13 Ocak 2012

O hikaye

Sordum; daha gelmemiş. On Ocak dediydi ilk sorduğumda o yüzden bugün sordum: "Halletmesi gereken bürokratik işlemler var orada onları bir türlü halledememiş, yirmi beşine erteledi gelişini. Hatta halletmeden gelirsem bu sefer orada kalmam gerekecek üç dört hafta dedi, ben de gel hemen gel, buradan uzatırız ne kadar bürokrasi varsa dedim " dedi...
" Yirmi beşini not alıyorum bak, uzatmasın söyle, kaç kişi takip ediyor de", dedim...

05 Ocak 2012

Aşkın Anatomisi : Sevmek Zamanı

"...Sana dünyada hiç bir erkeğin bir kadına aşık olamayacağı kadar aşığım. Sana aşık kalmak istiyorum..."

Sevmek Zamanı filminden.
Filmin ana konusu bu repliğin üzerinden gider. Tuhaf, anlaşılması zor, hem o dönem hem de kendinden sonraki dönemlerde türünün (?) nadir bir örneğidir. Çekildiği 1965 yılında hiç bir sinemada gösterime girememiştir. Döneminin eleştirmenlerince, kimince deli saçması kimince dehanın ürünü denmiştir. 1963 yılında Türkiye'ye ilk önemli hatta en önemli büyük sinema ödülünü kazandıran Metin Erksan, Susuz Yaz ödülünden iki yıl sonra yaptığı bu filmi tamamlamak için evindeki eşyalarını satmıştır. Öyle bir tutkunun eseridir. Muhtemelen de filmden para kazanamayacağını bilerek yapmıştır bunu.

Kendinin farkında olan yönetmenlerden Metin Erksan. Diyor ki bir röportajında; "Ben onları günlerce düşünüp yazıyorum neden 50 kuruşa okusunlar ki",  eleştiri makaleleri hakkında. Öyle açık ki film içinde; asıl oğlanın asıl kıza, "aşk benim aşkım bundan sana ne" ifadesinin içselliği... Bir yandan da ülkemizin ilk eleştirmenlerindendir. Ömer L.Akad kendisi için; "dahiliğin sınırındadır", demiştir. Ezel Akay Hacivat Karagöz filmini kendisine ithaf etmiştir. O ise; "türünün ilk örneği filmim, yılın en iyi filmi", gibi yakıştırmaları kendi filmleri için kullanan yönetmenler ve bir çok sinemacıyı  "doğdukları yılı milat sanıyor bu insanlar." ifadeleriyle eleştirmekten geri durmamıştır. Zamanında, film için rejisör; " tanrı-kraldır" diyerek, daha yeni yeni "tiyatro oyuncunun, sinema yönetmenindir." önermesini çok önceden söylemiştir.

"...Buraya seni görmeye geldim ama artık görmek istemiyorum. Bütün diyeceğim bu..." Diğer bir çarpıcı repliğidir. Yaşam içinde, o anlarda hissedilen ama çoğunluk ifade edilmeyeni öylece koyuvermiştir ortaya. Ömer Akad'ın hemen arkasından bu filmi getirmemenin bir nedeni de film, çok hayal dünyasından çıkma gibi dursa da anlatım çokça gerçekçidir. Budur der!; Aşk budur, böyledir... Sezen Aksu'nun şarkısında geçen; "aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk" önermesinin sahibi Metin Erksan'ın bu filmde aşkı anlatış biçimi -abartı denilse bile-, "Otomatik Portakal' ın", şiddeti anlatış biçimiyle aynıdır... Otomatik Portakal, şiddetin anatomisi ise, Sevmek Zamanı' da aşkın anatomisini anlatır...
Sevmek Zamanı filminden.
Belki de günümüzde hala konuşuluyor izleniyor olmasının bir nedeni de; kişilerin birbirine önce fotoğraflardan aşık olmasının çok mümkün, sık sık deneyimlenebilen bir süreç olmasındandır. Aşk biraz öyle değil mi; bizim, çerçevemize uygun gördüğümüz bir resmi oturtmamız. Siyah uçuşan saçları sevmemiz en çok, unuttuğu atkısına sarılmamız haftalarca, bir mendilinin peşinden koşmamız bir dönem, kalemini, silgisini saklamamız. O'na ait olan nesneler karşısında yenik düşmemiz, kahrolmamız, onun yerine, verdiklerini, yaptıklarını bozup atmamız... Aşk biraz da nesne fetişizmi değil mi?

Müşfik Kenter'in gözlerinin altının o kadar kırışık olmasının,kırışık görünmesinin filmle bir ilgisi var mı acaba diye çok düşünmüşümdür. Sema Özcan 'ın gözleri bir parça korkutur beni. Bakışı dik diktir... Meral (Sema Özcan), kendi öznesine değil ısrarla resmine aşık olan, aşkının kirletileceğinden, karşılık bulamayacağından bulsa bile bir gün nasıl olsa biteceğinden korkarak ısrarla kendisinden kaçan boyacı Halil'e (Müşfik Kenter) kızgınlığından, evinden aldığı kendi fotoğrafını bir naylona sararak koşa koşa Halil'e getirdiği sahneye bayılıyorum. Hem komik hem tuhaf. Öfkeli ama nesnesini sevmesine razı olmanın çaresizliğiyle... Sürekli birbirlerine zıt siyah ya da beyaz giyinmelerinin , statü farklılıklarını anlatmak için olduğunu söyleyenler var, emin değildim, lakin aralarında statü farklılığı olmayan Başar ile Meral'in bir sahnede aynı kumaştan palto ve şapka klerini fark ettikten sonra olabilir diyorum...

Filmi günümüze kadar getiren ve en önemli baştan çıkarıcılıklarından biri de her bir sahnesinin fotoğraflanabiliyor olmasıdır... En sevdiğim ve işte imge dediğim sahnelerden biri de; Başar ile Meral'in düğününde bizim sadece ikisini  görmemiz, dans eden misafirleri gölge şeklinde görmemizdir. Diğerlerinin ne konumuzla ne de sahneyle ilgisi olmadığının ve insanlar kendi dünyalarında eğlenirken gelin ve damadın ne kadar farklı bir dünyanın içinde olduklarını anlatmanın tek yoluymuşcasına güzel... Müzikleriyle, yağmuruyla, denizi ile, ormanı ve sessiz, kimsesiz Büyükada atmosferi ile Sevmek Zamanı bir aşk filmidir, ama ne romantik ne de dramdır. Sadece aşkı anlatır... Aşkın nasılda bir delilik, bir sanrılar dünyası olduğunun, nasıl da kişinin kendine ait, kendiyle ilgili, kendi bencilliğinde olabildiğinin iyi bir ifadesidir...

02 Ocak 2012

Vesikalı Yarim

Ömer Lütfi Akad
Türkan Şoray'ın yaptığı "Sinema Benim Aşkım" programında rastladığım gün kafamda bende cümleler kuruyordum, Lütfi Ö. Akad "Vesikalı Yarim" filmini anlattıkça. Türkan Şoray kendisine teşekkür ediyordu; "Bana filminizde yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim, benim için hem onur hem büyük bir zevkti." Lütfi Ö. Akad ; "Evet, beğeniyorlar onu çok." Böyle hafif gülümseyen, övünen, beğenmemize şaşıran ama sevinen bir yüz ifadesiyle konuşuyordu, Vesikalı Yarim 'den bahsederken. 
"Sinema beni çok mutlu etti. Elli yıl  sinema yaptım hiç sıkılmadım, oflanmadım, sinema beni mesut etti. Sinema işini yaptığım için hayatım mutlu ve iyi geçti." diyordu birde. Bir insanın mesleği ile ilgili böyle keyifli konuşması, işinin yaşamını böylesine olumlu etkilemiş olması, bunu gülümseyerek, gözleri dolarak söyleyebilmesi bence insan yaşamının en güzel anlarındandır. Ya da ben mesleğim ile ilgili hiç bir zaman bunu söyleyemeyeceğim için bana öyle geliyor. Ülkemizde L.Ömer Akad gibi kişilerin azınlıkta benim gibi kişilerin çoğunlukta olduğunu bilmekte beni rahatlatmıyor üstelik. Başkalarının kendi gibi olması insanları rahatlatmaz zaten, herkesin hissettiği kendinedir ya da bana öyle geliyor, bilemedim. Genelleme yapmaktan çekinmeli insan...
Bir de dedem öyleydi ; işini severek yaşadı ve öldü. Bir tek an bile başka bir işte, başka bir yerde, başka biri olmaktan bahsettiğini duymadım yıllar boyu. Yatsı namazını kıldıktan sonra serzenişte bulunduğu tek şey; " bak erken yatmıyorsunuz sabah kalkmıyorsunuz kızlar. Oturmayın gece yarılarına kadar, sabah sofrada göreceğim sizi" olurdu. 
Yıllar önce ilk izlediğimde peş peşe düşünmüştüm; "vesika", belge demek olmalı, vesaik çoğul olduğuna göre o da tekili olarak belge demek olmalı. Vesikalık resim de buradan geliyor demek ki. Bir belge için istenen portre fotoğraf...Niye önemli ki bu şimdi. Hiç, bana yeni fark etmişim gibi geliyor...

Sabiha (Türkan Şoray), işini yapabilmesi için bir belgeye sahip olması gereken kadınlardandı. Türkan Şoray'ı çok nadiren sarışın görebilirdik, ben başka da görmedim mesela, ama aksilik ya film siyah-beyaz...1968 yapımı olmasına rağmen izlediğim en gerçekçi "yeşilçam" filmlerinden biridir diyebilirim. Kendisinden yıllar sonra bile aynı konu defalarca işlense de, bu filmin aksine aşk ta kazansa buradaki gibi toplum kuralları da kazansa konunun anlatımı çoğul yapmacık kalmıştır bana göre o filmlerde. Burada öyle değildir; hikaye bildik, diyaloglar gerçekçidir ve bir çok cümle buradan kült olmuştur. Ömer Akad aşk filmi tadında belgesel çekmiştir bana göre; yorum katmamış sanki. Pavyonda çalışan, toplumca artık evlenmesi vacip olmayan, olamayacak olan Sabiha ile - bilmeden- aşık olduğu iki çocuk babası, evli, manav Halil' in ( İzzet Günay) aşk hikayesidir film. Bu filmde çoğunluk Türkan Şoray konuşulsa da, hem yirmi üç yaşının tüm güzelliğini taşıdığından hem de iyi oynadığından sanırım bence de normaldir bu popularite lakin İzzet Günay çok daha iyidir oyunculukta. Tiyatro kökenli olmasına bağlıyorum ben bu kadar güzel bakmayı bilmesini. Bakmayı bilen adamlara ilk görüşte aşık olabilirim bende mesela ama gelin görün ki ilk görüşte aşka inanmam...Ona rağmen Halil'in o, Sabiha'yı dumanlar arasında ilk gördüğü sahnedeki yutkunma, tutulma, tutunma tavrı, kilitlenmiş bakışından hemen okunabilen ilk görüşte aşk ifadesi çok inandırıcıydı. Karşısında ise Sabiha'nın vurdumduymazlığı, rahatlığı, hafifmeşrep tavırla açıktan dalga geçmesi vardı...Ben çok merak ederim, çok ararım ilişkilerde kim kimi ne zaman "gördü" ilk. Görmek öz olduğundan başlangıçlarda, başlamak için gönlünün açık olması gerekir tespitini doğru bulurum. Sabiha Halil'i o gece görmedi,  çünkü o ortamda birinin Halil'in O'na baktığı gibi bakabileceğini hayal bile etmiyordu, hayal etmediğinden de bakmıyordu. Ancak sabaha kadar gezip sohbet ettikten sonra, nazarındaki erkekler gibi kendisine sulanmadan teklif edildiği kadarını kabullenerek ve aksini düşünmeyerek evinde sadece uyuyup giden Halil 'i gördüğünde gördü O' nu.
Ömer Akad bunu bize Sabiha arkadaşı Müjgan ile ( Ayfer Feray )  konuşurken de anlatıyor zaten...



Sabiha yüzünden çıkan bir kavgada bir adam bıçaklandıktan sonra bir ormanda artık yolun sonuna geldiklerini düşünür Sabiha, kadınların şefkat ve fedakarlık duygularıyla konuşur;
Sabiha :  Benim yüzümden hep bunlar. Ya ölecek ya öldüreceksin. Niye geldin, gelmiyecektin.
Halil : Geleceğimi biliyordun ama.Nedir istediğin?
Sabiha:  Bilmem. Sıkıldım belki. Yetti belki. Her birimiz yolumuza gitsek?!
Halil  Yolumuz?! Birleşti biliyorum.
Sabiha: Yok, öyle birleşecek gibi değil. Benim yolum başka. Seni tanıdıktan sonra anladım bunu. Senlen beraber olduktan sonra, seni... Sevgi de yetmiyormuş. Çok eskiden rastlaşacaktık...

Sonraları çook filmlerde duyulacak ve yeşilçam repliği haline gelecek  olan bu cümle, burada Sabiha'nın ağzından işitilmiştir ilk ; "çok eskiden rastlaşacaktık..." Kendi yolunun artık değişemeyeceğine, aşkın buna yetmeyeceğine inanan Sabiha, Halil'i kendinden uzak tutmaya çabalıyordu. Olmadı, bir şekilde devam ettiler ta ki Sabiha Halil'in evli olduğunu öğrenene kadar...

Aralarında geçen ve bir çok kişi tarafından da en sevilen sahnelerden biri olan bu konuşmaları; kadının bir şey anlatmak için hep anlaşılmayı beklemesinin, erkeğin lafın bu kadar dolaşmasını hiç anlamadığının en güzel örneklerindendir. Benim de en sevdiğim sahnelerindendir. Sabiha'nın anlatamadıkça hırçınlaşması, çaresizleşmesi o " hiç bir derdim yok. olsun mu" derken ki kızgınlığı, Halil'in " olmasın, olmamalı" derken ki anlamaz ama katıksız sevgisi daha nasıl anlatılırdı...

Belki hep gerçeğin kazanmasına inat ya da normale olan kızgınlığımdan, belki aşkın hep küçümsenip geçer denmesinden ve geçmesine olan hırsımdan, belki her şeye rağmen umuda olan inancımdan olsa gerek, hiç aşkın yerine "yuvanın" kazanmasına taraf olmadım ben...Bu ve bunun gibi tüm yeşilçam filmi sonlarına kahroluyorum. " Selvi Boylum Al Yazmalım " filminin sonunun sevilmesine, övülmesine ve tasvip edilmesine de mesela. İnsan bencil denmesinden çekiniyor, çekinmiyor değil ama aşk!... Aşk gibi, aşk kadar güçlü bir duygunun öyle heba olması da bencillik, kötülük gibi geliyor bana. Yazması kolay elbet, yaşaması böyle olmayacaktır eminim ama keşke aşk kazansa, hayat onun karşısından çekilip yolunu değiştirse...

Amma velakin, hatta hayatın tersine, filmlerde böyle denemezdi...Bilakis olması gereken olan olmalıydı. Filmlerinde hayalciliğin küçük ayrıntılardan öteye geçmemesi için, modernizme öncülük ederek ve savunarak, gelenek ve görenekleri gözeterek gerçekçilik için çaba sarfettiğini bir çok röportajında ifade eden Ömer Akad 'tan başka bir son beklenmemeli elbette. Aynı gerçekliği ünlü "Gelin- Düğün- Diyet"  üçlemesinde de kullanır, küçük hayallerle besleyerek...Ama sinemanın / sanatın toplumu yönlendirme gereği olmasına katılmıyorum ben...Ö. Akad'ın demek / yapmak istediği yönlendirmeden ziyade ifade tarzı tercihi daha çok belki ama, sinema da ve bir çok sanatta  hayali ve olağanüstülülüğü daha çok seviyorum galiba.
Sanat bir eğitim aracı olmamalı, sanat olduğu gibidir. Severiz veya sevmeyiz, ancak böyle dönüştürebilir bence...
Vesikalı Yarim tüm gerçekliğiyle bir aşk filmidir...Şiddetle tavsiye ederim...

24 Aralık 2011

Yazmaya Değer Şeyler


Bu, nasıl yazmalı mevzusunu artık kapatmalıyım değil mi? Artık kimlerin nasıl yazdığına üzülmeyi bırakıp kendi yazabildiklerimi okumaya başlamayalım. Belki çırılçıplak oturmuyorumdur sandalyeye.  Belki okuduklarımın çok çıplak oturduğunu düşündüğümden bana iyi geliyordur. Belki onlar da oturmuyordur ama ben bilmiyorumdur.
Ne yazmalı konusunu da kapatacağım tamam. Ne yazarsam yazayım benimdir diyeceğim. Bulacağım kendimin hikayelerini. Tamam, günlük gibi yazmayacağım, bazen gündelik gibi olabilir ama, ya sizin gününüz nasıl geçti demeyeceğim.Yazı konusunda daha çok diyeceklerim çıkabilecektir ama, sözü hep sonunda kendimin yazı yaz-a-mamasına getirmeyeceğim. 
Görün bakın günün birinde kurallar yıkılmak içindir diyeceğim ve  bunların hepsini çiğneyeceğim. 
Bir kaç şiirle kapatalım konuyu :

Mezar

"İhtiyarlıyoruz!" demez miydim sana?
"Yüz göz buruşur, sevişenler ayrılır!"
Demez miydim? Al işte geldi o günler!
İşte ağardı saçlarımız, kocadık.
Nerde ağzının o eski güzelliği!
Hani türlü diller döken aşıkların?
Bir mezar gibisin sen artık, bakmadan
Geçip gidiyoruz kibirlim, önünden.
Rufinus (i.ö.50-50)

Düşünüyorum ya şimdi neresini sevmiştim ben bu şiirin diye, bir gece yarısı uykumdan önce okuduğumda çarpı koymuşum. Bu iyi demek.Sonra tekrar okunabilir demek. Kitap karıştırıldığında göze batsın, "haaa bunu sevmişim, bu iyiymiş" fikrini unutmayayım demek. Çarpı değil aslında yalan söyledim, yalan sayılmaz da üşendim anlatmaya, böyle sonsuzluk işaretinin yarısı gibi, kurdele gibi bir şey yaparım ekseriya. Çarpı "ret" anlamına gelir bende, ondan yapmıyorum beğendiklerime çarpı.


Adaletsiz Eros'a

İkimizi de aşka düşür.
Sana tanrısın derim Eros!
Sen tut beni yak, onu gözet;
İşte bu tanrılığa sığmaz.
Rufinus (i.ö.50-50)


Bu Rufinus 'u pek sevdim ben. Bilmiyorum neden, kanım ısındı kendisine. Benim aklım bir türlü ermiyor, bi- şöyle gönülden kabul edemiyorum insan-oğlunun var olduğundan itibaren hiç değişmediğini. Öğrenmediğini neslinden hiç bir şey, aynı duyguları hep taşıdığını; hem, bencil, pervasız, fena, zalim, acımasız, kalpsiz, kötü kalpli, hem saf, inanan, iyi kalpli, duyarlı, iyi, iyilik peşinde olduğunu unutuyorum ben hep. Böyle i.ö 50'de aşktan bahsedilmesi sanki aşk benle var olmuş gibi tuhafıma gidiyor bir an. Biliyorum saçma ama gidiyor işte...


İnsan Sevmeyen Timon'a kötü gelen öteki dünya


- Söyle Timon, bura mı, yok sa ora mı kötü?
- Bura kötü! Daha çoksunuz burada çünkü.
Kallimakos (i.ö.3.yy)  


Hele şuna bir bakın, daha İsa'dan bile önce insan insanın kötülüğünü tartışır olmuş. İnsanın dünyaya ve kendine ettiği bıktırmış. Timon 'da biraz insanoğlu üzerine düşünmüş, öyle lafı ortaya hemen atan bir adam da değil ki sözüne kulak verilmesin,  Eflatun'un Akademisinde eğitim görmüş, Akademiyi bir zaman oldukça etkilemiş bir filozof nihayetinde. Demek insanoğlu her zaman kötüymüş...


Göze Girmek İçin

Hep ölmüş ozanları beğenirsin
Översin, Vakerra
Beni beğenirsin diye, doğrusu,
Ölemem, Vakerra.
Martialis (i.s.40-104)


Şiir Kitapları


Kimi iyi, kimi orta, çoğu da kötü
Şiirlerimin. Elden ne gelir, Avitus?
Başka türlü yazılmıyor kitap dediğin.
Martialis (i.s.40-104)


İşte bunları okuyunca emin oldum; bir tek bana zor değil ki bu yazmak. Aslında zor olup olmadığından değil de, güzel değilse bırakmalı gibisinden bu kıvranmalarım.Yoksa, İlhan Berk usta demiş zamanında, daha ne densin; " yazmak cehennemdir."
Madem bu kadar kendimizden bahsettik. Bir sır daha verebiliriz, kolay gelmez böyle anlar ; Esengül...
Bu kadını niye seviyorum bir tülü anlamıyorum ben, ama seviyorum, öylesine. Çok genç yaşta ölmüş, yirmi beş gibi ondan belki. On yedi yaşında en ünlü gazinolarda söylemeye başlamış, İzmir fuarında,  Maksim gazinosunda assolist olmuş. Bence kendi grubunun en iyilerinden. Ama ben sanki daha önceki yaşamımda oymuşum gibi hissediyorum, öyle içleniyorum baktıkça. Ne kadar komik şeyler düşünüyor insan! Sanki hayatı avuçlarından kayıp gitmiş, tutamamış gibi, üzülüyorum O'na. Yumuşak ta bir sesi var aslında, sesi güzel...
Küçükken Adnan Şenses ile çevirdiği bir filmini izlemiştim, zaten tek filmi varmış, O'nuda izlemişim. Düşünüyorum; o filmi izlerken, bu şarkı, bu kadın, o film, bir şey daha olmuş olmalı evde. Ben onu unutup bunları koymuş olmalıyım yerine. Sanki zaten TV açıktı da, biz tesadüf o sesleri duyuyorduk. Ama hiç hatırlamıyorum işte bir şey. Belki de olmamıştır bir şey. Yok yok olmuştur, bazen üst üste beş kez dinleyebiliyorum çünkü bu şarkıyı, kesin olmuştur... Bir de bunca uğruna kavga edilen, gazino sahiplerinin kendi gazinosunda söyletmek için yarıştığı, silah çektiği, kısa ömrüne onca kaset, oncan şarkı sığdıran birinin cenazesi böyle mi olmalıydı. İşte ben böyle takılıyorum bu kadına, bilmiyorum...

Taht Kurmuşsun Kalbime by Esengül on Grooveshark

Evet, bu yazı yazma meselesini de böylelikle kapattık..

17 Aralık 2011

Yazmaya Değer Bir şey

Dedi ki; geceleri arar diye telefon koynumda yatıyorum. Arıyor da tabi. Aramasa, önceden arayıp ta bana bu alışkanlığı kazandırmamış olsa, yine de öyle uyurdum biliyorum.Annem fırlamasın diye sesini kısıyorum. Daha titreme başlamadan uyanıyorum neredeyse. Elim karıncalanıyor gibi, bir bakıyorum telefon. Sık olmasa da arar bazı geceler. Denedim mi bilmiyorum ; O burada değilken yani beş yıldır bir başkasına bakmayı, denememişimdir herhalde, denesem hatırlardım çünkü. Bir başkasına baksam, görsem, O'nun yerine başkasını koymaya kalksam bilirdim, bilirim. Dokuz yıl. Dokuz yıldır seviyorum ben O' nu... Dört yılı burada beş yılı yurt dışındaydı. Buradayken hiç bilmedi beni, benim O'nu bildiğim gibi. Arkadaşımdı, sık sık görüşürdük ama hiç bir zaman kalbimde başka bir yeri olduğunu söyleyemedim. "Neden ?"

Çok korktum, gider diye çok korktum, bu halinden de mahrum kalırım diye çok korktum. "Hangi halinden?" Böyle;  yanımda, arkadaşım halinden, arasam gelir, üzülse gelir, omzumda ağlar, erkekleri anlatır, kızları anlatır, ailesini anlatır, O anlatır ben dinlerim. Gözlerine bakarım hiç rahatsız olmaz, ellerini tutarım öylece bırakır avucuma, hiç tereddüt etmez. Aramıza tedirginlik girsin istemedim. Öyle oldu işte, söylemedim söyleyemedim. Hem aşklar bitmiyor mu eninde sonunda, belki böylesi daha iyiydi.

"Ya diğer yaşayacaklarınız, yaşayamadıklarınız ?" Düşündüm tabi onları da, düşünmez miyim. O' na her baktığımda gözlerimi gözlerine dikerdim. Bazen derdi;  ne kadar dikkatli bakıyorsun. Ben dudaklarını görmemek için öyle yapardım oysa. Uzun çok uzun siyah saçları, küçük, böyle uzak doğulu gözleri vardı, esmer ama beyaz tenliydi, yapısı da öyleydi biraz, ince, minyon..."Sen gibi yani."  Ben gibi sayılır, ama o daha ince. Bir kere kesti saçlarını çok kısa, uzadı ama yine iyi oldu." Sonra ?" Sonra, uzaklık bir şeyleri yetiremez oldu sanırım. Yetmiyordu. Yine sık sık konuşuyorduk, "msn" var, "skype" var, telefon var, e-posta var. Ama olmayınca yetmiyordu işte. Bir gece birden dedim.Konuşuyorduk telefonda. Bir boşluk oldu, benim konu açmam gerekiyordu öyle bir boşluk. Dedim; hep benim olsana ! "Ne !" dedi. Sanki hayatında daha şaşırtıcı bir şey duymamış gibi " Ne!" dedi. Benim işte. Benle ol, başkaları olmasın artık, anlatma. Buraya gel, benimle kal, gitme hiç..."Kapattın hemen telefonu"
Vallahi öyle yaptım, nereden bildin. "Senden bildim, nereden olacak. Bunca yıl susan cevap bekler mi hiç ?"
Sonra hiç bir şey demedi hiç, bende sormadım. Bir kaç yıl da öyle geçti. Sanki hem daha yakın hem daha uzaktı. Kimse olmadı hayatında, bana da bir şey demedi ama. Dün gece aradı en son. "Eeee"

Dedi ki; Haftaya geleceğim ya ben hani, dışarı falan çıkarız, görüşürüz bol bol dedik ya. Evet, hep dedik öyle. Kalabilecek miyim uzun vakit belli değil ama senle başka türlü olmak istiyorum ben. Başka? Başka işte, senin dediğin gibi... " Kapatmadın herhalde telefonu"
Gel, hemen gel.Şimdi gel dedim..."İyi demişsin".
İşte o kadar heyecanlıyım ki , anlatıverdim bunları sana. Sıkmadım değil mi ? On gün kaldı gelmesine..." Yok canım, ben de çok heyacanlandım, gerçek. Her şey gönlünce olacak bak, çok sabır eylemişsin sen, dahası selamettir, vallahi..."  Ve şarkı başlar...

Böyle aynen bir çırpıda anlattı sahi. O'nun kadar heyecanla dinledim bende. Öyle hem dalarak hem en yakınına hem kırk kat yabancıya anlatır gibi anlattı. Sanki kimseye anlatmamış gibi ki,  çok yakını da değilim hani.
Yazmaya değer mi bu örneğin, böyle dedim sonunda kendi kendime?.. Ne çok aşk hikayesi var yazılmış, ne ben ünlüyüm her yazdığım en azından bir gözden geçirilsin ne anlatacağım kişi ünlü, merak edilsin.
Biz yazma aşkına deneyelim, deneyelim görelim öyleyse...

15 Aralık 2011

Yazmaya Değer

Ne zaman yazmayı düşünsem, özellikle de son zamanlarda, böyle diyorum; yazmaya değer bir konu mu ? Güzel cümleler geliyor aklıma, kuruyorum da arkasından başka güzel cümleler, yine yazamıyorum, yazmıyorum. Kitapları, filmleri, anıları, hikayeleri, gündelik olayları, geçmiş olayları, üçüncü sayfa haberlerini, tarihi olayları düşünüyorum ama hiç gelmiyorlar bana yazmaya değer. Yazılanlara bakıyorum, sevmiyor değilim bir salata tarifinin detaylıca anlatılmasını mesela, eski bir kalp ağrısının sayfalarca canlandırılmasını yeniden, gündemden bir haberin eleştirisini, bir pazar günü gezmesinin gülücüklerle bezenerek kağıda, yok yok, ekrana dökülmesini. Seviyorum, keyifle de okuyorum çoğunu. Kendim yazmaya gelince, neden okusun ki insanlar bunu diyorum. Kimi ne ilgilendirir ki benim her hangi bir konuda ne düşündüğüm diyorum ?

Sanırım, bir çokları gibi bana da deselerdi bu "günlük" mantığı tutar mı ? Hayır derdim kesinlikle. Herhangi bir konuda yetkinliği ispatlanmamış daha da doğrusu bilinmeyen birinin o konu hakkında söylediklerine neden itibar edelim ki değil mi? Ama dünya tam da bu yöne gitti. Film yorumlarından, kitap eleştirilerinden, internet ürün satışlarına kadar bir çok alanda ürün detayından ya da film künyesinden önce yorumlar okunur oldu. Ne kültürünü ne de düşünce sistemini hiç bilmediğimiz insanların yorumları kararlarımızda etkili olur oldu. Oluyor da, öyle...Buradan sonrasını bırakıyorum. Herhalde sosyologlar da inceliyordur daha konuyu.

Benim diyeceğim başka. Benim diyeceğim ; edebi bir eserin okunmaya değer olmasının nedeni konunun kendisi değil kesinlikle. Bu tespitimi de yazıya dökeyim ki bir daha tereddüt etmeyeyim dedim. Okunmaya değer olmasını bu noktada yazmaya değer olması ile eşleştiriyor gibiyim ama yazmaya değer olup olmadığı fikrinin - neden okunsun ki- fikrinden çıkmasından. Yoksa , yazmak safi okunmak ile ilgili değil. Çoğunluk öyle ama direkt değil bence. O çok başka bir konu.

Ana konumuza dönecek olursak; neden ben yolda-izde çeşit çeşit bekleme duraklarında Sait Faik'in ada vapuru ile İstanbul'a gelişlerini, meyhanelerde etrafı seyretmelerini, kahve köşelerinde not tutmalarını, mahallenin dedikodusunu yapmasını, öğlenlere kadar uyuyup akşam üstü gezmelerini kendi kendime gülümseyerek okuyorum mesela. Bana ne ! Hem olmuş bitmiş. Hem okuyorum hem de adaya gidip, belki tam da burada oturmuştu diye baktığı denizi görmeye çabalıyorum. Niye? Çünkü ben nerede olursa olsun okurken gülümseyebiliyorum. Çünkü, rutinin, sadeliğin, küçük hikayelerin hayatın ta kendisi olduğunu gözümün içine hiç acıtmadan soktuğu için. Bir de çok kıskanıyorum şahsını; az gelir, az harcama ,etrafa bakan ve de görebilen gözler, günün birazı gezinti birazı laf ebeliği, kalanı yazı yazmak...

Günlerce gözümün önündeydi Anna 'nın tren raylarında başının ne yönde durmuş olabileceği. Ruslara özgü bembeyaz teninden kıpkırmızı kanın ne yöne doğru aktığı. Gelen trene doğru bakarken gözlerindeki umutsuz ve kayıtsız bakış. Niye? Çünkü evli, üstelikte çocuk sahibi bir kadının genç bir subaya olan aşkını Leo Tolstoy sayfalarca anlatabildiği ve aradan geçen onca yıla rağmen hala görmüş gibi gözümün önüne getirebildiği için.

Anlatabilmek, kelimeleri seçebilmek böyle bir şey. Bazen, bazı cümlelere baktığımda, kırk yıl düşünsem ben o kelimeyi oraya koyamam gibi geliyor. Ne yazık yazmaya yeltenen ben için her zaman sorun olmuştur anlatabilmek. Ben ne kadar çok kelime bulursam bulayım yetmez gibi gelir bazen anlatmaya...

İşte, hikayeyi hikaye yapan ne olduğu değil, nasıl anlatıldığı. Hayatı hayat yapan her sabah aynı yerden doğan güneş değil, ona bakınca görebildiğimiz şey, hikayemizi hangi dilde yazarak ilerlediğimiz...

Devamı olacak...Dedim ya ne kadar yazsam eksikmiş gibi geliyor, ondan...

28 Kasım 2011

Evet, salağım...

Vesikalı Yarim filmi hakkında yazdığım neredeyse iki sayfalık metni yanlışlıkla sildim. Özene bezene bir haftadır uğraştığım, diyaloglarını sahneleri on kere izleyerek kopyaladığım, her bir sahnesini ezberlediğim o güzelim filmi ilmek ilmek anlattığım yazıyı benzer isimle kayıtlı diğer yazıyı sileyim derken sildim ! . Evet salağım... Evet, niye herşeyi böyle silmeye meraklıyım, hemen ortadan kaybolsun, gözüm görmesin ruh hali içindeyim bende bilmiyorum. Hep her yer temiz olsun, fazlalık hiç bir şey olmasın,neye ihtiyacım varsa o bulunsun başka da birşeye gerek yok diyorum.
Bir keresinde bilgisayardaki sistem dosyalarını fazla dağınıklar diye bir araya topladım, hepsini güzelce klasörledim, yerleştirdim bir köşeye. Bilgisayar kendini kapatıp bir daha açılmayınca götürdüğüm on üç-on dört yaşlarındaki sevimli çocuk: "Abla sen bunlara hiç dokunma. Bunlar gizli dosyalar, senin işine yarayacak hiç bir şey yok burada, ben onları şimdi doğru yerlerine aldım, onlara sakın dokunma " dedi. "İyi de karışık duruyorlardı, kendi dosylalarımla karışıyorlar " dedim. "Tamam ben onları görünmez yaptım merak etmeyin" dedi...
Gerçekten güzel yazı olmuştu. Hem de uzun zamandır yazamazken, zihnimi ve parmaklarımı açmıştı...