Sait Faik Abasıyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sait Faik Abasıyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2015

Köpekli Adam

Sait Faik'in Burgaz Ada'daki evinden.
"Bu kavanoz dipli dünyada hastalık illeti de gelir fakirin gırtlağına yapışır." 

Özgü Namal'dan Ozan Güven'e, Songül Öden'den Ayla Algan'a, Nihat İleri'ye, Nur Sürer'e, Nilüfer Açıkalın'a  izlenmesi gayet keyifli oyunculardan oluşan yıllar önce TRT'de yayınlanan Havada Bulut dizisini şiddetle tavsiye etmek istiyorum sizlere. 'YouTube'da otuzar dakikalık on bölüm halinde yüklemişler. Rüştü Asyalı, Altan Erkekli bile görünüyor arada... Bazı oyuncular bu dizide para almadan, Sait Faik ve onun hikayelerinin hatırına oynamışlar; Nihat İleri, Ayla Algan gibi. Hele bölüm başlarında bir kız çocuğu kovasına bulut doldurup evine getirmiyor mu, gerisine dalıp gidiyorsunuz...

"Ne mutlu sana; aşk nedir bilmiyorsun. Bilsen ne zor, der köpeğine..."

Dizi, Sait Faik Abasıyanık'ın Havada Bulut ve diğer bazı hikayelerinden derlenmiş, senaryosunu Ayfer Tunç yazmış. Sait Faik'in kendisi de hikayelerin içinde, onun da hikayeleri yazan bir adam olarak anlatıldığı çok keyifli bir kurgusu var. İkinci Dünya savaşı döneminde
Sait Faik'in Burgaz Ada'daki evinden.
İstanbul'lu Marika'nın, Yorgiya'nın, at arabacı Kamil'in kızı Ayşe'nin, pavyoncu Seher'in, ona yangın Bayram'ın, Bayram'ın karısını, çocuklarının, yedi bela Gülizar'ın, Madam Todori'nin ve muharrir köpekli adamın kendiliklerini, birlikteliklerini, mahalleli yaşamlarını anlatır durur. Hele hele bir Katina (Hülya Gülşen Irmak) var ki, tekrar tekrar izlemişimdir oyunculuğunu, diyaloglarını... Çok leziz, çok esaslı, çok içli, samimi, kaliteli...

"Fakirin çanı az çalarmış. Bak, sustu."

Biliyorsunuz Sait Faik yaşamının çoğunu Burgaz Ada'da geçirir. Burgaz adanın Kalpazankayalıklarının şimdiki balık restoranı o zamanlar Sait Faik'in köpeğiyle bol bol vakit geçirdiği bir kahvehaneymiş.

"Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi ki..."

Sait Faik ve Havada Bulut kitabına 
dair yazdığım diğer yazıları için;

25 Haziran 2011

Hikayeci...

Sait Faik A. okumanın hazzını anlatmaya çabalamak zor. Hülyalı bir adamın gözlerinden görmek gibi ilk bakıldığında benim açımdan, oysa cümleleri takip ettiğinizde bulduğunuz haz, dünyayı uğruna savaşanlardan çok daha fazla seven, kollayan , daha iyi bir yer olması için çabalayan bir adam bulmanın hazzı. "Havada Bulut " kitabının arkasında da şöyle yazar keza; 
"Haksızlıkların olmadığı bir dünya... İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya... Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin bol bol bulunmadığı...Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya..." Aynı kitapta bulunan " Birinci Mektup" adlı hikayeyi bitirdiğimde başımı otobüsün camına dayayıp "muhteşem" dedim. Muhteşem..Ne kıskandım ! Bilemezsiniz... Sevgiliye yazılan uzun uzun ama birbirinden kopuk hep aynı şeyi söyleyen cümleler. Hele birde size sevgili demeyen sevgiliye yazılan mektupların tüm hüznünü , çaresizliğini ve çaresizliğin verdiği pervasızlığı taşıyan bir mektup, hikaye.  
" Neler söyleniyorsun deme, ne olur? Sana şunu kabul ettirmeye çalışıyorum. Yazı yazmak da fiziki bir yorgunluk veriyor. Yalnız kafam değil, onu geç, bak kolum da yoruldu. Bana çalışmıyorsun diye kızma! Bak marangozun bir konsol yaptığı zaman duyduğu yorgunluğu duymadımsa alçağım! Demek ki çalışıyorum. Memnun musun ? " ( Havada Bulut, Birinci Mektup ) Böyle kızılır sevgiliye işte sizi sevmiyor, beğenmiyor diye böyle üzülünür. Böyle yalvarılır. Müthiş samimi bir gözlem yeteneği ile hem kendisini hem çevresini anlatabilmesi ve bunu güçlü bir mizah duygusuyla aktarabilmesi bize. Yetenek! evet. Bütün mesele bu işte. İzlemek ve aktarabilmek...Kavramsal sanat tanımlarında şöyle de ifade edilir : "Kavramsal Sanat izleyicinin gözü veya duyumlarından çok zihnini uyarmak için yapılır."

İşte tam olarak bunu yapıyor bende Sait Faik, tıpkı yandaki "Andy" nin yüzündeki ifadeyle bakıyorum sayfaya, bitirdiğimde. Zihnimi berraklaştırıyor, kalbime dokunuyor, fiziken içimde kıpırtılar hissediyorum. Bir ağaç kütüğüne yaslanmak, güneş doğduktan batana dek okumak okumak okumak istiyorum...Yazarken aklındakiler kendini ifade etme kaygısıyla değil de öyle birden sezerek aniden aklına gelenler olduğu öyle açık ki , bunu biliyorsunuz işte, bu yüzden güzelleşiyor daha da... Bir hikayeci O, kıskandıran, yazmanın nasıl bir iç çekiş, iç döküş, anlatma, anlatabilme yolu olduğunu, ne  güzel bir sanat olduğunu gösteren bir hikayeci...Tanımış olmak ne mutlu.

11 Haziran 2011

Pörtlek Gözlü...

Okudum söz verdiğim gibi yandaki halinden kitabı...Ben ortaokuldaki hayat bilgisi kitabından en çok " Son Kuşlar" hikayesini hatırlardım S.Faik Abasıyanık'ın ama yüzünü hiç tutmamışım aklımda. Babaannemin " korkacaksın çakır gözlü adamdan" dediği adamlardanmış oysa.  Sarışın, mavi,  pörtlek pörtlek gözlü. Aldığım kitaplarının hepsinde olan resimlerinden öyle görüyorum. Ben korkmam pörtlek ve mavi gözlü adamlardan, tercih meselesi de yapmam ama korkmam da. Babaannemi hep dinledim ama korkmadım hiç. Babaannem de zaten sadece "çakır" rengine derdi öyle. Öyle "dik dik bakar onlar insana, nazarı değer" derdi...Mesela benim gözlerim siyaha çalan kahvedir buna rağmen nazarım fena değer. Defalarca şahit oldum ; ne zaman bir şeyi çok beğensem, sevsem ve içimde tutsam bir şey olur sevdiğim şeye...Kendime de çok değer.  İçimde tutuyorsam gözlerim çok bozuluyor, hasetleniyor demek ki, çözemedim. Tek yapabildiğim söylemek beğendiğim şeyleri hemen...S.Faik Abasıyanık'ta kendini öyle tanımlıyor aslında ; " Bu uzun bacaklı, karınsız, niyeti kötü bakışlı sarışın adamın hayatına ait bildiklerimi şu veya bu  kimseden öğrenmiş değilim dersem inanmayın! " İşte; O da kendine "niyeti kötü bakışlı" demiş, Babaannemin dediği gibi ; çakır gözlerinden olsa gerek. 

Unutmuşum hikayelerinin güzelliğini ; o en sevdiğim tarzda konuşur gibi yazar hallerini, öyle aheste aheste dolaştırmasını dolaştığı yerlerde, gülümsetmesini tuhaf ironilerle sonlarında hikayelerinin...Hayat hakkında aforizmalar koymuyor ortaya, felsefi tanımlamalar, çözümlemeler yapmıyor göstere göstere ama öyle sade, öyle alelade, öyle gündelik anlatıyor ki hikayesini "hayat" diyorsunuz, hayat işte bu yaşadığımız. Kendi de budur hikayesi de budur...
Diyor ki satır arasında;  " Sevgilimin etrafını kalabalık gördüğüm zamanki gibi bir yalnızlığa kapılıyorum". Ve " Ne ayıp şey birbirini sevdiğini mezardan bile söylemek bir karı koca için."diyor. Katılmamak elde değil...

Yaşamını çok kıskandım yalnız, bu nazar bahsini oradan takılarak açmış olmalıyım, pörtlek gözlüyü sinirimden bulmuş olmalıyım. Diğer yandan severim de ben pörtlek gözleri, kurbağa gözleri gibi olurlar. Kurbağaları severim ama yavru hallerini değil, öyle vıcır vıcır kepçe görünümlerini değil. Normal büyümüş kurbağa gözleri gibi olanları...Amma velakin pörtlek kelimesi "sevimli" sayılmadığından çoğunluk onu kullanmış olmalıyım hasetimden.

Yazmak tek işi olan,  gün boyu insanlarla sohbet eden, o ada senin bu ada benim gezen, çamlar altında yatmaktan sıkılıp İstanbul' a kaçan, Beyoğlu'ndan sıkılıp yine adalara kaçan Sevgili Abasıyanık, ehl-i keyf içinde yazmış, yazmış sanki...Bu keyif tanımlamasından sanılmasın ki çok şey var, çok şey isteniyor ve mutlu olunuyor,  değil. Azla yetinen, "istemeyen" sade bir yaşamın getirdiği hayatın keyfi bu. Kendi deyimiyle " Portakal severim ama beş kuruşa çıkarsa onuda yemem. " Ödediği bedelin farkında olan bir adam, bir yaşam.  
Böyle yazabilmek için mücadele etmiştir,  babası ile kavgalar etmiş, başka işleri de yine de yapmak zorunda kalmıştır. Ancak babası ölünce yazma işine devam edebilmiştir sade... Hayatı için hayatına sahip çıkmıştır... 

Hikayeler güzeldir. Hem kişileri tanımlamak hem olayı anlatmak bir kaç sayfada çok zordur  bence de ama Abasıyanık bunu çok iyi yapıyor, çok keyifli oluyor...