buraya, buraya bu düşman hattına nasıl girdin. Prim de alaylı gülerek derki; bırak da kendi ülkemde, nereye ne kadar nasıl gidebileceğimi bileyim. Akilis sonra; peki, korkmuyor musun benden, burada şimdi seni hemen öldürebilirim:. Prim, işte o sevdiğim cümlesi; Umurumda mı sanıyorsun! Sen benim oğlumu öldürdün Akilis. İlk göz ağrımı. Onu, gözlerini açtığı andan itibaren sevdim, ta ki sen gözlerini kapatıncaya kadar. Şu anda senin beni öldürebilme ihtimalin umurumda mı sanıyorsun... Senden onu bana vermen için yalvarmaya geldim. Ben Truva kralı Prim, oğluma yaraşır bir cenaze töreni yapabilmem için onu senden istemeye geldim. Akilis bu umutsuzluğun verdiği cesaret karşısında güçsüzleşir.

 Keşke düşüncelerim kadar hızlı yazabilseydim. Bak, konuşmamdan memnunum ama yazmam keşke o kadar hızlı olsaydı. Aslında ta başından beri konuşmamın şeklinden de hiç memnun değilim biliyor musun. Bir kere çok uzatıyorum, çok detaylandırıyorum, bazen ben bile başını sonunu kaçırıyorum, bence çok sıkıcı konuşuyorum, hiç akıcı, güzel değil. Ama bir sor neden öyle yapıyorum ister istemez; her şeyi açıklayayım, aklında hiç bir soru işareti kalmasın, sen hiç düşünme ben her bir şeyi söylemiş olayım. Taa başından anlatıyorum ki her şeyi iyice anlayabil, hiç meraklanma.
Oysa sorsan bana ben sana derim ki; konuşmanın devamını merak getirir, tıpkı insanların gibi. Bir insan bir insanı merak ediyorsa hala, birazda ondan yanyanadırlar mesela. Bunca yıllık evlilerin sıkıldım demelerinin bir nedeni de budur, artık birbirlerinin ne düşündüklerini ne dediklerini, yaptıklarını merak etmiyorlardır. Araya çocuk girer, geçim derdi vs, sevgilerine olan saygı da varsa yürür gider. E, nasıl o zaman o ilk merak hep derseniz, bence, bir  insanın merak edilecek yanları her zaman olur, ne kadar zaman geçerse geçsin, önemli olan artık tanıyorum dememektir  kendi kendimize...
Hani, kırmızı , üzerinde çin şekilleri olan kağıt torba vardı. Hiç demedin bu nedir diye; işte onun içine para da koydum ki, hem de peny, sana bereket getirsin, güç versin, bir gün o istediğin uzak ülkelere gidebileceğin ihtimalini hiç unutma diye... Çok önemli şeyler değil. Ben bunu hep yaparım. Herkese yaparım, valla... Ne olacak ki, hep yaptığım şey onlar... Ama ben anlıyordum; artık bir yerde kesmek istediğini ama kesemediğini de... Hiç demiyordun artık mesela... Ama az anlıyordum. Tam anlasam söylerdim, susarmıydım hiç. Belki de susardım. Ama işte sen benim pek de umursamayacağımı düşündün herhalde. Öyle yaşar gideriz, yaşadığımız kadar, sonra herkes yoluna gider, ya da yoluna geri döner köyünün güzeli ile evlenir diye düşündün herhalde. Olabilirdi valla. Kendimi ve seni biraz daha az umursasaydım olabilir di belki. Hani ben, ben hiç inanmıyorum bizim yolumuzun birleşeceğine diyordum arkasından da, vesikalı yarim filmindeki benzer repliği anlatıyordum ya , sende Neden... diyordun? Neden inanmıyorsun? Hayatta kimsenin "Neden" deyişini o kadar sevmedim biliyor musun. Ben hemen o zaman inanıyordum. Evet, olabilir, neden olmasın... Sen o sesle neden deyince, benim aklımda hiç sebep kalmıyordu...

Yazının bir yerlerinde hep Umut geliyor aklıma... Umut... Umudu savunuşum... Dövülesi iyimserliğim hayata dair... Çok eskiden umut ile ilgili aşağıdaki şiiri yazmıştım.

Umut

Hayatta en çok bir tek neyi istediğimi düşündüm.
Daha önce istediklerimi geçtim, bundan sonra istediklerim arasından seçtim.
Yaşam son bulmaktır. Ne kadar inat edersen et kazanamazsın...
Yaşamdan; bana ölebileceğim zamanı versin istiyorum bir tek...


Beklediklerim, bekleyenlerim yitsin.
Göreceklerim, özleyenlerim olmasın.
Bileceklerim, merak edeceklerim kalmasın.
Arayacaklarım, merak edenlerim bulunmasın.

Öğreneceklerim, deneyimleyeceklerim bitsin.
Şaşırdıklarım, anlayamadıklarım düşünülmesin.
Öyle ereksiz olayım ki ha olsun ha olmasın.
Değişecek mevsim, dönecek gün kalmasın.
Ha sıcak ha soğuk, ellerim ne üşüsün ne de yansın yüzüm.

Öyle bir zamana varayım ki geriye bir tek ölmek kalsın...
Vakit geldiğinde ben çoktan varmış olayım tek...


Şurada işte... Şimdi, bugün de böyleyim...  Niye hem link verip hem yazdım ki. -Link sonradan geldi aklıma.- Neyse.
Düşünüyorum; neyi yapmasaydım şu an burada olmazdım. Atları sevmeseydim diyemiyorum hele dedemi sevmeseydim hiç diyemiyorum. Haşa... Dağları, çimenleri, çiçekleri, kuzuları... Hiç birini sevmekten pişman değilim. E, peki. Şu an burada olmamam için geriye gidip değiştirebileceğim hiç mi bir şey yok... Galiba, düşünüyorumda, yaptığım en iyi şey seni görmemek oldu. Bir keresinde az daha geliyordum. Yani sana sürpriz yapmayı çok düşündüm. Bir gece kalıp geri dönecektim. Arayıp; sanki sabah evdeymişim gibi, o hep gittiğin kafeden oysa, sonra birden, buradayım burada gel çay içelim demek.. Sonra vazgeçtim. Kızarsın belki diye biraz, biraz da galiba senin iradene bırakmak istedim. Sonra dedim de, niye kızasın ki. Kızmaya hakkın olmazdı ki. Sen bir kere öyle demiştin bana: bana sorarsın elini tutabilir miyim diye, bende tabi derim demiştim, ya da onun gibi bir şey. Demiştin ki; elini tutmak için sevgilimden izin alacak değilim herhalde. Doğru demiştim içimden. İnsan sevgilim denmesine itiraz etmiyorsa ona da etmez. İşte hep o zamanlarda sevmeyi bildiğine inanmıştım. Kendime de o zaman, niye kızsın ki, kızmaya hakkı olmaz ki demiştim ama, gelememiştim işte. Şimdi buna memnunum bak. Gelemediğime memnumum... İnanıyorum ben, her işte bir hayır vardır, rahatlatıyor insanı hiç bir şey yapmasa.
Annem uyandı. Öksürüğünden anlıyorum.
Bu geceyi çok düşüneceğim biliyorum. Düşünmeye devam ettikçe, bu geceye çok pişman olacağımı hissediyorum. Sürekli öyle deseydim, şöyle kızsaydım, şöyle itiraz etseydim, o zatenleri neden duydum, dinledim ki diyesim geliyor. Galiba bir tek, en çok bu geceye pişman olacağım. Bu gece biri bir geçe telefonumu bırakıp uyumuş olmalıydım diyorum şimdi içimden... Hiç sevmiyorum şu keşkeleri hiç. Vardı öyle bir yazın senin de, keşkeli bişi demiştin, sonra başka biri daha bişi demişti, sende cevap vermiştin... Son zamanlarda hissediyordum ben ama; sen umutsuzum dedikçe, peki ya sevgin diyordum içimden; sevgin var ama. İnsan seviliyor ve seviyorsa hep umudu vardır. Ne bileyim, bana öyle geliyordu. Demek yokmuş, bişi yokmuş...
Şimdi kalemi bırakırsam, başla bir şey yapmam gerektiğini düşünüyorum ama hiç bir şey gelmiyor aklıma. Hep uyumaktan, hiç kalkmamaktan korkuyorum. O yüzden kalemi bırakmamaya gayret gösteriyorum ama hayat ta dünya gibi. Bir sonu var. Dünya da bir gün duracak. Bir zaman gelecek dünya da artık dönmeyecek. Hayat kısa, kuşlar uçuyor Sevgilim... -Bak, şu an bende şaştım ama, sanki gözlerinin içine bakıp, öyle içten söyledim ki şu son kelimeyi. Ne ben kendimden, ne de sen benden duydun daha önce öyle içimden, sıcak, sevgiyle...
Bak, inan bana, inan ki, hayatta kaldığın sürece hep bir ihtimal vardır. Üçüncü bir yol daha vardır. Benim için değil kendin için inan, kendin için bil. Doğru, ben aptal bir iyimserim, en az senin aptal bir kötümser olduğun kadar. Ama işte çimenlerin ne renk olduğu değildir önemli olan; farklı görebildiğimizi bilmektir.

06 Ağustos 2014

Yazmak

"Yeni bir söz bulsam
Neye yarar ki
Söyleyemediklerimiz
İnce bir sızı gibi"

Oruç Aruoba

Bakıyorum da, herkes güzel güzel yazıyor...

02 Ağustos 2014

Rüyalarımız...

Altı ay olmuştur, öğlen saat 12'ye kadar uyumamıştım. Annem gelip uyandırmasa daha da uyuyacaktım galiba. Annem' in sesiyle irkildim, önce nerede hangi zamanda olduğumu algılamaya çalıştım. Bağırarak ağladığım ama sesimin duyulmadığı bir rüyadan onun sesiyle uyanmıştım çünkü. "Hadi artık çok acıktım, ne çok uyudun", deyince geceden kalan bütün sinir ve kırgınlığımı annemden çıkarasım geldi. Bir saate baktım bir anneme ve neden bu saate kadar yemek yemediğinden girip, yemek yememek için nasıl bahane ürettiğinden çıktım.

Karmaşık rüyalar gördüm dün gece. On iki buçuk civarı dizi izlerken uyuya kalmıştım.
Siyah, filmlerdeki mafya araçlarına benzer, büyük, parlak, lüks bir minibüse götürüldüğümü görüyorum. Bir kaç adamın ortasında merdivenlerden inerek minibüse biniyorum. Birileri beni bir yere götürüyor, yarı gönüllü yarı gönülsüzüm. Galiba bende onlar gibi bir mafya çetesinin üyesiyim ama, zorla oradayım gibi de hissediyorum. Herkes siyah takım elbiseler giymiş iken bende kolsuz mavili bir bluz, kolumda mavi bir saat var. Araca binerken mavili saatimi değiştirmem gerektiğini düşünüyorum. Korkuyorum; orada olmaktan ve olacaklardan. Birden bir telefon çalıyor. Rüyamda saate bakıyorum, saat gecenin üçü, alarm sanıyorum, telefona bakıyorum biri arıyor. Korkumun yerini sevinç alıyor, telefonla aranmama gerçekten seviniyorum. Çevrem, insanlar, sesler değişiyor.

Bir sevgilim varmış, arayan oymuş. Bir kaç saniye konuştuktan sonra düşünmeye başlıyorum; neden normal saatte değil de, bu saatte arıyor ki! O diyor ki, "uyu, madem uyuyordun uyumaya devam et sen." Ben, sanki aylardır görüşmemişiz, hatta bir daha görüşmemek üzere telefonu kapatmışız da, şimdi o aramış gibi sevinçliyim tuhaf bir şekilde. "Tamam, sorun değil, uyandım", diyorum. Uyuduğumu tahmin etmemiş olamaz, demek "önemli", diyorum içimden. Sevgilime rüyamda az önce gördüğüm rüyayı anlatıyorum. Tam korkarken beni uyandırdığını söylüyorum, o da kendine pay çıkarıp, "Bak, seni uyandırmışım, ne güzel", diyor. Dakikalar dakikaları kovalıyor, konuşup duruyoruz rüyamda. Çocukluk hikayelerimi anlatıyorum, o da anlatıyor bir kaç hikaye. Gündüz ki konuşmalarım geliyor aklıma, ne kadar sıkıldığım, yorulduğum, hangi yoldan nasıl gideceğimi düşünüp durduğum geliyor. Kendimi akan suya bırakır gibi konuşmaya bırakıyorum sonra. Saatler geçiyor, hala konuşuyoruz, ve giderek de uykum açılıyor. Kendimizden değil, başkalarının hikayelerinden bahsediyoruz daha çok. Belki de başkalarının hikayelerindeki kendimizden, bilemiyorum. Sonra ben, geçen günlerde kurduğum onunla Brezilya'ya gitme hayalimi anlatmaya başlıyorum. Bu arada benim de Brezilya'da gerçekten bir arkadaşım var ve hep çağırır durur beni. Planımı yaparken, Peru, Arjantin, Amazonları da düşündüğümden, gitmişken orası da var, şurası da var deyip, kafamın ne kadar karıştığından bahsediyorum. "Hatta Şubat'ta 'Rio Carnavalı' var, ona gidelim en iyisi", diyorum ben. O da; "Evet, çok değişik yerler var kıtada. Mesela ben, Kolombiya' nın güzel kızlarını görmek istiyorum", diyor. Rüyamda birden sesim gidiyor. Susuyorum, üzülüyorum. 
Ta, galu-beladan beri düşünmeye başlıyorum aramızdakileri. İşte diyorum, hep olacak olan bu olacak bu ilişkide. Rüyamda böyle düşünüp duruyorum. Kızgınlık duyuyorum, niye kendimi böyle bir duruma maruz bıraktığıma çok kızıyorum... Üzerinde durulacak bir laf değil, saçmalamasana diyorum bir yandan, bir yandan engel olamıyorum bozulmama. Sonra kendi kendime; ya, bu güvensizlikten vazgeç, ya da bu.., ya da işte.., neyse diyorum. Sevgilim anlamıyor neden bozulduğumu, "Sanki Kolombiya' ya gitmemiz mümkünmüş gibi bozulduğun şakaya bak", diyor. Şurada şu konuşma ne kadar mümkün ise, Kolombiya' yı görmemiz de o kadar mümkün diyorum ben içimden. Her şey olmasa da, çok şey mümkün bu hayatta... Geriliyorum... Kırk odalı kapının kilidini açan tek anahtar gibi tek tek açıyor kaygılarımın kapılarını o cümle. Olan olmayan ne kadar eksi varsa artıların üzerine yığıyorum. Olmasını istediklerim ile olmasından korktuklarım savaşıp duruyor. Rüyamdaki sevgili ile kendi kendime kavga edip duruyorum. Bütün bunları bir kaç saniye içinde inanılmaz bir hızla düşünüyorum. Giderek daha üzülüyor, daha geriliyorum. Gözlerim doluyor, burnum sızlıyor. Sevgilime sesleniyorum, o uyumuş bile. Ben pencereden dağlara bakıyorum. Üşüyorum... Kolumdaki mavi saate bakıyorum, bir saattir üşüyor muşum. Başımı yastıkta bir sağa bir sola çeviriyor, uyumak istedikçe uyuyamıyorum. Bir ara, rüya değil mi yoksa demeye başlamışken, dağlardaki ağaçların değişmiş olduğunu fark ediyorum.

Uzun, sık, küçük yapraklı kavağa benzer ağaçlarla çevriliydi etraf. Giderek yaklaştığım beyaz, iki katlı çok güzel görünen bir ev vardı ağaçların arasında. İçeri giriyorum. Evin alt katı çok geniş, mermer tabanlı ve lüks eşyalarla döşeli, büyük kristal bir avize tavandan sarkıyor. Ortadan bir merdiven spiral şekilde yukarı doğru çıkıyor. Merdiven başında, az ilerde elinde silah olan bir adam var. Adama bakıyorum. Adam beni görmüyor, ben sanki orada bir hayaletim. Birden merdivenin hemen başında beyazlar içinde, siyah dalgalı saçlı çok genç, güzelcene bir kız beliriyor. Adam silahı kıza doğru doğrultuyor. Ben birden adamın gözleri oluyorum. Gözleri az görüyormuş adamın, kızı hemen değilde gözlerini kırpıştırarak yavaş yavaş görmeye başlıyoru-z-. Gözlerimin önünden bütün geometrik şekiller sarımtırak renklerle geçiyor, arkasından kızın görüntüsü beliriyor. Adam birden ateş ediyor. Aynı anda genç kız kayboluyor, altı-yedi yaşlarında küçük bir kız çocuğu evin yan tarafından dağlara doğru koşmaya başlıyor. Düz siyah saçlı, yine beyazlar içinde küçük bir çocuk. Daha da tuhafı bu sefer ben kendimi hem o genç kız hem de o küçük kız olarak görüyorum. Öyle sanıyorum. Herkes kayboluyor. Ben dışarı çıkıyorum. O sırada bir yerde arkadaşlarımı beklediğimi, onların beni almaya geleceğini anımsıyorum, tam nerede kaldılar derken beyaz bir araba geliyor. Ön koltukta arkadaşımı kocası ile yan yana oturur görüyorum. Arabaya doğru telaşla fırlıyorum. Ön kapının kapı kolu yok, kalakalıyorum, şaşırıyorum, açın açın, bana telefonunuzu verin, polisi aramalıyız diyorum. 
Kocası hemen telefonunu uzatıyor. Polisi arıyorum; "orası bizim bölgemiz değil", diyor polis. "Nasıl olur, evde bir adam var, bir anne ile çocuğunu rehin almış, öldürecek ne olur yardım edin", diye bağırıyorum. Sanki avazım çıktığı kadar bağırıyorum ama sesim çıkmıyor. Belimi büküyorum dizlerim tutmuyor, yere doğru eğiliyorum, "kimi arayacağım, jandarma mı hangi bölgeyi hangi numarayı ne olur söyleyin", diyorum, bağırıyorum, ağlıyorum, polis çok sakin. "Zaten olaya müdahalemiz yarım saati bulur, yapacak bir şey yok", diyor. Üzerimde beyaz uzun bir elbise var, saçlarım da uzun, siyah, rüzgardan yüzüme çarpıyor ben sürekli bağırıyor, elbisemi çekiştiriyor, kendimi paralıyorum neredeyse, ama polis çok sakin. Gözümün önünde hep küçük kız çocuğu ve adamın silahı tutan eli var.
Birden bir ses duyuyorum; "hadi kalk", diyor annem.

Gecenin korkularını görüyorum yüzümde yıkarken. Rüyalar tuhaf diyorum kendi kendime. Sonra bunları yazıyorum işte. Yazarken fark ediyorum sevgilim kelimesini sıkça kullandığımı, oysa kimseye sevgilim diye hitap ettiğimi hatırlamam. Rüyamdan dilime dolanmış demek. Daha yazı bitmeden telefonuma bir mesaj geldi. Brezilya'daki arkadaşım; "Aralıkta müsait misin, Türkiye'ye tatil planlarım var", yazmış. Şaşkınlıkla cevap verdim. "Gel, gel tabi ki, ben de dün gece rüyamda senden bahsediyordum", yazdım.
Kalp kalbe oluyormuş demek ki...