Küçükken kurduğum hayalleri hatırlamıyorum. Dahası küçükken hayal kurduğumu da hatırlamıyorum. Küçükken hatırladığım şeylerden biri; büyük olduğum. Bir diğeri; bir gün büyüyeceğim. Bazı anlar şarkıcı olma hayali kurduğumu az çok hatırlıyorum. Büyüyünce bir mesleğim olacağını hayal ettiğimi net olarak hatırladım şimdi. Fakat bu hayalden çok, bir düşünce, daha ziyade hayatım için bir koşuldu. -Dolayısıyla bu bir hayal sayılmaz.-
Evet, rahatlıkla söyleyebilirim ki hayal gücü geniş bir çocuk olmadım hiç. Benim dünyam gördüklerimden ve görme ihtimali gördüklerimden ibaretti. Şöyle ki; bir çocuğun elinde bir oyuncak gördüm diyelim. O zaman ben çocuklara oyuncak alındığını düşünür ve bir oyuncak hayal etmeye başlardım. Ayakkabılarımı malumunuz annem seçerdi. Bir seferinde bir çocuğun ayağında dizlerine kadar uzun siyah bir çizme görmüştüm. O zamanlar kar çok yağardı Karadeniz'e. Bir kaç hafta uzun siyah çizme diye mızırdandığımı hatırlıyorum. Sonunda annem almıştı, üstelik bana sürpriz yapmıştı. Bir sürpriz hatırladığımda onu bilirim hâlâ. Bir haritaya bakarak bir yerlerde olmayı, bir denize bakarak kayığım olmasını, bir ağaca bakarak çıkabilmeyi hayal ettiğimi hatırlamıyorum meselâ hiç. Ta ki gidene, binene, çıkana kadar ya da yapabilenleri görene. Bununla birlikte küçüklükten bu yana sürdürdüğüm başka bir şey var. Çok kolay inanırım. İçimde, söylenenlere ve olacaklara dair korkunç saf bir inanç vardır. Mesela biri biri hakkında bir şey dese bir başkası ilk "yok canım yalandır", diyebilir. Ben bunu bir kaç dakika düşündükten sonra derim.İnancın, kendi içimizde büyüttüğümüz bir şey olduğunu söylüyorlar Ahlat Ağacı'nda. Öyleyse inanmak istemekten kaynaklı bir inanış olabilir bendeki. Hayallerden beri bu benim inanç meselesine bakarsak, benimkisi düpedüz kolaycılık olmalı. İnanmak düşünmeyi gerektirmez çünkü. Meselenin en kötü yanı, inanmak kendi iç gözümüzü kör eder öncelikle. Kendimize bakışımızı bulanıklaştırır ve yanlış yaptığımızı, yanlış yerden hatta belki yanlış yere baktığımızı görememize sebep olur. İçinde bulunduğumuz durumlara olan körlüğümüz nasıl olması gerekliliğini de karartır. Sözün özü şimdilerde inanmak meselesinin iyi bir şey olmadığına kanaat getirdim.
Evet, rahatlıkla söyleyebilirim ki hayal gücü geniş bir çocuk olmadım hiç. Benim dünyam gördüklerimden ve görme ihtimali gördüklerimden ibaretti. Şöyle ki; bir çocuğun elinde bir oyuncak gördüm diyelim. O zaman ben çocuklara oyuncak alındığını düşünür ve bir oyuncak hayal etmeye başlardım. Ayakkabılarımı malumunuz annem seçerdi. Bir seferinde bir çocuğun ayağında dizlerine kadar uzun siyah bir çizme görmüştüm. O zamanlar kar çok yağardı Karadeniz'e. Bir kaç hafta uzun siyah çizme diye mızırdandığımı hatırlıyorum. Sonunda annem almıştı, üstelik bana sürpriz yapmıştı. Bir sürpriz hatırladığımda onu bilirim hâlâ. Bir haritaya bakarak bir yerlerde olmayı, bir denize bakarak kayığım olmasını, bir ağaca bakarak çıkabilmeyi hayal ettiğimi hatırlamıyorum meselâ hiç. Ta ki gidene, binene, çıkana kadar ya da yapabilenleri görene. Bununla birlikte küçüklükten bu yana sürdürdüğüm başka bir şey var. Çok kolay inanırım. İçimde, söylenenlere ve olacaklara dair korkunç saf bir inanç vardır. Mesela biri biri hakkında bir şey dese bir başkası ilk "yok canım yalandır", diyebilir. Ben bunu bir kaç dakika düşündükten sonra derim.İnancın, kendi içimizde büyüttüğümüz bir şey olduğunu söylüyorlar Ahlat Ağacı'nda. Öyleyse inanmak istemekten kaynaklı bir inanış olabilir bendeki. Hayallerden beri bu benim inanç meselesine bakarsak, benimkisi düpedüz kolaycılık olmalı. İnanmak düşünmeyi gerektirmez çünkü. Meselenin en kötü yanı, inanmak kendi iç gözümüzü kör eder öncelikle. Kendimize bakışımızı bulanıklaştırır ve yanlış yaptığımızı, yanlış yerden hatta belki yanlış yere baktığımızı görememize sebep olur. İçinde bulunduğumuz durumlara olan körlüğümüz nasıl olması gerekliliğini de karartır. Sözün özü şimdilerde inanmak meselesinin iyi bir şey olmadığına kanaat getirdim.



