Montenegro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Montenegro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Eylül 2018

Görece

"Belirleyici olan nereye bakıldığı değil; nereden bakıldığıdır." 
                                                       -Pierre Teilhard de Chardin

Sveti Stefan adası, Budva, Karadağ, Eylül 2015.

07 Ekim 2015

Kotor'dan Podgorica'ya Çetine'den Gidilir

Yaklaşık 14 bin kişinin yaşadığı, bizde bir İstanbul semtine denk gelen Kotor; masal gibiydi... Eski, çok eski bir masal. Yeni Kotor eski Kotor diye gezi bölgeleri ayırmışlar ama küçüçük kent zaten iç içe geçmişti. Sahilde, ortada eski Kotor, kenarlarda yukarılara doğru yeni yapılanmış kent. Madenler, özellikle alimünyum, minerallar, küçük sanayi, turizm ve tarım Karadağ'ın geçim kaynaklarından. Dağlarda kayak turizmi de yaygın.


2014 yılı turist sayısı, 1,5 milyon. Yani ülke nüfuslarının üç katı. Sağa dönsek tarih, sola dönsek deniz, aşağı baksak medeniyetin başlangıç topraklarına sahip olduğumuz seksen milyonluk ülkemizde aynı yıl gelen turist sayısı 30 milyonlarda. Kendimize sormmamız gereken çok fazla soru var kanımca... Nüfusun çoğunluğu Karadağ'lı, Sırplar, Arnavutlar ve Boşnaklar olarak gidiyor. Ülkemizdeki çoğu Boşnakların Karadağ'lı olduğu sanılıyormuş.


Şehir çok yükseklerde bir kalenin altına kurulmuş ve yeni şehir de o şekilde yayılmış. Sahilden yaklaşık dört yüz metre yükseklikteki kalenin ucuna kadar tırmanabilirsiniz. Ben bir noktada bıraktım. Dedim; "zirve dediğin nedir, benim zirvem ahanda burası." Şaka bir yana bir bir-buçuk saatlik bir tırmanış gerektiriyor, o da çok kısa molalarla. Fakat yer yer yükseklikten baktığınızda hem aşağıda hem yukarıda değecek manzaralarla karşılaşıyorsunuz.


Şehri baştan aşağı bir kaç saatte gezebilirsiniz gibi görünüyordu. Biz şöyle bir turladık. Alış veriş merkezi yok, küçük yerel dükkanlar benzer işlevi görüyor. Pahalı markalar, gıda ya da tüketim zincirleri yok; Starbucks ya da McDonalds gibi. Yiyecek konusunda çok hassas olanlar için kötü haber olabilir ama makarna ya da salata gibi çok bildik besinlerle geçirilebilir. Ben yerel bir balık denedim, sanırım yağlarından midemi bozdum, biraz da stres olabilir benimki ama aklınızda bulunsun.


Kalenin orta yükseltilerinde değişik jimnastik hareketleri yapıp, fotoğraf çektirenler vardı, Instagram türü uygulamalar içindi sanırım. Ben, "ay şimdi düşecekler", diye bakınırken onlar kalenin duvarlarında akrobasi yapıyorlardı bayağı.


Aşağıda kalenin devamında köprü ve köprü üstü aşıkları. Çok güzel sarılıyorlardı... 


Kotor, 1100 ila 1300'lü yıllarda inşa edilmiş. Şehir UNESCO'nun koruma kapsamına aldığı tarihi bir bütün. Zamanda bir yolculuk gibi sokaklarında, özellikle kale içinde gezmek. Tarih boyunca pek çok ülkenin denizcilik ve limanları için peşinde olduğu bir kent olmuş. Baktığınızda haritaya gemiler için oldukça değerli kuytulara sahip olduğu görülüyor. 


Bana yine de Avrupa'daki pek çok kenti hatırlattı. Hatta bu beni hem üzüyor hem kızdırıyor; neden, neden biz geçmiş ve onu yaşatmak konusunda bu kadar pervasısız. Neden bu kadar estetik yoksunu, özensiz ve ilgisisiz geleceğimiz için... Siena'yı görmüştüm İtalya'da; o da, orta çağdan kalma gibi bir kentti ve koruma altına alınmıştı. Hala aynı sokaklarda yaşıyorlar, aynı evlerdegözleri gibi bakarak yüzyıllardır oturuyorlardı sanki. Cam diye gördüğünüz tek şey evlerin pencereleriydi; taş duvarlar, kırmızı kiremit çatılar bir şehre ne kadar yakışıyor oysa...


Yalnız bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim; pisti ara sokaklar. O kadar tarihi yerlerde sürekli turistler geziyordu ama ara ara yoğunlaşan bir sidik kokusu hakimdi etrafta. Ya geceleri sarhoş turistlerin önünü alamıyorlardı ya da bu konuda hassas değillerdi, bilemiyorum, öyleydi işte.


Artık yola çıksak iyi olacaktı. Başkent Podgorica'ya varmak için 86 kilometrelik bir yolumuz görünmesine rağmen, dağlar arasından, dar ve bayırlar boyu gideceğimizi bildiğimizden çok geceye kalmak istemiyorduk. Öğleden sonra gibi yola çıktık. Maalesef karayolları konusunda çok fakir olduklarından, dönüşte neredeyse Shkodra'ya kadar gidip oradan Podgorica yoluna bağlandık. Tekrar ediyorum; Balkanlar'ın bu kısmında kilometre hesabına hiç aldanmayın. Biz bu 86 kilometrelik yolu çok az durarak ve ortalama bir hızla neredeyse üç buçuk saatte aldık. Tamam, ben biraz yavaş sürüyordum ama ne kadar yavaş sürebilirdim değil mi? Ay aman tamam; biraz yavaştım ama manzaraya değdi...


O dağları nasıl aşacağız derken, işte böyle böyle oymuşlardı kayaları. Beton atmak filan yok, ya da fakirlikten, deniz gözden kaybolduktan sonra dağlara doğru tırmandıkça bu küçük tünellerden onlarca geçtik. Sanki, bir köstebek dağı oymuş biz de geçiyorduk.


Diyorum ya ormanlar bir harikaydı. Sis, yağmurlu ıslak yollar ve alabildiğine çam. Bazen korkmadık desem yalan olur, yine de harikaydı...


Arabanın stepnesini kontrol etmiştik ama krikoyu hatırlamıyorum, ya tekerlek filan patlasaydı, bak şimdi yazarken aklıma geldi ki yarım saatte bir araba ya geçiyordu ya geçmiyordu. Ama ara ara köyler vardı; bu yolda mı yoksa Kosova'ya geçerken mi hatırlamıyorum bir köyde durup alış veriş de yapmıştık hatta.


Resimden çok anlaşılmasa da solumuz sarp kayalık, sağımız uçurum bir on-on beş dakika gittik bu kanyon boyunca. Şimdi bakınca korkuyorum, o zaman korkmuyordum.


Çetine Karadağ'ın krallık başkentiydi. Uğramayı planlamıyorduk fakat birkaç kilometre içeride olduğunu görünce, uğradık. Belki de planlamıştık, bilemedim şimdi. İyi ki varacağımız yere değil yola odaklanmıştık, gördüğüm onca şehir içinde aklıma gelenler ilk hep Çetine'ye ait. Şehre giriş yolu çıkış yolunun üst tarafından. Hem uzun hem geniş çınar olmayan ama çınara benzeyen ağaçlarla kaplı yaklaşık iki futbol sahası büyüklüğünde, ağaçların arasından görünen küçük dükkanlar, bir kaç kafe ve kenarlarda oturmuş insanlar, bir kaç araba sağda solda, göz alabildiğine yeşil, gölgeli, çimenli, ağaçlı, çok geniş kaldırımlı bir meydan karşıladı bizi. Bir kaç gün bir yerlere gitmem ve kendimi bulmam lazım derseniz, ben böyle bir durumda bulursam kendimi aklıma gelecek yerlerden Çetine. Dünyadan saklanılası ama doğaya yaklaşılası, insanların yeniden sevilesi ve kendimizle konuşacağımız bir yer. Öyle sevdim... 



Gün ağaırmadan Podgorica'ya vardık. Navigasyon olmayınca- mümkünse bulundurmanızı tavsiye ederim- adres bulmak zor oluyordu ama yine de sora sora Bağdat bulunur demişler; kaldıysa tabii. Her başkent gibi sıkıcı, kasvetli ve gri devlet binaları ile dolu bir kent Podgorica. Milenyum köprüsü dedikleri, bizim gibi üç boğaz köprüsüne sahipler için pek de anlamlı olmayan ama turistik mekan olarak kaydedilmiş köprülerini gezip, sabah dinlenmiş olarak şehri terk ettik. Yalnız oteli şiddetle tavsiye ederim. Kahvaltı harika, odalar fiyatına gayet lüks, temiz pak bir yerdi. Artık ülkeyi terk etme zamanıydı, Karadağ'ı bırakıp Kosova'ya geçecektik. Çok hevesle görmek istediğimiz yerler olmasa da hem yolumuz üstü hem de dinlenmemiz gerekiyordu. E,haydi bakalım selametle bize... 

İsa'nın dirilişi katedrali, Podgorica

04 Ekim 2015

Budva: Adriyatik Güzeli

Arnavutluk'tan çıkmak üzere Muriqan-Sukobin Montenegro (Karadağ) sınır kapısına doğru ilerledik. İki buçuk saat sonra görmeyi beklediğimiz Budva tabelasına odaklandığımız için -sınır geçeceğimizi bile bile- birden karşımıza çıkan küçücük sınır kapısı kulubesiyle şaşırdık. Aslında yolun çift şeride çıkmasından anlamalıydık; tüm tekerlekli taşıtlar için,-kamyon, taksi, bisiklet, traktör- tek yön yol vardı çünkü, hatta yan yolda yürüyen inekler de her an yola çıkabilirdi. Şikayet ediyorum sanılmasın, sonrasında Kosova'ya geçerken otoban olmasına rağmen dağ yolunu tercih ettik ki tatil boyunca deneyimlediğim en güzel zamanlarımdı diyebilirim. Karadağ'ın dağları kesinlikle adıyla müsamma, tek kelime ile muhteşem! Bana hep yoğun ve uzun doruk ağaçlarını hatırlattı; çocukluğumun güzel anıları olan çam ormanlarını... Deniz kıyıları ise Adriatic denizinin, çizmenin arka tarafında kalan sakin ve koyu mavi güzelliğini taşıyordu...
Karadağ, Yugoslavya Federal Cumhuriyetinin 1992 yılında başlayan çözülmeleri sonucu, 2003 yılında Sırbistan ile bir ittifak kuruyor ve biz onları bir zaman Sırbistan-Karadağ Devletler Birliği olarak tanıyoruz. 2006 yılından beri de Karadağ Cumhuriyeti olarak kendi başına yoluna devam ediyor. 2013 nüfus sayımına göre 619 bincik küçücük bir ülke ki 13,812 kilometre karelik yüz ölçümüyle neredeyse Ankara'nın yarısı kadar. Ama aha şuraya yazıyorum; kısacık cumhuriyet tarihleri ile 2011 yılı hesabına göre kişi başına düşen milli geliri 6600 dolar olan bu ülke, on yıl sonra bizim yıllık 10500 dolarlık gelirimizi geçmezse ben de ne olayım. -Bilmiyorum ne olayım?!- Budva'da trafiği yaya geçitleri ile yönetiyorlardı desem yeridir. Kedi geçsin arabalar yaya geçidinde duruyordu... Ah, ben görmem bizim böyle hallerimizi...

Ne diyordum en son; ha, sınır kapısına gelmiştik. Tiran yazısında söylemiştim; birden fazla ülkeye kara yolu giriş-çıkışı yapacaksanız 40 avro ederindeki yeşil kart denilen belgeyi almanız gerekiyor. İlk sınır kapısında da alabilirsiniz. Ruhsat, ehliyet ve bu belge ile istediğiniz yere gidebilirsiniz. Biz kapıda almakla hata etmişiz; neredeyse yarım saat uğraştık derdimizi anlatabilmek için. Havalimanında oto kiralama şirketleri sizin yerinize alıp hazır edebiliyormuş.

Nihayetinde geçtik, derin bir maviliğin hakim olduğu güzel Budva denizine kavuştuk. Karadağ avro kullanıyor, bu nedenle bize pahalı görünüyor fakat genel olarak günlük ihtiyaçlar ucuz. 10 avro ile gayet güzel yer-içersiniz. Benzin fiyatı çok olmasa da bizden düşük. Üç-dört üç yıldızlı otel-pansiyonlar 25-35 avro civarında kişi başı. Yol hep deniz kıyısı gidiyordu, ara ara durup denizi seyredeceğiniz teraslar ve kafeler vardı ve manzara aşağıdaki gibi harikaydı. Kadıköy kadar ya var ya yok Budva, hatta yoktur. Oteller, pansiyonlar, kumsallar, güzel restoranlar, ve harika doğası...

Ağaçlarla denizin birleştiği kıyıları çok seviyorum. Yeşil ve mavi birbirine çok yakışıyor ve doğanın, ve dünyanın nasıl güzel bir yer olduğunu hatırlatıyor. En azından bana. Sanırım seyahat etmenin iyi yanlarından biri de bu; bir şeylerin güzel ve yolunda olduğuna inandırıyor sizi dünya...


Turizm burada da, ya da para diyelim, alacaklarını alıyor doğadan. Dışarıdan ve uzaktan bakınca nasıl üzülüyor insan o dağlara, kıyıdaki heder olan kumlara ve artık otel müşterilerine kalacak olan plaja. Biz daha da kötülerini yaparken ve yapılmasına izin verirken sitem bile edemiyor insan Karadağlılara.


Sveti Stefan küçük bir ada, Budva merkezden yürüme mesafesinde. Uzaktan bakıldığında başka bir zamandanmış gibi görünüyordu. Kırmızı tuğlalı çatılar altında taş duvarlar, surlar, dar sokaklar ve yeşillikler içinde küçük bir ada. Görmek için yarım saat kadar yürüdük. Bu sahilden geçtik, önünde ortaçağdan kalma gibi bir bina vardı; otelmiş.


Karadan adaya bağlanan dar taşlı köprüyü geçmeye kalktığımızda, bir ses engelledi bizi. Müşteri misiniz ya da benzer bir şey sordu galiba,  otelmiş bütün ada, giremez mişiz...


Türk bayraklı yatı görünce manzaraya dahil etmeden yapamamışım, güzel deniz ama değil mi?


Sahilde ağaçlar ve kumlar... Bakması da yürümesi de keyifliydi.


Şehir merkezini gündüz gözüyle çok gezemedik, Kotor'a vakit ayırmayı tercih ettik, pek deniz halimiz olmadığından ama duyduğuma göre ilgililerine göre çekici plaj partileri, dans yarışmaları, su oyunları, plaj voleybolu  gibi gibi ecnebilere özgü değişik etkinlikler oluyormuş, ilgilenenlere duyurulur. Eh, haydi o zaman, yol uzun zaman dar... Yavaş yavaş çıkalım Karadağ'ın dağlarından ama önce Kotor kalesini keşfedelim... 

Ayrıca, daha fazla detay ve harika görsellik için blogger arkadaşım Sevgili Havva'nın sayfasına bakmanızı salık veririm.