17 Şubat 2013

Ölmüş...

"Babam ölmüş"
"Ölmüş mü gerçekten ?"
"Ölmüş..."
"Öldü mü yani şimdi?"
"Öldü..."

Hakikat; ona ulaşmak için ödediğimiz "bedeldir"... Başladığımız yere döndüğümüzde tamamladığımız "çemberdir"...



14 Şubat 2013

Yeni Dünya 17: Kırmızı Köprülü Şehre Doğru

2012 kışının Aralık ayıydı. Ülkenin en uzun dini ve resmi bayramı olan Noel gelmişti; iki iş günü. Evet, bu uzun bir tatil. Resmi olarak iki gündü ama o hafta para kazanmak yavaşlamış harcamak hızlanmıştı diyebiliriz.

Herkes yeni yıl tatili planları yapmıştı. Bizim Andressa'da NewYork'a mı gitsek, Boston'a mı baksak diyerek her gün yeni bir fikirle geliyordu. O olmasa kasabadan dışarı çıkarmıydım bilmiyorum, en azından dört beş ay kampüs içinde otları ezberler hiçte şikayet etmezdim sanırım. Öyle hevesle ve şirinlikle gelirdi ki, bakalımla başlardım e iyi peki şöyle gidebiliriz aslında ile kapatırdık konuyu. NewYork karışık, Boston soğuk diyerek San Francisco'da karar kıldık. Ayrıca orada benim Türkiye'den tanıdığım bir Amerikalı vardı, onların evinde kalacaktık, daha ne olsundu. Yalnız tanıdığıma bakın; Türkiye'de gittiğim İngilizce kursundaki Amerikalı öğretmenin San Francisco'daki evi. Sen Amerika'ya git, o da orada olsun ve git evinde kal. Şimdi Stanford'da doktora eğitimi alıyor. Orada da öğrencisi olurum belki, kimbilir? Hiç gülmeyin, olur mu öyle şey, diyeceğim çok şey gördüm ben ahir ömrümde...

Sekiz dokuz saatlik yol. Otobüsle gidelim dedik, koca gün gidiyor ve saatleri uymuyor. On sekiz yaşına basan kedilerin dahi arabası var, kara toplu taşımacılığı neredeyse hiç gelişmemiş. Uçak desek pahalı geldi. Öyle mi böyle mi derken, araba kiralayıp iki kişi kullana kullana gitmeye karar verdik. İki kadın sekiz saatlik yolu tek başına aabayla?! Üstelik pasifik okyanusunu kıyın kıyın geçerek, amanın nasıl derken, ay öyle güzel oldu ki... Hele arabamız keyfimize kaymak oldu. İşte şu gördüğünüz minik böcek.
Sabah Andressa başladı. Ben yol tarifi yapıyorum telefonun navigasyonundan. Bir kaç kez yanlış otoban çıkışlarından çıkardım, geri döndürdüm ama, on dakikalık kayıpla 5 nolu otobana girmeyi başardık. Az biraz surat astı tabii. E diyorum; biliyorsun bu navi şeysini hep karıştırıyorum ben. Oysa yol tabelalerı vesaire de çok düzgün. Elinizde eski usul harita da yeterli olur, kasabadan doğru otobanı bulmak az biraz sıkıntı ama en olmayacak şey birilerine sormak. Sorun mesela, abi San Francisco otobanına nasıl gireriz, diyeceği, 'google la lütfen bilmiyorum. Sahiden de bilmiyor. Düz yola girince aldım ben. Daha doğrusu Andressa uykumun açıldığından emin olunca verdi. Sonrası oturup etrafına bakmak kadar kolaydı. L.A. merkeze gelmeden 5 nolu kuzey otobanına girin, hiç bırakmayın, Yol ayrımında 580 nolu otobana geçin. Köprüyü geçmeden son sağa sapın, işte oralarda bir yerde benim arkadaşın evi. Hemen hemen bu kadar basit.

Hız sınırları önemliydi. Hem ceza yiyerek durup zaman kaybetmek hem de başımız derde girsin istemedik haliyle, dikkatli dikkatli gittik. 70,80 gibi hız sınırı tabelaları görüyorduk, bizde 65'lerı geçmemeye çalışıyorduk. Yalnız bir tuhaflık vardı. 65 ile gidiyorduk gitmesine de, nasıl uçuyordu araba... Yanımdakiler bazen geride kalıyor bazen vııın diye geçiveriyorlardı. Hız algım körelmiş herhalde, ya da yollar ve araba o kadar iyi ki, daha bir hızlı hissediyorum, olsa gerek diyordum kendi kendime. Bir iki saat gittim böyle. Andressa uyuyordu. Uyusundu canım benim. Sabah benden kırk-otuz dk önce uyanmış, sırf ben biraz daha uyuyayım diye her şeyi hazırlamış, anca kendi giyinmem kalacak şekilde kaldırmıştı beni. Bir ara, hız sınırını aşmıyorsun değil mi, diyerek kaldırdı kafasını. Gülerek, ay aşmıyorum ama hiç 60, 70, ile gidiyor gibi değiliz, bu nasıl bir şey anlamadım, dedim. Ya Azize ya, dedi. Aynen böyle dedi. Arada Portekizce bir şeyler de dedi, anlamadım. Kötü bir şey dediğini sanmıyorum, gülmeyin. Kaç aydır şuradasın halen alışamadın, ne kilometresi, mil bunlar mil. Şu an yaklaşık 120 km ile felan gidiyorsun, dedi, 80'ni gösteren ibreye parmağını dikerek. Ay hayatımda ilk defa 120,130 kilometreye çıktığıma mı sevinsem, salaklığıma mı gülsem kalakaldım bir an. Andressa mahmurluğuna döndü, ben biraz ayağımı frenden çektim.

Bilmeden daha cesur oluyor insan, hemen ayağımı çektim biraz gazdan... İki tır şoförü bana selam çaktı. Biri "nice car meeem- güzel araba", diye bağırdı camdan. Bildiğin dövmeli pazulu Meksikalı'ya benzeyen Amerikalı'lardandı. Gözümü yoldan ayırmadım, tırların peşine takılıp ilk mola yerinde de durdum. Neme lazım uzaklaşsın onlar...

Yedi sekiz saat sürmedi. On saati mola ile ama dert değildi. Önemli olan yolda olmaktı. Akşam sekiz gibi arkadaşım bizi bir benzicide karşıladı. Telefonların şarjı bitmek üzereydi, benzin bitmek üzereydi ve navigasyona rağmen sokakları karıştırdık. Geldi, benzin almakta yardım etti. -En sevmediğim işti araba kiralama sürecinde, kendin alıyorsun ve biz o aletleri kullanmayı bir türlü tam yapamıyoruz, benzin akıyor, panikliyoruz vesaire.
Annesi ve babası bizi bekliyordu. Bembeyaz saçlı, uzun boylu bir kadın, bu kutsal günde tanrı misafirisiniz, hoş geldiniz, dedi. Padraic'le iki günlük şehir gezi planının üzerinden geçip, uyuduk...

Aralık 2012,

11 Şubat 2013

Yeni Dünya 16: Paranın ve Işığın Kenti

Los Angeles'tan Las Vegas'a giderken
2013 kışının Ocak ayıydı. Şu, yanda gördüğünüz düzden öte düz yolu biz gece gittik. Direksiyonun iki yanına yastık koysanız kaza yapma ihtimalinizin daha az olacağı bir yol. Yoksa gözünüz mutlaka yoruluyor aynı noktaya bakmaktan. La Verne kar yağmaz, soğuk olmaz bir memleket. California eyaleti tamamen öyle. Nevada ise çöl bir memleket. Nasıl, sınır olup ta bu kadar farklılaşıyorlar, şaşıyordu insan. Çöllerin kış gecelerinde ne kadar soğuk olacağını nasıl söylerlerse söylesinler böylesini tahmin edemezdim. Üç saat yirmi dakikalık yolda bir kere mola verdik. Arabadan restorana girene kadar ayak parmaklarım donmak üzereydi, öyle tarif edeyim. Soğuk olduğunu söylemişlerdi söylemesine de,  biz La Verne'nin iklimine alışık olduğumuzdan bu kadarını tahmin etmiyorduk, o nedenle de biraz hazırlıksızdık. Otelin otoparkına girene kadar kafamızı uzatmadık arabadan. Otele girdik, biraz daha üstüste bir şey giyip, gece yarısını geçmiş olmasına rağmen şehri dolaşmaya çıktık. Gece yaşayıp gündüz uyuyan bir kentti ne de olsa. 
Las Vegas kent merkezi.
Yüzde sekseni asimile olmuş Amerikan yerlilerinden kalan azınlığın küçük bir kısmı idiler onlar: Las Vegas yerlileri ya da çalışanları... Bir zamanlar kızılderililerin, şimdilerde 'native american' yani Amerikan'nın yerlileri denilen, kıtanın ilk sahiplerinin kurduğu bu çöl şehrini tanımlayacak iki kelime vardı: ışık ve para. Yanda gördüğünüz özgürlük heykeli ya da aşağıda gördüğünüz piramitlerin orjinali bu şehirde değil. Her bir ünlü binanın burada bir kopyası var. Aradığınız her şey burada mı, yoksa ihtiyacınız olan tek şey para bunlara ulaşmak için, o da burada mı demek istiyorlardı bilmiyorum, ama şehir bunlardan oluşuyordu. Çölün ortasında gündüzleri sessiz, geceleri ışıktan gözlerinizin kamaştığı bir şehir. Yerlilerin kurduğu, beyazların para harcamaya geldiği ışıklardan oluşan Nevada çölünün ortasında bir kent. Oteller ve oteller var. Yirmi dört saat açık kumarhaneler, barlar, gece klupleri, dünyanın en ünlü markalarının alış veriş noktaları. Amerika buraya tabir-i caizse çılgınca eğlenmeye geliyor. Hediyelik eşyalarda, tişörtlerde, onda bunda yazan şöyle bir deyimleri var; 'What happens in Las Vegas stay in Las Vegas', Las Vegas'ta her neolursa Las Vegas'ta kalır. Son yıllarda bu deyiş şöyle evrilmiş: 'Las Vegas'ta ne olursa facebook'ta kalır."  Gece yaptığınızın gündüz unutulmasını istediğiniz dönemler, hatırlamak istemediğiniz anlar bırakmak istiyorsanız arkanızda, onları burada yapıyorsunuz. Bu kentin inşa amacı bu belki de...
Las Vegas kent merkezi.
Koloniler, yerli halkın soylarını tüketemeyeceklerini anladıkları ya da tüketmekten vazgeçtikleri yıllardan çok, onlara borçlu olduğunu -yaşamlarını ya da zenginliklerini belki- anladıktan az bir zaman sonra kumarhane bölgelerini onların işletmesine ve diğer eyaletlerin sahip olmadıkları vergi-finansal avantaj haklara sahip olmalarına izin vermişler. Rezervasyon bölgesi denilen yaşadıkları bölgelerde de aynı avantajlar var. Kıtanın hiç bir noktasında bulamayacağınız izin: Kumarhenelerde, gece kluplerinde ve barlarda sigara yasağı yok! Ne yaparsanız yapın ama para harcayın. Kural bu. Otellerde öyle bir giriş-çıkış düzeni var ki yetkililer odalara kim giriyor kim çıkıyor hiç haberdar değil. Örneğin biz altı kişi bir odada kaldık, koltuklarda ve neredeyse yerde yatarak, ama dört kişi parası verdik. Bunu bir amerikalı arkadaşa; 'nasıl bilmiyorlar giren çıkanı, hayret nasıl kontrol etmiyorlar', diyerek sormuştum. 'Çünkü bilmek istemiyorlar, dedi. Önemli olan kumarhanlerde harcayacağınız miktar... Eh, ben de oynadım tabii o kadar yolu gelmişken. Yirmi dolar verip yirmi yedi dolar kazandım o ışıklı şarkılı makinelerden. Çalışmadan kazandığınız para ile kahve içmek keyifliydi ne yalan söyleyeyim...
Bellagio otel, kumarhanelerinden biri.
Belki Tanrı şöyle demiştir içinden; bir gün bu topraklarda beyazlar yerlilere para ödeyecek. Ağaçlarınızın, nehirlerinizin ve bizonlarınızın yerini tutmasa da bir gün beyazlar harcayacak, yerliler kazanacak. Ancak o gün kötü adam olan yerliler, bugünde yine, kumarhane işleten, kaçakçılık yapan, beyazların plazalarında çalışamayan eğitimsizler olarak hala kötü adamlardır ne yazık. Bir gece kaldık. Gece otel otel dolaştık, bir ara bir gece klubüne girik meraktan biraz baktık millete sonra çıktık. En lüksünden en köhnesine ki köhne kelimesi burada yok, istediğiniz otelin barına, kumarhanesine girip çıkabilirsiniz. Kimse, kimsin nereye gidiyorsun demiyor. Biz de tabii, 'ocean eleven' filminin çekildiği  otelden çıkmadık diyebilirim. Çok şahane. Çok renkli. Çok şık. Hani, insanın paradan ve ışıktan başı döner mi derseniz, dönüyormuş. Gündüz de, alış veriş markalarını gezip geldik. 
Bellagio otel, lobi 

Bellagio otel, lobi 

Bellagio otel (ben çekmedim)
Bellagio otel, lobi de bir at:-)
En sevdiğim objelerden biri de bunlardı: Gülden yapılma çinliler. Paralı çinlilere yaranmak için neler yapılmış neler.

Las Vegas, Ocak 2013

09 Şubat 2013

İktidar...



İnsanlık tarihinin özetidir " Taht Oyunları"... M. Gandhi'nin dediği gibi ; " Dünya insanların gereksinimlerini karşılayabilir ama ihtiraslarını asla.”
Ey Tanrı! Merak ediyorum; pişmanmısın "beni" yarattığına... Bana sorarsan değilsin, çünkü ben olmazsam sen de olamayacaktın...

08 Şubat 2013

Yeni Dünya 15: Ürdünlü Frank

Ürdünlü Frank, adından da anlaşıldığı gibi, Ürdünlü. Göçmen bir aileden. Ürdün'de doğmuş. Bütün Suudi Araplar ondan alışveriş yapıyor. Sadece sigara ve sigara ile ilgili ne varsa onu satıyor. Ben de ondan alışveriş yapıyorum. Sanki mahallenin bakkalına gitmişim gibi, ki öyle, laflıyoruz para üstünü beklerken: "Bugün okul nasıldı, yine çok yoruldun mu," diyor o "Çok değil her zamanki gibi," diyorum ben. Para üstünün ne kadar olduğunu açıkça ifade ettikten sonra onaylamamı bekliyor ve kuruş kuruş elime sayıyor paramı. Buna daha alışmadım burada, "Versene kardeşim paramı ben sayarım," demek geliyor, demiyorum. Sakince bekliyorum işlerini yapmalarını. En büyük alışveriş merkezinden en küçük büfeye kadar böyle bu; size para üstünü açıkça söylüyorlar, anladığınızdan emin oluyorlar ve para üstünü tek tek sayarak size veriyorlar. Bazen, düşünen "doğu", gemiyi yöneten "batı" gibi geliyor... Sanki, doğu bir köşede oturan yaşlı bir dede, nereye gideceğini düşünüyor, batı o karmaşık yönlerden birini seçmiş salınan beyaz elbiseli bir kadın, dümeni tutmuş ufka bakıyor. Tuhaf bir yandan, bir yandan değil...


Frank benimle sohbet etmeyi ayrı bir seviyordu. Ha, bir de bana sürekli loto, toto benzeri piyango şeyleri satmaya çalışıyordu. Bir kez aldım, 1 dolar idi sanırım. Birkaç kez İstanbul'da bulunmuş. Nasıl seviyor Araplar İstanbul'u ve Türkiye'yi bir bilseniz. Bu hayranlıklarına şaşırdım doğrusu. Sınıftan Ahmed K., beni her gördüğünde Mavi Mavi türküsünü söyleyip, büyük adam İbrahim Tatlıses diyordu. Frank' de hem Müslüman hem şeriat kuralları ile yönetilmeyen ülkemiz için ne kadar şanslı olduğumu söyleyip duruyordu.

Bildiğim hikayesi bu kadar Frank'in. Sanmayın ki yan taraftaki elmasçı benden daha fazlasını biliyordu. Belki evini görmüştür, belki varsa ailesi ile sohbet etmiştir. Uzaklık... Amerika'yı bir şey yok edecekse, o, budur: İnsanların giderek yalnızlaşması... İnsanların birbirine olan uzaklığı...

Çok az şeye şaşırdım burada... O kadar iyi pazarlamışlar dünyaya kendilerini. Holywood bu işi
yöneten en iyi mekanizma belki... Alışveriş merkezlerinin düzeni tıpatıp aynı. Reklamların tarzı, indirimler, pazarlama tarzları... Biraz daha müşteri odaklılar bize göre, o da şikayetten korktukları için. Mesela bir gün gözlüğümün çerçevesini ayarlatmak için bir gözlükçüye girdim. "Çok gevşedi, ayarı bozuldu, yardımcı olabilir misiniz," dedim. Baktı ciddiyetle "Biz buna dokunamayız," dedi. Aynen böyle dedi, "Dokunamayız." Ben, "Aa, neden, yapamaz mısınız?" dedim. Takım elbiseli, şık, yeni trend gözlüklü, Meksikalı delikanlı, "Hayır, yapabilirim ama biz güneş gözlüğü satıyoruz, sizin gözlüğünüz numaralı, herhangi bir sorun olursa bu işlemi yapmaya yetkimiz olmadığından sorumluluk alamayız," dedi. Hepsini kelime kelime anladım, teyit de ettirdim şaşkınlıkla. Numaralı gözlükçünün yer tarifini alıp çıktım. Numaralı gözlükçü de,"Tabii, hallederiz, yalnız sıkıştırırken herhangi bir sorun olabilir, kabul ediyor musunuz," dedi."Tabii, lütfen, sorun değil," dedim. "Hay Allahım, sen sabır ver," dedim içimden. Var bu konuda olumlu-olumsuz diyeceklerim de, şimdi toparlayamadım, sonra çok yeri gelecektir emin olun. Sanki, vitrini renkli, lezzetli tabaklarla bezeli, arka tarafta her şeyin yanmış kara bir topraktan yetiştiği bir restoran gibi geliyor bu ilişkiler bana. Bir şey var sev(e)mediğim, ya yenemediğim bir ön yargım, ya da affedemediğim büyük bir suçları...

Asıl diyeceğim şaşkınlığımla ilgiliydi; burada ailelerin evlerine öğrenci almaları çok yaygın bir iş alanı. Apartman yok, tek katlı büyük bahçeli evler. Eşyalı, hazır, size ait bir oda. Bazı aileler sizinle sohbet etmeyi, yaşamlarının içine almayı tercih ediyor. Yaşlı çiftler ya da yaşlı yalnızlar hafta sonları ihtiyaçlarınız için seferber olabiliyor. Çevreyi gezdiriyor, alışverişe götürüyor, hatta arabasıyla okula getirip götüren dahi var. Bazıları da tüm kuralları listeleyip uyduğunuzu da sıkıca denetleyeceklerini ısrarla belirterek, girişi binanın başka bir yerinden olan oda anahtarınızı teslim edip yemekten yemeğe görüyor sizi.
Kalabalık cadde. La Verne

Jean, sınıftan güzel gözlü Çinli kız. Evet, güzel gözlü Jean, gözlerine hafif ağrı veren ama enteresan şekilde gözlerini iri ve parlak gösteren bir çeşit lens takıyor. (Japon çizgi filmlerindeki gözlere benziyordu.) Gözlerinin küçük olmasından ve çift göz kapağı olmamasından nefret ediyor. Bizim çift göz kapağımız olduğunu ve bunun büyük bir nimet olduğunu burada öğrendim ben. Göz kapağı sorununu ameliyatla çözmüş. Çin'deki oranı bilmiyorum ama, Koreli kadınların %65'i göz kapağı ameliyatı oluyormuş. Fazla dağılmayalım bu tarafa şimdilik, işte, sevgili arkadaşım Jean, böyle bir aile yanında, bir ay kalabildi. Altmış yaşlarında emekli bir kadınmış, sabah bir şeyler yedikten sonra kucağına kedisini alıp, penceresi olmayan bir odada akşam yemeğine kadar duvara bakarak oturuyormuş. Lise çağındaki oğlu, odasından sadece tuvalet ihtiyacı ve sabahları bir şeyler yemek için çıkıyormuş. Birinden biri beni öldürecek zannettim diyordu Jean. Ertesi ay arkadaşıyla ev tuttular.

Uzaktan yalnız olduklarını hissetsem de, yüzlerce filmlerini izlesem de, yine de bu görüntülere şaşırıyordum... Az olan şaşırdığım şeylerden biri işte...

Kasım 2012, La Verne, CA

04 Şubat 2013

Yeni Dünya 14: Kütüphaneler Yaşıyormuş

La Verne üniversitesinin kütüphanesi.
Üniversite hayatımda okulun kütüphanesine hiç gitmedim. Bir kütüphanesi olduğunu ve benim orada
bir kartım olduğunu, mezuniyetim esnasında "vereceğiniz kitap var mı?", dediklerinde anladım. 
İstanbul'a gelince, feleğim şaşmış, "bu nasıl şehirdir, Tanrım!" derken okul bitmişti zaten. Şimdi, bundandır herhalde bu saflığım ya da aptallığım diyorum ya, bilemiyorum tam neden. Oysa, bir kış çok kar yağmıştı, zamanlardan Şubat tatiliydi, on beş gün yurtta neredeyse mahsur kalmıştım da, okuduğum Bereketli Topraklar Üzerinde romanını yavaş okumaya başlamıştım.

Şimdi buralardaki deneyimimden sonra anlıyorum ki, İstanbul'a ya da başka büyük şehirlere, şehir dışından gelen öğrenciler için  üniversite yönetiminin ilk işi, okul ve şehir tanıtımı yapmak olmalı. Öğrenim verimliliği için kesinlikle gerekli. Kafanı uzatsan dükkanlarını sayacağınız şu küçücük üniversite ve kasabada adamlar bize yarım gün okul turu yaptırdılar. Şehir tanıtım slaytları izlettiler. İşte, o zaman, daha ilk gün öğrendim ki, okulun bir, kasabanın bir olmak üzere iki kütüphanesi varmış. Gidip vakit geçirebileceğimiz, ders çalışabileceğimiz. İlk günlerimdi. Hadi şöyle bir gezeyim, ne var ne yok içeride dedim. Bir kadın, "Aradığınız bir şey var mı, Yardımcı olayım?", dedi. Söyledim bir şeyler. Aradı, taradı, buldu. Sanki, biri gelse de yardımcı olsam gibi bir hali vardı. Sıkılmış, beni gördüğüne mutlu. Bulduk bir kitap. Henüz kartım çıkmadığı için kitabı dışarı çıkaramazmışım. Ben, yorduğum için, bilmediğim için özür üstüne özür diledim. Hiç bir sitem ve kızgınlık yoktu yüzünde. "Bilemeyebilirsiniz, işim bu, hiç endişelenmeyin", dedi. Nasıl da alışmışım azaralanacağıma. Diyorum ya, bazen sadece görev anlayışı ile yaptıklarını bilseniz de, bu anlayış ve nezaketleri size haklarınızı hatırlatıyor ve hoşa gidiyor. Buradaki yüksek lisansa başlayınca yaşadığım kütüphane deneyimim de işte burada.  

Çalış bakalım.
Yine de kendime çok görmedim bu kütüphane eksikliğimi. Eğitim sistemimiz kahrolsun diyorum. İlk başlarda, alışkanlıktan olsa gerek odada ders çalışıyordum. Giren çıkan, salondan gelen gürültüler, iki de bir şey içmek -yemek için kendime ürettiğim bahaneler, bir bakıyordum gece yarısı olmuş, daha bir şey çalışmamışım. Bizim çinliler okuldan gelir gelmez bilgisayarını çantasını kapıp kütüphaneye gidiyordu. Ben, bir de araplar odada daha verimli ve keyifli olacağı hususunda ısrarlıydık bir tek. 
Baktım olmuyor, e, gidelim o halde dedim. Sessiz ve kitaplarla bir ortam. Herkes bir şeyle okuyor ya da yazıyor. Sen, belki on, bilemedin onbeş dakika etrafa bakıyorsun, diyelim tembellik ya da kaytarmak için, baktın kimseden tepki yok, bari çalışayım diyorsun. Hiç bir şey olmazsa bu sebeple dahi saatlerce çalışabiliyorsun yani. Olmadı, biraz ayaklarını uzatıp kitap okuyorsun, olmadı bahçeye çıkıp güneşe bakıyorsun, geri dönüp devam ediyorsun. Kütüphaneler güzelmiş ve ben bunu dünyanın öteki ucunda (tam olarak öteki ucu) fark ettim. Kahrolsun..., neyse işte sebep.
Orjinal latince incil. Girişteydi, büyücek. 
Hafta sonları ve akşamları çoğunluk buradaydık. Al her bir şeyini; kahveni, suyunu, uzat ayaklarını dal kitaplara, İnternet'e. Keyifliydi velhasılı. Sonraki şehirlerde de aynı şey halk kütüphaneleri ile devam etti. Hani, faks, yazıcıdan çıktı lazım olduğunda dükkan dükkan dolaşıyoruz ya, gerek yok. O işi kütüphaneler görüyor. Bahanesiyle de üye oluyorsunuz. Otobüste metroda kimin elinde kitap görsem üzerinde kütüphane amblemi oluyordu. İsterseniz filmler de var ödünç alabildiğiniz. Hani, bizde her mahallenin muhtar ofisi olabiliyor ya, burada da -şehirden şehre değişse de- kütüphanesi vardı. En azından Chicago öyleydi. Bir de kütüphane kartı hikayem var, Chicago'ya gelince yazacağım. 

dizi dizi çinliler.
Artık La Verne'ü bitirsem iyi olacak... Bir arkadaş da dediydi; "yetmedi mi bu çinliler daha." Ah, daha neler varda, yerim dar. Ama araplardan bahsetmeden şurdan şuraya gitmem. Ne kütüphaneye gelirler, ne derslere. Yurtta da kalmazlar. Yaşı küçükler aile yanında -hazır yemek, temizlik önemli- biraz büyükler de kuzenleriyle koca bahçeli evler tutuyorlardı. Sınıftaki Ahmed'de kuzenleriyle yurdun hemen yanındaki koca bir evde oturuyordu, bahçesinde bilardo masası, mangalı, hamağı ve çimenleri olan. Ahmed'in Andressa'ya yazmasında mı, benim sevdikleri bir müslüman ülkeden olmamdan mıdır, eh biraz ev-bahçe keyfimiz oldu sayelerinde. Yine de bu onlara gıcık olmamı engellemiyordu... 

02 Şubat 2013

Zannetmek: Olduğunuzdur...




Birisi için yapılmaması gereken bir şey yaptığınızda, bir dostunuz der ya size hani ; " bırak kendini bişi zannetmesin!" Kimse kendini olduğundan başka bir şey zannedemez aslında... Dolayısıyla farketmez. Yaptığınız herhangi bir şey sadece kendiniz içindir... Kendinizden dolayıdır... Kendi kendinizi bir şey zannetmek ile ilgilidir...

01 Şubat 2013

Yeni Dünya 13: Pasifik!

Sevgili Melih,
Herhalde ikiniz de deniz kenarındasınız. Biz de bugün Güney'e iniyoruz. Kulağımızı denize dayayarak belki Akdeniz'in öbür ucunda söylediklerinizi duyarız. Deniz kadar iyi ses taşıyıcısı yok, hem de belleği olduğunu söylüyor belgeciler... İkinize de sevgiler. Abidin
(Abidin Dino'dan Melih Cevdet Anday'a 28.7.88) 

Merak ederdim Pasifik okyanusunu. Bilmem neden? Düşlerimde ki gibiymiş desem, hiç düşlememiştim ki. Bir kere söylemesi çok 'müthiş' geliyor bana: Pasifik! Büyük, ulaşılmaz, fırtınalı, mavi, sert, müthiş uzak Pasifik... Belki 'Shawshank Redemption' filminden bana umudu ve hayalleri hatırlatıyordu. Ne demişti Andy Dufresne: "Meksikalılar Pasifik hakkında hafızası olmadığını söylerler. Hayatımın geri kalanını yaşamak istediğim yer burası. Hiç hafızası olmayan sıcak bir yer." Ve Red'e gelmesi için yazdığı mektupta, "Umarım arkadaşımın elini bir daha sıkabilirim, umarım pasifik düşlerimdeki kadar mavidir."   

Öyle bir yerdi Pasifik. Tıpkı Andy'nin düşlediği gibi... Bence de pasifiğin hafızası yoktu. Okyanusa baktığımda hissettiğim şey buydu; geçmişin olmaması... 

Yeni Dünya
Santa Monica limanı, CA
Grileşen Pasifik... İnce, narin, kırılgan dalgaların göz süzdüğü gri Pasifik...
  
Yeni Dünya
Malibu plajı, Santa Monica, CA
Mora dönüşen Pasifik... Yağmurun değdiği renkli Pasifik...
Yeni Dünya
Long Beach, CA
Yağmurun yağdığı Pasifik... 

Alcatraz hapishanesi (adası), San Fransisco, CA
Bulutların pasifiği...  

Yeni Dünya
Long Beach, CA
Çocukların pasifiği...

Yeni Dünya
Long Beach, CA
Aşıkların pasifiği... Ve Güneşin battığı yalnız Pasifik...
  
Yeni Dünya
Santa Monica, CA
Dalgaların pasifiği... 

La Verne ve Çin tarafı henüz bitmedi. Pasifikle bir ara vermiş olalım. Yazmayı düşünmek bile heyacanlandırıyor beni Pasifik hakkında, değil yazmak... Bir arkadaş da dedi hatta: "bitir artık şu çinlileri." Ah! daha neler var anlatacak da, not alamamışım... Biraz daha La Verne, çinliler, araplar sonra ver elini Las Vegas, San Diego, San Fransisco ve hep Pasifik...