Metin Erksan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metin Erksan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2015

M.Erksan ve Kuyu filmi

"Sinema elbette eğlence içindir öncelikle. Konferans dinlemek isteseydik üniversiteye, vaaz dinlemek isteseydik camiye, öğrenmek isteseydik kütüphaneye gidebilirdik. Sinemaya gitmek istiyoruz çünkü eğlenmek istiyoruz" -Metin Erksan.

Susuz Yaz (1963)
"Neden her şeyin bir anlamı olmak zorunda" demişti yönetmen David Lynch' de bir röportajında. Çok beğendiğim, ağzım açık izlediğim yönetmenlerdendir Lynch. İkiz Tepeler gibi gerçekliğin ötesinde, aynı zamanda basit, küçük bir kasabada geçen çok gerçek, bütününe baktığınızda "manyak" bir dizinin, Mulholand Dr., Kayıp Otoban, Fil Adam gibi her karesinde bir anlam olan filmlerin yönetmenidir.

Şimdi, hem Lynch hem de Erksan gibi adamların işlerini hiç de dedikleri gibi yapmazken böyle söylemlerde bulunmaları garip mi geliyor? Değil. O kadar ciddiye alıyorlar ki yaptıkları işi, işin özünü kaçırmadan yapıyorlar. Evet, bir eğlencedir öncelikle sinema, onun için var olmuştur, fakat eğlence aracılığıyla ifade etmektir söylenmek isteneni. Eğlence olması, zevksiz, renksiz, keyifsiz, anlamsız bir ifade olacağını göstermez. Lynch filmlerindeki her karakterin her hareketinin neredeyse bir anlamı var.
Kuyu (1968)
Metin Erksan deyince, az buçuk sinema ile ilgilenenler Sevmek Zamanı, Susuz Yaz, Acı Hayat gibi filmleri ilk başta sayabilirler. Metin Erksan tarzının keyfine varmak için harika örneklerdir bence de. Ben size bir de Kuyu filminden bahsetmek istiyorum. Dönemin ünlü yıldızlarını -Koçyiğit, Girik, Şoray-, gibi sollayarak Nil Göncü isimli çok genç, lise çağında bir kadın seçilmiş baş role. Sanırsınız o köyden biri. Oysa Nişantaşı lisesinde okumuş, tiyatro eğitimi alan bir şehirli. Çok başarılı, çok gerçek, çok yalın bir oyunculuğu var. Karşısında muhtemelen bir daha hiç, ya da çok az filmde başrol oynayacak olan Hayati Hamzaoğlu var. Ben filmlerdeki kötü adamlara daha bir dikkat ederim. Hani, iyi olmak kolaydır, insanlar sizi sever, beğenir, yolda görür gülümser. Oysa kötü olmakla, hele o dönemlerde rolün üstünüze yapışmasını, bir daha jön olamamayı, insanların size tepkisini ve kenarda köşede kalmayı seçmiş olursunuz. Gerçi bizim sinemamızda belli başlı birkaç aktör ve aktris hariç rol seçme, tercih yapma, istekte bulunma fırsatlarının olduğunu sanmıyorum.
Erksan'ın bir kaç filminde görülen bir özelliğidir; bizim figüran bildiklerimizi o baş role taşıyabiliyor. Susuz Yaz'daki Erol Taş'ta Hayati Hamzaoğlu kadar iyi oturmuştu mesela.

Köylülüğümüzün hikayesi Kuyu. Tutku hakim tüm konuya neredeyse, diğer; Sevmek Zamanı, Acı Hayat, Susuz Yaz' da olduğu gibi. Fakat bu, sınırları karşımızdakinin cevabıyla çizilmiş bir tutku değil, ısrarda beis görmemek, çoktanbizim olduğunu düşündüğümüzü talep etmek. Kuyu filmi neredeyse bir, kadının adı yok filmi. Hayır, asla bir cevap değil Osman için. İstedikçe istiyor, kovdukça geliyor, sustukça bağırıyor. Ve o tutku ile sevdiği Fatma tecavüze uğradıktan sonra "itin kokladığı et" oluveriyor. Yetmiyor, öyleyse yine de benimsin, hepten benimsine dönüyor. Erksan'ın Mülkiyet üçlemesi olarak adlandırdığı bir serinin sonuncusu olan Kuyu (1968), -insanın, bedenin mülkiyetini anlatıyor. Yılanların Öcü (1962) -toprağın, Susuz Yaz (1963) -suyun mülkiyetini.

Kuyu (1968)
Nisa süresi 19, "kadınlara iyilikle davranın"  ayeti ile açılıyor film. Filmin konusundaki ironi, bütün köylülerin İslamdan ve gereklerinden bahsederken atladıkları bu ayet, insan evladının işine gelen hesaplara göre yaşadığını anlatmanın güzel bir detayı olmuş. Altmışlardan sonra, bir daha doksanlara kadar nadiren görebildiğimiz harika bir gerçekçiliği var Erksan filmlerinin. Ertem Eğilmez kadrosu ve filmleri ile her ne kadar eğlensek, gülsek, ağlasak da sinemamızın anlattıkları denince bunlardan daha ötesi de gelmeli aklımıza. Yeşilçam sineması deyince aklınıza gelen ne varsa onun filmlerinde yok değil; zengin köylü ağalar, fakirliğin zorlaştırdığı, zenginliğin ayırdığı aşklar, kötü anneler, ihanet eden kadınlar, zalim erkekler, hepsi var fakat işlenişi insanın tüm yönleriyle beraber olduğu gibi, insan gibi. Kötülük, iyilik, insanda olduğu gibi, insan kadar. Tesadüflerin değil olabileceklerin, olanların hikayeleri onunkiler... En azından ben öyle görüyorum. 

Aşağıdaki kısa belgesel 11 Mayıs 2009'da, ölümünden bir kaç yıl evvel, Cem Ertesen tarafından çekilmiştir. Ustanın kendi sesinden Türk Sineması tarihini kısaca dinlemek isteyenlere sunarım, buyurun:

05 Ocak 2012

Aşkın Anatomisi : Sevmek Zamanı

"...Sana dünyada hiç bir erkeğin bir kadına aşık olamayacağı kadar aşığım. Sana aşık kalmak istiyorum..."

Sevmek Zamanı filminden.
Filmin ana konusu bu repliğin üzerinden gider. Tuhaf, anlaşılması zor, hem o dönem hem de kendinden sonraki dönemlerde türünün (?) nadir bir örneğidir. Çekildiği 1965 yılında hiç bir sinemada gösterime girememiştir. Döneminin eleştirmenlerince, kimince deli saçması kimince dehanın ürünü denmiştir. 1963 yılında Türkiye'ye ilk önemli hatta en önemli büyük sinema ödülünü kazandıran Metin Erksan, Susuz Yaz ödülünden iki yıl sonra yaptığı bu filmi tamamlamak için evindeki eşyalarını satmıştır. Öyle bir tutkunun eseridir. Muhtemelen de filmden para kazanamayacağını bilerek yapmıştır bunu.

Kendinin farkında olan yönetmenlerden Metin Erksan. Diyor ki bir röportajında; "Ben onları günlerce düşünüp yazıyorum neden 50 kuruşa okusunlar ki",  eleştiri makaleleri hakkında. Öyle açık ki film içinde; asıl oğlanın asıl kıza, "aşk benim aşkım bundan sana ne" ifadesinin içselliği... Bir yandan da ülkemizin ilk eleştirmenlerindendir. Ömer L.Akad kendisi için; "dahiliğin sınırındadır", demiştir. Ezel Akay Hacivat Karagöz filmini kendisine ithaf etmiştir. O ise; "türünün ilk örneği filmim, yılın en iyi filmi", gibi yakıştırmaları kendi filmleri için kullanan yönetmenler ve bir çok sinemacıyı  "doğdukları yılı milat sanıyor bu insanlar." ifadeleriyle eleştirmekten geri durmamıştır. Zamanında, film için rejisör; " tanrı-kraldır" diyerek, daha yeni yeni "tiyatro oyuncunun, sinema yönetmenindir." önermesini çok önceden söylemiştir.

"...Buraya seni görmeye geldim ama artık görmek istemiyorum. Bütün diyeceğim bu..." Diğer bir çarpıcı repliğidir. Yaşam içinde, o anlarda hissedilen ama çoğunluk ifade edilmeyeni öylece koyuvermiştir ortaya. Ömer Akad'ın hemen arkasından bu filmi getirmemenin bir nedeni de film, çok hayal dünyasından çıkma gibi dursa da anlatım çokça gerçekçidir. Budur der!; Aşk budur, böyledir... Sezen Aksu'nun şarkısında geçen; "aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk" önermesinin sahibi Metin Erksan'ın bu filmde aşkı anlatış biçimi -abartı denilse bile-, "Otomatik Portakal' ın", şiddeti anlatış biçimiyle aynıdır... Otomatik Portakal, şiddetin anatomisi ise, Sevmek Zamanı' da aşkın anatomisini anlatır...
Sevmek Zamanı filminden.
Belki de günümüzde hala konuşuluyor izleniyor olmasının bir nedeni de; kişilerin birbirine önce fotoğraflardan aşık olmasının çok mümkün, sık sık deneyimlenebilen bir süreç olmasındandır. Aşk biraz öyle değil mi; bizim, çerçevemize uygun gördüğümüz bir resmi oturtmamız. Siyah uçuşan saçları sevmemiz en çok, unuttuğu atkısına sarılmamız haftalarca, bir mendilinin peşinden koşmamız bir dönem, kalemini, silgisini saklamamız. O'na ait olan nesneler karşısında yenik düşmemiz, kahrolmamız, onun yerine, verdiklerini, yaptıklarını bozup atmamız... Aşk biraz da nesne fetişizmi değil mi?

Müşfik Kenter'in gözlerinin altının o kadar kırışık olmasının,kırışık görünmesinin filmle bir ilgisi var mı acaba diye çok düşünmüşümdür. Sema Özcan 'ın gözleri bir parça korkutur beni. Bakışı dik diktir... Meral (Sema Özcan), kendi öznesine değil ısrarla resmine aşık olan, aşkının kirletileceğinden, karşılık bulamayacağından bulsa bile bir gün nasıl olsa biteceğinden korkarak ısrarla kendisinden kaçan boyacı Halil'e (Müşfik Kenter) kızgınlığından, evinden aldığı kendi fotoğrafını bir naylona sararak koşa koşa Halil'e getirdiği sahneye bayılıyorum. Hem komik hem tuhaf. Öfkeli ama nesnesini sevmesine razı olmanın çaresizliğiyle... Sürekli birbirlerine zıt siyah ya da beyaz giyinmelerinin , statü farklılıklarını anlatmak için olduğunu söyleyenler var, emin değildim, lakin aralarında statü farklılığı olmayan Başar ile Meral'in bir sahnede aynı kumaştan palto ve şapka klerini fark ettikten sonra olabilir diyorum...

Filmi günümüze kadar getiren ve en önemli baştan çıkarıcılıklarından biri de her bir sahnesinin fotoğraflanabiliyor olmasıdır... En sevdiğim ve işte imge dediğim sahnelerden biri de; Başar ile Meral'in düğününde bizim sadece ikisini  görmemiz, dans eden misafirleri gölge şeklinde görmemizdir. Diğerlerinin ne konumuzla ne de sahneyle ilgisi olmadığının ve insanlar kendi dünyalarında eğlenirken gelin ve damadın ne kadar farklı bir dünyanın içinde olduklarını anlatmanın tek yoluymuşcasına güzel... Müzikleriyle, yağmuruyla, denizi ile, ormanı ve sessiz, kimsesiz Büyükada atmosferi ile Sevmek Zamanı bir aşk filmidir, ama ne romantik ne de dramdır. Sadece aşkı anlatır... Aşkın nasılda bir delilik, bir sanrılar dünyası olduğunun, nasıl da kişinin kendine ait, kendiyle ilgili, kendi bencilliğinde olabildiğinin iyi bir ifadesidir...