Eylül 29, 2010

Koklamak...

Ses, görmek gibi değil koku, daha başka sanki...Gördüğünü ve duyduğunu unutmamayı anlayabiliyor insan ama kokuyu unutmamak çok ilginç geliyor bana...Duyuların birbirinden farkı yok aslında ya da herşey "algı" da gizli olmalı...Duyu ile hangi algıyı birleştirdiyseniz o an neyi hissediyorsanız onunla kalıyor duyunuz ve bir daha hiç değişmiyor...Yaşanan ya da yaşatılan anların sonraki anlar için ne kadar etkili olabileceğini gösteriyor duyularla kurulan anımsama ilişkileri...

Koku ; havada gaz halinde bulunan koku moleküllerinin (kimyasal maddelerin) burun yoluyla algılanıp beyindeki merkezde duyum haline gelmesi olayıdır. İnsan burundaki 5 cm2 bir alanda bulunan 10 kadar koklama hücresi koku moleküllerini beyne taşır. (Hayvanlardaki koklama hücre sayıları daha fazladır. Örneğin; köpeklerdeki hücre sayısı 22 dir.). Koku merkezde duyum haline geldikten sonra bir takım davranış ve tepkilerin oluşmasına neden olur.Bir kokuyu ilk kez duyduğunuzdaki algınız hayatınıza anı olarak yerleşiyor, bunu biliyoruz birde hiç yaşamadığınız bir anın koku ile birlikte sizde hissettirdikleri vardır; Örneğin ; duyulan taze ot, yaprak ve yeşillik kokusu ferahlık, yaşam heyacanı ve baharı anımsatır.Güzel bir çiçek kokusu huzur, mutluluk ve rahatlık duygusu verebilir.Hiç deneyimlemediğimiz halde çiçek kokusu neden ferahlık ve mutluluk verir bize? Yüzyıllardır ırkımız böyle hissettiği için mi? Böyle öğretildiği için mi?

Parfüm ; latince kökenli bir kelime olup (dumandan çıkan) per-fumüm kökünden gelmektedir.Bu kelimede  kokunun insan hayatına tütsü ile girdiğinin göstergesidir.Daha sonraları ise kokulu bitkilerden ve çiçeklerden elde edilen kokulu yağlar tütsü ile birlikte dini törenlerde tanrıları memnun etmek için kullanılmaya başlanmıştır.Eski Mısırlılar ölülerini güzel kokulu yağlar ile yıkayıp ayrıca mezarıda kokulu yağlar ile yaşamın ötesine taşımak istemişlerdir.Milattan önce Eski Mısır ve Çin koku üreticileri Avrupa saraylarında krallar ve kraliçelerde kokunun tüketicileriydi...

İnsanları peşinden sürükler koku, görmezden gelinir kokusu yüzünden insanlar, geçmiş gelir gözümüzün önüne, iyi hissedilir ya da unutulmaya çalışılır kokusu zamanın...

Eylül 27, 2010

Zaman...Ölüm...

Adi bir orospu gibi zaman... Herkesi herkesle aldatan bir sadakatsiz... Ensenize silahın kabzasını indiren bir kalleş gibi... Arkadan vuran, gözünüze bakmaktan korkan, geçip giden eski bir tanıdık gibi... Yüzünüze vura vura, ruhunuzu çala çala iflah olmaz bir yalancı... En güvendiğiniz dostunuzun, en yapmayacak dediğiniz sadakatsizliği yaptığını duyduğunuz an gibi zaman... Çocuğunuzun katiliniz olması, yaşam verdiğinizin yaşamınıza son vermesi gibi... Yaşam bulduğunuzun yaşamanızı vermemesi gibi zaman... Boğazınıza oturan bir yumru gibi zaman, burnunuza değen, gözünüzden akmayan yaş gibi... Öyle derin bir bıçak yarası...
Geçtiğiniz sokaklardan neredeyse yirmi yıl sonra geçerken geçen yirmi yılda neler olduğunu hatırlamıyorsanız eğer, hatırladığınız topu topu yirmi dakikayı geçemiyorsa böyle bir şey zaman... Yapacak hiç bir şey bırakmayan tek şey zaman... Acıyı veren zaman. Acıyı alan zaman... Anlatamıyorsunuz, engel olamıyorsunuz, tutanamıyorsunuz, inanamıyorsunuz... Ne zaman başladığınızı bir türlü hatırlayamıyorsunuz ama giderek yaklaşıyorsunuz sona...
"Ölüm"... Ölüm yüzünden dünya yaşanmaz bir haldedir... Ölüm var olduğundan insanlar bu kadar pervasız, bu kadar adi, bu kadar cesur ve cüretkardır... Zaman yandaştır ölüme... Acısını alır, kolaylaştırır, bitmez denilen her anı biter kılar, yıllara dönüştürür ve ölümle el ele yönetir dünyayı... Zamanın nasılsa geçeceğini, ölümün nasılsa geleceğini bilen insanların arınmak istediği, pişmanlık duyduğu sanılır. Oysa tam tersidir. İnsan yaşlandıkça bütün inançlarını, sorunlarını askıya aldığını fark eder. Tek bir gerçek vardır: Ölecektir... Ve ikinci bir şansı olmayacaktır. O zaman aldatabilir, verdiği sözlere ihanet edebilir, her şey için kendini affedebilir, tecavüz edebilir, çalabilir, öldürebilir... Çok geç olmadan istediklerini elde etmeye çalışır... Tanrı beklemeyebilir...
Ölüm var olduğu için insanlar utanmayabiliyor, ne olur ki intiharı seçer olur biter...Ölüm var olduğu için insanlar rahatça uyuyabiliyor, ne olur ki öldürürsün olur biter... Ölüm var olduğu için dünya bu kadar gerçek dışı, o kadar hayal ürünüdür...
Üç kısa yıl önce bugün şu anda çoktan ölmüştü Gülseren...

Eylül 10, 2010

Yazılanların Okunması...

Bir şeyi farkediyorum yazdıkça ; yazarların yazdıklarını okutması hiç te kolay değilmiş!...Bence yazmanın en zor süreçlerinden biri; birilerinin yazdıklarınızı okuyor olduğunun bilinmesi...

Herhangi bir yazar ne kadar emin görünse de tamamen kurgu olmasından yazdıklarının, insan kurgu ile gerçekliğin hangi sınırda ayrıldığından ne kadar emin olabilir ki!...Ya hayal gücü ? Biliyoruz ki hayal gücü yazarın hayal gücü; yazdıklarını nasıl hayal ettiğini, kurguladığını, olayları, karakterleri, sonları, başlangıçları nasıl hayal ettiğini düşünmemek, yazarın aklı ve duyuları hakkında yargılara kapılmamak mümkün değil ve yazarın bunları yazarken hayal ettiklerinin çırılçıplak okunuyor olduğunu bilmesi çok kolay olmasa gerek...Mesala J.C.Grange'ın yazdığı cinayet sahnelerini tasarlayabilmesini dehşetle karşılıyorum ben. Her şey zihinde başlar diyorum ve bu sahneleri tasarladıktan sonra günlerce uyunamayacağını düşünüyorum...Bu nedenle de dehşete düşmeden edemiyorum bazı kurgular karşısında...Bir arkadaşım söylemişti: etkilenmiştim oldukça; D.Asena "Kadının Adı Yok" kitabında yazarı sandalyeye çırılçıplak oturtuyormuş ilk yazılarını yazdığı dönemlerde...Hangisi daha zor; çırılçıplak oturmak mı, çırılçıplak oturduğunun bilinmesi mi, çırılçıplak oturmadığının
bilinmesi mi ?

Yazanın bilincindeki imgenin okuyucunun kendi öz bilincine aktarılmasını ve yeniden kavrayabilmesini  sağlayan yazı nasıl yazılırsa başarılabilir bu? Yazarın fikrinin akla hitap etmesi beklendiği gibi  yapıta okuyanın duygusal katılımı da beklenir...Oysa yazının (sanatın) çok da mantıklı olması beklenmemeli ! Eğer yazanın (sanatçının) dışa vurumu ise yazılanlar ve yazanın hayal gücü, anıları, fikirleri de olsa hepsi yazarın imgeleridir bence...Çıplak yada giyinik farketmemeyecektir ve ne yazdığı değil ne anlatmaya çalıştığı önemli olmalı...Dilin ne anlatmaya çalıştığı ancak nasıl anlattığı ile anlaşıldığından burda yazı, sanırım diğer sanat dallarından bir parça ayrılıyor...Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlığını buna tam bir örnek görüyorum;  mantıklı değildir, fantastik de değildir,  anılarından örülmüştür, ama anlatmak istediğini "tam" anlatmıştır.Ve sanatının (yazısının) kendisini direkt seyrettirmeden fikrini, düşüncesini aktarabilmiştir...Son dönemlerde ülkemizde sözü geçen, benim çeşitli yazınlarda rastladığım dünyada 1960'lardan bu yana konuşulduğunu öğrendiğim  bir kavram var: "kavramsal sanat" Çok kısaca ; düşüncenin de sanat olduğu, sanat yapıtının fiziki yapısının (resmin, heykelin, müziğin) fikri anlatmak için sadece bir form olduğu , sanatın bakmak olmadığı, anlamak olduğu üzerine kurulu gibi.Gibi, çünkü çok fazla fikrim yok ama incelenmeye araştırılmaya değer görülüyor bence, bir kaç örnek var ilgimi çeken :
"Ses" bir sanatsa "sessizlikte" bir sanattır...Yine bunu edebiyat ile çok bağdaştıramıyorum?!..,
Joseph Kosuth, "One and Three Chairs" isimli eserinde; bir katlanır sandalye, bir sandalye fotoğrafi ve bir sandalyenin sözlük tanımının büyütülmüş halini bir arada kullanmıştır.
Bu eser;  tanımı net olarak yapılamayan şey pratikte de bir şey ifade etmez (anlamı olmaz) fikrini anlatmaktadır. Her kavramsal sanat kişinin ilgisini çekmeyebilir ama anlatılmak istenen önemli olan form değil, verilen fikirdir.Kavramsal sanat fikir iyi olduğu zaman iyidir...

Fakat şu söylenilmeden geçilmemeli yine de ; sanat "anlaşılan" değil "algılanan" bir olgudur bence birazda. Müziği dinlediğimde anlamayabilirim, sesleri ayırt edemeyebilirim ama beğenirim yada beğenmem, bir resme baktığımda ışığı, perspektifi bilmeyebilirim beğenirim yada beğenmem, tat gibi, koku gibi algının dışında bir bilgi gerektirmeyebilir...Algı belki eserin anlaşılması için kişinin ilk etkilenmesini, ilginin çekilmesini sağlayan bir  yoldur ? 
Mesela ben; yazılanların okunmasının yazmak için ne kadar zorlaştırıcı bir süreç olduğunu ama  yazmanın bir amacının da okunması olduğunu, bunu bile bile yazarken imgelerin söylenmek istenenin aynen anlaşılmasının ne kadar çıplak yada değil, ne kadar kendinden ya da hayalgücünden olabileceğini anlatırken; şiir-düzyazı-gülmece-tragedya kullanıyor olmam yazının ne kadar iyi olduğunu değiştirmeyecek mi? Form söyleyeceğini iyi anlatmak için çok gerekli ve önemli bir yol değil mi?
Güzellik, estetik bu konunun neresinde?
Güzellik bir algı sorunudur diyoruz.Güzelle değil görenle ilgilidir, o zaman bir forma bakıldığında anlaşılması bakanın algısında saklı ise, forma odaklanmak, çok gerekli değil sanki ! Formların çok güzel, çok estetik, çok ince olması gerekmeyebilir, anlatılmak istenenle herkese aynı şiddette ulaşılabilmesi sağlanabiliyorsa eğer...Yoksa formun estetiği bu anlatma için gerekli olan tek yol mu?  Çok karışık...   
Edebiyat dışında anlayabiliyorum bu ilgi çekici tarzı ama edebiyat ile yanyana koyamadım henüz bir kaç örnek dışında...

Eylül 08, 2010

Üç Renk-Mavi...

Orjinal adı " Trois Couleurs: Bleu" filminden...Maviyi, müziği ve Binoche'yi sevenlere...

Yaşar usta...

Bizim Aile filminden ...Filmin yerini bilenlere, anlayanlara...


Sarhoş Atlar Zamanı...

Orjinal adı : "Zamani Baraye Masti Asbha" filminden...Dünyada sadece kendinin yaşadığını sanmayanlara...

Eylül 06, 2010

Bin Muhteşem Güneş...

Yazar         : Khaled Hosseini, Afganistan
Orjinal adı: A Thousand Splendid Suns "Bin Muhteşem Güneş"

"Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma Meryem...Seninle benim gibi kadınlara yalnızca bir, tek bir marifet gereklidir, oda zaten okulda öğretilmez. O da tahammül. Sabretmek. Katlanmak. Sahip olduğumuz tek şey bu yeteneğimizdir....Bir erkeğin kalbi fesat, habir bir şeydir Meryem. Bir ananın rahmine hiç benzemez. Kanamaz, sana yer açmak için genişlemez." 
Okula gitmek isteyen ve sürekli babasının yolunu gözleyen Meryem'e böyle diyordu annesi "Bin Muhteşem Güneş"',de Adını İranlı şair Saib-i Tebrizi'nin Kabil için yazdığı aynı adlı şiirinden alan bu kitabı okuduğumda, ilk kez bir kitabı okuduğumda, ağladım... Çok iç acıtıyor, acındırmıyor ne kahramanlarına ne yerine koyup hayal ettiğiniz Afgan kadınlarına, ama sizin içinizi derinden acıtıyor...

"Bu şehrin ne çatılarını ışıldatan ayları sayabilirsin,
ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi."  

Roman, biraz  17 yy. da söylenen bu beyit ile hiç ilgi kuramadığınız Kabil'de, biraz da Afganistan'da şairlerin kenti olarak bilinen Herat'da geçiyor. Etkileniyorsunuz, dokunmak istiyorsunuz Leyla'nın kanayan dudaklarına, Meryem'in çatlayan derisine, Azize'nin çığlığına... Bilmek, bir şey yapamadıktan yapmadıktan sonra ne kadar anlamsız, can yakıcı dediğiniz zamanları çok yaşıyorsunuz... Bilmemenin, hiç duymamanın mutlu aptallığına bürünmek, dönmek istiyorsunuz... Kitabın, yazarın ilk kitabının da iki Afgan erkek çocuk hakkında oluşundan, ülkesini terk ederek ABD'ye yerleşmek zorunda kalışından, anılarından derlemeler olduğunu anlıyorsunuz, hem bundan hem zaten ülke hakkında bildiklerinizden;  diyemiyorsunuz ki yalandır diyemiyorsunuz ki yoktur bu kadınlar, diyemiyorsunuz ki geçmiştir, bir daha da olmayacaktır. Hem zaten duymayan kalmamıştır , dünya duymasa da komşu ülkelerden, medya da oradadır, oraya giden otobüs, uçak, trenler zaten doludur, yürüyüşler, gösteriler başlamıştır, yardım kuruluşları çoktan mülteci kamplarını boşaltmıştır diyemiyorsunuz... Bir daha Meryem gibi yaşamayacak kimse diyemiyorsunuz... Her sahnesi aklımda, izlemiş gibi, orada yanlarında bir hayaletmiş gibi , öyle iyi, öyle net betimlemeleri var yazarın...
"Ne demişti, o gün kapıdan çıkarken, en son ne demişti.", bazen böyle bir soruyu günlerce düşünebilir insan, bilinmesi hiç bir şeyi değiştirmese de, düşünebilir.  Bu durumu öyle güzel anlatıyor ki yazar Leyla ile birlikte düşünüyorsunuz, -ne demiş olabilirdi Tarık o anda, ne!- hiç bir şey fark etmese bile... Ömründe sadece iki kere imza atıyor Meryem. Öğreniyorsunuz ki şimdilerde Afganistan'da  kadınlar kocalarını iki kişinin tuttuğu bir örtünün altına tutulan aynadan bakarak seçiyor yada görüyor... Öğreniyorsunuz ki insan değiller onlar, sadece kadınlar...
1960'lardan başlayarak 2000' lere kadar Afganistan tarihini dönem dönem yaşatıyor size; Rusya'nın işgalini , ABD'nin Ruslar'la baş edebilmek için Taliban'ı nasıl desteklediğini, büyüttüğünü, Pakistan sınır kamplarında nasıl militan eğittiğini. Rusya'dan kurtulunca, mülteci kamplarında doğan ve Taliban eğitimlerinden başka eğitim almayan yeni Afgan gençliğinin nasıl Afganistan'ı kurtarmaya çalıştığını anlatıyor... İlk kitabında ABD'nin Afganistan'ı kurtardığı izlenimlerinden çokça bahsetse de yazar, ikinci kitabı olan bu kitapta daha farklı açılardan, daha gerçekçi, daha detaylı bir tarih yazmış... 

Kabil'in ağaçsız, kuru, yarı asfalt yarı toprak yollarını, sıcağın hala çok olduğu güneşli ikindilerini, tahta bahçe kapılı evlerini, burkalı kadınlarını, soğuk, beyaz seramik kaplı hastane koridorlarını uzun süre unutamaya bilirsiniz... Kesişen hayatlar, yaşamdan değerli dostluklar, yaşama tutunduran aşklar ve anneler!... 

İki kadın, iki anne, iki çocuk, bir koca, iki baba, bir sevgili, Taliban ve Afganistan.Yok varsaymak isteyeceğiniz bir hikaye...

Eylül 04, 2010

Üvercinka.

"Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden 
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor Bütün kara parçalarında Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil  
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil."
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım
Ama ayrıca aldığın şu hayat
Fena değildir...
Üstü kalsın."


Senin bir havan var beni asıl saran o Onunla daha bir değere biniyor soluk almak

Cemal Süreya...

Üvercinka ;  Slav dillerinde kadınlar için _ka  eki kullanılıyor. Acaba C.Süreya güvercin ile _ka ekini mi birleştiriyor ? "ka" burada bana Afrika'yı da çağrıştırıyor...1958' de yayınlanan ilk şiir kitabında yer alır, aynı zamanda kitaba adını veren şiiridir. Çocukluk aşkı olan ilk eşinden ayrıldığı dönemlerde tanıştığı, Eskişehir'de dairesinde çalışan bir kadının adı olduğu da söylenir...
İkinci Yeni’nin önde gelen şair ve kuramcılardan, deneme yazarı, dergici Cemal Süreya son şiiri ; "Ölüyorum tanrım
henüz yayımlanmadan, 9 Ocak 1990’da İstanbul’da öldü; Kulaksız Mezarlığı’na gömüldü. Asıl adı Cemalettin Seber olan Cemal Süreya 1931’de Erzincan’da doğdu. Dersim harekâtı sırasında ailesi Bilecik’e sürgün edildi. 1947’de Bilecik Ortaokulu’nu, 1950’de Haydar Paşa Lisesi’ni, 1954’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nü bitirdi. Maliye Bakanlığı’nda müfettiş olarak çalıştı. 1965’te istifa etti ve 1966-1970 yılları arasında, dönemin en etkin edebiyat dergilerinden biri olan Papirüs’ü 47 sayı çıkardı. 1971’de yeniden Maliye Bakanlığı’na döndü. Tetkik Kurulu üyeliği, İstanbul’da Darphane ve Damga Matbaası müdürlüğü (1975) yaptı. 1978’te Kültür Bakanlığı Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyesi oldu. 1982’de müşavir maliye müfettişliğinden emekliye ayrıldı, yayınevlerinde danışman, ansiklopedilerde redaktör olarak çalıştı. Oluşum, Türkiye Yazıları, Maliye Yazıları dergilerini ve Saçak’ın kültür-sanat sayfalarını yönetti. Politika, Yeni Ulus, Aydınlık gazetelerinde, Yazko-Somut, 2000’e Doğru dergilerinde köşe yazarlığı yaptı. Süreya’nın ilk şiiri “Şarkısı Beyaz” 1953’te Mülkiye dergisinde çıktı. Çeşitli dergilerde çıkan şiirleri, daha çok Pazar Postası’nda yayımladığı kuramsal yazıları ve ilk kitabı Üvercinka (1958) ile İkinci Yeni şiiri’nin kurucularından biri kabul edildi. Şiirin Anayasa’ya aykırı olduğunu, tabiatın ahlakı kovduğu yerde ortaya çıktığını vurgulayan şair, biçim kaygısının ağır bastığı ilk kitabında yeni bir imge ve söyleyiş peşindeydi. Enis Batur’un değerlendirmesine göre İkinci Yeni, dört dörtlük ifadesini Üvercinka’da bulmuştu. Uzun aralıklarla yayımladığı Göçebe (1965) ve Beni Öp Sonra Doğur Beni’de (1973), “kavimler kapısı” dediği Anadolu coğrafyasına ve tarihe açıldı. “Güneşten yırtılan caz, kavaldan akan gökyüzü” olarak tanımladığı şiirinin “Doğu-Batı şiirinin bileşkesi değil, çelişkisi” olduğunu söylüyor ve şu açıklamayı yapıyordu: “Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliği budur. Dipte tarih içinde uygarlık ve varolma sorunu tartışılır. Mitler, günlük hayatın küçük olaylarına dağılarak somutlaşır.” Üvercinka ile 1958 Yeditepe Şiir Armağanı’nı, Göçebe ile 1966 TDK Edebiyat Ödülü’nü alan Cemal Süreya, Sıcak Nal ve Güz Bitiği ile 1988 Behçet Necatigil Şiir ödülünü Kazandı.
(kaynak : Atatürk Enst.BÜ)

Eylül 02, 2010

Gidenler...Kalanlar...

Eylül ayını sevmiyorum. Çok ölüm var.
Yılları hatırlamam genelde nedense, ama ayları ve günleri unutmuyorum...O yüzden Eylül günlerini Eylül gelmeden düşünüyorum...
Ölüm acısının evreleri varmış; öyle der bir dostum.O evreleri geçip geçip bir daha geliyor insan bazen...İnsan unuturmu ölmüş olduğunu andığının, unutuyorum ben bazen, hatırladığımda öldüğünü yine inanmıyorum yine inanamıyorum...
Gülseren ;  En güzeli değildi kadınların, çok güzeli de değildi, başkasına sorsan güzel bile değildi belki ama güzeldi bence...Belki iyi değildi, kaprisliydi, sinirliydi, alıngandı, agresifti, soğuktu onlara göre ama benim arkadaşımdı ve hiç te öyle değildi...Kanlı canlı yürüyen, konuşan, gülen, koşan birinin "yok" olmasının anlaşılmasının beklenmesi çok acımasızca...Hiç bir şey farketmedi "dünya" için, ha bir eksik ha bir fazla. Yine dönüyor yine dönüyor...Biliyorum, birileri için çok şey farketti ama sadece O'nun için herşey değişti...Artık yaşamıyor...
Selamlar olsun O'na...
İnsanın yaşam karşısında hep kaybedecek oluşunun keskin netliği ve bunun can yakıcı bilinemez zamanlaması ! Buna rağmen yaşama tutkuyla bağlanabiliyor olmamız gücümüzden mi güçsüzlüğümüzden mi, inadımızdan mı umarsızlığımızdan mıdır anlayamıyorum...

Diğer bir dost göndermişti :

" Hangimiz Önce Ölecek".

"Her yokladığında şiddetle savuşturduğumuz 
Tetik bekleyen soğuk sancı:
Kim önce ölecek içimizden?

Kendi zehiriyle mühürlü soğuk ter
Sustukça çözülen soru
Zamanının sağlamlaştırdığı saydamlıkta
Arkadaşlar: hayat akrabalığı

Rastlantıların gizli yasası:
Seçimden zorunluluğa evrilmiş
Gizli kader ortaklığı

Yanyan çatılmış haritalar
Birlikte geçilmiş yollar
Zamanla adına dostluk denilen
Sayıma gelmez nice ayrıntı

Hangimiz ölecek ilk
Ve ardında kalanlar
Nasıl var edecek onun yokluğunu?

Hepimizin kalbini birbirimizden  habersiz yoklayan
Dilsiz kurşun, uğursuz kuşku:
Önce kim ve sonra nasıl
Sürdürecek eksilmiş toplamı
İçimizden biri ölmeden bilmek
Yokluğunun nasıl bir hayat yaptığını

Hayat eksiltememişken bizi birbirimizden
Ölüm hangimize verecek sırasını? "
M.Mungan