09 Nisan 2018
Beşyüz lira*: Kelebekler ve Tolga Karaçelik filmleri
![]() |
| soldan sağa: müzik yapımcısı;Ahmet K. Bilgiç, yapımcı; Diloy Gülün, yönetmen; Tolga Karaçelik, oyuncu; Tuğça Altuğ |
Film tam olarak şöyle: Çok iyi. Şelalesinin sesi gelen nehir gibi akıyor, ne oldu ne bitti kim ne dedi derken bir bakıyorsunuz muhteşem final cümlesi yüzünüzü yıkamış geçmiş. Biz insanlar, içerde kızdığımız kocamıza olan hıncımızı halıdan çıkarırız, çırpar çırpar dururuz delice. Kavgacı yetişkinlerin sevilmeyen çocukluklarının izlerini taşır kendi çocukları. Kadınlar, "babamız bizi sevmedi", iç çekişleriyle hırpalar adamları. Aynı adamlar aynı babaların şiddetiyle canından bezdirir kadınları. Doksan dakikada oynanıp bütün hafta konuşulan futbol maçı gibidir hayat. Olmuş olanın çoktan olduğunu anlamamız bir ömür sürebilir. Bazı olmuşların izleri olacakları gölgeler durur. "Dar alanda kısa paslaşmalarla" geçen hayatların alt katlarından uzananlar, gökdelenleri başka gezegengenlerin kaya parçaları zanneder. Sivri tellerle çevrili gökdelenlerde yaşayanlar hep iyi, hep güzel, hep akıllı, hep yeni, hep lezzetli, hep bilenler olarak bütün diğerlerine hep eksilerin kaldığına emindirler. "Kapalı dükkana kira ödeyen", aşklarla doludur hemen herkesin hayatı. Karşılıksız, habersiz ya da ümitsiz.
Cemal(Tolga Tekin), Kenan (Bartu Küçükçağlayan) ve Suzan (Tuğçe Altun) babalarının aramasıyla nerdeyse otuz yıldır gitmedikleri köylerine doğru yola çıkarlar. Hemen bir çok filmde var olan bu yol ve varma hikayesi komik, trajik ve trajikomik fakat bütünüyle politik bir açıyla işlenmiş. Babalarıyla ilgili problemleri bir yana, kendileri de çocukluklarından beri ayrı ayrı yaşamışlardır. Her biri anne ve babalarından kalan yaralarla büyümüş, yürümeye çalışmaktadırlar. Yola çıkarlar, köye varırlar ve Kelebekleri beklerler. Filmin kalan atmosferi Türkiye panaromasıdır.
Bir hayat olsun ki; of'lamadığımız, sitem etmediğimiz, keşke'lemediğimiz, yetişebildiğimiz, tamamlayabildiğimiz, kısa bulmadığımız ya da uzunluğundan yılmadığımız. Olmuyor. Öyle biri olsun ki; bir sabah uyandığında bir el çırpması beklemesin olmayanları olduracak, gidenleri döndürecek, yaraları iyileştirecek. Bulunmuyor. Kelebekler filmi bize, bir ermişin hayatımızı olduğundan farklı yapmadığı gibi, bir gün yapmayacağını da söylüyor. Yaşam, sabahları iki yumurtaya ekmek banmak kadar sıradan, kısa, az ama lezzetli. Yaşamın kendimizden daha özel hiç bir detayı yok belki. Gözümüzü kapattığımız her kötülük körlüğümüz, zarar verdiğimiz her parça yaralarımız aslında diyor Kelebekler filmi. Yaşamak kapitalizmin bizden istedikleriyle bizim verebildiklerimiz arasında gidip geliyor sabah akşam, diyor.

Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki takdir edilesi bir başarı hikayesi. Kavga sahnesi son zamanlarda gördüğüm en yaratıcı kavga anlatımı olmuş. Bahsetmeden geçilmeyecek kadar çok şey katmış filme. Çektiği fotoğrafları çocukluğunda 'Greenpeace" e göndermesi, fotoğraf aşkı ve azmi açısından belirleyici görünüyor. 1991'de on dokuz yaşında TRT'ye kameraman olarak girip, tam olarak göre göre öğrenen ve bugünlere gelerek Sarmaşık, Kış Uykusu, Bir Zamanlar Anadoluda, Üç Maymun, Issız Adam gibi ödüllü pek çok filme imza atan bir yetenek. Benim oyuncu favorim Bartu Küçükçağlayan'dı. Genel beğeni Tuğçe Altun üzerinde toplanmış ki tiyatrocu olarak ilk sinema filmi. Artık ne oynasa sevdiğim, her daim favorim Serkan Keskin de iyi ki filmdeymiş.

Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki takdir edilesi bir başarı hikayesi. Kavga sahnesi son zamanlarda gördüğüm en yaratıcı kavga anlatımı olmuş. Bahsetmeden geçilmeyecek kadar çok şey katmış filme. Çektiği fotoğrafları çocukluğunda 'Greenpeace" e göndermesi, fotoğraf aşkı ve azmi açısından belirleyici görünüyor. 1991'de on dokuz yaşında TRT'ye kameraman olarak girip, tam olarak göre göre öğrenen ve bugünlere gelerek Sarmaşık, Kış Uykusu, Bir Zamanlar Anadoluda, Üç Maymun, Issız Adam gibi ödüllü pek çok filme imza atan bir yetenek. Benim oyuncu favorim Bartu Küçükçağlayan'dı. Genel beğeni Tuğçe Altun üzerinde toplanmış ki tiyatrocu olarak ilk sinema filmi. Artık ne oynasa sevdiğim, her daim favorim Serkan Keskin de iyi ki filmdeymiş.
Tolga Karaçelik'in gelişi Gişe Memuru'ndan bellimiydi emin değilim fakat Sarmaşık filminden belliydi. Aslında bütün yukarıda yazılanlar üç filmininde de ortak anlattıkları. Sarmaşık'da yoğun olarak baba, iktidar, isyan, otoritenin gizli korkaklığı, yine kapitalizm eleştirisi var. Gişe Memuru'nda Anayurt Oteli izleri var. Gişe Memuru karakterini Kelebekler filminde de kullanmış olması, Sarmaşık filminde kadınsız ve tek evrende gayet akıcı bir film çıkarmış olması, ve tavuklar gibi yaratıcı detayları kendisini Türkiye'nin dışına daha nice nice taşıyacaktır bence. Filmlerin hepsini izlemek isteyen olursa kronolojik sırayı tavsiye ederim. Biri yeter derseniz, yönetmenin olmuş hali Kelebekler'dir.
04 Nisan 2018
Güne Özel
Bu haftaya özel iki yazı paylaşıyorum. Haliyle özel bir hafta, yaş dönümüm, olsun o kadar.
Bu fotoğrafdaki çiçeklere sabah yürüyüşümde rastladım. Kendime yaş günü hediyemdirler. Dileğim, geri kalan yaşamımda daha çok güzelliklere ve güzel insanlara rastlayabilmek, daha güzel bir dünyaya uyanabilmek gün ve gün...
Hayat, çok menem bir şey değil bana sorarsanız, fakat yaşamaya değer. Aynı şeyleri yaşamak şartıyla tekrar dünyaya gönderilecek olsaydım, gelirdim...
Bu yılın şarkısı da çok eskilerden, yine değişmeyen favorim: Semiramis Pekkan'dan.
Hala bu şarkıyı daha iyi yorumlayan çıkmadı. Bakın hele yani, şurada yeni dönem iyi seslerden Melek Mosso yorumlamış, ama bence berbat!
Yazı güncelleme (16:41)
Bir de şu 'google' ın kişiye özel jestlerini seviyorum. Sayesinde sevdiğim bir şahsın da bugün doğanlardan olduğunu farkettim
Bu fotoğrafdaki çiçeklere sabah yürüyüşümde rastladım. Kendime yaş günü hediyemdirler. Dileğim, geri kalan yaşamımda daha çok güzelliklere ve güzel insanlara rastlayabilmek, daha güzel bir dünyaya uyanabilmek gün ve gün...
Hayat, çok menem bir şey değil bana sorarsanız, fakat yaşamaya değer. Aynı şeyleri yaşamak şartıyla tekrar dünyaya gönderilecek olsaydım, gelirdim...
Bu yılın şarkısı da çok eskilerden, yine değişmeyen favorim: Semiramis Pekkan'dan.
Hala bu şarkıyı daha iyi yorumlayan çıkmadı. Bakın hele yani, şurada yeni dönem iyi seslerden Melek Mosso yorumlamış, ama bence berbat!
Yazı güncelleme (16:41)
Bir de şu 'google' ın kişiye özel jestlerini seviyorum. Sayesinde sevdiğim bir şahsın da bugün doğanlardan olduğunu farkettim
Maya Angelou; şarkıcı, şair, yazar, oyuncu ve sivil haklar aktivisti bir kadın. Şöyle bir sözü var çok sevdiğim: "There is no greater agony than bearing an untold story inside you."
02 Nisan 2018
Biraz Değiştim
BİRAZ DEĞİŞTİM
Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Değiştim,
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil!
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
Ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
Sorun değil!
Elbet alışırım,
Biraz alıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Alıştım,
Varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
Ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
Bir yanım bırak diyor bir yanım –ma,
Kesin değil!
Henüz tanıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
Ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
Bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
Samimi değil!
Bir hayli kırıldım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
Gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım…
Maziye hiç değil, an’a kırgınım.
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
Dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
Beni anlamadığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa,
İyi değil!
Galiba yoruldum,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Kendime kalbimi kanıtlamaktan,
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum...
- Çisel Onat
Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Değiştim,
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil!
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
Ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
Sorun değil!
Elbet alışırım,
Biraz alıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Alıştım,
Varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
Ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
Bir yanım bırak diyor bir yanım –ma,
Kesin değil!
Henüz tanıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
Ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
Bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
Samimi değil!
Bir hayli kırıldım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
Gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım…
Maziye hiç değil, an’a kırgınım.
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
Dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
Beni anlamadığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa,
İyi değil!
Galiba yoruldum,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Kendime kalbimi kanıtlamaktan,
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum...
- Çisel Onat
26 Mart 2018
Sudan'a Veda
Tanık olmak: İnsan tanık olduğu her şeyin yaşamının da kendisi olduğunu ne yazık o anda anlayamıyor. Geçenlerde bilim dünyasından biri Nietzsche'nin Bengi Dönüş teorisinin doğru olabileceğini iddia etmiş. Yani ben bu hayatı tekrar ve tekrar yaşıyor olabilirim. Karmayı bilenler için; bir nevi öyle. Bu teoriyi teori yapan en önemli püf noktası tabii ki yaşayan "ben"in, bunun farkında olmayışı. Bazen, küçük, "bu anı yaşadığıma eminim" sanrıları dışında. Bütün bu tartışmaların; yaşamımızın farkında olamayışımız, bu yüzden de doğru dürüst değerlendiremeyişimiz, şu anda olup bitenleri ancak yıllar sonra anlayabilecek oluşumuz, olan bitenleri gördükçe, hep mi böyleydi yoksa geçmiş daha mı kötüydü yoksa gelecek daha da kötü günlere gebe mi gibi gibi tartışmaların çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bunların günümüzde olan bitenler için yapmak isteyip de yapamadıklarımıza bir sebep, yapmaktan kaçmaya bir neden ve kendimizi suçsuz hissetmeye bir yol olduğunu düşünüyorum. Bunun için kimseyi suçlamıyorum elbetteki, fakat öyle olduğunu bilin istiyorum. Bu, doğru soru ve cevapları bulmak için tek yolumuz. Karma yok, bengi dönüş yok, cennet yok, cehennem yok, ne varsa elimizin yettiği, gözümüzün gördüğü, yaptıklarımız ve yapacaklarımız bu soluk mavi nokta üzerinde... Bundan yüz yıl sonra geçmişte korkunç şeyler yapılmış olduğunu söylediğinde kitaplar, o biz olacağız...
Geçtiğimiz Pazartesi, yeryüzünün filden sonraki en büyük memelisi kuzey beyaz gergedanlarının son erkek temsilcisi öldü. Geride kendi türünden yalnızca iki dişi kaldı. Dişiler genel olarak tüm türlerde erkeklerden daha uzun yaşar. Toplumsal sebepleri bakımından insan ırkı için farklı sebepler söylenebilecek olsa da, ben kendimce bunun biyolojik nedenini şöyle düşünüyorum: doğa son ana kadar mücadele ediyor. Geriye kalan dişilerle son bir umut üreyebilmeyi, -farklı melez cinsler de olsa- yaşamı devam ettirebilmeyi sağlamaya çalışıyor. Ve bambaşka bir konu parantez içinde, -eril cins dişinin bu gücünü bildiği için onun üzerinde yüzyıllardır tahakküm kurmaya çalışıyor.-.
Sudan'ın, son kuzey beyaz gergedanının spermleri dondurulmuş durumda tabii ki. Bunca zaman çoğalmamış ki bundan sonra ne olur bilinmez. Her şey biter, yaşam halleder, olacak olan olur, her şey döner kendini ve yerini bulur... Soyu tükenenenler için iç dökmeyi bırakmanın zamanı gelmiş olabilir belki? Fakat, sormadan edemiyorum: bu şekilde mi olmalı? Bitmez tükenmez bir hırsla kuruttuğumuz hayatlar için, doğal yaşam döngüsü demek ne kadar adilce?
Gergedanlar filden sonraki en büyük otçullardır. O koca cüsse ot yiyerek oluşuyor evet... Burunlarının üzerinde taşıdıkları boynuzlarıyla benim çok sevimli bulduğum bu hayvanları, boynuzlarının afrodizyak etkisi dedikodusuyla yıllardır avladık durduk. Boynuzu alıp geri kalanını bırakarak, hayvanat bahçesi içinde dahil. "... Bütün kara parçalarında, Afkrika hariç değil..."
Geçtiğimiz Pazartesi, yeryüzünün filden sonraki en büyük memelisi kuzey beyaz gergedanlarının son erkek temsilcisi öldü. Geride kendi türünden yalnızca iki dişi kaldı. Dişiler genel olarak tüm türlerde erkeklerden daha uzun yaşar. Toplumsal sebepleri bakımından insan ırkı için farklı sebepler söylenebilecek olsa da, ben kendimce bunun biyolojik nedenini şöyle düşünüyorum: doğa son ana kadar mücadele ediyor. Geriye kalan dişilerle son bir umut üreyebilmeyi, -farklı melez cinsler de olsa- yaşamı devam ettirebilmeyi sağlamaya çalışıyor. Ve bambaşka bir konu parantez içinde, -eril cins dişinin bu gücünü bildiği için onun üzerinde yüzyıllardır tahakküm kurmaya çalışıyor.-.
Sudan'ın, son kuzey beyaz gergedanının spermleri dondurulmuş durumda tabii ki. Bunca zaman çoğalmamış ki bundan sonra ne olur bilinmez. Her şey biter, yaşam halleder, olacak olan olur, her şey döner kendini ve yerini bulur... Soyu tükenenenler için iç dökmeyi bırakmanın zamanı gelmiş olabilir belki? Fakat, sormadan edemiyorum: bu şekilde mi olmalı? Bitmez tükenmez bir hırsla kuruttuğumuz hayatlar için, doğal yaşam döngüsü demek ne kadar adilce?
Gergedanlar filden sonraki en büyük otçullardır. O koca cüsse ot yiyerek oluşuyor evet... Burunlarının üzerinde taşıdıkları boynuzlarıyla benim çok sevimli bulduğum bu hayvanları, boynuzlarının afrodizyak etkisi dedikodusuyla yıllardır avladık durduk. Boynuzu alıp geri kalanını bırakarak, hayvanat bahçesi içinde dahil. "... Bütün kara parçalarında, Afkrika hariç değil..."
![]() |
| Foto: Ami Vitale National Geographic Creative - Ölmeden önceki son anları. Kaynak. Huzur içinde uyu Sudan. |
19 Mart 2018
Hoşgeldin Bahar
12 Mart 2018
Zaman**
Hani bir laf var, "Ankara'nın en güzel yanı İstanbul'a dönüşüdür." Yahya Kemal söyledi diyorlar da, yakın yıllarda google'ın bir de bilgi doğrulama arama motoru üreteceğini düşünüyorum, hatta eminim. Kimin ne dediği o kadar birbirine karıştı ki... Neyse, bu başka mevzu, bugünü dağıtmayalım.
Bana sorarsanız, Ankara'nın en güzel yanı, size hiç bir şey vaadetmemesi... İstanbul işveli, cilveli ve boyalı, süslü ve püslü sizi her an çileden çıkaran bir kokuyla buram buram şehvet yüklü koca bir vaatkâr!.. Sürekli peşinden koşarak yakalayacağım sandığınız, anca yörüngesinde döndüğünüz bir kaos. Olabilme, yapabilme ve yakalayabilme ihtimali çoğu kez olmuş, bulmuş ve yakalamış olmaktan çok daha çekici gelir insanevladına. Oysa Ankara'da kime sorsanız şöyle der; Ankara'da bir şey yok ki! Kesinlikle doğru. Bu yüzden siz neyseniz Ankara o. Gizlisi saklısı, süsü, şamatası yoktur. Kendi eğlencenizi kendiniz yaratın ister evlerde, ister sokaklarda. Ankara size hiç karışmaz, yormaz, bunaltmaz, vermez, ama almaz da... Bence tam bu yüzden Ankara'da cemiyetler vardır. Belli konulardaki insanlar bir kaç yılda birbirini tanır, nerelere gidilir, kim nerede bulunur, bilinir olur. Güvenle kalbinizi bıraktığınız sevgili gibidir, şaşırtmaz, usandırmaz, yormaz ve ama, dolayısıyla süpriz de yapmaz... Deniz derler mesela en büyük bahane, senede bir kez denize ayağını sokmamış, yosununun kokusunu içine çekmemiş insanlar. Fakat ah o yapabilme ihtimali, insanı hep orada tutar... Ankara'da ihtimal yoktur, olan ne varsa gördüğünüzdür ve yaptıklarınız bildiklerinizdir.
İstanbul gibi, ne iş yapıyorsun denmez mesela, nerede çalışıyorsun denir. İstanbul'da "ne" olduğun belirleyicidir, Ankara'da "nerede" olduğun. İster Bakan ol, ister memur, yeri gelir biri diğerinden önemlidir.
09 Mart, Sevgili Mehtap'cığımın yaş dönümü. Ruhu her daim şad olsun. Tüm sevdiklerince senin gibi anılmak çok az insana kısmet olur Mehtapcığım. Dünya daha iyiye gitmedi, bana sorarsan biraz daha kötüleşek ama ne kadar, ben de görmek istemiyorum. Kızın iyi, sıhhati yerinde. Bu ay ortopedi stajına başlamış. Çok yoğun olacakmış, o yüzden bir kaç hafta sonu eve gelemeyecekmiş, merak etme. Psikiyatris olacağını pek sanmıyorum, eskisi gibi ilgili değil. Daha pragmatist, alacağım puana göre bakacağım artık, dedi en son. Geriye kalanlar da yaşayıp gidiyor işte. Hani pek gülerdin sen R.Ilgaz'ın lafıydı, "at kıçında sinek gibi", öyle işte bizler de. Ben yaş günün için arayıp aramamakta tereddütlüyüm kızını, ne dersin, üzer miyim? Bilemedim. Ah Mehtapcım, güzel arkadaşım, çok umarım ki daha iyisindir.
Bana sorarsanız, Ankara'nın en güzel yanı, size hiç bir şey vaadetmemesi... İstanbul işveli, cilveli ve boyalı, süslü ve püslü sizi her an çileden çıkaran bir kokuyla buram buram şehvet yüklü koca bir vaatkâr!.. Sürekli peşinden koşarak yakalayacağım sandığınız, anca yörüngesinde döndüğünüz bir kaos. Olabilme, yapabilme ve yakalayabilme ihtimali çoğu kez olmuş, bulmuş ve yakalamış olmaktan çok daha çekici gelir insanevladına. Oysa Ankara'da kime sorsanız şöyle der; Ankara'da bir şey yok ki! Kesinlikle doğru. Bu yüzden siz neyseniz Ankara o. Gizlisi saklısı, süsü, şamatası yoktur. Kendi eğlencenizi kendiniz yaratın ister evlerde, ister sokaklarda. Ankara size hiç karışmaz, yormaz, bunaltmaz, vermez, ama almaz da... Bence tam bu yüzden Ankara'da cemiyetler vardır. Belli konulardaki insanlar bir kaç yılda birbirini tanır, nerelere gidilir, kim nerede bulunur, bilinir olur. Güvenle kalbinizi bıraktığınız sevgili gibidir, şaşırtmaz, usandırmaz, yormaz ve ama, dolayısıyla süpriz de yapmaz... Deniz derler mesela en büyük bahane, senede bir kez denize ayağını sokmamış, yosununun kokusunu içine çekmemiş insanlar. Fakat ah o yapabilme ihtimali, insanı hep orada tutar... Ankara'da ihtimal yoktur, olan ne varsa gördüğünüzdür ve yaptıklarınız bildiklerinizdir.
İstanbul gibi, ne iş yapıyorsun denmez mesela, nerede çalışıyorsun denir. İstanbul'da "ne" olduğun belirleyicidir, Ankara'da "nerede" olduğun. İster Bakan ol, ister memur, yeri gelir biri diğerinden önemlidir.
Ankara'yı özleyeceğim... Artık zamanı anladım diyemesem de, kendi anlamımı buldum. Siz ne yapıyorsanız odur zaman. Artık gitmek ve hareket etmek zamanı...
05 Mart 2018
Zaman*
Kaçıncı kez yağmıştır yağmur kimbilir Ankara'ya. Bugün de yağıyor. Belki bir farkı, uzun zamandır yağmadığı kadar şiddetli, rüzgarlı, gürültülü yağıyor. Kışın son çırpınışları olsa gerek Mart, gidişinden önceki. Ya da havanın ilkbahara dönüşümünün son sancıları... Hiç bir şey hareket eden hayat kadar güçlü değil; mevsimler geçiyor, zaman geçiyor, insan geçiyor... "Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın", demiş Yahya Kemal. Zamanı durdurmaya yeltenen nice insanın geçip gitiğini unutarak... Bu türkü çalıyordu az önce. Pek severim. Yağmura da pek yakıştı. İyi pazarlar.
Yorum: Uğur Önür & Umut Sülünoğlu Söz: Abdurrahim Karakoç / Müzik: Zekeriya Bozdağ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



