Nisan 01, 2012

Beklerken...

"Bin Hüzünlü Haz" kitabından...

"...Arada bir sesini duyuyor ve şehrin içinde bir yerlerde olduğunu biliyordum ama, çoktan beri yüzünü göremiyordum O'nun.

Önceleri, belki kaldırımlara taşan televizyon kabini, çelik kasa, buzdolabı, masa, vestiyer ve koltuk takımı gibi şapşal suratlı eşyaların, etrafı teneke levhalarla çevrili arsalardan yükselen paslı hurda yığınlarının, sinek vızıltılarının gölgesinde unutulmuş çöp bidonlarının, gelip geçen otomobillerin, şehrin değişik yerlerine doğru uğultuyla akan insanların, dev apartmanların ve parkları tıklım tıklım dolduran çocuk kıpırtılarıyla bu kıpırtıların en kırılgan noktalarında gezinip duran seyyar satıcıların arasında yolunu yitirmiş de, bana, dünyaya ve kendisine şimdilik yalnızca sesiyle ulaşabiliyordur, diye sabırla bekliyordum.

Beklerken, soluğumu biriktirmek, her türlü olabilirliğe karşı sesimi ayarlamak, ya da kelime dağarcığımı altüst edip kelimelerimin en güzelleriyle en çirkinlerini, en yumuşaklarıyla en sertlerini, en ateşlileriyle en soğuklarını tek tek gözden geçirmek, birbirleriyle karşılaştırmak, tozlarını almak ve anlamlarının ağırlığını yeniden tartmak gibi birtakım hazırlıklar yapıyordum hatta; hiçbir işe yaramayacağını bildiğim halde kafamdaki tasarılara dönüp bir daha bakıyor, bu tasarıların yanına bol bol değişebilirlik payları koyuyor ve gözlerimi yollara dikip sürekli Alaaddin'in geleceği ânın güzelliğini hayal ediyordum.
....
Bütün bunlar olup biterken, Alaaddin'in çocukluğunu eski bir harita gibi önümüze açar ve merakla üzerine eğilir, uzun uzun bakar ve onun çeşitli yerleriyle çeşitli zamanlarından bazı renkleri alıp büyük bir titizlikle sesimizin sesimizde gözükmeyen kıvrımları arasına yerleştirir miydik, hiç bilmiyorum. Bunu o günlerde de bilmiyordum zaten ve asla bilmek istemiyordum.
...
Alaaddin'le neler yapacağımızı inceden inceye planlamanın, yaşayacağımız şeyleri daha şimdiden zedeleyeciğini, biz onlara ulaşıncaya dek de bu zedelemelerin irili ufaklı bir yığın morartıya çürüğe ya da yaraya dönüşeceğini düşünüyordum çünkü... Hatta, kimi zaman terasa çıkıp dumansı kıpırtılardan oluşmuş kemik sarısı bir göğün altında hem kararsız adımlarla gezinir, hem dalga dalga uçuşan Alaaddin'in sesini dinler, hem de onu görebilmek için çok aşağılarda kalan şehre doğru sık sık başımı çevirip heyecanla bakarken; oysa ben çirkinliğin bile zedelenmesine razı değilim, hayır, bu ilişki bahçıvanını eğiten vahşi bir bahçe gibi kendiliğinden gelişmeli diyordum kendi kendime. O kadar ki, ben yalnızca bu kendiliğindenliğin gözü pek koruyucusu olmalı, hep onunla onu etkileyebilecek şeylerin arasında durmalı ve olabilirlikleri yoklaya yoklaya ilerleyecek olan bu ilişkinin alacakaranlık sularında, kaybolduğumun farkına bile varmadan, sessiz sedasız kaybolmalıyım, diyordum. ardından da, titrek gölgeleri andıran terastaki sandalyelerden birine oturup yavaşça gözlerimi boşluğa dikiyor ve sanki Alaaddin'in anlattığı o üçkağıtçı, ayyaş ya da serseri kılığındaki meleklerden biriymişim gibi, sese benzemeyen bir sesle; sözgelimi o anda ortaya çıkıp o anda kaybolan kıvılcımlar bazı kelimeleri tutuşturur, bazılarını yakar, sonra da tutuşanlardan mı yoksa yanıp kül olanlardan mı fışkırdığı anlaşılamayan bir aydınlık, tıpkı bir karanlık kıvamıyla ileriye atılıp bize aydınlık kadar aydınlık gözüken sinsi bir karanlıkla alt alta, üst üste ve iç içe boğuşurken, hiçbir şeye, ama hiçbir şeye karışmamalıyım, diye mırıldanıyordum...”

Hasan Ali Toptaş

2 yorum:

  1. Toptaş'ın bu kitabı kitaplığımın bir köşesinde durur. Okumadım hala. belki de zamanı gelmiştir:) Teşekkürler paylaşım için.

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim, ben de sizin "harita da bir nokta" sayfanızı beğendim, resimlerle tanıtım güzel olmuş.

    YanıtlaSil