31 Aralık 2010

Yedinci Lanet

Uğruna öldürdüğüm gözlerimin
Elinden olsun ölümün
Sonsuzluğun lanetine uğra
Öldükten sonra bile kapanmasın gözlerin
Umutsuzluğun karanlık çukurunda
Ölümün karanlığıyla gör dünyayı
En kanlı vahşetten
En ince zulme varana dek
Şahidi olmadığın hiçbir eza kalmasın
Irağındaki felaketler bile
Ayan olsun gözlerinin önünde
Hayallerinse göremediklerinin kahini olsun.
Unutma hiçbir şeyi
Her şeyi şimdi gibi hatırla
Hafızanın kudreti bedbahtlığın olsun
Geleceği gör, felaketi sez
Gözlerindeki kehanet mutsuzluğun olsun
Çıplak yara gibi kal
Hiçbir acıya alışma
Hiçbir zulmu kanıksama
Her şeyi tekrar ve tekrar gör yeniden
Görmek cehennemin olsun...



M.Mungan "Geyikler ve Lanetler" 


Yeni yılın kutlu olsun Aze...

30 Aralık 2010

Körlük...

Tüm duyuların kör olması...
Görmek, işitmek, koklamak ve tatmak'tan bahsettik.Hepsinin algıyla ilgili olduğundan, eski kayıtların yanına diğerlerini koymaya çalışan, aynısından bulamadığında benzeridir diyen, son algının mutlaka ilk algı ile kendini iliştirmeye çalıştığından bahsettik.Görmenin bakmak olmadığından, işitmenin duymak olmadığından bir duyumuzun yok olduğunda diğerlerinin onun yerine geçerek algıları tamamlamaya çalıştığından bahsetmeye çalıştık...Merak edilen; bir duyunuz duyarsızlaştığında, işlevi gereği gördüklerinin, hiçbirine veya çoğunluğuna bakmamaya başladığında yada  alıştığında diğerleri de duyarsızlaşıyor mu yoksa diğer organ daha mı çok duyarlı olmaya başlıyor.Değil. Eğer var olan duyunuz-hiç olmadığından çok farklı olarak- artık işlevini gereğince yerine getirmemeye başladığında, beyin  o organdan gelen algıları almak istemediğinde-kayıtlanmak istenen yere kayıtlanmama isteği sürekli duyulduğunda ve bu beyne iletildiğinde-bunu bilinçli veya biliçsiz yaptığında bence diğer duyular da benzer şekilde körleşmeye başlıyor...Savunma stratejisi istenmeyen algıdan kaynaklı duyulan acının organizma tarafından algılanmaması için gerektiğinde diğer  duyu organlarını da körleştirir...Baştan bu şekilde ifade edilmemiş gibi görünse de burada asl olan duyu organının varlığı değil, organizmanın onu algılayıp, isteyip istemediğidir fark yaratan...
Eğer siz her gün çığlık duyuyorsanız ve bu çığlıklar ile ilgili artık hiçbir kayıtlama yapmak istemiyorsanız artık çığlığı duymazsınız çığluğa neden olan görüntüleri de daha az bakarsınız ve daha az görürsünüz gibi diğer duyu organları da körleşmeye başlar. Böylelikle bence "körlük" te duyu organlarımızdan biri haline gelmeye başlamıştır.Körlük beyne " algısızlık " algısını göndermeye başlar.
Yanlış bir tanımlamadır, yoktur böyle bir şey , nereden biliyorsunuz demeye hiç gerek yok, körlük insanlığın varlığına ,  Nietzsche'nin de bahsettiği  "bengi dönüş"e katkı yapmakta bence...Bu anlamda belki var olmalıdır...Yoksa öyle şeylere bakıyor ki insanlık görerek yaşaması mümkün değil.Öyle şeyler işitebiliyor ki körlük duyusu ile ancak "duymamazlıktan" gelebilir.
Bazı insanlar körlük duyusunu benimseyebilir, diğerlerinin yanında yaşatabilir bazıları uzun süre kabullenmeyebilir sonra "normale" döner, bazıları hiç kabullenmeyebilir ki bu tür insanları toplum içinde göremeyiz onlar "dışarıdadır"  bazıları ise körlüğü başlatan duyu ile savaşına devam eder...Onu iyileştirdiğinde diğerlerinin de iyileşebileceğini düşünür ama algıyı değiştirmek yerleştirmekten çok daha zordur belki de mümkün değildir.Algı körlüğü duyularımız içinde önemlidir bence ama sonuncusu değildir...Dokunmak bir duyu organıdır...

09 Aralık 2010

Tatmak...

Tatmak da diğer duyular gibi beynin alıcısı konumunda bir araç. Aldıklarını beyne iletiyor.Tabi ki tüm duyu organlarımızın işlevi insan vücuduna dışarıdan gelen etkilerin beyne iletilmesi elbet.Temel yaşamsal ihtiyaçlarımızdan doymak ile de direkt bağıntılı.Tat almak dediğimizde aklımıza daha çok güzel ile istenmeyen tadı ayırt etmek gelse de  ; alında yaşımızın, ruhsal durumumuzun ve  zaman zaman farklı nedenlerle organizmanın ihtiyaç duyması ile bazı gıdaların algılanmasıdır asıl işlevi. Örneğin ; emzirme döneminde kadınların sulu gıdalara ihtiyaç duyması, ergenlik dönemlerinde enerji ihtiyacını destekleyen besinlere daha fazla ihtiyaç duyulması, kalsiyum, tuz, protein ihtiyacı gibi durumlarda gıdalar dil yardımıyla algılanmış olur. Bu durumda baz gıdaları yemememizin nedeni de organizmanın kendisine zarar verecek gıdaları algılıyor olmasından ve reddediyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun yanından insanın kültürel gelişimlerinden ve coğrafi faktörler gibi nedenlerle de gıda algıları ve seçimleri vardır elbet. En basiti ile; karadenizlilerin turşuyu pişirerek yemeleri, soğuk ve yağmurlu iklimlerinde insanların ihtiyacı olurken aynı turşuyu akdenizlilerin aynı yöntemle yemeleri beklenemezdi.Onlar soğuk yerler hele kahvaltıda asla yemezler...Burada kafamı karıştıran şeylerden biri ; neden sigara gibi maddelere karşı beyin şiddetli bir reddedişte değil.Beynin aldığı haz duygusu uyaranı  ile organizmanın kendisine zarar verilebileceği uyaranı arasındaki savaşı "haz" mı kazanıyor o zaman ? Öyleyse organizmanın sağlıklı hareketinden çok beynin haz uyaranı daha önemli kalıyor. Bu açıdan bakıldığında şu doğrulanıyor ki ; organizmanın bazı durumlarda infilak etmesi gerekirken, beynin devam ettirdiği umut, inanç ya da çeşitli adrenalin duyguları  gibi haz ya da acı gibi nedenlerle organizma ayakta kalabiliyor, sanırım sigaranın da nedeni bu...
Genel olarak dört ana tat algımız vardır : tatlı, acı, ekşi, tuzlu. Acı tat daha geç algılanır, dilin gerisindedir ama çok güçlüdür bu da zehirli bitkilerin algılanmasını kolaylaştırıyor. Güçleri oranında ; tıpkı  görmek işitmek gibi tat duygusunun da algısı çok hızlıdır, tıpkı diğer duyu organlarımızda olduğu gibi tat cisimciği tat sinirleri aracılığı ile beyinde o tadın karşılığını bulur.Eğer karşılığı yok ise, elma yediğimizde daha önce hiç elma yememişsek, neye benzetirsek onun tadı gibi deriz ve onun yanına koyarız yeni tadı.
Duyu organlarımıza baktığımızda  "gerçeklik" kavramının ne kadar "bizimle" ilgili olduğunu görebiliyoruz.
Tat alma diğer duyu organlarına göre koklamak ile çok daha yakın ilişkidedir.Özellikle soğuk algınlığı dönemlerinde "ağzımızın tadı yok" sadece nefes yollarımızın tıkalı olmasından kaynaklı gıdaların kokusunu yeterince alamadığımızdan dolayısıyla da tatlarını tam olarak algılayamamamızdan kaynaklanmaktadır. Her şey beyinde başlayıp beyinde bitiyor, duyu organlarımızda sadece aracıları aslında.Tadını çok beğenmemiz dilimizden kaynaklanmıyor, beyinde eşleştirdiğimiz etki ile bağıntılı. Kendimizi kimi zaman güzel kimi zaman çirkin görmemiz görmemizle hiç ilgisi yok beynimizdeki yerimiz ile ilişkili. İşittiğimiz çığlığın sevinçten veya acıdan olup olmaması ayırt etmemizdeki hızımızdan değil beyinde ona karşılık verdiğimiz öncelik algısından kaynaklanıyor, başka bir deyişle hızımız önceliğimiz oluyor...

04 Aralık 2010

Rüya...

Rüya mı gerçek, gerçek dediğimiz gerçeklik mi gerçek sorusunun sanat dallarında özellikle de sinemada neden bu kadar çok sorgulandığını dün gece bir kez daha anladım; Dün gece öyle mutlu oldum ki rüyamda, uzun zamandır kendimi bu kadar huzurlu ve mutlu hissettiğimi hatırlamıyorum neredeyse..."Birini" aradım konuştum, konuştum, konuştum...Dinledi, dinledi, dinledi...Çok az şey söyledi, üzülmelerime çok üzüldü, yorum yapmadı ama dinledi.Ben suskunluğundan mutlu oldum...Kapattığımda telefonu öyle iyi  hissediyordum ki...Uyandığımda "rüyaymış" demek istemedim...Bu yüzden hala neden bulunduğum mekan "gerçeklik" olsun ki demekten alamıyorum kendimi ?...
Sonra bir gece, evden sokağın başına gitmek o kadar uzun o kadar uzun sürdü ki rüyamda, gitmedim, yoldan geri döndüm, sonra yine gitmem gerekti zor olduğunu bildiğimden gidemem dedim, gidemiyorum dedim...Çok şiddetli bir rüzgara karşı yürümek gibiydi, kumlu bir deniz üzerinde, su diz seviyesinde, dalgalara karşı yürümek gibiydi, hep önündeki ipi ite ite yürümek gibiydi...Uyandığımda "rüyaymış" demek güzeldi...
Gerçeklik dediğimiz zamanda bazı mekanlardan, olaylardan, anlardan bir anda uyanmayı istemiş olmayı düşüneceğim anları düşününce ne kadar çok geliyor aklıma ! En zorlandığımız anda birden dönsek rüyamıza, dün gece kaldığımız yerden değil de, en son mutlu olduğumuz yerden devam etsek mesela...Yok öyle bir şey sanırım ! Bence birinden birini seçiyor insanlar ve hangisini seçiyorsa o tarafın mutlulukları ve mutsuzlukları ile yada daha genel , net ifade ile zıtlıkları ile yaşamak zorunda kalıyor...Birini seçmek zorundayız yani !...Buna benzer laflar ve olabilirlikler, sorgulamalar ve güzel tanımlamalar  "Inception"  filminde de vardı, ama filmi anlamadığımdan, ikinci defa izlemeyi beklediğimden henüz bir şey söyleyemiyorum hakkında.Bu gerçeklik ve rüya tercihi  "Barda" filminden bir sözü hatırlatıyor bana şimdi :"Bizim bulunduğumuz yerde olan her şey, bizim yüzümüzdendir! Anladınız mı lan?"...

30 Kasım 2010

İşitmek...

Amelia Rodrigues "Alfama" ... Lizbon'un Alfama sokaklarında doğmuş bu kadının bu olağanüstü sesini duymak, duyabildiğini algılamak olmalı !.. Amelia Rodrigues " Solidao"... ; Bu şarkıda anlatılan "yalnızlığı" yaşamak olmalı....Böyle bir sesi duyabilmek,  duyularının varlığından haberdar olmak olmalı ; bir derisinin olduğunun, görebildiğinin, yaşadığının ya da gündelik zamanın,  hayatta kalmanın yaşamak ol(a)madığının, evren karşısında insanın ne denli zavallı olduğunun, yaşamanın ne "denli" olduğunun farkına varmak olmalı bu ses ve bunun gibi sesler...Amalia Rodrigues "Abandono"...


Uyandığımızda çığlık çığlığa seslenmek, rüyalarımızda bağırmak isterken bağıramamamızın yerine geçmiyor hiçbir zaman...Kabuslarlardan biliriz seslenmenin ne muhteşem bir "yenilmeme" olduğunu...Seste görmek gibi birleştiği algılarla, kayıtlarla kayıtlanır, birleştiği duygularla yaşatılır, onlarla beraber kayıtlanır. Çocuk sesi genelde güzeldir ama yine de bazıları için istenmeyen anılarla örtüştüğü için kulaklar tıkanır, tüm diğer duyularda olduğu gibi seste de ses duyanın güzelliğidir...Seste diğer her şey gibi gördüğümüz, algıladığımız gibi değildir, "bizim" gibidir...Bizim duyduğumuz gibi;  azdır, çoktur, acıdır, yalındır, kırıktır, belki güzeldir ya da boğuktur...Duyabilmemiz konuşabilmemiz demektir, kendi sesimizi duyabilmemiz nasıl konuşacağımızı bilebilmemiz demektir...Söylenilenleri okusaydık duyduğumuzla aynı serilikte karşımızdakin yüzünde mesela, bizimde konuştuklarımız aynen yüzümüzde okunabilseydi ağzımızın olduğu yerde mesela; duymak neyi daha farklı yapıyor ki ? Sesimizdeki "istek", sesimizdeki "kırıklık", "sönüklük", "cevapsızlık" kelimelerle birleşmesi, kelimenin anlamından çok sese takılıp kalıyoruz..."Evet" dedin ama istemeden dedin ! Daha 
saçma bir tanım olabilir miydi, bilmeseydik gerçekten de öyle bir sesle öyle bir evet  denilebilir ki kesinlikle evet değildir...


Ve sessizlik nasıl bir cezadır, nasıl bir anlatıştır ses bekleyene...Hiç seslenmemek nasıl bir yok saymaktır!...
Doğal ses kaynaklarımız vardır ; insanlar, hayvanlar, şelale, rüzgar.Yapay ses kaynaklarımız vardır ; taşıtlar, müzik, çeşitli aletler. Sesin kaynağından işitilebilmesi titreşim ile olur, ses titreşerek, maddenin taneciklerini birleştirerek dalgalar halinde yayılır ve biz insanlar tarafından da aynı yöntemle duyulmuş olur, titreşimler de kulak mekanizmamızca algılanarak... Boşlukta titreşimden gelen dalgaların hiç bir anlamı yoktur, bildiğimiz kadarı ile ses ancak dalgalar halinde yayılabiliyor.Katıdan,sıvıya ve gaza doğru azalan bir etki ile yayılır...
Gırtlağımızda titreşen ses tellerinin titreşimlerini yayabilmeleri yada başka bir deyişle tireşebilmeleri için havaya ihtiyaçları vardır, o da ciğerlerimizde vardır , yani ciğerlerimizdeki havanın kırıklığıdır sesimizdeki kırıklık...
Bir çok açıdan bir çok şey söylenebilir...Şimdilik bu kadar...

15 Kasım 2010

Hayat ne kadar kısadır ?

Mahsun Kırmızıgül'ün yeni filmini izledim. Bir çok açıdan beğenmedim."Newyork'ta Beş Minare"  zaman zaman sıkıcı olabilen bir aksiyon filmi bence...Hepsinden önce neden ingilizce konuşulan yerlerde türkçe seslendirme vardı, anlayamadım...Türkçe konuşulurken Fırat karakterinin anlamamazlıkla bakması çok eğreti durmuştu bence...Yeşilçam filmleri gibi bir çok boşluğı seyircinin doldurması beklenmişti bana göre...Sadece tek bir  şey için hakkında yazmak istedim;  Daha önce duymadığım, duymadığıma şaştığım  çok net bir tanım duydum filmde, bunun için tebrik etmek isterim Kırmızıgül'ü ; 
Hacı Gümüş Marcus'u yolcu ederken havaalanında diyor ki : "Ezanla geldin ezanla gidiyorsun Marcus". Marcus cevap veriyor : 

"İnsan doğduğunda kulağına ezan okunur. Öldüğünde ise namaz kılınır. Doğduğunda namazı kılınmaz öldüğünde ise ezanı okunmaz. Çünkü insanın doğduğunda kulağına okunan ezan öldüğünde kılınacak namazı içindir, işte hayat bu kadar kısadır dostum."

14 Kasım 2010

Görmek....

göz bebeği."uludağsözlük-galeri"
Koku ile başlamıştık duyulara ama "Koku" tam da anlatılamadı istediğim gibi aslında. "Ses" var biraz yazılan ama bekliyor daha tam değil... Duyulardan görmek; en zor yazılacak olanı...
Çok şey var bir çırpıda söylenebilen; "Bakmak görmek değildir", "Satır aralarını görmelisin", "Bakış açına göre değişir","Senin gördüğün gibi değil oradan herşey","Gözünle değil yüreğinle bakmalısın", "O senin güzel görüşün".. .gibi yüzlerce görmek ya da bakmak...
Tüm duyular dönüp dolaşıp aynı noktaya dayanıyor; Algı. Bilinç. En çok da görmek böyle. Bütün algılarımız beş duyularımız ile çalışıyor, kayıtlanıyor ve bence bu yüzden biri olmayınca diğeri onun yerine geçmeye, çoğalmaya, tamamlamaya başlıyor kayıtlamaları yapabilmek için... Her bir algımız ise beynimizde bir bağ yaratıyor. Okuduğum bir çok psikoloji kitaplarından hatırladığım; beynimiz her şeyi kayıtlar ve gruplara ayırır, yüz milyar nöron beynimizde bu kayıtlamalar için sürekli çalışır, gruplara ayırır, biliçdışına iter, gerektiğinde çağırır... Bu yüzden bir şeye, birine, bir duruma, bir yere ait algılarımız (bizim ön-yargı dediğimiz) çok kolay kolay değişmez... Üzerine yeni bilgiler yazılması, işlenmesi, eskilerinin silinmesi yer değiştirmesi gerekir çünkü... Hele hele bir kişiye ait algılarımızı ilk dört saniye de ediniriz ve sonraları ilk önce hep o algı üzerinden düşünürüz...

Zihnimiz sembollerle düşünüyor, demek ki görmek ve onu beynimize atmamız aynı zamanda düşünmek ! Dinlediklerimizi, dokunduklarımızı, gördüklerimizi sembollere çeviriyoruz ve beynimize yazıyoruz... Ve en kötüsü ya da en güzeli, zihnimiz gerçek ile sanalı ayırt etmiyor... Her gördüğümüzü, her hissederek, duyarak, tadarak, koklayarak görüntüye çevirdiklerimizi, rüyalarımızı, kabuslarımızı, hayal ettiklerimizi, baktıklarımızı zihnimiz "tek"algı ile kayıtlıyor... Hepsi aynı,  gerçek yada değil, onlar sadece "kayıt"... Gerektiğinde kullanılacak, biliçdışında saklanılacak olan... Olumsuzu ayırmıyor, ayırt etmiyor, insan için iyi yada kötü olup olmadığını düşünmüyor sadece kayıtlıyor... Ne görürsek onu algılarla kayıtlara dönüştürüyor. Bu neden bu kadar önemli; duyularımızla oluşan bu algılarla karar verir, mantığımızla doğrularız. Sonuç; mantıklı karar olur! Bu yüzden bazı kararları çoktan almışızdır, alırız ama mantıklı doğrulamalara yaratamadığımız için döner dururuz etrafında sonuçta olacak olan olur, gerekçe bulunduğunda karar uygulanır... İşte önümüzdeki gerçeği yada yalanı "göremememizin" nedeni onu görmediğimiz değil, beynimize kayıtladığımız o algının henüz adını koyamadığımızdan, mantıklı gerekçe bulamadığımızdandır...

" Gözümüzün görevi bir cisimden yansıyan ışık demetlerini tek bir noktada odaklamak ve bunların gözün arka iç yüzeyinde bulunan sinir hücrelerini uyarmasını sağlamaktır. Uyarılan sinir hücrelerinde oluşan elektriksel akım görme siniri yoluyla beyne ulaştırılır. Örneğin, gözünüz şu anda bakmakta olduğunuz monitörün görüntüsünü gözünüzün arka kısmında, yaklaşık 0,5 mm çapındaki bir alanda odaklamaktadır. Bu milimetrik alanda, aralıksız dizilmiş, mikroskopla dahi görülemeyecek kadar küçük, ışığa karşı çok hassas, on binlerce sinir hücresi bulunur. Bu sinir hücrelerine fotoreseptör denir. Kornea, gözün en ön kısmında yer alan, yuvarlak, şeffaf, yaklaşık 0,5 mm kalınlığındaki dışbükey tabakadır. Korneanın arkasında, görevi gözün içine girecek ışık miktarını ayarlamak olan, iris bulunur. Bu, aynı zamanda gözlere rengini veren dokudur. İrisin arkasında yaklaşık 5 mm kalınlığındaki lens (göz merceği) bulunur. Kornea ve lensten geçen ışınlar gözün arka kısmında, görme sinirlerinin bulunduğu retina tabakası üzerinde odaklanırlar. Işık demetleri foton olarak adlandırılan parçacıklardan oluşur. Bu parçacıklar boşlukta denizdeki dalgalar gibi salınım hareketi yaparak ilerlerler.  Fotonlar retinada bulunan ışık algılayıcı hücrelere çarptıklarında bu hücrelerde birtakım kimyasal reaksiyonları başlatır ve bu reaksiyonlar sonucunda elektriksel sinir iletisi oluşur. Bu ileti elektrik kablolarından geçen akım gibi, görme siniri (optik sinir) yoluyla beyne iletilir. Şüphesiz bu reaksiyonun ürettiği elektriksel akım evimizde kullandığımız elektrik akımından yüz binlerce kat daha zayıftır. Her iki gözden de birer görme siniri (optik sinir) çıkar. İki gözde oluşan sinir iletileri, sağ ve sol optik sinirlerin içinden beyindeki görme korteksine kadar ulaşan bir yol izlerler. Görme korteksi beynimizin en arka bölgesindedir. Buraya ulaşıncaya dek, fotoreseptör hücrelerinde oluşan sinyaller uzun ve karmaşık bir yol izlerler. Bu yol boyunca sinir lifleri arasında çeşitli çaprazlaşmalar, bölünmeler ve gruplanmalar oluşur. Son nokta olan görme korteksinde, cisme farklı açılardan bakan sağ ve sol gözlerden gelen farklı sinir iletileri birleştirilir, yorumlanır ve bakılan cismin üç boyutlu, yani derinlikli görüntüsü oluşturulur. " (www.gozDr.com)  

Dolayısıyla, görme gözde değil beyinde gerçekleşir. Gözümüzle değil beynimizle görürüz... Göz sadece görüntüleri taşıyan araçtır. Beynimizle görürken ise hep geriye bakarız, algılarımıza, kayıtlarımıza, gruplamalara bakarız... İlk defa gördüğümüz nesneler için mecburen "gibi" ön tanımlamasını kullanırız  çünkü başka türlü kayıtlayamayız. Bu yüzden bazıları için gece "karanlıktır" bazıları için "siyah". Bazıları için yağmur "ıslaktır" bazıları için "sudur"... Bu yüzden yüreğimizle veya aklımızla değil  "anılarımızla" görürüz...

03 Kasım 2010

Filmlerden alıntılar...

"Sadece tek bir cümle.Ondan sonrasını ben tamamlarım."


"Uygun başlangıca uygun kelimeler bulmak.Yazarlık budur."
"Benzetmelerin güzelliği, okuyucuda duyguları genişletir."
(Throw Momma From The Train)
"Önemli olan nasıl bir hayat yaşayacağım değil.O hayatın benim olması."
 (The Firm)
"Elini tuttum sıcacıktı, yüreği elindeymiş gibi." 
(Selvi Boylum Al Yazmalım)
"Geçmiş, bazen hatırlamak istediğin gibidir." (Mustafa Hakkında Herşey)
"İnsan yaşamının mantık ile yönetildiğini kabul edersek, hayatın olasılığı kaybolur."
 (Into The Wild)
"Hayaletlere inanmam, ama onlar bana inanıyorlar."(Gothika)
"Yorum yapmak sadece olayları dışarıdan izleyenlerin lüksüdür."
(A Beautiful Mind)


"Kurduğumuz tüm hayallere rağmen, değişmeyen dünyanın şerefine" (Ulyssse ' Gaze)
http://fizy.com/#s/10dhml  (Eleni Karaindrou -Ulysses'Gaze film müziği.)