09 Aralık 2010

Tatmak...

Tatmak da diğer duyular gibi beynin alıcısı konumunda bir araç. Aldıklarını beyne iletiyor.Tabi ki tüm duyu organlarımızın işlevi insan vücuduna dışarıdan gelen etkilerin beyne iletilmesi elbet.Temel yaşamsal ihtiyaçlarımızdan doymak ile de direkt bağıntılı.Tat almak dediğimizde aklımıza daha çok güzel ile istenmeyen tadı ayırt etmek gelse de  ; alında yaşımızın, ruhsal durumumuzun ve  zaman zaman farklı nedenlerle organizmanın ihtiyaç duyması ile bazı gıdaların algılanmasıdır asıl işlevi. Örneğin ; emzirme döneminde kadınların sulu gıdalara ihtiyaç duyması, ergenlik dönemlerinde enerji ihtiyacını destekleyen besinlere daha fazla ihtiyaç duyulması, kalsiyum, tuz, protein ihtiyacı gibi durumlarda gıdalar dil yardımıyla algılanmış olur. Bu durumda baz gıdaları yemememizin nedeni de organizmanın kendisine zarar verecek gıdaları algılıyor olmasından ve reddediyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun yanından insanın kültürel gelişimlerinden ve coğrafi faktörler gibi nedenlerle de gıda algıları ve seçimleri vardır elbet. En basiti ile; karadenizlilerin turşuyu pişirerek yemeleri, soğuk ve yağmurlu iklimlerinde insanların ihtiyacı olurken aynı turşuyu akdenizlilerin aynı yöntemle yemeleri beklenemezdi.Onlar soğuk yerler hele kahvaltıda asla yemezler...Burada kafamı karıştıran şeylerden biri ; neden sigara gibi maddelere karşı beyin şiddetli bir reddedişte değil.Beynin aldığı haz duygusu uyaranı  ile organizmanın kendisine zarar verilebileceği uyaranı arasındaki savaşı "haz" mı kazanıyor o zaman ? Öyleyse organizmanın sağlıklı hareketinden çok beynin haz uyaranı daha önemli kalıyor. Bu açıdan bakıldığında şu doğrulanıyor ki ; organizmanın bazı durumlarda infilak etmesi gerekirken, beynin devam ettirdiği umut, inanç ya da çeşitli adrenalin duyguları  gibi haz ya da acı gibi nedenlerle organizma ayakta kalabiliyor, sanırım sigaranın da nedeni bu...
Genel olarak dört ana tat algımız vardır : tatlı, acı, ekşi, tuzlu. Acı tat daha geç algılanır, dilin gerisindedir ama çok güçlüdür bu da zehirli bitkilerin algılanmasını kolaylaştırıyor. Güçleri oranında ; tıpkı  görmek işitmek gibi tat duygusunun da algısı çok hızlıdır, tıpkı diğer duyu organlarımızda olduğu gibi tat cisimciği tat sinirleri aracılığı ile beyinde o tadın karşılığını bulur.Eğer karşılığı yok ise, elma yediğimizde daha önce hiç elma yememişsek, neye benzetirsek onun tadı gibi deriz ve onun yanına koyarız yeni tadı.
Duyu organlarımıza baktığımızda  "gerçeklik" kavramının ne kadar "bizimle" ilgili olduğunu görebiliyoruz.
Tat alma diğer duyu organlarına göre koklamak ile çok daha yakın ilişkidedir.Özellikle soğuk algınlığı dönemlerinde "ağzımızın tadı yok" sadece nefes yollarımızın tıkalı olmasından kaynaklı gıdaların kokusunu yeterince alamadığımızdan dolayısıyla da tatlarını tam olarak algılayamamamızdan kaynaklanmaktadır. Her şey beyinde başlayıp beyinde bitiyor, duyu organlarımızda sadece aracıları aslında.Tadını çok beğenmemiz dilimizden kaynaklanmıyor, beyinde eşleştirdiğimiz etki ile bağıntılı. Kendimizi kimi zaman güzel kimi zaman çirkin görmemiz görmemizle hiç ilgisi yok beynimizdeki yerimiz ile ilişkili. İşittiğimiz çığlığın sevinçten veya acıdan olup olmaması ayırt etmemizdeki hızımızdan değil beyinde ona karşılık verdiğimiz öncelik algısından kaynaklanıyor, başka bir deyişle hızımız önceliğimiz oluyor...

04 Aralık 2010

Rüya...

Rüya mı gerçek, gerçek dediğimiz gerçeklik mi gerçek sorusunun sanat dallarında özellikle de sinemada neden bu kadar çok sorgulandığını dün gece bir kez daha anladım; Dün gece öyle mutlu oldum ki rüyamda, uzun zamandır kendimi bu kadar huzurlu ve mutlu hissettiğimi hatırlamıyorum neredeyse..."Birini" aradım konuştum, konuştum, konuştum...Dinledi, dinledi, dinledi...Çok az şey söyledi, üzülmelerime çok üzüldü, yorum yapmadı ama dinledi.Ben suskunluğundan mutlu oldum...Kapattığımda telefonu öyle iyi  hissediyordum ki...Uyandığımda "rüyaymış" demek istemedim...Bu yüzden hala neden bulunduğum mekan "gerçeklik" olsun ki demekten alamıyorum kendimi ?...
Sonra bir gece, evden sokağın başına gitmek o kadar uzun o kadar uzun sürdü ki rüyamda, gitmedim, yoldan geri döndüm, sonra yine gitmem gerekti zor olduğunu bildiğimden gidemem dedim, gidemiyorum dedim...Çok şiddetli bir rüzgara karşı yürümek gibiydi, kumlu bir deniz üzerinde, su diz seviyesinde, dalgalara karşı yürümek gibiydi, hep önündeki ipi ite ite yürümek gibiydi...Uyandığımda "rüyaymış" demek güzeldi...
Gerçeklik dediğimiz zamanda bazı mekanlardan, olaylardan, anlardan bir anda uyanmayı istemiş olmayı düşüneceğim anları düşününce ne kadar çok geliyor aklıma ! En zorlandığımız anda birden dönsek rüyamıza, dün gece kaldığımız yerden değil de, en son mutlu olduğumuz yerden devam etsek mesela...Yok öyle bir şey sanırım ! Bence birinden birini seçiyor insanlar ve hangisini seçiyorsa o tarafın mutlulukları ve mutsuzlukları ile yada daha genel , net ifade ile zıtlıkları ile yaşamak zorunda kalıyor...Birini seçmek zorundayız yani !...Buna benzer laflar ve olabilirlikler, sorgulamalar ve güzel tanımlamalar  "Inception"  filminde de vardı, ama filmi anlamadığımdan, ikinci defa izlemeyi beklediğimden henüz bir şey söyleyemiyorum hakkında.Bu gerçeklik ve rüya tercihi  "Barda" filminden bir sözü hatırlatıyor bana şimdi :"Bizim bulunduğumuz yerde olan her şey, bizim yüzümüzdendir! Anladınız mı lan?"...

30 Kasım 2010

İşitmek...

Amelia Rodrigues "Alfama" ... Lizbon'un Alfama sokaklarında doğmuş bu kadının bu olağanüstü sesini duymak, duyabildiğini algılamak olmalı !.. Amelia Rodrigues " Solidao"... ; Bu şarkıda anlatılan "yalnızlığı" yaşamak olmalı....Böyle bir sesi duyabilmek,  duyularının varlığından haberdar olmak olmalı ; bir derisinin olduğunun, görebildiğinin, yaşadığının ya da gündelik zamanın,  hayatta kalmanın yaşamak ol(a)madığının, evren karşısında insanın ne denli zavallı olduğunun, yaşamanın ne "denli" olduğunun farkına varmak olmalı bu ses ve bunun gibi sesler...Amalia Rodrigues "Abandono"...


Uyandığımızda çığlık çığlığa seslenmek, rüyalarımızda bağırmak isterken bağıramamamızın yerine geçmiyor hiçbir zaman...Kabuslarlardan biliriz seslenmenin ne muhteşem bir "yenilmeme" olduğunu...Seste görmek gibi birleştiği algılarla, kayıtlarla kayıtlanır, birleştiği duygularla yaşatılır, onlarla beraber kayıtlanır. Çocuk sesi genelde güzeldir ama yine de bazıları için istenmeyen anılarla örtüştüğü için kulaklar tıkanır, tüm diğer duyularda olduğu gibi seste de ses duyanın güzelliğidir...Seste diğer her şey gibi gördüğümüz, algıladığımız gibi değildir, "bizim" gibidir...Bizim duyduğumuz gibi;  azdır, çoktur, acıdır, yalındır, kırıktır, belki güzeldir ya da boğuktur...Duyabilmemiz konuşabilmemiz demektir, kendi sesimizi duyabilmemiz nasıl konuşacağımızı bilebilmemiz demektir...Söylenilenleri okusaydık duyduğumuzla aynı serilikte karşımızdakin yüzünde mesela, bizimde konuştuklarımız aynen yüzümüzde okunabilseydi ağzımızın olduğu yerde mesela; duymak neyi daha farklı yapıyor ki ? Sesimizdeki "istek", sesimizdeki "kırıklık", "sönüklük", "cevapsızlık" kelimelerle birleşmesi, kelimenin anlamından çok sese takılıp kalıyoruz..."Evet" dedin ama istemeden dedin ! Daha 
saçma bir tanım olabilir miydi, bilmeseydik gerçekten de öyle bir sesle öyle bir evet  denilebilir ki kesinlikle evet değildir...


Ve sessizlik nasıl bir cezadır, nasıl bir anlatıştır ses bekleyene...Hiç seslenmemek nasıl bir yok saymaktır!...
Doğal ses kaynaklarımız vardır ; insanlar, hayvanlar, şelale, rüzgar.Yapay ses kaynaklarımız vardır ; taşıtlar, müzik, çeşitli aletler. Sesin kaynağından işitilebilmesi titreşim ile olur, ses titreşerek, maddenin taneciklerini birleştirerek dalgalar halinde yayılır ve biz insanlar tarafından da aynı yöntemle duyulmuş olur, titreşimler de kulak mekanizmamızca algılanarak... Boşlukta titreşimden gelen dalgaların hiç bir anlamı yoktur, bildiğimiz kadarı ile ses ancak dalgalar halinde yayılabiliyor.Katıdan,sıvıya ve gaza doğru azalan bir etki ile yayılır...
Gırtlağımızda titreşen ses tellerinin titreşimlerini yayabilmeleri yada başka bir deyişle tireşebilmeleri için havaya ihtiyaçları vardır, o da ciğerlerimizde vardır , yani ciğerlerimizdeki havanın kırıklığıdır sesimizdeki kırıklık...
Bir çok açıdan bir çok şey söylenebilir...Şimdilik bu kadar...

15 Kasım 2010

Hayat ne kadar kısadır ?

Mahsun Kırmızıgül'ün yeni filmini izledim. Bir çok açıdan beğenmedim."Newyork'ta Beş Minare"  zaman zaman sıkıcı olabilen bir aksiyon filmi bence...Hepsinden önce neden ingilizce konuşulan yerlerde türkçe seslendirme vardı, anlayamadım...Türkçe konuşulurken Fırat karakterinin anlamamazlıkla bakması çok eğreti durmuştu bence...Yeşilçam filmleri gibi bir çok boşluğı seyircinin doldurması beklenmişti bana göre...Sadece tek bir  şey için hakkında yazmak istedim;  Daha önce duymadığım, duymadığıma şaştığım  çok net bir tanım duydum filmde, bunun için tebrik etmek isterim Kırmızıgül'ü ; 
Hacı Gümüş Marcus'u yolcu ederken havaalanında diyor ki : "Ezanla geldin ezanla gidiyorsun Marcus". Marcus cevap veriyor : 

"İnsan doğduğunda kulağına ezan okunur. Öldüğünde ise namaz kılınır. Doğduğunda namazı kılınmaz öldüğünde ise ezanı okunmaz. Çünkü insanın doğduğunda kulağına okunan ezan öldüğünde kılınacak namazı içindir, işte hayat bu kadar kısadır dostum."

14 Kasım 2010

Görmek....

göz bebeği."uludağsözlük-galeri"
Koku ile başlamıştık duyulara ama "Koku" tam da anlatılamadı istediğim gibi aslında. "Ses" var biraz yazılan ama bekliyor daha tam değil... Duyulardan görmek; en zor yazılacak olanı...
Çok şey var bir çırpıda söylenebilen; "Bakmak görmek değildir", "Satır aralarını görmelisin", "Bakış açına göre değişir","Senin gördüğün gibi değil oradan herşey","Gözünle değil yüreğinle bakmalısın", "O senin güzel görüşün".. .gibi yüzlerce görmek ya da bakmak...
Tüm duyular dönüp dolaşıp aynı noktaya dayanıyor; Algı. Bilinç. En çok da görmek böyle. Bütün algılarımız beş duyularımız ile çalışıyor, kayıtlanıyor ve bence bu yüzden biri olmayınca diğeri onun yerine geçmeye, çoğalmaya, tamamlamaya başlıyor kayıtlamaları yapabilmek için... Her bir algımız ise beynimizde bir bağ yaratıyor. Okuduğum bir çok psikoloji kitaplarından hatırladığım; beynimiz her şeyi kayıtlar ve gruplara ayırır, yüz milyar nöron beynimizde bu kayıtlamalar için sürekli çalışır, gruplara ayırır, biliçdışına iter, gerektiğinde çağırır... Bu yüzden bir şeye, birine, bir duruma, bir yere ait algılarımız (bizim ön-yargı dediğimiz) çok kolay kolay değişmez... Üzerine yeni bilgiler yazılması, işlenmesi, eskilerinin silinmesi yer değiştirmesi gerekir çünkü... Hele hele bir kişiye ait algılarımızı ilk dört saniye de ediniriz ve sonraları ilk önce hep o algı üzerinden düşünürüz...

Zihnimiz sembollerle düşünüyor, demek ki görmek ve onu beynimize atmamız aynı zamanda düşünmek ! Dinlediklerimizi, dokunduklarımızı, gördüklerimizi sembollere çeviriyoruz ve beynimize yazıyoruz... Ve en kötüsü ya da en güzeli, zihnimiz gerçek ile sanalı ayırt etmiyor... Her gördüğümüzü, her hissederek, duyarak, tadarak, koklayarak görüntüye çevirdiklerimizi, rüyalarımızı, kabuslarımızı, hayal ettiklerimizi, baktıklarımızı zihnimiz "tek"algı ile kayıtlıyor... Hepsi aynı,  gerçek yada değil, onlar sadece "kayıt"... Gerektiğinde kullanılacak, biliçdışında saklanılacak olan... Olumsuzu ayırmıyor, ayırt etmiyor, insan için iyi yada kötü olup olmadığını düşünmüyor sadece kayıtlıyor... Ne görürsek onu algılarla kayıtlara dönüştürüyor. Bu neden bu kadar önemli; duyularımızla oluşan bu algılarla karar verir, mantığımızla doğrularız. Sonuç; mantıklı karar olur! Bu yüzden bazı kararları çoktan almışızdır, alırız ama mantıklı doğrulamalara yaratamadığımız için döner dururuz etrafında sonuçta olacak olan olur, gerekçe bulunduğunda karar uygulanır... İşte önümüzdeki gerçeği yada yalanı "göremememizin" nedeni onu görmediğimiz değil, beynimize kayıtladığımız o algının henüz adını koyamadığımızdan, mantıklı gerekçe bulamadığımızdandır...

" Gözümüzün görevi bir cisimden yansıyan ışık demetlerini tek bir noktada odaklamak ve bunların gözün arka iç yüzeyinde bulunan sinir hücrelerini uyarmasını sağlamaktır. Uyarılan sinir hücrelerinde oluşan elektriksel akım görme siniri yoluyla beyne ulaştırılır. Örneğin, gözünüz şu anda bakmakta olduğunuz monitörün görüntüsünü gözünüzün arka kısmında, yaklaşık 0,5 mm çapındaki bir alanda odaklamaktadır. Bu milimetrik alanda, aralıksız dizilmiş, mikroskopla dahi görülemeyecek kadar küçük, ışığa karşı çok hassas, on binlerce sinir hücresi bulunur. Bu sinir hücrelerine fotoreseptör denir. Kornea, gözün en ön kısmında yer alan, yuvarlak, şeffaf, yaklaşık 0,5 mm kalınlığındaki dışbükey tabakadır. Korneanın arkasında, görevi gözün içine girecek ışık miktarını ayarlamak olan, iris bulunur. Bu, aynı zamanda gözlere rengini veren dokudur. İrisin arkasında yaklaşık 5 mm kalınlığındaki lens (göz merceği) bulunur. Kornea ve lensten geçen ışınlar gözün arka kısmında, görme sinirlerinin bulunduğu retina tabakası üzerinde odaklanırlar. Işık demetleri foton olarak adlandırılan parçacıklardan oluşur. Bu parçacıklar boşlukta denizdeki dalgalar gibi salınım hareketi yaparak ilerlerler.  Fotonlar retinada bulunan ışık algılayıcı hücrelere çarptıklarında bu hücrelerde birtakım kimyasal reaksiyonları başlatır ve bu reaksiyonlar sonucunda elektriksel sinir iletisi oluşur. Bu ileti elektrik kablolarından geçen akım gibi, görme siniri (optik sinir) yoluyla beyne iletilir. Şüphesiz bu reaksiyonun ürettiği elektriksel akım evimizde kullandığımız elektrik akımından yüz binlerce kat daha zayıftır. Her iki gözden de birer görme siniri (optik sinir) çıkar. İki gözde oluşan sinir iletileri, sağ ve sol optik sinirlerin içinden beyindeki görme korteksine kadar ulaşan bir yol izlerler. Görme korteksi beynimizin en arka bölgesindedir. Buraya ulaşıncaya dek, fotoreseptör hücrelerinde oluşan sinyaller uzun ve karmaşık bir yol izlerler. Bu yol boyunca sinir lifleri arasında çeşitli çaprazlaşmalar, bölünmeler ve gruplanmalar oluşur. Son nokta olan görme korteksinde, cisme farklı açılardan bakan sağ ve sol gözlerden gelen farklı sinir iletileri birleştirilir, yorumlanır ve bakılan cismin üç boyutlu, yani derinlikli görüntüsü oluşturulur. " (www.gozDr.com)  

Dolayısıyla, görme gözde değil beyinde gerçekleşir. Gözümüzle değil beynimizle görürüz... Göz sadece görüntüleri taşıyan araçtır. Beynimizle görürken ise hep geriye bakarız, algılarımıza, kayıtlarımıza, gruplamalara bakarız... İlk defa gördüğümüz nesneler için mecburen "gibi" ön tanımlamasını kullanırız  çünkü başka türlü kayıtlayamayız. Bu yüzden bazıları için gece "karanlıktır" bazıları için "siyah". Bazıları için yağmur "ıslaktır" bazıları için "sudur"... Bu yüzden yüreğimizle veya aklımızla değil  "anılarımızla" görürüz...

03 Kasım 2010

Filmlerden alıntılar...

"Sadece tek bir cümle.Ondan sonrasını ben tamamlarım."


"Uygun başlangıca uygun kelimeler bulmak.Yazarlık budur."
"Benzetmelerin güzelliği, okuyucuda duyguları genişletir."
(Throw Momma From The Train)
"Önemli olan nasıl bir hayat yaşayacağım değil.O hayatın benim olması."
 (The Firm)
"Elini tuttum sıcacıktı, yüreği elindeymiş gibi." 
(Selvi Boylum Al Yazmalım)
"Geçmiş, bazen hatırlamak istediğin gibidir." (Mustafa Hakkında Herşey)
"İnsan yaşamının mantık ile yönetildiğini kabul edersek, hayatın olasılığı kaybolur."
 (Into The Wild)
"Hayaletlere inanmam, ama onlar bana inanıyorlar."(Gothika)
"Yorum yapmak sadece olayları dışarıdan izleyenlerin lüksüdür."
(A Beautiful Mind)


"Kurduğumuz tüm hayallere rağmen, değişmeyen dünyanın şerefine" (Ulyssse ' Gaze)
http://fizy.com/#s/10dhml  (Eleni Karaindrou -Ulysses'Gaze film müziği.)

25 Ekim 2010

Tutukluk...

Çok fazla giysim var, çıkaramıyorum...
Yazamıyorum...
Kimse yokmuş gibi dans edemiyorum.Çok gürültü var müziği duyamıyorum...

Küçük İskender güzel yazardı  ;

"İnsanın başkalarına değil, kendine yetmeli gücü."
"Kendinden nefret edip ayna parçalamak kolay. Sorun; sonrasında ortaya saçılan binlerce "sen"i kim temizleyecek"
"Yarı yolda bırakmışım.Nankör olma yarı yola kadar getiren benim..."

hala güzel yazıyor...

"Senden Hala Haber Yok"

Bir nesnenin neresinde akşam olur
Sivri bacaklı delikanlılar gülüşerek bara inerler
Yazın bittiği rivayet edilir kasabada
Yani artık tamamen bitmiştir yaz
Tüketilmiştir ya da yok sayılmıştır
Çığlık çığlığa koşarak bir iki at yürür denize
Rakının yayları kopar bir iki adam ağlar
Bir iki kadın güzel kokular içinde geçer uzaydan
Senden hâlâ haber yoktur
Bir nesnenin neresinde akşam olur.

Sessizlik ne berbat bir yolculuktur.
Yağmur, kopan bir inci kolye gibi yağar
Sivri bıçaklı delikanlılar dövüşerek bardan çıkarlar
Kışın başladığı rivayet edilir kasabada
Yani artık tamamen her şeyi kaplamıştır kış
Önemsenmiş ya da kabul görmüştür.
Çığlık çığlığa koşarak bir iki hatıra yürür akıllara
Rakının kadehi kırılır bir iki kadın ağlar
Bir iki adamın tenha cenazesi geçer uzaktan
Senden hâlâ bir haber yoktur
Sessizlik çok berbat bir yolculuktur.

İnsan üzülmeye görsün hayat hep tutuktur
Kar, ölümün üstünü bembeyaz bir örtüyle kapar
Sivri bacaklı delikanlılar birbirine dargın ayrılmışlardır buralardan
Mevsimlerin aşka göre değiştiği rivayet edilir kasabada
Yani artık tamamen sevdayı ele geçirmiştir mevsimler
Özlemek, unutulmak ile hatırlanılmak arasında bir ara istasyondur
Çığlık çığlığa koşarak bir iki teselli yürür ömürlere
Rakının tadı küflenir çürür bir iki âşık ağlar
Bir iki yalnızın ismi okunur topraktan
Senden hâlâ bir haber yoktur
İnsan üzülmeye görsün ona hayat hep suçluluktur

Küçük İskender  "Sarı Şey" kitabından...

20 Ekim 2010

Nikotin Saçmalamaları...

İçeyim gitsin, bu ne mutsuzluk canım...
Bu ne egoizm, biraz da mutsuz ol ne olur !...Tüm gün beynimin içinde çalışan binlerce insan vardı sanki, o ne karmaşaydı, her bir ağızdan ayrı cümle, ayrı koşul, şart, çözüm...Düşünemedim tabi ; akşama  doğru bunun yerini gerginlik alacak, hepsini unutacağım, dikkat sıfır, hele konsantrasyon neye, nasıl ?... O zaman yazınca içerim...Bu kadar içmedim zamana yazık değil mi şimdi ?...O zaman güzelim restorantın bahçesinde içseydin ya...Evde düzeltilmedik çekmece kalmadı.Silinmedik sehpa, serilmedik örtü, toplanmadık raf,  atılmadık kağıt...Bir zürafanın otopsisini izledim 10 dakika,sırf yerimden kalkmayayım diye...Yazık, yazık bu zamana...Aslında bırakmanın faydaları gerçekten çok fazla, bir kere hem sigara içmiyorsun hem onun yerine sürekli su içtiğin için fazla su içmiş oluyorsun iki katı sağlıklı oluyorsun..Sanırım komşu balkonda sigara içiyor! Hava soğuk benim ne işim var balkonda canım...Şimdi değilse ne zaman kurtulacağım?! Bu cümleyi severim...Ama bazı şeylerin bir zamanı vardır , bunu da bilirim , belki gelmemiştir bunun kisi...
Bu onlardan değil saçmalama lütfen, altı üstü biraz duman, kötü kötü  otlar...İstemiyorsan içmezsin kim zorlayabilir...Ya kendim kendimden istersem içmesini ? Zaten kimseye bir söz vermedim...kendime bir tek....İçeyim o zaman...Bugünden geçti, yarın kimseyi tanımam kendim dahil...Hem o da kendim bu da kendim, içerim içmem kime ne canım!...O zaman ne diye bugün içmedim!! Olsun zararın neresinden dönülse kardır ya da tersi...
Ne saçma, niye içmiyorum ki ; yok sağlıklı yaşam , derin nefes, bol oksijen, geri gelmeyen beyin hücreleri ; niye lazımsa sonra, yok Sümela'ya 65 yaşında tırmanabilmek, kendine zarar vermemek, akıllı insan yapmaz bunular, biraz düşün bla bla bla... Onu düşün bunu düşün, ben duyular ve güdülerle kalmak istiyorum...Versin verebiliyorsa yarın bir kaza geçirmeyeceğimin garantisini biri,  içmeyeceğim tamam...Ayrıca hala içmedim...İnat değil mi içmicem...En az güvendiğim sıfatım da inattır...Ada çayının üstüne de sigara içilmez ki! Acaba uyuyup uyanıp uyku ilacı alınsa, mesela 10 gün, geçen zamanla bağımlılık azalıyor ya, azalır mı ki...Yalnız günde sadece 9-10 adet sigara içen  birinin bu kadar saçmalaması da pes !...Vücut baş edebilir bununla bence, gerek yok içmemeye...İyi de, edemiyor biliyoruz...Dördüncü katta  10 dakika soluklanıyor görüyoruz...
Bu platformda bu kadar gündelik, anlık, düzensiz, özensiz yazmak, aslında hiçte istediğim bir tarz değil...Ama dedim ki kendime ; İ.Berkan bile kocaman Radikal'in kocaman köşesinde neredeyse bir hafta her gün yazdıysa sigarayla düellolarını,  benim bu kadar takılmama hiç gerek yok bu platformda dedim...İçmedim...İçmem artık....Hele güneş bir doğsun, bir görelim, bakacağız.
(...09.07.2010...)
tütün tarlası