06 Eylül 2010

Bin Muhteşem Güneş...

Yazar         : Khaled Hosseini, Afganistan
Orjinal adı: A Thousand Splendid Suns "Bin Muhteşem Güneş"

"Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma Meryem...Seninle benim gibi kadınlara yalnızca bir, tek bir marifet gereklidir, oda zaten okulda öğretilmez. O da tahammül. Sabretmek. Katlanmak. Sahip olduğumuz tek şey bu yeteneğimizdir....Bir erkeğin kalbi fesat, habir bir şeydir Meryem. Bir ananın rahmine hiç benzemez. Kanamaz, sana yer açmak için genişlemez." 
Okula gitmek isteyen ve sürekli babasının yolunu gözleyen Meryem'e böyle diyordu annesi "Bin Muhteşem Güneş"',de Adını İranlı şair Saib-i Tebrizi'nin Kabil için yazdığı aynı adlı şiirinden alan bu kitabı okuduğumda, ilk kez bir kitabı okuduğumda, ağladım... Çok iç acıtıyor, acındırmıyor ne kahramanlarına ne yerine koyup hayal ettiğiniz Afgan kadınlarına, ama sizin içinizi derinden acıtıyor...

"Bu şehrin ne çatılarını ışıldatan ayları sayabilirsin,
ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi."  

Roman, biraz  17 yy. da söylenen bu beyit ile hiç ilgi kuramadığınız Kabil'de, biraz da Afganistan'da şairlerin kenti olarak bilinen Herat'da geçiyor. Etkileniyorsunuz, dokunmak istiyorsunuz Leyla'nın kanayan dudaklarına, Meryem'in çatlayan derisine, Azize'nin çığlığına... Bilmek, bir şey yapamadıktan yapmadıktan sonra ne kadar anlamsız, can yakıcı dediğiniz zamanları çok yaşıyorsunuz... Bilmemenin, hiç duymamanın mutlu aptallığına bürünmek, dönmek istiyorsunuz... Kitabın, yazarın ilk kitabının da iki Afgan erkek çocuk hakkında oluşundan, ülkesini terk ederek ABD'ye yerleşmek zorunda kalışından, anılarından derlemeler olduğunu anlıyorsunuz, hem bundan hem zaten ülke hakkında bildiklerinizden;  diyemiyorsunuz ki yalandır diyemiyorsunuz ki yoktur bu kadınlar, diyemiyorsunuz ki geçmiştir, bir daha da olmayacaktır. Hem zaten duymayan kalmamıştır , dünya duymasa da komşu ülkelerden, medya da oradadır, oraya giden otobüs, uçak, trenler zaten doludur, yürüyüşler, gösteriler başlamıştır, yardım kuruluşları çoktan mülteci kamplarını boşaltmıştır diyemiyorsunuz... Bir daha Meryem gibi yaşamayacak kimse diyemiyorsunuz... Her sahnesi aklımda, izlemiş gibi, orada yanlarında bir hayaletmiş gibi , öyle iyi, öyle net betimlemeleri var yazarın...
"Ne demişti, o gün kapıdan çıkarken, en son ne demişti.", bazen böyle bir soruyu günlerce düşünebilir insan, bilinmesi hiç bir şeyi değiştirmese de, düşünebilir.  Bu durumu öyle güzel anlatıyor ki yazar Leyla ile birlikte düşünüyorsunuz, -ne demiş olabilirdi Tarık o anda, ne!- hiç bir şey fark etmese bile... Ömründe sadece iki kere imza atıyor Meryem. Öğreniyorsunuz ki şimdilerde Afganistan'da  kadınlar kocalarını iki kişinin tuttuğu bir örtünün altına tutulan aynadan bakarak seçiyor yada görüyor... Öğreniyorsunuz ki insan değiller onlar, sadece kadınlar...
1960'lardan başlayarak 2000' lere kadar Afganistan tarihini dönem dönem yaşatıyor size; Rusya'nın işgalini , ABD'nin Ruslar'la baş edebilmek için Taliban'ı nasıl desteklediğini, büyüttüğünü, Pakistan sınır kamplarında nasıl militan eğittiğini. Rusya'dan kurtulunca, mülteci kamplarında doğan ve Taliban eğitimlerinden başka eğitim almayan yeni Afgan gençliğinin nasıl Afganistan'ı kurtarmaya çalıştığını anlatıyor... İlk kitabında ABD'nin Afganistan'ı kurtardığı izlenimlerinden çokça bahsetse de yazar, ikinci kitabı olan bu kitapta daha farklı açılardan, daha gerçekçi, daha detaylı bir tarih yazmış... 

Kabil'in ağaçsız, kuru, yarı asfalt yarı toprak yollarını, sıcağın hala çok olduğu güneşli ikindilerini, tahta bahçe kapılı evlerini, burkalı kadınlarını, soğuk, beyaz seramik kaplı hastane koridorlarını uzun süre unutamaya bilirsiniz... Kesişen hayatlar, yaşamdan değerli dostluklar, yaşama tutunduran aşklar ve anneler!... 

İki kadın, iki anne, iki çocuk, bir koca, iki baba, bir sevgili, Taliban ve Afganistan.Yok varsaymak isteyeceğiniz bir hikaye...

04 Eylül 2010

Üvercinka.

"Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden 
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor Bütün kara parçalarında Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil  
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil."
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım
Ama ayrıca aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın."


Senin bir havan var beni asıl saran o Onunla daha bir değere biniyor soluk almak

Cemal Süreya...

Üvercinka ;  Slav dillerinde kadınlar için _ka  eki kullanılıyor. Acaba C.Süreya güvercin ile _ka ekini mi birleştiriyor ? "ka" burada bana Afrika'yı da çağrıştırıyor...1958' de yayınlanan ilk şiir kitabında yer alır, aynı zamanda kitaba adını veren şiiridir. Çocukluk aşkı olan ilk eşinden ayrıldığı dönemlerde tanıştığı, Eskişehir'de dairesinde çalışan bir kadının adı olduğu da söylenir...
İkinci Yeni’nin önde gelen şair ve kuramcılardan, deneme yazarı, dergici Cemal Süreya son şiiri ; "Ölüyorum tanrım
henüz yayımlanmadan, 9 Ocak 1990’da İstanbul’da öldü; Kulaksız Mezarlığı’na gömüldü. Asıl adı Cemalettin Seber olan Cemal Süreya 1931’de Erzincan’da doğdu. Dersim harekâtı sırasında ailesi Bilecik’e sürgün edildi. 1947’de Bilecik Ortaokulu’nu, 1950’de Haydar Paşa Lisesi’ni, 1954’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nü bitirdi. Maliye Bakanlığı’nda müfettiş olarak çalıştı. 1965’te istifa etti ve 1966-1970 yılları arasında, dönemin en etkin edebiyat dergilerinden biri olan Papirüs’ü 47 sayı çıkardı. 1971’de yeniden Maliye Bakanlığı’na döndü. Tetkik Kurulu üyeliği, İstanbul’da Darphane ve Damga Matbaası müdürlüğü (1975) yaptı. 1978’te Kültür Bakanlığı Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyesi oldu. 1982’de müşavir maliye müfettişliğinden emekliye ayrıldı, yayınevlerinde danışman, ansiklopedilerde redaktör olarak çalıştı. Oluşum, Türkiye Yazıları, Maliye Yazıları dergilerini ve Saçak’ın kültür-sanat sayfalarını yönetti. Politika, Yeni Ulus, Aydınlık gazetelerinde, Yazko-Somut, 2000’e Doğru dergilerinde köşe yazarlığı yaptı. Süreya’nın ilk şiiri “Şarkısı Beyaz” 1953’te Mülkiye dergisinde çıktı. Çeşitli dergilerde çıkan şiirleri, daha çok Pazar Postası’nda yayımladığı kuramsal yazıları ve ilk kitabı Üvercinka (1958) ile İkinci Yeni şiiri’nin kurucularından biri kabul edildi. Şiirin Anayasa’ya aykırı olduğunu, tabiatın ahlakı kovduğu yerde ortaya çıktığını vurgulayan şair, biçim kaygısının ağır bastığı ilk kitabında yeni bir imge ve söyleyiş peşindeydi. Enis Batur’un değerlendirmesine göre İkinci Yeni, dört dörtlük ifadesini Üvercinka’da bulmuştu. Uzun aralıklarla yayımladığı Göçebe (1965) ve Beni Öp Sonra Doğur Beni’de (1973), “kavimler kapısı” dediği Anadolu coğrafyasına ve tarihe açıldı. “Güneşten yırtılan caz, kavaldan akan gökyüzü” olarak tanımladığı şiirinin “Doğu-Batı şiirinin bileşkesi değil, çelişkisi” olduğunu söylüyor ve şu açıklamayı yapıyordu: “Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliği budur. Dipte tarih içinde uygarlık ve varolma sorunu tartışılır. Mitler, günlük hayatın küçük olaylarına dağılarak somutlaşır.” Üvercinka ile 1958 Yeditepe Şiir Armağanı’nı, Göçebe ile 1966 TDK Edebiyat Ödülü’nü alan Cemal Süreya, Sıcak Nal ve Güz Bitiği ile 1988 Behçet Necatigil Şiir ödülünü Kazandı.
(kaynak : Atatürk Enst.BÜ)

02 Eylül 2010

Gidenler...Kalanlar...

Eylül ayını sevmiyorum. Çok ölüm var.
Yılları hatırlamam genelde nedense, ama ayları ve günleri unutmuyorum...O yüzden Eylül günlerini Eylül gelmeden düşünüyorum...
Ölüm acısının evreleri varmış; öyle der bir dostum.O evreleri geçip geçip bir daha geliyor insan bazen...İnsan unuturmu ölmüş olduğunu andığının, unutuyorum ben bazen, hatırladığımda öldüğünü yine inanmıyorum yine inanamıyorum...
Gülseren ;  En güzeli değildi kadınların, çok güzeli de değildi, başkasına sorsan güzel bile değildi belki ama güzeldi bence...Belki iyi değildi, kaprisliydi, sinirliydi, alıngandı, agresifti, soğuktu onlara göre ama benim arkadaşımdı ve hiç te öyle değildi...Kanlı canlı yürüyen, konuşan, gülen, koşan birinin "yok" olmasının anlaşılmasının beklenmesi çok acımasızca...Hiç bir şey farketmedi "dünya" için, ha bir eksik ha bir fazla. Yine dönüyor yine dönüyor...Biliyorum, birileri için çok şey farketti ama sadece O'nun için herşey değişti...Artık yaşamıyor...
Selamlar olsun O'na...
İnsanın yaşam karşısında hep kaybedecek oluşunun keskin netliği ve bunun can yakıcı bilinemez zamanlaması ! Buna rağmen yaşama tutkuyla bağlanabiliyor olmamız gücümüzden mi güçsüzlüğümüzden mi, inadımızdan mı umarsızlığımızdan mıdır anlayamıyorum...

Diğer bir dost göndermişti :

" Hangimiz Önce Ölecek".

"Her yokladığında şiddetle savuşturduğumuz 
Tetik bekleyen soğuk sancı:
Kim önce ölecek içimizden?

Kendi zehiriyle mühürlü soğuk ter
Sustukça çözülen soru
Zamanının sağlamlaştırdığı saydamlıkta
Arkadaşlar: hayat akrabalığı

Rastlantıların gizli yasası:
Seçimden zorunluluğa evrilmiş
Gizli kader ortaklığı

Yanyan çatılmış haritalar
Birlikte geçilmiş yollar
Zamanla adına dostluk denilen
Sayıma gelmez nice ayrıntı

Hangimiz ölecek ilk
Ve ardında kalanlar
Nasıl var edecek onun yokluğunu?

Hepimizin kalbini birbirimizden  habersiz yoklayan
Dilsiz kurşun, uğursuz kuşku:
Önce kim ve sonra nasıl
Sürdürecek eksilmiş toplamı
İçimizden biri ölmeden bilmek
Yokluğunun nasıl bir hayat yaptığını

Hayat eksiltememişken bizi birbirimizden
Ölüm hangimize verecek sırasını? "
M.Mungan

31 Ağustos 2010

Çelişki...devamı...

Bir zamanlar Gandhi'nin dediği gibi "Birisi hayatında bir şeyleri başka bir taraftan yanlış yapıyorken diğer taraftan doğru yapamaz, hayat bölünümez bir bütünlüktür."

"Aslında hiç bir koşul ne iyidir ne de kötüdür. Yalnızca öyledir. Bizim algılamamız onu iyi ya da kötü yapar. İyi haber şu ki; algılama bizim kontrolümüz altındadır."

"Bütün kelimelerinin arasındaki sessizliği duyacak kadar dikkatle dinleyen kaç kişi tanıyorsun."

"Bir çok insan ölene kadar nasl yaşaması gerektiğini keşfedemez."
 
"Bizler asla kendimizi gördüğümüz biçimle tutarlı olmayan eylemlerde bulunmayız.

Düşünme biçimin gerçekliğini yaratır.Neye odaklanmışsan onu elde etmek zorundasın.Ve düşüncelerin eylemlerini etkiler.Bizi yaşamımızdan alıkoyan şey dış gerçekler değil şartlarla yüzleştiğimizde tavır alma biçimimiz ve iç dünyamızdaki düşünce örgümüzdür."

"Aklının içinde dolaşan düşüncelerin sorumluluğunu üstlenmelisin.Bu da zihninde olumsuz düşüncelere yer olmadığını anlaman demektedir."

"Sadece başkalarının incittikleri insanlar ve içlerinde yaraları olan insanlar dışarı çıkar ve başkalarına zarar verirler."...

"Tolstoy'un "İnsana ne kadar toprak lazım" hikayesinde kısaca şu anlatılır ; Hayatımızı peşlerinden koşarak geçirdiğimiz şeyler gerçekte önemli değildir. Yaşamımız sonlandığında ihtiyacımız olan şey üzerimizi örtecek kadar topraktır.O zaman önemli olan geride ne bırakacağımızdır..." Robin Sharma.

Bazen reçetelerin izlenmesi gerektiğini düşünür bazen saçmalık olduğunu düşünürüm..."Yüzde Yüz Düşünce Gücü"  isimli bir kitap okumuştun uzun yıllar önce, şimdi çok doğru olduğunu düşünmüyorum kitabın fikrinin ama o zamanlar yaşamımı kolaylaştırmış olmasının asıl amacı olduğunu düşünüyorum.İnsanın yaşamış olduklarını hiç bir şey değiştirmiyor aslında, yaşam asla "olmamış" olmuyor. Sadece zaman yaşamayı kolaylaştırıyor.Kabullenilemeyen ölüm acılarından sonra alınan kimyasallar sadece geçmesi gereken zamanın geçebilmesini sağlıyor. Zaman geçtikten sonra ise "kolay" oluyor...Yaşamın bu anlamsızlığı, yanılsamaları, gerçek dışılığına mı ait olmak yoksa "güzel düşün güzel olsun" aforizmalarının arkasından giderek tutunmak mı yaşama?...Bu çelişkiye ölmeden önce karar verebilmiş olmayı merak ediyorum...

Geçenlerde aklıma geldi; "Şu an ölmem kadar yakın ihtimal seninle yolda karşılaşmamız...O kadar olası, o kadar yakın ama inanılmayacak kadar uzak,  tesadüfen karşılaşmamız..."

29 Ağustos 2010

Çelişki...

Ben çok az şeyden eminimdir...İnsanların, bazılarının, hayatın yaşanır mı yaşanmaz mı olduğundan, şevkle mi geri çekilerek mi yaşanacağından, ümitle mi beklentisiz mi, geçmişe mi geleceğe mi, hayata mı, ölüme mi yakın olacağından emin olmalarına gıpta ediyorum...Hayatın gerçekliğinden ve anlamlılığından kuşku duyarken, zamanı dolduracak eylemler ne kadar zor ise emin olunduğu zamanlarda yapılanlar o kadar kararlı, kolay olmalı!...Ama değil...Bence Hz.Muhammed (S.A.V.) burayı çok güzel tanımlamıştır:
"Hiç ölmeyecek gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış."

Hayat tamamen bu çelişki üzerine kurulu bence; herşey mümkün, hayata ne gerçek gibi ne de yokmuş gibi davranabiliriz ikisine birden inanmalıyız, ikisini birden gütmeliyiz...
İnsanların bu çelişkilerinden yola çıkıp sorun olarak topluma yansıyan zihin problemlerine, zaman zaman toplumların güçten düştüğü farkedildiğinde mantar gibi türeyen, ekonominin zayıflamaya başladığı dönemlerde pozitif bakın, gücünüze inanın, isteyin alacaksınız sloganlı reçete kitaplar ile çözümler üretilmesinden aslen hazzetmem fakat kimi zaman rahatlatıcı bulurum. Danışman, yazar Robin Sharma'ın iyilerden olduğunu düşünüyorum, bazıları:

* "Çok fazla TV izliyor, yemek yiyor ve endişeleniyordum.Bunların hepsi birinin sahip olduklarını yitirdiğinde duyması gereken acıyı duymaması için tasarlanmıştı sanki."

"Bazen sürdüğün izi daha iyi takip edebilmen için yoldan çıkman gerekir."

"Kendine karşı dürüstlüğün takip etmeli seni, tıpkı gündüzün geceyi takip ettiği gibi, olamazsın böylece kimseye sahtekar."

"Hayattaki en basit keyiflerin hayattaki en büyük keyifler olduğunu farkettim."

"Eleştirilmen kesildiğinde onlar için bir şeyler ifade etmiyorsun demektir."

"Asla kendini algıladığın biçimle uyumsuz bir davranış segilemeyeceksin."

"Her kimsen o ol ve ne hissediyorsan onu söyle çünkü seni ciddiye alanlar için çok farkedecek, almayanlar için farketmeyecektir."...( Gerçi, buna benzer anlamı veren bir cümleyi Mevlana'dan daha net söyleyen yoktur: ...)

"Bir zihin kendini yeni bir zihne bir kere açtı mı bir daha eski haline geri dönemez"

27 Ağustos 2010

İki Yeşil Susamuru...devamı...

Biri sevgiden şöyle bahsediyor kitapta ;
" Alicia'yı sahnede izliyorum.Tek kelimeyle: Rezalet! İçki ve sigara, o güzelim sesini berbat etmiş. Uykusuzluk, şahane gözlerinin çevresine halka halka çöreklenmiş.Dans ederken adımlarını yanlış sayıyor. Senkronizasyonu kaybolmuş, şarkı sözlerini de hatırlamıyor.Onu şimdi bu haliyle tanıyanlar sıradan, alkolik, yeteneksiz ve zavallı bir kadın görüyorlar; üçüncü sınıf bir sahnede. Önüne gelenle çıkıyor! Kendini ucuza harcıyor! diye düşünüyor olmalılar. Kimsenin de , onun "ölesiye sevilmiş" olduğuna inanacağını sanmıyorum.
Ben Alicia'yı başkalarının gözüyle görebiliyorum ve gördüğüm şeyin bir facia olduğunun ayrımındayım.Ama kimse, hiç kimse, onu benim gözlerimle göremiyor ve yalnız ben, bir tek ben bu ayrıcalığa sahibim! O'nun on yıl önceki taze, parlak, hayat fışkıran, şahane gözlerini, cilveli, dişi, oynak bakışlarını bilenler, unutlar şimdi.Ben Alicia'mı hala öyle görüyorum, çünkü aslı budur."
evini terkeden karısının peşinden saplantılı bir şekilde şehir şehir dolaşırken...İkinci bölümü tamamen Nilsu ile Teomanın ilişkiler üzerine kuruludur kitabın, bazen Nil ;
" Eğer onu sevmeseydim, ondan nefret ederdim.Ukala, küstah ve sıkıcı bir adam olarak görürdüm onu."

diye düşünür bazende nasıl hayat dolu, canlı, renkli, hayatını nasıl yaşanır kıldığını düşünürdü. Son için ilginç diyebiliriz, yada yazıldığı 1991 yılları için ilginçti belki ama son yıllarda öyle ilginç sonlar, başlangçlar var ki edebiyat dünyasında, çok şaşırmayabiliriz ya da ben çok gerekli, farklı bulmadım ondandır belki...
Benim için yeni bir şeyler söylemiyordu kitap ama söyleyenler için güzel bir kurgu, akıcı bir dil, şaşırtan anlam cümleleri, aforizmalar, evrensel konular hakkında güzel, düşündürücü şeyler söyleyecektir...

Buket Uzuner
İki yeşil Susamuru
Anneleri,Babaları,Sevgilileri ve Diğerleri
ilk basım: 1991...


25 Ağustos 2010

İki Yeşil Susamuru...

"Pek az kadınla-erkek birbirlerinin ruhlarını bedenlerinden önce çırılçıplak görebilir." s.229 "İki Yeşil Su Samuru" B.Uzuner.
İnatla okudum kitabı...Sabırla bekledim o cümleyi...Bu blogda ilk cümle olma ayrıcalığını taşıyan o cümleyi sakince bekledim...Teo ve Nil hangi zamanda söyleyecekler, kim kime söyleyecek, birinin ruhunu görmek nasıl olmuş, neye benzetilmiş, hangi durumdan ilham alınmış, aramak bulmak ilginçti...Belki daha ilginci ; cümlenin sayfa 229'da yer almasıydı.Sayıların kendi arasında toplamı :13... 
Cümle bana  ilk 1996'da söylenmişti, 13 yıl söyleyen kişiye ait olduğunu sanmıştım...Cümleyi 13 yıl sonra tekrar düşündüm, okudum, alıntı olduğunu öğrendim...
Kitabın kahramanlarından Teoman "İnsanların yaşamlarını değerli kılın ve bunu onlara hissettirin.Böylece uzağa göçmek istemeyeceklerdir". diyordu.
Bunu şiddetle inanarak söylüyor, politikacıların mutlaka çok okuyan, kültürlü, felsefe ve psikoloji bilen insanlar olması gerektiğini , silahların azaltılmasını aksi takdirde ülkede kargaşanın bitmeyeceğinde ısrar ediyor, şiddete karşı, sol, yeşilden ve çevre sorunlarından yana doğayı merkez almış, bu temellere dayalı bir parti kurup kuramayacağını düşünüyordu...
Sol fraksiyondan ütopyacı olarak bilinen Teoman ; Annesine oldukça bağlı, ona hayran, her yaptığını, düşündüğünü doğru bulan kırklı yaşlarında , iyi eğitim almış bir mühendistir. Hiç mühendislik yapmamıştır. Paranın çoğu zarar felsefesi ile yaşamış, istediği yeşiller partisini kurmuş, iki kez evlenmiş her bir eşinden birer çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamayı hiç aksatmamıştır. Nilsu ile tanıştığında aralarında tam 13 yaş fark vardı...
Nilsu; Modern, kültürlü, iyi eğitim almış, babasını aşkla seven, annesinin babasını terketmesiyle annesini sevmediğini düşünen, onunla iletişimini gün geçtikçe azaltan "terkedilme" saplantısıyla yaşayan, kendini sevmekte zorlanan on beş ile otuzlu yaşlarının anlatıldığı bir mimardır.İyi bir lise, iyi bir fakulte ve başarılı çalışma hayatıyla kendi şirketini kurmaya kadar giden kariyer, mutlaka kendinden 10-20 yaş büyük erkeklerle beraber olduğu, hep kendisinin terkettiği, gerçekten hala hiç aşık olmadığını düşündüğü bir duygu yaşamı içindedir...Bu iki yeşil su samuru ve onların anneleri-babaları-sevgilileri ve diğerleridir anlatılan...
" İnsan karakterini yaşamalı aksi halde başkasının hayatını yaşıyor demektir"
diyordu ve aldırmıyordu kendisine gülenlere, ütopyacı olduğunu düşünenlere Teo. Diyordu ki;

"herkes kendi kendine hesap verecektir sonunda...
"
Annesi intihar etmiştir.İntihar nedir diye sorduğunda ona ;
"İntihar, kendi ölümünü seçebilmektir Teo!" demişti. "
Felsefenin tek ciddi ve gerçek sorunu vardır: İntihar! Yaşamın yaşanmaya değer olup olmadığı felsefenin temel sorunudur"
diyen Camus alıntı notlarını annesinin kitapları arasında bulmuş, daha pek çok alıntı notlarını bulabilmek için düzenli olarak annesinin kütüphanesine kapanır olmuştu sık sık ölümünden sonra...

Kitabın yarısından fazlasında Nilsu'nun gençliği, ilk sevgilisi, kardeşi, babası, babasının sevgilisi ile olan ilişkileri özellikle babasının sevgilisi ile olan ilişkileri ve bu ilişkiler üzerinden aşk, sevmek, korkular, hayaller ve tüm bunların bir insanı nasıl şekillendirdiğidir anlatılan.Teo'nun yaşamından kesitler bu aralarda verilmiş, ilerde tanıştıklarında Nilsu'nun Teoman'dan duyacağı bir çok şeyi " Teo'da böyle düşünüyordu" şeklinde daha o zamandan veilmesi güzel bir akıcılık katmış kitaba...İkinci yarısından sonra, Teo ve Nilsu'nun kendi hayatlarından aldıklarını nasıl ortaya koyduğu, bir alıp bir verdiği, hem birlikte hem teker teker olabilmeleridir anlatılan...

Ortak acıları intihardı...Bunu anladıklarında birbirlerinin ruhlarını bedenlerinden önce görebildiklerini anlamışlardı...Nilsu'nun da ilk sevgilisi intihar etmiş, ilk sevgilisine yıllarca ilgisini çekmek için annesinin intihar ettiğini söylemiş bir daha da gerçeği açıklayamamıştı...
"Sevmek, bazen dokunmaktır Nilsu, İnsan en çok sevdiğine dokunmak ister"

diyen babasının sevgilisi her daim yanında olmuş, her zaman en yakın arkadaşı olarak O'nu desteklemişti..
"Sahip olunan şeyin değeri yiter Teo"
diyen annesi yüzünden sahiplenmemeyi bir ilke haline getirmişti Teo.Bu yüzden ilk kez kendisine; ilk karısını parmaklıklar ardında gördüğünde çok kızmış, "O'na sahip çıkmalıydım" diye düşünmüştü.
Annesinin mektup arkadaşından annesinin mektuplarını almaya gitmiş ama şiddetli ısrarından sonra asla alamayacağını anlamıştı.
" Hayallerimiz, en saklı yüzümüze tutulan aynadır bence"
diyecekti N.G.
"Düşünmeyi, daha doğrusu düşünmeninde bir eylem olduğunu"
annem öğretti bana deyip annesini anlatmaya devam ediyordu N.G'ye.
" Annesi, babası, çocuğu, sevgilisi, arkadaşı kim olursa olsun, bir insan, öbürüne ulaşmak için göze aldıklarıyla sevilir.Öbürüne ulaşmak yürek ister.Göze alabilmek ister."

diyen N.G.' nin bunu neden söylediğini uzunca zaman düşünmüş ama bulamamıştı.İkinci sigarasını yakmadan önce annesinin sözleri gelip aklına :
"Birinin iyi niyetini istismar etmek, o iyi niyetin başkalarına sunulmasını da yok eder." vazgeçmişti.

Teoman hayat doluluğu ile intiharı anlamaya uğraşırken , annesinin intihar ettiği yalanını devam ettiren Nilsu babasının sevgilisinden hem nefret ediyor hem ne kadar iyi, zeki, kültürlü biri olduğunu düşünüyor, onun gibi mimar olmak istiyordu.
" Ben yaşamı seçerdim, bunu seçecek kadar şanslıyım, güçlüyüm.Ölüm bir sondur, çözüm değil.Aslolan yaşamaktır, yaşatmaktır Nilsu"
diyordu sohbetlerinde.
" Fiziksel hastalığı olan aspirin yada tylenol alır, ruhu ağrıyansa karar alır.Öyle yaptım !"
diye yazan ilk sevgilisinin kendi intiharını hazırladığını anlamaya başlamıştı Nilsu...
...

23 Ağustos 2010

Hava, Su, Toprak, Ateş: 2


Konuya biraz farklı bir açıdan bakacak olursak ; Dünyadaki herşeyin elementlerden oluştuğunu söylemiştik, hava, su, toprak ve ateş elementlerinin de her birinin kendi özelliğini diğeri içinde taşıdığı başka bir deyişle bir elementin iki element unsurunu içerdiği söylenir.Elementlerin kendilerinden çok özelliklerine bakarak denilebilir ki hava hem sıcak hem kurudur, ateş sıcak ve kurudur, toprak soğuk ve kurudur, su soğuk ve ıslaktır...
Ateş aynı zamanda parlak ve hareketli, hava karanlık ince ve hareketli, su karanlık ve hareketli, toprak karanlık ve hareketlidir.
Jung'a göre ; ateş ve hava erkek unsuru, toprak ve su dişi unsurudur ve pasiflerdir.Ateş suya terstir, suyla anlaşamaz, hava toprağın zıttıdır.
Ateş : Gezegenleri Mars ve Güneş. Burçları : Koç,Yay, Aslan.Rengi: Kırmızı.Diğer özellikleri sıcaklık, hareketlilik, canlılık ve parlaklıktır.Temel faaliyeti dışa dönüklüktür.Tarihi boyunca ilahi gücün simgesi olmuştur zaman zaman ona tapılmıştır bile...Işık verdiği için aydınlığı da simgeler, Titan Prometeos insanlara ateş verdiği için cezalandırılmıştı.Yakıcı olduğu için cezalandırıcı olarak da görülür.Astrolojik özellikleri; bağımsızlık, önderlik, sezgi, tez-karar, yaratıcılık, girişkenlik ve enerjidir...

Su : Gezegenleri Venüs ve Ay. Burçları : Yengeç, Akrep, Balık.Rengi : Mavi.Diğer özellikleri; ana özelliği çekilmedir, soğukluk, gizlilik ve uyku diğer özellikleridir. Eskiler yansımasından dolayı bilgeliği simgelediğini düşünürlermiş. Değişkendir, etrafındaki tesirlerin özelliklerini özümseyebilir ; hayat verici de olabilir zehirleyici de, temizleyici de olabilir kirletici de.Saf hali ile sadece hayat verici ve arındırıcıdır.Ateş şuuru , su şuur-altını simgeler. Astrolojik özellikleri ; sezgi, duyarlılık ve duygusallıktır...Ateş güneş ve gündüz, su ay ve karanlııktır...

Hava: Gezegenleri : Merkür, Jüpiter.Burçları : İkizler, Kova, Terazi.Rengi : Sarı. Genel olarak zihni temsil eder. Hayat nefesini içerir. Fikir ve muhakeme unsurunu simgeler.Hem ateş hem su elemanının özelliklerinden meydana geldiği için her iki grubun özelliklerini de taşır, Terazide dengelenir, ikizlerde ifade edilir kovada birleşerek daha çok gösterir bunu.

Toprak : Gezegenleri: Satürn, Arz. Burçları : Oğlak, Başak, Boğa.Rengi : Siyah,Yeşil, Kahverengi.İnanışlara göre toprak diğer üç maddenin birleşiminden meydana gelmiştir.Ağırlık, sabitlik ve kısıtlama özellikleri vardır.Bereket ve kazancı simgeler.Özelliğini değiştirmek çok güçtür, hava elementine zıttır...

İşte Aang tüm elementleri bükmeyi öğrendiğinde bu özelliklere sahip olmuş olacak, elementlere hükmetmeye başladığında bunları da kendinde hissetmeye başlayacak. Elementleri bükmeye bu yüzden sırayla gitmelidir ; hava, su , toprak ve ateş...

kaynak : çeşitli astronomi siteleri.