01 Nisan 2019

Bir Öyküden Alıntı

"Yazmak için yazamadığın metinle vedalaşmayı bilmek gerekir, derler. Nasıl olsa, o öykü, üç beş yıl sonra gene gelir, uyandırır gece yarısı. Bir duygu kırıntısı olmaktan kurtulmuş, kanlanıp canlanmıştır. Saçları uzamış, yüzüne kan gelmiştir, uzanınca dokunacak kadar yaklaşmıştır. Çok sürmez, en fazla bir haftada bir öykü olarak çıkar ortaya. Ama böyle olmayacak biliyorum. Ben bu 'kırlangıç' fikrine ümitsizlikle bağlıyım. Yazamayacağım öyküyü, neden yazamadığımı yazarak, derdimi anlatabilirim ancak. İnatlaşıyor muyum acaba? Bir kuşu avuçlarınıza aldınız mı hiç? Onun göğsünü, kendi göğsünüz sanırsınız. Uçup gitmesine razı olamazsınız, yüreğiniz dışarı çıkacak diye korkarsınız. Bir avuç hayatı için yaşamın kutsal pırıltısını kaptırmamak için, incecik kemikleriyle nasıl da direnir. Şaşırtıcı bir güç vardır kanatlarında, sıkmakla, bırakmak arasında gidip gelirsiniz. Uçup gittiği an, özgürlükle kaçışın aynı anlama geldiğini hissedersiniz. Bir sahibin övüngenliğiyle, ona hayatı bahşettiğinizi düşünerek ağzınız iki yana yayılır. O kaybolana kadar, gözlerinizi ondan ayırmazsınız. Kaybetme duygusunun kısa süreli burukluğu, yerini kıskançlığa bırakır. O sırada ne olmak istersiniz... kuş mu, onu sıkan el mi?"
Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi kitabındaki Kışlangıç adlı öyküsünden alıntıdır.

Sema Kaygusuz'la Yere Düşen Dualar kitabıyla tanıştım. Mistik bir romandı. Sevmekle birlikte biraz zorlama bir kurgu olduğunu düşünmüştüm. Yine de çok daha lezzetli bir edebiyat üretebileceği anlaşılıyordu yazdıklarından. Sandık Lekesi öykü kitabını çok sevdim. Her bir öykü trajikomik ve zeki bir kurguyla, güzel bir türkçeyle bezenmiş.

21 Mart 2019

Nevruz, Navroz, Noruz, Nawrız, Nooruz, Navrez, Newroz, Yeni Yıl, Bahar Hoş Gelmiş...

Doğanın, insanın yaptıklarını kâle almadan, yoluna devam etmesi ne güzel... 

İstanbul, Şişli, Şubat 2019, Aze

Perşembe Yaylası, Ordu, Bahar (anonim)
Çambaşı Yaylası, Ordu, Yaz (anonim)
Çambaşı Yaylası, Ordu, Yaz (anonim)

19 Mart 2019

Şarkı & Şiir


ARKADAŞ DÖKÜMÜ

Evvela dişlerimiz döküldü 
Sonra saçlarımız 
Arkasından birer birer arkadaşlarımız 
Şu canım dünyanın orta yerinde 
Yalnız başına yapayalnız 
Kırılmış kolumuz, kanadımız 
Tatlı canımızdan usanmışız 

Bir şüphedir sarmış yüreğimizi 
Ya kendini aldatıyor demişiz ya bizi 
Bir şüphedir demir atmış ciğerimize 
Pamuk ipliği ile bağlamışlar bizi 
Düğüm üstüne düğüm şöyle dursun 
Bir çalım bir kurum hepimizde 
Nereden inceyse oradan kopsun 

Bu canım dünyanın orta yerinde 
Hayvanlar kadar bağlanamamışız birbirimize 
Yalan mı? Gözünü sevdiğim karıncalar 
İşte: Hamsiler sürü sürü 
Arılar bölük bölük geçer 
Leylekler tabur tabur 

Ya bizler? Eşref-i mahlukat! .. 
Boğazımıza kadar kendi murdar karanlığımıza gömülmüşüz 
Bizler bölük bölük, bizler tabur tabur 
Bizler sürü sepet 
Yalnız birbirimizi öldürmüşüz.

- Bedri Rahmi Eyüboğlu

08 Mart 2019

Gördüklerim Yazdıklarımdan Daha Net

Rüyalarım çoğunlukla ilginçtir. Kimi rüyamda gördüklerim ertesi gün hemen hemen aynen olur, kimi rüyamda henüz olmamış bir üzüntünün sıkıntısını hissederim. Kimi zamanda, fakat sıklıkla, kafamın içindekileri rüyamda oraya bıraya serpiştirir, hayatta iç içe gelmeyecek insan ve olayları yan yana görürüm. Dün geceki sıklıkla gördüğüm rüyalardandı.

Evimin balkonundayım. Bir yere gitmem gerekiyor ve çok uzak. Ben de nasıl gideceğimi düşünüp duruyorum. (Haftaya elimde bir kaç çanta ve kutuyla bir kaç semt öteye gideceğim, şimdiden nasıl, neyle gideceğime sıkılıyorom.) Birden balkonun hemen altında koca bir polis otobüsü görüyorum, içinde de bir kaç güler yüzlü genç polis memuru. Hemen uzun triko hırkamı,triko eteğimi giyip kapıdan fırlıyorum. (Çok eskiden, ergenlik zamanlarımda triko eteğim vardı ama hiç uzun triko hırkam olmadı. Son yıllarda genci yaşlısı kadınların dizlerine sarkan gömlekler, uzun hırkalar giymesine kıl oluyorum. Herkesin kıçıyla bir derdi varmış gibi geliyor. Bir de rüyamda gördüğüm renklerde bir kazağım vardı, bence de çok güzeldi, bir arkadaşım çok beğendiği ve istediği için ona verdim beş yıllık kazağımı.) Polis otobüsünün önünde durup, nereye gittiklerini, beni de alıp alamayacaklarını soruyorum. Tam da gideceğim yerin önünden geçiyorlarmış, bu yüzden çok seviniyorum ve hemen atlıyorum otobüse. Hareket ettikten bir kaç durak sonra yanıma cüzdan, para, para kartları ve hatta anahtar dahil hiç bir şey almadan çıktığımı anlıyorum. Otobüste polisler de dahil her yeri arıyoruz, acaba yanlış mı hatırlıyorum, çantamı almadan çıkmış olamam, nasıl çıkabilirim diye hayıflanıp duruyorum. Şiddetli bir kızgınlık ve şaşkınlık duyuyorum kendime... Nasıl, nasıl çantamı, anahtarı, paramı, hiç bir şey almadan çıkarım yola, bunu nasıl yapabildim, diye diye kendimi yiyorum. İnsem mi gidip çantamı alsam mı derken otobüs kalabalık bir caddede durunca iniveriyorum. İşin daha da kötüsü hiç paramın olmadığını, eve nasıl gideceğimi, hatta evin yolunu oradan yürüyerek nasıl bulacağımı inince düşünmeye başlıyorum. Bu sefer, bir sağa bir sola bakınarak bir müddet de buna hayıflanıyorum, pişman oluyorum, kendime ileri derecede kızıyorum, öyle böyle değil ama. Yaşlıca, bakışlarından hoşlanmadığım bir adamın beni gözetlediğini fark ediyorum. (Orta yaşlı, etrafındakilerce aklı başında sanılan ama fırsatını buldumu genç kadınları çirkin, sadece kadın olduğu için bakmak çok hakkıymışcasına süzen adamlar vardır. Bu tür adamlardan neredeyse nefret ederim.) Adamdan kendimi gizlemeye, her şey yolundaymış, panik bir halde nereye gideceğimi bilmez değilmişim gibi davranmaya çalışıyorum. O sırada beyaz, çok sevimli bir köpek yanımda beliriveriyor. Sarılıyorum, beni tanıdığını, evimin yolunu bildiğini ve bana göstereceğini hissediyorum. Çok seviyorum beyaz köpeği. Onun da beni sevdiğini düşünüyorum. Biraz kokluyor giysilerimi, oramı buramı, hah diyorum, şimdi beni peşinden sürükleyecek ve evime kadar gideceğiz. Sarılmışken kollarımın arasındayken yürümeye başlıyor, ben de arkasından. Bir an duruyor, kafasını bana çeviriyor, gel böyle diyor zannederken ben, o hızlanıp bir sokağın arasından kayboluyor. Öylece kalıyorum... Biraz yürüyorum, polis otobüsü yeniden beliriyor, binsem, beni tanırlar belki, az önce inmiştim der, yeniden para vermeden binerim, diyorum kendi kendime, fakat utanıyorum binmiyorum. Uyanıyorum.

Bugün bir şeye dalmışken geçmiş zamanda bir zaman rüyamda gördüğüm bir kasabayı çok detaylı bir şekilde hatırladım. Neden rüyamda o kasabayı gördüğümü düşündüm. Hayatımda öyle bir yer ne hayal etmiş ne görmüştüm... (Arabayla dönemeçli toprak bir yoldan gidiyordum. Yanımda biri var mı yok mu hatırlamıyorum. Neden bilmem, sağa sapıyorum ve yokuş aşağı inmeye başlıyorum. Virajlar keskinleşiyor, toprak yol giderek daralıyor. Dik bir dağı döne döne iniyorum denilebilir tam olarak. Uzun süre geçmeden kendimi birden, ama birden bir açıklıkta buluyorum. Ortasında eski olduğu taşlarından ve üzerindeki yazıtlardan belli bir çeşme, kaldırım taşlı küçük bir meydan vardığım yer. Bir kaç, benim olduğum memleketin giyiminden olmayan yaşlı kadın, askılı pantolonlu genç, yaşlı erkek çeşmenin etrafında, meydanın orasında burasında, ayakta ya da oturarak sohbet ediyorlar. Kâh gülerek kâh ciddi.) Meydanı, otuz kırk yıl öncesinin bir italyan filminden kafama yerleştirdiğim belli. Santa Vittoria'nın Sırrı adlı bir italyan filmi vardır, çok çok severim. Bir farkla tam olarak o kasabanın çeşmeli meydanına benziyor. Rüyamdaki çeşmenin üzerinde bir erkek heykeli vardı. (Arabayı nereye park ettiğimi, ne zaman indiğimi hatırlamıyorum, zira kasabayı gördüğümde kesinlikle başka bir zamanda olduğum, etrafta hiç arabanın olmadığı hissine kapılıyorum. Konuşan insanlar arasında gezeliyorum ben de. Beni farketmiyorlar. Dediklerine göre, heykelin içinde bilinen tüm haçlardan eski olduğu anlaşılmış bir haç varmış.Yeni keşfedilen bu haçı da birazdan şehirden yetkililer almaya geleceklermiş. Onlar da ne yaparız ne ederiz de kasabamızın heykelini parçalatmayız, bunu tartışıyor. Aralarında dolaşıyorum hâlâ. Toplaşıyorlar, bağırışıyorlar, konuşuyorlar, heykeli saklamaktan, kaplamaktan bahsediyorlar. Hiç biri beni farketmiyor. Uyanıyorum.) Rüyamdan aklımda kalan, kasabadan ziyade indiğim yol ve kasabanın yolun sonunda birden önüme çıkmasıydı. Uyandığımda bile şaşıyordum, o kasabanın orada ne işi vardı?... Neden, kimden o kadar saklanmıştı... Bazen bir virajı dönersiniz, işaretler daha çok viraj olduğunu ve ağaçlar henüz dağın devam ettiğini gösterirken birden yol biter ya bir denize ya bir boşluğa çıkarsınız, işte öyle bir şeydi. Aslında tam olarak öyle de denilmemeli. Çünkü hayat dediğimiz zamanda öyle şeyler olmaz, işaretler gösteriyorsa yol olduğu gibi devam ediyordur.

Başka rüyalarda görüşmek üzere...

28 Şubat 2019

Güneşli Pazartesiler*

Asya güneşi bekliyordu. Gece gökyüzünden belliydi bulutların gitmeyeceği ama sabah yine de doğanın kendisini kayırabileceğini geçirmişti aklından. Alt kattaki, mutfakla birleşik salonun ön penceresinin önündeydi. Duvar boyunca uzanan masif çalışma masasının üzerinden eğilerek perdeleri tamamen açtı, pencereyi açtı, rüzgâr sertti bulutlar yoğun, kapadı hemen. Günlerdir güneşi bekliyordu, maydanoz ekecekti.

Tavukların kapısını açmış, yumurtalarını almış, ineklere samanlarını vermiş, Karabaş'ın yalını sobanın üzerine koymuştu. Kat kaloriferini geceden kapatmasına rağmen taş evin duvarları henüz soğumamıştı. Dönüp, nereden baksan elli metre karelik salon ve mutfağın yüksek taş duvarlarını seyretti, bugün taşınmış gibi yeniden baktı. Nesnelerin yerli yerinde görünür hali aklını düzene sokuyordu kısa bir an. Üst katın önünde uzanan terasın üzerinden batardı güneş, arka taraftaki küçük balkonlu yatak odasından doğardı. Doğmasını saymazsak, akşam üsleri güneşi ve aşağı köyün çocuklarının okuldan çıkışını izlemek günün en güzel saatleriydi.

Maydanoz tohumlarının içinde dolaştırdı elini. Bahçenin iki tarafının toprağını bugün de havalandıracaktı, havalandıracaktı da güneş çıkmadıkça tohumlar öylece duruyordu pencerenin önünde. Maydanoz ekecekti, güneşi bekliyordu.

Plaza, sunum, strateji, ego, liderlik, etkili insanın yedi alışkanlığı, terfi, prim, zam, excel, pivot tablo, zayıflamışsın, botoksun gelmiş, kırışıklığa, bölgesel kilolara lazer, kıllara epilasyon deyince susan, maydanoz ekmek için güneşi bekleyen annem için...

Vakit bulursanız Güneşli Pazartesiler'i izleyin.

11 Şubat 2019

01:27'den 07:21'e-Tesadüfler

"İçimde yılgın rüzgarların ayak sesleri..."

Tesadüf olgusuyla ilgili pek çok düşünce var. Kimi, hiç bir şeyin tesadüf olmadığını, kimi, belli başlı tesadüflerin dikkate alınması gerektiğini ama ufak tefek olanların çok da anlam ifade etmediğini, kimi de yaşamın zaten tesadüflerle örülü olduğunu bunun doğal bir akış olarak karşılanıp üzerinde durulmaması gerektiğini savunur. Ben bu konuların, insan ırkının dünyadaki yerleşikliğinin metafizik boyutta ya da başka bir amacı olup olmadığına dair bir cevap bulunmadan çözüme kavuşmayacağını düşünüyorum.

Keşke hayatın içinden bazı görüntü, olay, insan veya olmuşları silip, geçiverseydik diğerlerine. Acaba?
Acaba bir "şeyi" sildiğimizde yerine gelecek olan "şeyleri" nasıl karşılayacaktık ki, bu değiş tokuşu dileyebiliriz? Olan olması gerekendir, olan olabileceklerin en iyisidir kabulume tutunmak bu nedenle daha kolay ve sanırım doğru geliyor.

Bu makbuza geçenlerde rastladım bir defterin arasında, bu tür şeyleri pek saklama huyum olmamasına rağmen kalmış. Beş yıl önce bu zamanlarda Cem Akaş'ın yazı atolyesine katılmıştım. Hevesle orada öğrendiklerimi siteye de yazmıştım. Yazı atolyesi ve devamında hayatımda olan değişimler neden "olması gerekenlerdi", henüz bilmiyorum. Hayatın bana anlatmaya çalıştığı "bir ders", devam ediyor olmalı, tek açıklamam bu. Uğur böceği tesadüf değil, onu, makbuzdan iki yıl sonra bir çiçeğin yaprağında kapımda belirivermesinden bu yana saklamıştım. Beş yılın sonunda, tuhaf bir şekilde emin olduğum bir şey var ki; ne yaparsam yapayım, nasıl edersem edeyim bugün olduğum yer ve durum değişmeyecekti. Diğer bütün zamanlarda bu ön kabulü şiddetle reddetsem de, farklı tepkilerin farklı etkiler yaratacağına inansam da, bu sefer içten içe durumun böyle olduğuna neredeyse eminim. Olanlar oldu ve ben, iki bin on dört şubat ayına geri geldim, bir farkla: ben o ben değilim.

"Masumlar ne anlatır yüzlerinde? Cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir? İçimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm? Bu boşlukla nereye dek gidilebilir?"


Sekiz yaşındaydım. Diğer çocuklar henüz uyuyordu. Genelde uyku sever tanınan ben o sabah kendi kendime, karıncaların adımlarının duyulacağı bir sessizliğe rağmen birden uyanmıştım. Kapı açık, soba yanıyor, süt henüz kaynamıyordu. Güneş doğmuş, açık duran kapıdan çılgın bir ışıkla içeriyi dolduruyordu.Yatağın içinde doğrulmuştum. Nenem yenice çıkıp, inekleri obanın yukarılarına bırakmaya gitmiş olmalıydı, dedem de camiye. Uyku sersemi gözlerim bir kartal netliğiyle derenin ötesini görüyordu. Derenin karşı kıyısı güneşin altında renk renk parlıyordu. Dereye doğru inen bayıra yeşil bir örtü gibi atılmıştı çimenler, yer yer kahverengi toprak, yer yer küçük gri taşlar bezeli, taşların kenarlarından sarı yabani papatyalar uzanıyordu. Bayırın bitip düzlüğün başladığı yerde çiçek tarlası başlıyordu. Tüyleri gereğinden fazla uzun, her bir ilmeği henüz dünyada görülmemiş ayrı bir renkle düğümlenmiş, bir kaç ömürde dokunmuş bir halı gibiydi karşımda görünen. Yukarıya doğru büyüyen tarlanın ucu bucağı görünmüyor, renkler uzaklaştıkça silinmek yerine güneşin altındaki harelere dönüşüyordu. Yüzlerce çeşit çiçek belli belirsiz salınıyordu. Ancak bir gelinciğin soluğu yapabilirdi bunu onlara. Gökkuşağının renkleri çoğalmış, olan olmayan bütün renkler karşımda hem ayrı ayrı hem karmakarışık duruyordu. Öyle bir hayranlıkla dışarıyı seyrediyordum ki zaman geçiyor muydu, duruyor muydu ne o gün ne bugün bin defa daha görsem karar veremem. O gün gördüğüm manzaranın çok uzun süre, şu yaşıma kadar, görüp göreceğim en güzel görüntü olacağını henüz bilmiyordum.

Dünyanın eskiden daha iyi olduğunu söyleyip içine düştüğümüz karamsarlığın suçunu başkasına atarız. Orta çağda cadı denilerek yakılan kadınlar, on dokuzuncu yüzyılda gaz odalarında öldürülen çocukların özeneceği eski zamanlar mı mesela? Kimin neden patlattığı unutulup giden bombalarla ölen gençlerin anne babaları mı özenecek ölen çocukların çağına? Dünya her zaman dayanılmayacak kötüydü ve de hayran olunacak kadar iyi. İnsanlar yalnızca büyür. Yaş aldıkça dünyanın kötüye gitmesi, çocukluk masumiyetimin yok olmasından başka ne olabilir... En kötü çocukluklar, büyüdükçe görülen kötülüklerin hatırısının izini geçmez. Dünya dört buçuk milyar yıldır batıdan doğuya dönüyor, hiç değişmedi. İnsan ırkı elli bin yıldan bu yana kendiyle, diğer canlılarla ve dünyayla savaşıp duruyor, değişmedi. İnsan kendi zamanının dünyasına masum gelip yaşaya yaşaya kimi zalim, çirkin, taşlaşmış, kırık, yaralı, haksız, yoksun, kimi alim, güzel, onurlu ve haklı gider. Pek çok dört yıllar, on yıllar geçer, insan büyür, değişir...

01 Şubat 2019

Kimsenin Kimseye Dokunmadığı Yer: Ahlat Ağacı

Ne mutlu ki dünya sinemalarında yer edinebilecek ve yarışabilecek bir yönetmenimiz oldu. Nuri Bilge Ceylan, derdini sanat aracılığıyla anlatabilmenin ustalığını edinmiş, her seferinde akla ve göze hitap eden işler üreten bir sanatçı olmayı başarabildi. Her filminden, suratımızda bir gülümseme,  fakat aynı zamanda içimizde insanı bir kez daha görmüş olmanın ağırlığı, satır satır okunan diyalogların hazzı ve cennetin dünyada olduğunun kanıtı görüntülerle çıkar olduk.


Bu sefer genç bir adam, Ahlat Ağacı adlı ilk romanını yayınlatmaya çalışıyor, biz de onu, onun ailesini ve ailesinin hikayesi üzerinden kasaba insanlarını izliyoruz, dinliyoruz, gözlüyoruz...


Bir Nuri Bilge Ceylan filminden bahsederken tedirgin oluyor insan artık, artık kendisinden NBC sineması diye bahsedilir olması, isminin bir markaya dönüşmesi tedirgin ediyor. Bir yandan sevmiyorum böyle 'Holywood' tarzı kısaltarak yüceltmeleri, bir yandan Sayın Ceylan hakediyor.

Film boyunca, kendini bütün dünyaya ispatlamaya çalışan, bunun için de bütün bildiklerini ardı ardına sıralayan, edebiyattan sanata, aşktan dine, babasından çocukluğuna kadar eleştiriden eleştiriye koşan genç bir adamı tanıyoruz. Bütün bunları, filmin ana karakteri Sinan'ın kitabından okuyoruz aynı zamanda. Bir konuda az şey bilen insanlar o konunun etrafındaki hemen her konudan bahsederler ama asıl konuyu ifade edemezler. Bunu bize ilk kitabını yazan genç Sinan anlatıyor filmde. Kendini entellektüel aydın konumuna koyan Sinan, genç akılların yaptığı hatayı tekrarlıyor; her konuyu bildiğini sanarak anlatıyor da anlatıyor kitapta. Babasına benzeme korkusundan neredeyse hiç bahsetmeyen Sinan, kendini, dolayısıyla kitabını, dolayısıyla filmi ezberlenmiş edebi cümlelere boğuyor.  Sinan, bütün entellektüel havasını babasının sayesinde basılmış, duvar diplerinde çürüyen bir kitaba borçlu. Hayatının kenarda köşede kalmışlığı gibi...


Filmin diğer karakterleri; oğlunun üniversiteye gidebilmesi için çabalamış bir baba. 
Kasabadan çıkamamışlığına, sevdiğine varamamışlığına öfkeli, kimbilir o öfkesini ne zaman nereden çıkartacak bir genç kadın. Mutsuzluklarını kanıksamış, hayatı mutluluk ya da mutsuzluk ekseninden çıkarmış bir anne ve ailesi. İmamı, zenginliğini göze sokan kuyumcusu, delikanlıları ile küçük,  nedense de o yüzden samimiyet bezeli olması beklenen, kimsenin kimsenin dokunmadığı ahlat ağaçlarıyla kaplı bir kasaba...

Eleştirinin incelikli anlatımını beğendim. Ancak diğer filmlerine nazaran çok beğenmedim bu filmini Sayın Ceylan'ın. Sinan üzerinden yaptığı aydın eleştirisi oldukça göze batıyordu. Yerel sorunlarımızı, yerel görüntülerle, yerel kültür ve insanlarla anlatabildiği için elbette Ceylan'ı takdir ediyorum ve hayranlık duyuyorum. Benim favorim hâlâ Kış Uykusu. Bütün film boyunca insanı farklı yönleriyle anlatabildiği için. Sanat güzel, sinema hep güzel...