11 Nisan 2014

An...

Zamanda bir an ne ise, suyun bir damlası odur. 
Chicago botanik bahçesi, foto; Raf...


23 Mart 2014

Düşünce Dünyası

"Aklımız başımızın içinde dönüyor ya... Ben o yüzden düşünceyi dünya sanıyorum."
 (Bir şizofreni hastasının sözleri-Psikeart dergisi )

salvodar dali
Salvador Dali
Akla ilk bu bir şans gibi gelebiliyor değil mi ? Kim bilir ne güzel hayaller, ne müthiş fikirler dönebilir insanın aklında ve biz onlardan ibaret sanırız dünyayı. Ya tam tersi ? Ürkütücü görüntüler, canımızı yakan kötücül düşünceler, aklımızda hareket eden kötü yüzler, kulağımızı kapatmak istediğimiz kelimeler...

Diğer taraftan, düşündüğümüz kadar değil midir dünya? Kendi çemberimizde yarattığımız, inandığımz, yolundan gittiğimiz kadar.

Bizim var kıldığımız dünyanın dışında bir dünya olduğuna inanırız. Başka bir yerde, başka bir şekilde çok mutlu olacağımıza, hayal kırıklıklarımızın giderilebileceğine, bir gün her şeyin geçeceğine. Oysa, insan olmanın aczinden kaçmaktan başka bir şey değildir bu. Bu nedenle fetiş nesne ve/veya nesne eylemleri yaratır onları kutsallaştırırız. Onlarla olduğumuzda, onları yaptığımızda her şeyin çok farklı olacağına inanırız. Insan bu dünyadaki aciz, sınırlı varoluşunu ancak bu şekilde yenmeye çalışır.

Oysa bir yol daha vardır: Kabul etmek! İnsan olduğumuzu, sınırlı olduğumuzu, aciz olduğumuzu kabul etmek. Kısacası; kendimizi bir şey zannetmekten vazgeçmek. Bir şey olacağımızı düşlemek yerine dünyeviliğimize inanmak önce. 

21 Mart 2014

Bir Soru Bir Cevap

Anormali tanımlamak normali tanımlamaktan daha kolay bana göre. Her ne kadar normale göre anormali tanımlıyor gibi görünsekte. İnsan bazen kendini çok normal tanımlasa da bazı basit ya da basit görünen soruları dahi yanıtlayamaz olabilir. Mesela ;" Benden ne istemediğini anlamıyorum?" Maddenin bile karşı maddesi vardır ama bazı şeylerin, bazı anlamların tam tersi yoktur. Bu soruyu; "benden ne istediğini anlamıyorum" şeklinde sorduğunuzda alacağınız cevap ile, ilk halinde alacağınız cevap birbirinin zıddı değildir velhasıl. Yada bazı soruların doğru cevapları yoktur. Ya da cevap hiç yoktur. Aslında bazı sorular sormadığımız-soramadığımız bir başka soruya cevap içindir: Bu soruya verilen cevapların şöyle karşılanması muhtemeldir; "ben sana onu vereceğim demedim ki, senden onu istemiyorum diyorsun" Böylelikle kişinin gerçekte şunu sormuş olma ihtimali doğar: "sana ne verebileceğimi düşünüyorsun?"
Karışık hikayeler işte... 

20 Mart 2014

Anormal

İnsanlar anormal değildir. Davranışlar anormaldir.Yaşam bir anlamda iyi ve kötü güçleri arasında bir mücadeleden ibarettir. İnsan bu mücadele içinde negatif ya da pozitif davranışlar geliştirebilir. Dünya neredeyse her döneminde çılgın olarak adlandırılmıştır. Oysa dünya çılgın değildir hiç bir zaman, sadece değişir. Dünyanın değişimlerine en "değiştirici", sarsıcı değişimleri ve etrafımızı yeniden anlamlandırmamızı sağlayanlar ;
Copernicus ;  Evrenin dünyanın etrafında döndüğü görüşünü, güneşin etrafında döndüğümüzü söyleyerek değişmiştir. Ve, dünyayı evrenin merkezi olmaktan çıkarmış.
Darwin ; İnsanın evrimleştiğini, kökenlerimizin şimdiki olduğumuz gibi olmadığını söylemiş. Dünyayı tüm canlılar ile ortak bir evrim süreci içinde belirtmiştir.İnsanın dünyanın merkezi olmadığını öne sürmüştür.
Freud; İnsan aklının sınırlarını deşelemiş, aşamalaştırmış, psikoanalizin kurucusu olmuştur. İnsanın merkezleri yaratmakta nasıl oyunlar oynayabileceğini, insan aklının sınırlarının insanın kendisi tarafından nasıl sınırsızlaştırılabileceğini göstermiştir. 
Sanki genetiğin sınırı var ama belleğin yok. Oysa belleğinde var, sadece henüz biz o sınıra ulaşmadık. 
Şimdlik, çağın geldiği noktada anormali normalden ayırmak için bakmamız gereken üç nokta belirlenmiştir:
- Acı (üzüntü-sıkıntı-felaket-dert)" distress" 
- Sakat (kullanılmaz hale sokmak-etkisiz kılmak) "disabling"
- Sapma (sapkınlık-normalden sapmış olma) "deviance" 
Bu üç kriter bir kişinin hislerinde, yaşamında aynı anda bulunuyorsa o kişiyi anormal olarak tanımlayabiliriz. 

14 Mart 2014

Cemreler Düşmüş...

* Bedenim üşür, yüreğim sızlar
Ah kavaklar, kavaklar...
Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.

Balkondaki gül yaprak açmış. Bahar geliyor demek ki! Oysa daha neredeyse yirmi gün önce iki kuru daldan ibaretti... Belki de cemrenin toprağa da düşmesini bekliyordu. Hele bir toprağımda ısınsın diyordu zahar. Cemrelerin önce havaya, suya ve ardından toprağa düşmesinin bilimsel olarak dünyanın ısınma süreci ile ilgili olmaması ne enteresan. Çevre bilimcilerine göre dünya ısınmak için önce yerküreyi ısıtıyor, havadan başlayarak yukarıdan aşağı ısınmıyor. Aşağıdan yukarı ısınıyor. 
Belki de uzak doğu öğretileri ile ilgisi vardır. Baharla birlikte yeniden dönüşen dünya gibi insan da cemreler ile yeniden kendini üretmeye iteleniyordur. Neden havaya düşüyor ilk cemre? Hava genel olarak zihni temsil eder. Hayat nefesidir. Önce hayatta kalmalıdır insan... Sonra suya düşer cemre. Değişkendir su. Etrafındaki özelliklerin tesirini özümseyebilir, hayat verici de olabilir zehirleyici de, temizleyice de kirletici de. Şuur altını simgeler. Suya düşer ikinci cemre ki, "kendi" gibi olmayı öğrenmeye başlar insan. Çirkin de olabilir güzelde...

Orda yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar. 
Omzumda kesik bir el,
Ki durmadan kanar... 
Ah kavaklar, kavaklar...
Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar...

Cemre, kor-ateş-ısı anlamındadır. Güçtür, aydınlıktır, enerjidir, cezalandırıcıdır hatta belki...Toprağa düştüğünde, insan  artık her ne olması gerekiyorsa "olmuş" olmalıdır. Sabittir çünkü toprak, değişmez, kısıtlar. Dünya ve insan (toprak) "olmuştur" artık ; hava, su ve ateşin (cemrenin) birleşiminden oluşmuştur...  

Metin Altıok'ın doğum günü bugün. Ruhu şad olsun. Ne güzel tariflemişti : "Anamın bıraktığı yerden sarıl bana."  Annemin bıraktığı yerden sarıl bana, babamın bıraktığı yerden tut beni...

Ve "Nefret;  başarısızlığa uğramış sevgidir." S.Kierkgaard

* Kavaklar.  M. Altıok şiiri

26 Şubat 2014

Ya Da...


Karar vermek ile ilgili okuduğumuz bir çok öneri yazısı, bir liste yapmanızı söyler genellikle. Kararınızın olumlu ve olumsuz yönleri hakkında bir liste. Hangi taraf ağır basıyorsa ya da daha çok madde ile doluysa seçebilirsiniz böylelikle...

Ne tuhaftır ki maddeleri yazarken dahi bilirsiniz hangi kararı seçtiğinizi... Komiktir ki, maddelerden eminseniz eğer kararınız nettir.

Belki de , emin olmamız gereken şey neyi seçersek seçelim , seçmediğimiz, kaçırdığımız mutlaka bir şeyler olacağıdır hayatta... Bir şekilde bir şeylerden pişman olacağız bir çok durumda... Belki de, henüz yazılmamış bir gelecek hakkında çok fazla düşünmemeliyiz, bizim seçimlerimiz onu yazacak iken. Ama işte sorun da buya, nasıl yazılacağı... Belki de, sadece içimizden gelen sesi dinlemeliyiz! Bu da çok söylenir. Duyabilsek o da kolay tabi ki... Bedeller ! Belirsizlikler ! Bilinenin güvenliği ya da billinmezin riski! Oysa, bildiğin ne kadar bildiğindir ki! Zaman, karar vermenin en büyük belirleyicisidir. İnsan, eğer arkasındaki zamana önündekinden daha çok bakar olmuşsa artık yön değiştirecek kararlar almaktanda çekinir... Lanet ve lütuf olan zaman...

Hepsinden önemlisi; doğru ya da yanlış karar diye bir şey yoktur. Bizim doğru olduğuna inandığımız ya da inanmadığımız kararlar vardır. Öyle ise, doğru olduğuna inandığımız kararı düşünmeli... Öyle ise kendimize yakışır kararı düşünmeli... Ve daha da önemlisi, her ne yaparsak yapalım, kısaca " kendim ettim kendim buldum" diyerek yola devam edebilmeli...

Zordur, hangi köprüyü geçip hangisini yakacağımıza karar verebilmek! Birinden, tekrar geçebilirsiniz gibi gelir, biri yok olmuş gibi... Bilemezsiniz... Tıpkı araba kullanırken sadece önünüzdeki arabayı gördüğümüz gibi, gördüğünüz tek şey o köprüdür...

19 Şubat 2014

Gerçek ya da Gedik: "Incendies"


Bazı gerçekler vardır; konuşulursa "yalana" dönüşür... Yaşam bazen o kadar yalandır ki, inanmadığınız, inandıramadığınız kadar yalan ve daha gerçeği olmadığını bildiğiniz kadar yalandır. 
Orjinal adı ile ""Incendies" böyle bir film... "Yangınlar"... Ardında iz bırakan ölümler! Yaşamakla ölmek arasında hiç bir fark bırakmayan gerçekler... 
Nawal'ın gerçeği öğrendiği anda gözlerindeki fer sönmüştü artık. Artık nereye baktığının, görüp görmediğinin, hissedip hissetmediğinin,sıcak ya da soğuğun, gece ya da gündüzün hiç ama hiç bir önemi yoktu. Hayatı boyunca en çok istediğinin, hayalinin gerçekleşmesi ile, olmaması gerekenin  hemen o anda olmuş olmasını idrak etmeye, yaşamaya çalışıyordu böyle bakarak. 
Susan Sontag demiştir ki; " Başkalarına çektirilen ve bizim görüntüler şeklinde izlediğimiz acılarla kurduğumuz düşsel yakınlık, uzakta ıstırap çeken insanlarla ayrıcalıklı insanlar arasında düpedüz gerçekdışı bir bağ olduğunu düşündürür ve bu bağ, iktidarla ilişkimizi düzenleyen mistifikasyonlardan biridir. Ne kadar çok sempati duyarsak, acılara yol açan gelişmelerde bir suçumuz olmadığı hissine kapılmamızda o kadar kolaylaşır. Sempatimiz acziyetimizin yanısıra, masumiyetimizin de ilanıdır." Modern çağda medya, toplumların bu şekilde hissetmesi için mükemmel biçimde kullanılmaktadır. 
"Incendies"'in ifşa ettiği gerçeğin kurgu olduğu aşikar, bu nedenle de, niye filme konu edildi demiyorum Susan Sontag'ı hatırlatarak. Bir yandan, bir belgesel yalınlığı kadar gerçek, sade, tiyatral ve fotografik bir film olması diğer yandan gerçeklere dayalı anılardan toparlanmış hikayesi Susan Sontag'ı hatırlatmıştır lakin.

Bir insan bir çocuğun suçlayıcı bakışlarından gözlerini kaçırıyorsa masum değildir bir yerlerde. Bakın kendinize izlerken, Nihad'ın gözlerine ne kadar süre bakabileceksiniz. 



Bazen seçimler ne ırkınızdan yana yapılır, ne fikrinizden ne de geleceğinizden. İnsanlığınızı seçersiniz. Hele de bir anne iseniz tercihinizin, Nawal'ın yaptığı gibi çocuğunuzdan yana yapılması çok büyük muhtemeldir. Savaşta taraf tutmanın, tarafınızın kazanması uğruna bir çocuğu arkasından vurmakla hiç bir koşulda bağını kuramıyorum. Hiç bir emrin gücü bu seçimi affettiremez...


Gerçek özgür kılar, buna inanırım. En iyi yalan en katı gerçekten daha kirli, daha acı vericidir. Söylenmesi "lazımsa" söylenmelidir. Lazım geliyorsa mutlaka söylemek, gerçekten yana tereddüt edilmemelidir. Nawal'ın, verdiği söz uğruna ömrünü bitirmesi takdire şayandı. İlmek ilmek oya gibi işlenmiş geçmiş-gelecek sahne geçişleri arasında sona doğru yaklaşmanız sinema sanatının çok iyi örneklerinden biriydi. Yönetmenin tiyatro yönetmeni ve  ilk sinema filmlerinden olmasının filmin fotografik, belgesel yalınlığında seyretmesine büyük katkı sağladığını düşünüyorum. Herşeyden önce iyi bir savaş dramı... 
Nawal sözünü tuttu. Tesadüfen de olsa hem lanetini hem mucizesini gördü. Neden gerçeği çocuklarına söyledi hala onu anlamıyorum?  Eğer gerçek sadece sizi ilgilendiriyorsa "artık", neden söylenir?! Hele, bir annenin çocuklarına bedeline bakmazsızın artık "anlamsız bir gerçeği" söylemesinin nasıl bir açıklaması olabilir. Bazı gerçekler bu nedenle konuşulursa normalleşir, yalana dönüşür. Allah insana çekebileceği kadar dert verir derler.
Hiç bir anne çocuklarını böyle sınamamalı! Bu filmin bendeki tek gediği budur! 

08 Şubat 2014

Unutursun

Söz Bitti...

Yarından haber yok, dün bitti
Saatler son günü çalıp gitti
Yeminler yaşlandı dudaklarda
Düğümlendi derken söz bitti
Vagonlar bir dolup, bir boşaldı
Kuruyan gözlerim yine yaşardı
Sarardı sırayla fotoğraflar
Ne hayatlar içimde kaldı
Unutursun için yana yana
Unutursun ölüm sana bana
Zaman basıp kanayan yarana
Unutursun, unutursun

Söz-Müzik: Sezen Aksu

Dinle; Söz Bitti...