14 Mart 2014

Cemreler Düşmüş...

* Bedenim üşür, yüreğim sızlar
Ah kavaklar, kavaklar...
Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.

Balkondaki gül yaprak açmış. Bahar geliyor demek ki! Oysa daha neredeyse yirmi gün önce iki kuru daldan ibaretti... Belki de cemrenin toprağa da düşmesini bekliyordu. Hele bir toprağımda ısınsın diyordu zahar. Cemrelerin önce havaya, suya ve ardından toprağa düşmesinin bilimsel olarak dünyanın ısınma süreci ile ilgili olmaması ne enteresan. Çevre bilimcilerine göre dünya ısınmak için önce yerküreyi ısıtıyor, havadan başlayarak yukarıdan aşağı ısınmıyor. Aşağıdan yukarı ısınıyor. 
Belki de uzak doğu öğretileri ile ilgisi vardır. Baharla birlikte yeniden dönüşen dünya gibi insan da cemreler ile yeniden kendini üretmeye iteleniyordur. Neden havaya düşüyor ilk cemre? Hava genel olarak zihni temsil eder. Hayat nefesidir. Önce hayatta kalmalıdır insan... Sonra suya düşer cemre. Değişkendir su. Etrafındaki özelliklerin tesirini özümseyebilir, hayat verici de olabilir zehirleyici de, temizleyice de kirletici de. Şuur altını simgeler. Suya düşer ikinci cemre ki, "kendi" gibi olmayı öğrenmeye başlar insan. Çirkin de olabilir güzelde...

Orda yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar. 
Omzumda kesik bir el,
Ki durmadan kanar... 
Ah kavaklar, kavaklar...
Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar...

Cemre, kor-ateş-ısı anlamındadır. Güçtür, aydınlıktır, enerjidir, cezalandırıcıdır hatta belki...Toprağa düştüğünde, insan  artık her ne olması gerekiyorsa "olmuş" olmalıdır. Sabittir çünkü toprak, değişmez, kısıtlar. Dünya ve insan (toprak) "olmuştur" artık ; hava, su ve ateşin (cemrenin) birleşiminden oluşmuştur...  

Metin Altıok'ın doğum günü bugün. Ruhu şad olsun. Ne güzel tariflemişti : "Anamın bıraktığı yerden sarıl bana."  Annemin bıraktığı yerden sarıl bana, babamın bıraktığı yerden tut beni...

Ve "Nefret;  başarısızlığa uğramış sevgidir." S.Kierkgaard

* Kavaklar.  M. Altıok şiiri

26 Şubat 2014

Ya Da...


Karar vermek ile ilgili okuduğumuz bir çok öneri yazısı, bir liste yapmanızı söyler genellikle. Kararınızın olumlu ve olumsuz yönleri hakkında bir liste. Hangi taraf ağır basıyorsa ya da daha çok madde ile doluysa seçebilirsiniz böylelikle...

Ne tuhaftır ki maddeleri yazarken dahi bilirsiniz hangi kararı seçtiğinizi... Komiktir ki, maddelerden eminseniz eğer kararınız nettir.

Belki de , emin olmamız gereken şey neyi seçersek seçelim , seçmediğimiz, kaçırdığımız mutlaka bir şeyler olacağıdır hayatta... Bir şekilde bir şeylerden pişman olacağız bir çok durumda... Belki de, henüz yazılmamış bir gelecek hakkında çok fazla düşünmemeliyiz, bizim seçimlerimiz onu yazacak iken. Ama işte sorun da buya, nasıl yazılacağı... Belki de, sadece içimizden gelen sesi dinlemeliyiz! Bu da çok söylenir. Duyabilsek o da kolay tabi ki... Bedeller ! Belirsizlikler ! Bilinenin güvenliği ya da billinmezin riski! Oysa, bildiğin ne kadar bildiğindir ki! Zaman, karar vermenin en büyük belirleyicisidir. İnsan, eğer arkasındaki zamana önündekinden daha çok bakar olmuşsa artık yön değiştirecek kararlar almaktanda çekinir... Lanet ve lütuf olan zaman...

Hepsinden önemlisi; doğru ya da yanlış karar diye bir şey yoktur. Bizim doğru olduğuna inandığımız ya da inanmadığımız kararlar vardır. Öyle ise, doğru olduğuna inandığımız kararı düşünmeli... Öyle ise kendimize yakışır kararı düşünmeli... Ve daha da önemlisi, her ne yaparsak yapalım, kısaca " kendim ettim kendim buldum" diyerek yola devam edebilmeli...

Zordur, hangi köprüyü geçip hangisini yakacağımıza karar verebilmek! Birinden, tekrar geçebilirsiniz gibi gelir, biri yok olmuş gibi... Bilemezsiniz... Tıpkı araba kullanırken sadece önünüzdeki arabayı gördüğümüz gibi, gördüğünüz tek şey o köprüdür...

19 Şubat 2014

Gerçek ya da Gedik: "Incendies"


Bazı gerçekler vardır; konuşulursa "yalana" dönüşür... Yaşam bazen o kadar yalandır ki, inanmadığınız, inandıramadığınız kadar yalan ve daha gerçeği olmadığını bildiğiniz kadar yalandır. 
Orjinal adı ile ""Incendies" böyle bir film... "Yangınlar"... Ardında iz bırakan ölümler! Yaşamakla ölmek arasında hiç bir fark bırakmayan gerçekler... 
Nawal'ın gerçeği öğrendiği anda gözlerindeki fer sönmüştü artık. Artık nereye baktığının, görüp görmediğinin, hissedip hissetmediğinin,sıcak ya da soğuğun, gece ya da gündüzün hiç ama hiç bir önemi yoktu. Hayatı boyunca en çok istediğinin, hayalinin gerçekleşmesi ile, olmaması gerekenin  hemen o anda olmuş olmasını idrak etmeye, yaşamaya çalışıyordu böyle bakarak. 
Susan Sontag demiştir ki; " Başkalarına çektirilen ve bizim görüntüler şeklinde izlediğimiz acılarla kurduğumuz düşsel yakınlık, uzakta ıstırap çeken insanlarla ayrıcalıklı insanlar arasında düpedüz gerçekdışı bir bağ olduğunu düşündürür ve bu bağ, iktidarla ilişkimizi düzenleyen mistifikasyonlardan biridir. Ne kadar çok sempati duyarsak, acılara yol açan gelişmelerde bir suçumuz olmadığı hissine kapılmamızda o kadar kolaylaşır. Sempatimiz acziyetimizin yanısıra, masumiyetimizin de ilanıdır." Modern çağda medya, toplumların bu şekilde hissetmesi için mükemmel biçimde kullanılmaktadır. 
"Incendies"'in ifşa ettiği gerçeğin kurgu olduğu aşikar, bu nedenle de, niye filme konu edildi demiyorum Susan Sontag'ı hatırlatarak. Bir yandan, bir belgesel yalınlığı kadar gerçek, sade, tiyatral ve fotografik bir film olması diğer yandan gerçeklere dayalı anılardan toparlanmış hikayesi Susan Sontag'ı hatırlatmıştır lakin.

Bir insan bir çocuğun suçlayıcı bakışlarından gözlerini kaçırıyorsa masum değildir bir yerlerde. Bakın kendinize izlerken, Nihad'ın gözlerine ne kadar süre bakabileceksiniz. 



Bazen seçimler ne ırkınızdan yana yapılır, ne fikrinizden ne de geleceğinizden. İnsanlığınızı seçersiniz. Hele de bir anne iseniz tercihinizin, Nawal'ın yaptığı gibi çocuğunuzdan yana yapılması çok büyük muhtemeldir. Savaşta taraf tutmanın, tarafınızın kazanması uğruna bir çocuğu arkasından vurmakla hiç bir koşulda bağını kuramıyorum. Hiç bir emrin gücü bu seçimi affettiremez...


Gerçek özgür kılar, buna inanırım. En iyi yalan en katı gerçekten daha kirli, daha acı vericidir. Söylenmesi "lazımsa" söylenmelidir. Lazım geliyorsa mutlaka söylemek, gerçekten yana tereddüt edilmemelidir. Nawal'ın, verdiği söz uğruna ömrünü bitirmesi takdire şayandı. İlmek ilmek oya gibi işlenmiş geçmiş-gelecek sahne geçişleri arasında sona doğru yaklaşmanız sinema sanatının çok iyi örneklerinden biriydi. Yönetmenin tiyatro yönetmeni ve  ilk sinema filmlerinden olmasının filmin fotografik, belgesel yalınlığında seyretmesine büyük katkı sağladığını düşünüyorum. Herşeyden önce iyi bir savaş dramı... 
Nawal sözünü tuttu. Tesadüfen de olsa hem lanetini hem mucizesini gördü. Neden gerçeği çocuklarına söyledi hala onu anlamıyorum?  Eğer gerçek sadece sizi ilgilendiriyorsa "artık", neden söylenir?! Hele, bir annenin çocuklarına bedeline bakmazsızın artık "anlamsız bir gerçeği" söylemesinin nasıl bir açıklaması olabilir. Bazı gerçekler bu nedenle konuşulursa normalleşir, yalana dönüşür. Allah insana çekebileceği kadar dert verir derler.
Hiç bir anne çocuklarını böyle sınamamalı! Bu filmin bendeki tek gediği budur! 

08 Şubat 2014

Unutursun

Söz Bitti...

Yarından haber yok, dün bitti
Saatler son günü çalıp gitti
Yeminler yaşlandı dudaklarda
Düğümlendi derken söz bitti
Vagonlar bir dolup, bir boşaldı
Kuruyan gözlerim yine yaşardı
Sarardı sırayla fotoğraflar
Ne hayatlar içimde kaldı
Unutursun için yana yana
Unutursun ölüm sana bana
Zaman basıp kanayan yarana
Unutursun, unutursun

Söz-Müzik: Sezen Aksu

Dinle; Söz Bitti...

27 Aralık 2013

İyi Seneler

Amerika'da yeni bir sosyal internet paylaşımı akımı başlamış. "Facebook" un yerini alabilir iddiaları var basında.  "Whisper.sh." adlı, itirafta bulunduğunuz bir "web" sayfası. Bu sefer bizden mi çaldılar diyorum. 2000 öncesi "itiraf ediyorum" adlı bir "web" sayfası bizde de çok popülerdi. Hala varmı bilmiyorum. Diyeceğim aslında daha başka bir şey; bende bu "yeni yıl" vesilesi ile yeni yıl dilekleri falan değil, aklıma gelen bazı şeyleri itiraf etmek istiyorum. 
Öyle, bu bahsettiğim "site" lerde çokca yer alan, dün gece bilmem kimle şurda sabahladım cinsinden değil, daha olağan şeyler belki. Mesela;
* Bu, Aylak Adam kitabını kimilerinin neden çok sevdiğini anlamıyorum.  Bir kere, gayri menkul zengini, çalışmak zorunda olmayan bir adam. O aylaklık yapmayacak kim yapacak. Çalışmak zorunda olmayan birinin, çalışmanın köleliğinden ya da çalışmamanın özgürlüğünden bahsetmesi , hadi bahsetti diyelim bu kadar "kaydedeğer" bulunması anlamsız. Hatta saçma... Bir tek etkilendiğim cümle; sevgilisinin "seni seviyorum,  tarih ../.. " diye not ettiği bir cümlenin altına, tarihi hatırladığına göre yeterince sevmiyormuş yazması idi. Sonradan bu etkilenmemi de saçma buldum. Böylesine idealize ve derin bir sevgiyi düşlemek ve yüceltmek mümkünse, beyaz atlı prenslerin de beklenmesine şaşırmamalıyız. İnsandan bahsediyoruz, meleklerden değil... 
* Sevmeyi bilmiyorum, bu nedenle de sevilmeyi bilmiyorum sanırım. 
* Politika pis iştir. Hiçbir politikacı da "temiz" kalamaz bu anlamda. Son zamanlarda ülkemizde olanlar hakkında hiç bir şeyi ciddiyetle takip etmiyorum. Zorla kulağıma geliyor o kadar.  Hiç bir kaynağa nerdeyse inanmıyorum çünkü. Dün dediklerinin tam tersini bugün söyleyenlerin suratına yapıştırılan o eski cümleleri karşısında kılları kıpırdamadıktan sonra, kim ne derse desin, yazsın, boştur. Bu demektir ki, konuşsa n'olur konuşmasa n'olur... Çıkar kazanacaktır yine. Bizde, halkta öyle davranacaktır. Kimse ekonomik istikrarın bozulmasını, parasının azalmasını istemeyecektir, kim buna hizmet ederse de kazanacaktır. Budur politika. 
* Nerdeyse bir "şey" anlatmayan, bolca ok atılan, kılıç sallanan, kadınların rengarenk elbiselerinin havalarda uçuşarak tekmeler savrulduğu, yüzlerce atlı ile bir tek insanın çarpıştığı Çin filmlerini seviyorum. Mükemmel bir estetikleri var. Birbirlerine utanarak bakmalarını, dakikalarca durmalarını, onur anlayışlarını ve kemanın harikalar yarattığı müziklerini seviyorum. 
* Animasyonları Çin filmlerinden daha çok seviyorum.
* Hala bir aktöre aşık olup, bulabildiğim her bilgiyi okuyarak vakit kaybedebiliyorum. En son Daisy filminden Jung Woo-Sung 'dı. Tanıştığım ilk Koreli2ye de kendisini ne kadar sevdiğimi anlatmışlığım, filmin çekildiği Amsterdam'daki meydana gidip şöyle bir oturmuşluğum vardır. Öyle... 
* Mesajlarda ve/veya yazılarda çokça kısaltma kullanan gençlere kıl oluyorum. Bu yüzden yaşlı kabul ediliyorsam umursamıyorum. Ama yaşlı değilim ! Değilim, cık cık cık !! 
* Şu "hashtag" denilen şeklin/şemalin  nasıl yapıldığını hala anlamıyorum.Onu da öğrenmeyivereyim diyorum. 
* Hergün burcumu okuyorum ve çoğuna inanıyorum. 


" Mirror oh mirror
I will tell you my story
tell me who am I?
I am yourself and you are mine
Even if you got older and changed
You will always be in my eyes
Oh mirror "

14 Temmuz 2013

Bilgi


Belki de "Bilgi" ürkmemiz gereken bir şeydir... Tıpkı bu kütüphane gibi...


26 Haziran 2013

Seni Yazın Sevdim

Dışarıda korkunç bir yaz yağmuru. Korkunç, çünkü kış yağmuru gibi. Korkunç, çünkü fırtına gibi.

Fayroz ;  Lübnan'ın divası...  Fayroz ortadoğunun divası...
Ramallah'lı bir arkadaşın dediğine göre; Ramallah'ta  her sabah sadece Fayrouz dinlenirmiş. Her evde, her dükkanda, her otobüste, her takside, yazısız bir kural gibi öğlene kadar sadece Fayroz çalarmış.
Dedim Habaytak Bisayf'ı bilir misin ?  Dedi ki; " Annem bana ninni olarak söylermiş. O, barışın ve sevginin adıdır bizim için. O umudun sesidir bizim için.

Habaytak Bisayf ; "Seni kışın da bekledim, yazın da bekledim.  Seni yazın da sevdim kışında sevdim..." 

                                 

17 Haziran 2013

İnsan Gibi...


 George Frederic Watts- Time, Death and Judgement 1866 
Art Inst., Chicago
Bence hayattaki en zor şey ; insan kalabilmektir, geldiğin gibi gidebilmektir... İyi olmak değil, iyi kalabilmektir... Başarılması gereken, aranması gereken, olunması gereken tek tek şey budur. 

not : Ölüm : Kırmızılı erkek. Zaman : Beyazlı kadın. Adalet : Çok arkalardan bakan cinsiyetsiz insan. Ölüm Zamanın elinden tutmuş.