25 Nisan 2019

Ben Aldanmak

Uzun zaman önce insanları sevdiğimi düşünürdüm. Bir müddet kararsız kaldım. Kötülüğün olduğu kadar iyiliğin de olduğu inancımı korudum. Dört beş yıldır kararımı netleştirdim ki insan ırkının sevilecek bir yanı yok. İyi insanların varlığı bunu değiştirmiyor. İnsanın doğasında bulunan bencillik, üstün ve iktidar sahibi olma isteği, kendi hazzının öncüllüğünü gütme çabası sergilediği iyilik davranışlarını alaşağı ediyor, edecek. Kendim dahil. Arkasında duramadığım pek çok hatam var. Üzüldüğüm kadar pek çok insanı da üzdüm. Çok ah aldım, almışımdır. Üzmeye de devam ediyorum. Yaptıklarıma bahanelerim çok. Gerekçelerimin, topuzu benden yana çevirmesi bir şeyi düzeltmiyor. Yine de, zarar veremeyeceğim uzak bir köyde çimenleri izleyerek hayvanlarla  birlikte yaşayabilmeyi dileyecek kadar yüzsüzlük içindeyim. Aldandım. İnsan ırkının öteki yüzüne kandım. Cemil Meriç’in Musa’nın Kızıldeniz alegorisinde aldanmayı tarif edişi demek istediğimi çok iyi anlatır. Tam olarak olmasada bir benzeri Neşet Ertaş’ın türküsü gibi; “cahildim dünyanın rengine kandım.” Siz buna,  yaşlanmak diyorsunuz. 

23 Nisan 2019

Nereye Kadar

Uyumaya direndiğim kadar başka bir şeye direnseydim... Mesela neye, bilmiyorum...

05 Nisan 2019

Şiir & Şarkı


Pişman Değilim

Pişman değilim, seslenmiyorum, ağlamıyorum
Her şey geçer ak elmalıkların üstünden bir sis gibi
Altın rengine bürünüp, solup gidiyorum
Bir daha geri gelmeyecek gençliğim.

Sen, bir daha çarpmayacaksın öyle
Kalbim! Ayazların üşüttüğü, öyle serin…
Ve bu akağaçların kumaşı ülkesi bile
Artık heves vermiyor gönlüme yalınayak dolaşmak için.

Serseri ruhum benim! Gittikçe daha az
Canlandırıyorsun ateşini dudaklarımın
Ey benim kaybolan diriliğim,
Deliliği gözlerimin ve taşkın ırmağı duygularımın.

Artık daha az şey ister oldum dileklerimde
Ah ömrüm benim! Yoksa seni bir düşte mi gördüm?
Sanki sessiz bir bahar sabahı erkenden
Dörtnala geçip gidiyormuşum gibi düş renkli bir at üstünde.

Hepimiz, hepimiz tükeneceğiz bu dünyada
Sessizce dökülüyor akçaağacın yapraklarından bakır
Sonsuza dek kutlu ol sen, sonsuza kadar yüksel
Bir çiçek gibi açıp, sonra öleyim diye geldin buraya

- Sergey Yesenin 

Yukarıdaki videoda dinlediğiniz şarkı bu şiirin Rusçasıdır. Görüntülerdeki sarışın genç şiirin sahibi S.Yesenin'dir. 1925' te henüz otuz yaşındayken bir otel odasında kendini asmıştır. 

Şarkıyı söyleyen Rus şarkıcı Aleksey Pokrovski...

03 Nisan 2019

Bir Öykünün Tamamı

Her şey o akşam oldu. Gündüz, Aladağ'ın arkasında akıyordu.Göbelli'de kıpkırmızıydı akşam. Hanım, dama çıkıp tarhanayı bez torbalara doldurmaya başladı. Bütün gün dalga dalga tütmüştü dam. Hanım'ın çıplak tabanları kavruldu. Tarhanayı parmaklarıyla havalandırdıkça, iştah açan bir ekşilik yayıldı havaya. Sonra serinlik... Dağlardan gelen kızılçam kokusu, tarhananın ekşiliğini aldı götürdü. Geriye nane kokan sofranın hayali kaldı. Bir ürperti dolaştı Hanım'ın sırtında. Oğlunu gördü. Oğulun kollarını, oğulun belini, sırtının oluğundaki teri, omuz başlarındaki kızarıklığı, kenetlenmiş çenesini, yanağındaki dal çiziğini, saçlarını, saçlarını... Bir hasretlik korkusu sonra.
Oğul, beyaz fasulye çuvallarını yüklenip bahçenin ortasına getirdi. Damda duran anasına göz ucuyla baktı. Fasulyeleri iki çuval bezinin arasına koyup sedir dalıyla ince ince dövmeye koyuldu. Zarından sıyrılan her fasulye için bir 'ıhlama' koptu içinden. Vur ha vur! İncitmeden, kırmadan, incilerin ışığını söndürmeden, fasulyelerden gelen her ses kulak vererek, kol gücünü dizginleyerek, vur ha vur! Ardından ikinci çuval gelecek, onun ardından üçüncü, sonra yarınki mahsul, ondan sonra kışlık... dört yıl sonra askerlik, bir kadın, arkasından bebeler, vur ha vur... bu güç bir gün bitecek! Kaç sedir dalı değişecek böyle, kaç çuval bezi yırtılacak, Hanım daha kaç akşam bakacak oğulun çıplak sırtına?
Hanım uzaklara dikti gözünü. Ötelerden baktı oğluna...
Oğul... bir kadının şakağındaki kirli kan damarı. Gerdandaki gösterişli beşibiryerde. Bahçenin en ulu ağacı. Yârin gençliği oğul. Evdeki sessizlik, köydeki uğultu, tütün kokusu, ter ekşisi, toprak sevdası oğul. Karanfil Dağı'nın gölgesi, Ecemiş'in taşkın suları, keçi boynuzunun ağdalı tadı... bir kadının dirsekli kaşı... Toroslor gibi delikanlı, taşağına kurban oğul!
Hanım, Saimbeyli'den gelen kamyonu fark etti. Kamyon onun için bir sesti önceleri. Hırıltılı boşboğaz. Su isteyen, it bakışlı şoför. Ağır ağır yaklaşan toz bulutu. Akşamı boğan egzoz kokusu... Her şey o akşam başka şekillerde oldu. Meğerki kamyon yoldan gelir, yola gidermiş, yük taşır terlermiş, kana kana su içer, cırmalayan kornasıyla selam verir, selam alırmış, güçlüymüş, gün gelir güçsüz düşermiş, kimi hızlı, kimi yavaş gidermiş, boş geçer, dolu dönermiş, boş geçer, dolu dönermiş...
Hanım, yazmasını çözüp bir daha bağladı. Sonra bir kez daha baktı kamyona. Kamyona, oğula, kamyona, fasulyelere... Oğul vurdukça... kamyon yaklaştı. Fasulyeler ayıklandığında kamyon da geçip gitmiş olacaktı. Kendi çevresinde dönendi. Bir ağrı girdi beline. Güçsüzleşti. Sonra ağrıyı kovdu. Yüreğinde çarpıntı. Damağında kuruluk. Ossaat elindeki tarhana torbalarını yere çalıp koştu. Yüklüğe vardığında geri dönüş yoktu artık. Bir yastık çıkardı, bir yatak, bir yorgan, iki fanila, bir yün don, apar topar bohçaladı çeyizden kalma bir çarşafa. Bir muska iğneleyecekti, caydı. Boynuz saplı çakıyı sokuşturdu. Kuru üzüm koydu biraz, bir iki torba tarhana, elmaları tıkıştırdı yıkamadan, yıkasaydım diye hayıflanarak... Eli çabuk davrandı. Kamyon yaklaşırken, oğul hâlâ fasulye dövüyordu, evde de kimsecikler yoktu. Ya herifi kızarsa? kızsın! söverse? sövsün! Koşa koşa çıktı bahçeye. Bohçayı bir korkuluk gibi bıraktı yolun ortasına. Kamyon öksüre öksüre yaklaşırken, oğul anasına bakakaldı. Hanım, belindeki ağrıyı avuçlayarak, koştu oğulun yanına. Yapıştı koluna bırakmadı: "Bu yaşa geldin, öğrenemedin fasulye dövmeyi, hepsi de kırılmış bak, hepsi de ziyan gitmiş!"
Oğulun gözleri közlendi. Anasının alnındaki çatalı, kaşındaki dirseği, ağzının kenarındaki çizgiyi buldu. Gülümsedi. Bohçaya kaydı gözü. Hanım'ın elini öpecekti caydı. Sarılıp anasının başını kokladı. Sanki bir sarmaşık çözüldü gövdesinden, yanık sırtını akşam serinliği tırnakladı. Her şey o akşam başladı. Oğul, kenarına bıraktığı gömleği sırtına geçirdi. Koştu, koştu, koştu... kamyonla burun buruna durdu. Bohçayı kaptığı gibi atladı kasaya. Çocukken sorduklarını tekkrar anımsadı. Aladağ'ın arkasında ne var ana?
Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi kitabından Oğul adlı öyküsü. 

01 Nisan 2019

Bir Öyküden Alıntı

"Yazmak için yazamadığın metinle vedalaşmayı bilmek gerekir, derler. Nasıl olsa, o öykü, üç beş yıl sonra gene gelir, uyandırır gece yarısı. Bir duygu kırıntısı olmaktan kurtulmuş, kanlanıp canlanmıştır. Saçları uzamış, yüzüne kan gelmiştir, uzanınca dokunacak kadar yaklaşmıştır. Çok sürmez, en fazla bir haftada bir öykü olarak çıkar ortaya. Ama böyle olmayacak biliyorum. Ben bu 'kırlangıç' fikrine ümitsizlikle bağlıyım. Yazamayacağım öyküyü, neden yazamadığımı yazarak, derdimi anlatabilirim ancak. İnatlaşıyor muyum acaba? Bir kuşu avuçlarınıza aldınız mı hiç? Onun göğsünü, kendi göğsünüz sanırsınız. Uçup gitmesine razı olamazsınız, yüreğiniz dışarı çıkacak diye korkarsınız. Bir avuç hayatı için yaşamın kutsal pırıltısını kaptırmamak için, incecik kemikleriyle nasıl da direnir. Şaşırtıcı bir güç vardır kanatlarında, sıkmakla, bırakmak arasında gidip gelirsiniz. Uçup gittiği an, özgürlükle kaçışın aynı anlama geldiğini hissedersiniz. Bir sahibin övüngenliğiyle, ona hayatı bahşettiğinizi düşünerek ağzınız iki yana yayılır. O kaybolana kadar, gözlerinizi ondan ayırmazsınız. Kaybetme duygusunun kısa süreli burukluğu, yerini kıskançlığa bırakır. O sırada ne olmak istersiniz... kuş mu, onu sıkan el mi?"
Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi kitabındaki Kışlangıç adlı öyküsünden alıntıdır.

Sema Kaygusuz'la Yere Düşen Dualar kitabıyla tanıştım. Mistik bir romandı. Sevmekle birlikte biraz zorlama bir kurgu olduğunu düşünmüştüm. Yine de çok daha lezzetli bir edebiyat üretebileceği anlaşılıyordu yazdıklarından. Sandık Lekesi öykü kitabını çok sevdim. Her bir öykü trajikomik ve zeki bir kurguyla, güzel bir türkçeyle bezenmiş.

21 Mart 2019

Nevruz, Navroz, Noruz, Nawrız, Nooruz, Navrez, Newroz, Yeni Yıl, Bahar Hoş Gelmiş...

Doğanın, insanın yaptıklarını kâle almadan, yoluna devam etmesi ne güzel... 

İstanbul, Şişli, Şubat 2019, Aze

Perşembe Yaylası, Ordu, Bahar (anonim)
Çambaşı Yaylası, Ordu, Yaz (anonim)
Çambaşı Yaylası, Ordu, Yaz (anonim)

19 Mart 2019

Şarkı & Şiir


ARKADAŞ DÖKÜMÜ

Evvela dişlerimiz döküldü 
Sonra saçlarımız 
Arkasından birer birer arkadaşlarımız 
Şu canım dünyanın orta yerinde 
Yalnız başına yapayalnız 
Kırılmış kolumuz, kanadımız 
Tatlı canımızdan usanmışız 

Bir şüphedir sarmış yüreğimizi 
Ya kendini aldatıyor demişiz ya bizi 
Bir şüphedir demir atmış ciğerimize 
Pamuk ipliği ile bağlamışlar bizi 
Düğüm üstüne düğüm şöyle dursun 
Bir çalım bir kurum hepimizde 
Nereden inceyse oradan kopsun 

Bu canım dünyanın orta yerinde 
Hayvanlar kadar bağlanamamışız birbirimize 
Yalan mı? Gözünü sevdiğim karıncalar 
İşte: Hamsiler sürü sürü 
Arılar bölük bölük geçer 
Leylekler tabur tabur 

Ya bizler? Eşref-i mahlukat! .. 
Boğazımıza kadar kendi murdar karanlığımıza gömülmüşüz 
Bizler bölük bölük, bizler tabur tabur 
Bizler sürü sepet 
Yalnız birbirimizi öldürmüşüz.

- Bedri Rahmi Eyüboğlu

08 Mart 2019

Gördüklerim Yazdıklarımdan Daha Net

Rüyalarım çoğunlukla ilginçtir. Kimi rüyamda gördüklerim ertesi gün hemen hemen aynen olur, kimi rüyamda henüz olmamış bir üzüntünün sıkıntısını hissederim. Kimi zamanda, fakat sıklıkla, kafamın içindekileri rüyamda oraya bıraya serpiştirir, hayatta iç içe gelmeyecek insan ve olayları yan yana görürüm. Dün geceki sıklıkla gördüğüm rüyalardandı.

Evimin balkonundayım. Bir yere gitmem gerekiyor ve çok uzak. Ben de nasıl gideceğimi düşünüp duruyorum. (Haftaya elimde bir kaç çanta ve kutuyla bir kaç semt öteye gideceğim, şimdiden nasıl, neyle gideceğime sıkılıyorom.) Birden balkonun hemen altında koca bir polis otobüsü görüyorum, içinde de bir kaç güler yüzlü genç polis memuru. Hemen uzun triko hırkamı,triko eteğimi giyip kapıdan fırlıyorum. (Çok eskiden, ergenlik zamanlarımda triko eteğim vardı ama hiç uzun triko hırkam olmadı. Son yıllarda genci yaşlısı kadınların dizlerine sarkan gömlekler, uzun hırkalar giymesine kıl oluyorum. Herkesin kıçıyla bir derdi varmış gibi geliyor. Bir de rüyamda gördüğüm renklerde bir kazağım vardı, bence de çok güzeldi, bir arkadaşım çok beğendiği ve istediği için ona verdim beş yıllık kazağımı.) Polis otobüsünün önünde durup, nereye gittiklerini, beni de alıp alamayacaklarını soruyorum. Tam da gideceğim yerin önünden geçiyorlarmış, bu yüzden çok seviniyorum ve hemen atlıyorum otobüse. Hareket ettikten bir kaç durak sonra yanıma cüzdan, para, para kartları ve hatta anahtar dahil hiç bir şey almadan çıktığımı anlıyorum. Otobüste polisler de dahil her yeri arıyoruz, acaba yanlış mı hatırlıyorum, çantamı almadan çıkmış olamam, nasıl çıkabilirim diye hayıflanıp duruyorum. Şiddetli bir kızgınlık ve şaşkınlık duyuyorum kendime... Nasıl, nasıl çantamı, anahtarı, paramı, hiç bir şey almadan çıkarım yola, bunu nasıl yapabildim, diye diye kendimi yiyorum. İnsem mi gidip çantamı alsam mı derken otobüs kalabalık bir caddede durunca iniveriyorum. İşin daha da kötüsü hiç paramın olmadığını, eve nasıl gideceğimi, hatta evin yolunu oradan yürüyerek nasıl bulacağımı inince düşünmeye başlıyorum. Bu sefer, bir sağa bir sola bakınarak bir müddet de buna hayıflanıyorum, pişman oluyorum, kendime ileri derecede kızıyorum, öyle böyle değil ama. Yaşlıca, bakışlarından hoşlanmadığım bir adamın beni gözetlediğini fark ediyorum. (Orta yaşlı, etrafındakilerce aklı başında sanılan ama fırsatını buldumu genç kadınları çirkin, sadece kadın olduğu için bakmak çok hakkıymışcasına süzen adamlar vardır. Bu tür adamlardan neredeyse nefret ederim.) Adamdan kendimi gizlemeye, her şey yolundaymış, panik bir halde nereye gideceğimi bilmez değilmişim gibi davranmaya çalışıyorum. O sırada beyaz, çok sevimli bir köpek yanımda beliriveriyor. Sarılıyorum, beni tanıdığını, evimin yolunu bildiğini ve bana göstereceğini hissediyorum. Çok seviyorum beyaz köpeği. Onun da beni sevdiğini düşünüyorum. Biraz kokluyor giysilerimi, oramı buramı, hah diyorum, şimdi beni peşinden sürükleyecek ve evime kadar gideceğiz. Sarılmışken kollarımın arasındayken yürümeye başlıyor, ben de arkasından. Bir an duruyor, kafasını bana çeviriyor, gel böyle diyor zannederken ben, o hızlanıp bir sokağın arasından kayboluyor. Öylece kalıyorum... Biraz yürüyorum, polis otobüsü yeniden beliriyor, binsem, beni tanırlar belki, az önce inmiştim der, yeniden para vermeden binerim, diyorum kendi kendime, fakat utanıyorum binmiyorum. Uyanıyorum.

Bugün bir şeye dalmışken geçmiş zamanda bir zaman rüyamda gördüğüm bir kasabayı çok detaylı bir şekilde hatırladım. Neden rüyamda o kasabayı gördüğümü düşündüm. Hayatımda öyle bir yer ne hayal etmiş ne görmüştüm... (Arabayla dönemeçli toprak bir yoldan gidiyordum. Yanımda biri var mı yok mu hatırlamıyorum. Neden bilmem, sağa sapıyorum ve yokuş aşağı inmeye başlıyorum. Virajlar keskinleşiyor, toprak yol giderek daralıyor. Dik bir dağı döne döne iniyorum denilebilir tam olarak. Uzun süre geçmeden kendimi birden, ama birden bir açıklıkta buluyorum. Ortasında eski olduğu taşlarından ve üzerindeki yazıtlardan belli bir çeşme, kaldırım taşlı küçük bir meydan vardığım yer. Bir kaç, benim olduğum memleketin giyiminden olmayan yaşlı kadın, askılı pantolonlu genç, yaşlı erkek çeşmenin etrafında, meydanın orasında burasında, ayakta ya da oturarak sohbet ediyorlar. Kâh gülerek kâh ciddi.) Meydanı, otuz kırk yıl öncesinin bir italyan filminden kafama yerleştirdiğim belli. Santa Vittoria'nın Sırrı adlı bir italyan filmi vardır, çok çok severim. Bir farkla tam olarak o kasabanın çeşmeli meydanına benziyor. Rüyamdaki çeşmenin üzerinde bir erkek heykeli vardı. (Arabayı nereye park ettiğimi, ne zaman indiğimi hatırlamıyorum, zira kasabayı gördüğümde kesinlikle başka bir zamanda olduğum, etrafta hiç arabanın olmadığı hissine kapılıyorum. Konuşan insanlar arasında gezeliyorum ben de. Beni farketmiyorlar. Dediklerine göre, heykelin içinde bilinen tüm haçlardan eski olduğu anlaşılmış bir haç varmış.Yeni keşfedilen bu haçı da birazdan şehirden yetkililer almaya geleceklermiş. Onlar da ne yaparız ne ederiz de kasabamızın heykelini parçalatmayız, bunu tartışıyor. Aralarında dolaşıyorum hâlâ. Toplaşıyorlar, bağırışıyorlar, konuşuyorlar, heykeli saklamaktan, kaplamaktan bahsediyorlar. Hiç biri beni farketmiyor. Uyanıyorum.) Rüyamdan aklımda kalan, kasabadan ziyade indiğim yol ve kasabanın yolun sonunda birden önüme çıkmasıydı. Uyandığımda bile şaşıyordum, o kasabanın orada ne işi vardı?... Neden, kimden o kadar saklanmıştı... Bazen bir virajı dönersiniz, işaretler daha çok viraj olduğunu ve ağaçlar henüz dağın devam ettiğini gösterirken birden yol biter ya bir denize ya bir boşluğa çıkarsınız, işte öyle bir şeydi. Aslında tam olarak öyle de denilmemeli. Çünkü hayat dediğimiz zamanda öyle şeyler olmaz, işaretler gösteriyorsa yol olduğu gibi devam ediyordur.

Başka rüyalarda görüşmek üzere...