16 Şubat 2010

Anlamıyorum.

En zor şey, karanlık bir odada bir kara kediyi bulmaktır, özellikle odada kedi yoksa.Konfüçyüs

Biri bişi söylesin.
O söylesin.
Herşeyi biliyorum ama anlamıyorum.
Bakıyorum ama göremiyorum,
Çok yorgunum.
Suya bırakmak istiyorum kendimi
hiç düşmeyeceğim bir uçuruma hatta,
varmaktan korkuyorum

Var olan adlandırdıklarındır.
Adlandırılmayan'dım, çünkü yoktum
Şey'dim.

14 Şubat 2010

Ödünç Hançer Öldürmez Beni

ödünç hançer öldürmez beni  
bir küfür gibi kara
kayış dilini ver
binlerce kez açıklasam 
dilini çözemediğim ihanet
gel bir daha bende dene kendini
ne sen öldürebiliyorsun beni bu cenkte
ne ben yenebiliyorum seni
yazıldığın mevsime çok su ver kendi izinden
giden yolları suçlarından arındır
arkanda kaldı seni ilerde bekleyenler
unutkan şiirler, kopmuş alıntılar
hiçbir zaman kullanamadığın hatıralarla
kendine yazdığın yaşam öyküsü!
ah, bu kadar aşk herkesi yanıltır
gelme üstüme
boşalmış yeminlerin bileği
ben sandığın sözcüklere vuran aksimdir
ödünç hançer öldürmez beni
ya başka bir silah seç kendine
ya bırak başkasının ellerine
ölüm aşkın işidir
kork benden sevgilim
ahretin olurum senin
bu kadar çok seven öldürmesini de bilir
ben seni
çok yanılmış kalplerin sağlamlığıyla sevdim
gücümdü güçsüzlüğüm
ey, izini sürdüğüm ruhumdaki kara gölge,
büyüttüğüm oğullarımı bir bir elimden alan hayat
yanıltma beni, beni bana yakıştır
son darbeden önce ilk sözü söyleyemeyen!
kolay değil ödenmiş hayatın katili olmak
kör eder hançerini içimin gücü
ölümü göze alan yaşamasını da bilir.
 
M.Mungan

12 Şubat 2010

Düşüngü

hepsinin gelmesini bekleme;
bir kişi gelmeyecek.

sen alışmayasın diye,
korkmayasın diye,
düşünesin diye...

kendine yetmen için...
herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
sen kaçmayasın diye.

gelenler gitmeyecekmiş gibi...
doğumlarda ölümlerde
duyasın diye.

bildiğini bildirmek için
bilmeme'yi öğrenmelisin.
tam kalasın diye.

hepsinin gelmesini bekleme,
sen var olasın diye.
bir kişi gelmeyecek,
sen, bir olasın diye.

Ö.Asaf

10 Şubat 2010

Jaguar

masumlar ne anlatır yüzlerinde?
cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir?
içimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm?
bu boşlukla nereye dek gidilebilir?

umutsuzluk bir karanfildir, yalnızca bir karanfil
hangi masaya yerleştirilirse o masanın rengini alır,
ve bir masanın iki ucunda duran o mutlak uzaklıktır.
kapanı olur o rengin, sahibini izler jaguar
adımlarıyla ormanlar geçer içinizden izdüşüm hızıyla

kendimizin karartma saatleri:
ormanlar gözükür
ışıklarımız kısılırken
yüzümüze vuran çocukluğumuzun
kabartma resimlerinden
ve kitap sayfalarından edinilmiş geçicilikler,
zorlanmış incelikler,
umutsuzluğun kolladığı gerçeklik duygusu,
buzulu çözülmemiş inançlar,
tapınmalar; kurcalanmış içtenlikler,
saplantının sayrılı yörüngesinde durmadan dönen izlekler,
çağın bizi kuşattığı değerlerden uzak kalamayan
-yerleştirildiğimiz- gündelik metinler,
kişiliğimizin teorik ikliminde yeniden-üretim'in
karmaşık sorunları,
gündemimizde maddeler maddeler maddeler
algılarımızın coğrafyasına mutsuzluk pahasına
kattığımız şeyler
oysa bilirsiniz yaşamın ivmesini:

gelecek uzun sürer !

gelecek masalı; dinlendiriciliğinde nice uykuların uyunduğu
gün gelir siz de inersiniz duyarlığınızın beyaz atlı kır atından
bir masal devi karşılar sizi
-ormanınızın başlangıcında-
der ki: yolunuz işte buraya kadar!
anası, babası cüce olanlar,
gün gelir başkasının yoluna duran
dev olurlar
hangi insan sonuna dek şair kalabilir ki?
kırık vezinli şiirlerde gizlenirken o anatomik hayvan
ormanı bırakmıştık ya masanın başında
akşam vururken karanfile
duyarlığımızn şamdanları tutuşurken
ve usulca çıkagelirken deniz
kıyısındaki her masaya hüzün
eğilip kulağına fısıldamıştım o şarkıyı:
-naim böyle yazacaktı öyküsünü-
herkesin aşkında vardır gözüm!

arabesk bir muhabbete doğru yol alırken
yahya kemal'in, fikret'in, haşim'in şiirleri,
nedense osmanlıca yazmaktan söz açmıştı biri
-oysa masadaki karanfili bile fark etmemişti daha-
"osmanlıca dediğin nedir ki, bir imla üzre gurbete
çıkmaktan gayrı"

demiştim
karanfilin gözleri gözlerime değmişti
bir minyatür ikindisiydi.
sonra başa dönüp, masumlar ne anlatır yüzlerinde?"
diye yinelemiştim.

jaguarı uyandırılmamış ne çok masum sevmiştim
ne kadar çok sevişmiştim
beni sevdikçe kendini tanıyan
benimle seviştikçe bedenini yurtsayan
ne çok anı edinmiştim.

oysa başlangıçta bir avuç küldü,
yüreğimizin balçığında bekletilmiş bir avuç kül,
artakalmıştı biz çok küçükken çıkmış orman
yangınlarından,
davranışlarımıza eşlik eden
(çocukluğumuza saklanmış)
nice duygudan
öldü sanılan

sözcükler denenmişti. sevgi de.
tartışmak, benimsemek, karşı çıkmak.
ve asıl anlatılmak istenenin önüne saklanmak hep.
şimdiyse

jaguar geziniyordu aramızda;
suskunluk başlamıştı
herkes birbirine nefretini anımsamaya çalışıyordu
bellek yoklanıyordu
bozgunlar, yıkımlar, ihanet yerine geçebilecek kimi
ayrıntılar

zehrin şizofrenik bilinci
masanın etrafı çoğalıyordu
şimdi hiçbir karanfil yetmiyordu hiçbir uzaklığı
tanımlamaya
bütün tanımları altüst ediyordu içimizde beklettiğimiz
jaguar
çıkageliyordu delirmenin ateş hattından
çıkageliyordu umutsuzluğun büyülü ideolojisi intihar

bir öte-masalda kendine yer açan
cüceler, devler, pelerinler, kuleler, şehzadeler
umutsuzluğun bir yaşama sevinci olması epeydir
düpedüz yaşanırken sanrıl ilişkiler
biliniyordu, birbirinin yarasını görmeden dost
olamayanların,
birbirini acısız, ağrısız sevemeyenlerin
duygu sarkacındaki tetik tutkusu
ve her ilişkiye av borusuyla girenler
kimse kimseyle hiçbir şeyi paylaşmıyordu nicedir,
bir hastalığın birlikte yaşanması isteniyordu yalnızca

her yara bulaşsın diye gösteriliyordu bir başkasına
büyük ve ulu korolar katılıyordu
kurbanın kıyıcılığını anlatan tragedyalara
sessizlik zıpkındı yalnızca. sözcükler mızrak.
böyle zamanlarda hiçbir şey anlatmıyordu ne konuşmak,
ne konuşmamak.

karanfil diyelim masanın rengine benzemekten çıkmıştı
epeydir
yalnızca pörsük ayrıntısıydı kırık vazonun
-vazo sahiden kırıktı, akşama, o masaya çok
yakışıyordu-
artık her şey yalnızca bir zamanlama işiydi
rakılar buğulanırken denizden
izin isteyip ayrıldım hepinizden
işte olmuştu. artık sevecektiniz birbirinizi
herkesin jaguarı beni izlerken

oysa ne kahraman, ne kurbandım ben
masanın dirliğini korurken,
küçük bir hesap yapmıştım ben de
jaguarımı yanıma almış, ormanımı bırakmıştım size
biliyordum çıkamayacaktınız içinden.

M.Mungan

27 Ocak 2010

Ben'le ilgili;

Bazen öyle acır ki için, o acıyla değiştim sanırsın.Ayağa kalkar kalkar düşersin. Bazıları uçurumun kenarından çekilir, çıkarılır ; bazılarıysa uçurumun dibinden paramparça alır kendini. Parçaları öyle birleştirir ki kim olmak istiyorsa o olur ondan sonra.

Bir kere ihaneti gördümü gözlerin , anılar sana bataklık olur.Hatırladıkça çekerler seni içeri.Hatırladıkça affetmek istersin , çünkü affetmek unutmak demek.Öncesini hatırladıkça sonrasını unutmak istersin...Geçmişe dönmek başka , geçmişi silmek başka.Döndükçe dönersin ama silemezsin. Olan olmuştur bir kere, hiç bir neden onu olmamış yapmaz.
Hikayeyi değiştiremedikten sonra önceden bilmek son sayfada ne yazdığını , yük olur insana.
Bir gün herkesin karşısına çıkar içinden geçemeyeceği bir orman, aşamayacağı bir dağ.Çözümü olmayan sorular sorması zihnin deli eder adamı.
Çaresizlik, cevapsz kurak bir ıssızlık değildir, dışarda devam edecek hayattır asıl engel.Seni umursamayan , seni yutan hayattır. Çaresizlik, bin kere dönsen o güne bin kere yaşamaktır o günü en baştan. Elinden bir şey gelmeyince kabullenmek kolaydır, asıl çaresizlik, kendine elimden geleni yaptım mı diye sormaktır.

"Tüm kapılar üstüne kitlenmiş de olsa, birinin kalbinde yer tutan hiç kimse, tutsak değildir kendi kafesine."

Biraz T.Kurtiz'den biraz Benden. 

26 Ocak 2010

Korku;

Ve son kar tanesi de düştüğünde yere, susar müzik.
En çok kızıl yakışır kara, kan kızıldır, kıpkırmızı.
Önce damlar kan, yoğun, koyu, sonra dağılır, erir karlar.
Karlar eridiğinde ne kalır ki geriye, sadece toprak.

Dünyaya gelmek bile tesadüfken, nasıl inanılır ki kadere ?
Öyleyse gitmek bize kalmaz, öleceği zaman ölebilir insan,
Ölebileceğine ise hiç inanmaz zaten.

23 Ocak 2010

Bu çok güzel...

Gülümü yaratacağım senin için
Hemde ne kadar elmas varsa
Deniz suyunda o kada gülü
Ne kadar yüzyıl varsa
Gök tozları içinde o kadar gülü
Tek bir çocuk kafasında
Ne kadar düş kurabilirse o kadar
Ne kadar aydınlık içerebilirse bir hıçkırık o kadar.

Louis Aragon

Ç. 29/10/1995

22 Ocak 2010

Beklemek,

"...Gerçekte kendisini mahveden başka birinin mutsuzluğunu daha iyi gizleyebilmek amacıyla hiç bir şey atlamadan kendi mutsuzluğundan söz etti.Bana açılmaya karar vermeden önce evine teslim edildiği geceden sonra Bayardo San Roman'ın kalbinin en derin köşesinde yer aldığını hiç kimse bilemezdi.Bu Tanrı esini gibi bir şey olmuştu." Annem beni dövmeye başladığı zaman birdenbire onu anımsadım." Bu söyledikleri doğruydu.Kocası için acı çektiğini bildiğinden yumrukların acısını daha az duymuştu. Davranışı karşısında biraz şaşırmış olmakla birlikte yemek odasının kanepesi üstünde hıçkıra hıçkıra ağlarken Bayardo ' yu düşünmeyi sürdürmüştü." Yumrukların ve olup bitenlerin etkisiyle ağlamıyordum. Onun için ağlıyordum." Annesi yüzüne öküzgözü kompresi yaptığı sırada aklında yine o vardı. Özellikle sokakta bağrışmalar duyduğu, yangın varmış gibi çanların çalmaya başladığı, Pura Vicario'nun içeri girip felaketin en kötü bölümünün geçip gittiğini ve artık uyuyabileceğini söylediği zaman onu büsbütün düşünür olmuştu.

Annesini, göz muayenesi için Riohacha'daki hasteneye götürdüğü gün, Bayardo San Roman'ı uzun süreden beri düşünmekteydi.Geri dönerken sahibini tanıdıkları Liman Oteli'ne uğramışlardı.Pura Vicario bu arada bir bardak rakı istemişti. Kadın sırtını kızına dönüp rakısını içmeye başladığı bir sırada Angela Vicario salonu boydan boya süsleyen aynalardan kafasından geçenlerin hayalini görür gibi olmuştu.Soluğu içinde kalmış ve hemen arkasını dönmüştü.Bu sırada Bayardo San Roman'nın kendisini görmeden yanından geçtiğini ve otelden çıkıp gittiğini görmüştü.Yüreği paramparça olmuş, dönüp bir kez daha annesine bakmıştı.Rakısını içmiş olan Pura Vicario, gömleğinin yeniyle ağzını silmiş, yeni gözlüklerinin arkasından gülümsemişti.Angela Vicario, bu gülüşte dünyaya geldiğinden beri ilk kez annesini gerçek benliği ile görmüştü. Kusurlarına kendini adamış olan zavallı bir kadındı bu.İçinden "Allah kahretsin! " diye bağırmıştı.Kafası öylesine karışmıştı ki , dönüşte yol boyunca hep yüksek sesle şarkı söylemiş, eve gelince de kendini yatağına atıp üç gün üç gece ağlamıştı.
O günü anımsarken bana "Onu çılgınlar gibi seviyordum.Yeniden ilişki kuracak kadar ona vurgundum." dedi.Gözlerini yumar yummaz içinde hemen hayali beliriyor, denizle birlikte soluduğunu duyuyor, çarşaflara geçen sıcaklığının etkisiyle geceyarısı hemen uyanıyordu.Tüm bir haftayı bir dakika bile dinlenmeden geçirmiş sonra ilk mektubunu yazmıştı. Bu en saçma mektuplarından biriydi. Onu otelden çıkarken gördüğünü, gelip kendisini görmesini istediğini yazmıştı.Mektubuna boşyere bir yanıt bekleyip durmuştu.İki ay sonra, beklemekten bıkıp usandığı bir gün bir mektup daha yazmış, öncekinin tam tersi olan bir anlatımla yazılan bu mektupta, onun kabalığından sözetmişti.Mektuptan çıkan anlam yalnızca buymuş gibi görünüyordu.Altı ay sonra altı mektup daha yazmış, bunlara da hiç bir yanıt alamamıştı.Ama yazdıklarının tümü yanıtlanmış gibi bir tavır takınmıştı.
Yaşamının ikinci yarısında, ona her hafta bir mektup göndermişti. Bana "Bazen yazacak bir şey bulamıyordum.Mektuplarımı aldığını bilmek, işte bu bana yetiyordu." dedi.Bu ilk yazışmayı gizli metres pusulaları, geçip gidiveren nişanlılık döneminin kokularına bulanmış mektuplar, iş belgeleri, aşk belgeleri ve son olarak da onu geri dönmeye zorlamak için, bırakılmılş bir sevgiliye özgü korkunç hastalıkları içeren zavallı mektuplar izlemişti. Bir gece yazıp bitirdiği mektubun üstüne mürekkep şişesini devirmiş ve mektubu yırtıp ateşe atacağı yerde altına şu dipnotu eklemişti: " İşte aşkımın kanıtı olan gözyaşlarım." Bazen ağlamaktan yorgun düşerek çılgınlığını alaya almıştı.Mektupları götüren aracı kadın altı kez değiştirilmiş, böylece suç ortaklığıda altı kez yenilenmişti.Bu işten vazgeçmeyi hiç düşünmemişti.Ama bu can sıkıntısının üstünde hiç durmuyormuş gibi davranmıştı.Sanki bir hayalete yazıyormuş gibiydi.
Aradan on yıl geçtikten sonra rüzgarlı bir sabah, yatağında yanıbaşında onun çırçıplak yattığını sanarak birden uyanıvermişti.Bunun üstüne oturup yirmi sayfalık ateşli bir mektup daha yazmış, o korkunç geceden beri kalbinde kokuşup duran acı gerçekleri hiç sıkılmadan anlatmıştı.Ayrıca ruhunda açtığı onulmaz gönül yaralarından da söz etmişti.Mektubu her Cuma günü öğleden sonra gelen,birlikte iş işleyip mesajları alıp götüren, postacılık görevini yapan kadına vermiş ve bunun can çekişmesinin simgesi olan , içini döktüğü son mektubu olduğuna inanmıştı.Ama mektubuna yine bir yanıt alamamıştı.O günden sonra artık yazdıklarının bilincine varamamış, kime yazdığını bile ayırtedememiş, yine de durup dinlenmeden on yıl boyunca yazmıştı.
Arkadaşlarıyla iş işlediği bir Ağustos öğlesinde birinin kapısına doğru geldiğini görür gibi olmuştu. Gelenin kim olduğunu anlaması için gözlerini açmasına bile gerek kalmamıştı.Bana " Şişmanlamıştı, saçları dökülmeye başlamıştı.Sonra gözünde gözlük de vardı.Evet, oydu, ta kendisiydi." dedi. Olduğu yerde yığılıp kalmıştı.Bayardo da onu herhalde kendisi kadar yaşlanmış bulmuştu. Ama kalbinde onu bugüne dek hoşgörmesini sağlayan o sevgiden eser yoktu.Kermeste gördüğü ilk günkü gibi gömleği terden sırılsıklam olmuştu.Belinde aynı kemer, omuzunda gümüş süslemeli ve dikişleri atmış aynı deri çantalar vardı.Bayardo San Roman , öteki işlemeci kadınlara hiç aldırmadan bir adım yürümüş, sonra çantalarını dikiş makinesinin üstüne atmıştı.

"- Çok iyi, işte geldim " demişti.

Bir elinde çamaşır dolu bir valiz, öbüründe de Angela Vicario'nun yazdığı iki bini aşkın mektubun bulunduğu, birincisinin benzeri olan bir çanta daha vardı.Mektuplar alınış tarihlerine göre sıralanmış, renkli kurdelelerle demetler halinde bağlanmışlardı. Hiç biri açılmamıştı..."

Gabriel Garcia Marquez. " Kırmızı Pazartesi" 'den...