Eylül 22, 2014

Alıntı

"Yarın düşüncesi olmayan biri, hangi yöne bakarsa baksın, bilinmeyeni değil, yalnızca tanıdık olanı arar."

Aslı Erdoğan, Taş Bina ve Diğerleri - Mahpus

Eylül 17, 2014

Yazısız

Hep içimizi döküyoruz; yazı da yazı! Nereye kadar a dostlar... Şarkıyı bilmem de, film muhteşem. Direkt ekleyemedim, birazcık zahmet artık izlemek isteyenlerden.

Eylül 16, 2014

Acılarla, Sorularla

ACILARLA, SORULARLA

İşte yine kapıldım o can sıkıntısına;
İçimde bir tozlu sarnıç boşluğu,
Gitmekle kalmak arasında karasız
Yürüdüm kederle dağlara doğru.

Yüzlerce soru vardı aklımda,
Kulaklarımda bir garip uğultu
Ölümü kullanamazdım; bir yerlerde
Bilmediğim birilerine belki ayıp olurdu.

Belki de hiç ummadığım
Sevgisi tarazlı biri; koparıp bana ilişik
Umudunu bir kitabın arasında
Yamyassı kuruturdu.

Bir gazetenin öüm ilânlarında
Okuyup adımı, öfkeye dönüştürürdü
Sandık kokulu hüznünü
Ve ölümü inatla, yok yere savunurdu.

Ben bunca yıl bunca insan tanıdım
Yüreği zehir dolu; yine de insanlardan
Kesmedim umudu, insan dedim
Yekindim; paylaştım varı yoğu.

Ben neden dudaklarının arasında
İğneler tutan bir terzi suskunluğunu
Prova ediyorum şimdi bu yol boyu
Kederle yürürken dağlara doğru?

Neden kedi seven bir insan
Olduğumu biliyorum da
Kedisiz ve sevgisiz getiriyorum
Yaşadığım günlerin yaprak döken sonunu?

Cevapsız sorunun boynu büküktür;
Hemen anlar yetim olduğunu.
Ben neden hâlâ duyuyorum avucumda
Bir çocuk elinin sızlayan boşluğunu?

Hipodromda yatıp kalkan bir adamın
Ölü bulunduğunu yazdı gazeteler
Geçenlerde haber olarak.
Tokatlıymış ya da Çorumlu.

Bıraktığı nottan öğrenilmiş
Son isteğinin ölürse terminale
Götürülmek olduğu.
Hipodromda yatıp kalkan bir adam kimin umuru!

Acılarla sorularla tiftikledim
Bunca insanın mutsuzluğunu.
Düşündüm kendi sonumu. Hayrettir;
İçim içime nasıl da sığıyordu!

Oysa ben kaç yıldır kaç acı eskittim
Unuttum kaç ölüm gördüğümü.
Bir omzumun alçaklığı ondandır;
Taşıdım kaç kişinin kanayan tabutunu.

Yıllar önce ölümü seçen sevgilim
Bunca sevgisizlik içinde iyi biliyordu 
Yetmeyeceğini iki kişinin birbirine.
Bu yüzden döşeğinde ölümle buluştu.

Gömdük onu geçiştirip polis sorgusunu.
Onunla birlikte neleri gömdük;
Bir akşam içkisinin coşkusunu,
Sevincimizi gömdük kürek dolusu

Yüzlerce soru vardı aklımda,
Kulaklarımda bir garip uğultu.
Ölümü kullanamazdım; bir yerlerde
Birilerine mutlaka ayıp olurdu.

Dostlardan uzakta, bir bozgun akşamında
Gerisingeri dönerken kasabaya;
Baktım gökyüzü birden yıldızla doldu.
Akşamın serinliği alnıma vuruyordu.

Metin Altıok

Eylül 15, 2014

Sayıklamalar X

Düşünüyorum da; -böyle, düşünüyorum da, diye cümleye başlayınca çok tehlikeli buluyorum kendimi... Kendim için tehlikeli buluyorum, kimse için değil. İnsan kimin için tehlikeli olabilir ki zaten en çok kendinden başka. İnsan ne yaparsa kendine yapar. Başkalarına zarar verirken bile. Tabii ki başkalarına da  zararlar verebilir, ama kendi de bunun dışında kalamaz... Binbirgece Masallarında dediği gibi "O, bir katil olmakla çoktan cezalandırılmıştı". İntihar geliyor aklıma bu minvalde; sevdiklerinin üzüleceğini düşünür insan. Üzülmez mi sevenler, kahrolur hem de, ölür belki. Yine de hayat devam eder çoğu zaman, etmek zorundadır. -Sadece ölen ölmüştür lakin.-

Düşünüyorum da; çok uzakta değil şurada, yani burada; birbirini takip eden, okuyan, yorum yapan kime sorsanız "herkes" duyarlı, okuyan, yazan, düşünen, hayata ve kendine bir şeyler katmaya çalışan bireyleriz, değil mi? Keza, diğer sosyal medya arkadaşlarımız da öyle. Aldatılmışız ama aldatmamışızdır, yardım ettiğimiz insanlar, üye olduğumuz STK' lar vardır, bir çoğunun görmezden geldiğine biz özenle bakmış, görmüş, duyarlı olmuşuzdur. Medya da bir "şey" eleştirilse biz kesinlikle ona taraf olmayan doğru tarafta olanlarızdır. "Herkes" kadınlara saygılı, çocuklara sevgili, öteki'yi reddedenlerdir. Sizi bilmiyorum ama ben sıradan bir insanım dostlar. Bir kaç gündür aklımda, el uzatılacak şeylerin uzakta olunca kolay görüldüğü var. Anneme, şu iki aydır dizinin dibinde olup -yirmi dört yıldan sonra ilk defa annemle  bu kadar uzun zaman geçirdim- okuma yazma öğretmeye çalışmadığıma çok pişmanım. Onca kitabı ne diye okuyorum ki! Ben ki, hayatın ölene kadar devam ettiğini savunurken, neden annemin buna halen ihtiyaç duyabileceğini -daha sık- düşünmedim ki... İlk fırsatta deneyeceğim. Böylelikle annem, yeni alınan fırında börek yapmak için benim uyanmamı beklemek zorunda kalmayacak. Düğmelerini okuyabilecek, böreği doğru ayarda yerleştirebilecek ve ben mis kokular içinde uyanacağım. İnsan bencildir, hiç unutmayalım... 

Düşünüyorum da yine; insanlar, uluslar, halklar kendi kaderlerinden sorumludurlar. Bir insan sizin yardımınızı, fikrinizi istemiyorsa, yapacaklarınız onun kendi kaderini, kendi yolunu seçme, belirleyebilme özgürlüğüne müdahaleden başka bir şey olmayabilir. Ya da daha kısıtlarsak konuyu; biri ile onun müsaadesi, gönül rızası var ise yan yana durabilirsiniz. Size elini uzatmıyor ise, bilerek ya da bilmeyerek, tutamazsınız. Ama bu, Annem için geçerli değil yine de... 

Bir karıncadan farklı değilizdir dünya için. Bizim ona verdiğiniz zarar ya da fayda ile ölçer dünya kendisi için anlamımızı. Düşünüyorum da, bir ölümlü olarak bu zamana kadar yaşamış olmamız bir mucize iken, hayata bu kadar hoyratça davranmamız revamıdır... Yok eğer reva ise, yazık değil midir...  

Hep düşünüyor insan da, yapmak zor değil mi? Filmlerin birinde, insanların beyinlerini okuyorlardı. Suç işlemeye karar vermiş birini anlarlarsa gidip yakalıyorlardı. İnsanlar henüz yapmadıkları bir şey için hapis yatıyordu. Yani, düşünmek şimdikinden daha suçtu. Hak mıdır dersiniz. Ya öldürmezse? Son anda vazgeçmez miydi? Ama diğer yandan birini öldürmeden yakalamak katili; iyi bir fikir olabilir mi? Sanmıyorum.

Kader; her kim yazmışsa yazsın, gerçekleşene kadar kader değildir. Gelecek; kim söylerse söylesin, ne düşünülürse düşünülsün, gerçekleşmiş olana kadar, gerçek değildir... Düşünmek; yarın ki geleceğin bugünkü eylemidir... 

En önemlisi; şans bizimle olsun...

Eylül 14, 2014

Lüks

Sen o lükse sahipsin. Benim bildiklerimi bilmiyor olmanın lüksüne sahipsin... 

You have that luxury. You have the luxury of not knowing what I know...

Eylül 13, 2014

Llorando*


* Ağlarken...  
İspanyolca "corando" olarak okunur. Rebekah Del Rio söylüyor. Aşkını tekrar görünce hatırlayan ve ağlayan bir kadından bahseder. Mulholand Drive filminin de müziklerindendir. Film içinde dinlenildiğinde etkisi daha başkadır. Ben her halde dinlemeyi severim. 
Mulholand Drive filmi adını Los Angeles' taki aynı adlı bir karayolundan alır. Şehre tepeden bakan bu karayolunda olan bir kaza ile başlar ve  yarısı rüya, yarısı gerçektir. Ben, üç kez izledikten sonra hangi kısmının rüya olduğunu anladım. Etkileyici simgeleri olan, aşkın deliliğini ve yıkıcılığını anlatan psikolojik gerilimi yüksek bir filmdir. Söylemesi ayıp; kaza yerine gidip, o noktadan şehre ve karayoluna şöyle bir bakmışlığım vardır. Bu kısmın detaylarını "uzak topraklar" notlarımda yazacağım umarım. Filmden daha önce burada bahsetmiştim. Ve o zaman aklımın ucunda dahi yoktu o karayolunu görebileceğim. Hayat bazen güzel, bazen... Onu yaşanılır kılan da bu olsa gerek.
Şimdi, bu yazı, insan sesinin güzelliği için... Lloranda... Lloranda...

Eylül 12, 2014

Ayhan Işık Belgin Doruk'u Öptüğü Zaman

masumlar ne anlatır yüzlerinde?
cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir?*


Beş altı çocuk yanyana dizilmiş bekliyordu. Yedi sekiz yaşlarında idiler. Gözün görebildiği yer çimenlikti. Sağ taraflarından küçük çağlayanın sesi geliyordu. Anneanneleri çamaşır pataklıyordu derede. Güneş çok sıcaktı, ama rüzgar sıcağı hissetmelerini engelliyordu. En küçükleri dört yapraklı yonca aramaya devam ediyordu çimenlerin arasında. Papatyaları elleri ile itiyor, otların arasını karıştırıyordu habire. Diğerleri sabırla bekliyordu. Hadi devam et dediler Canan' a; "Sonra ne oldu, hadi?" İçlerinde bir tek Canan' larda televizyon vardı. Her yaz sabırla onun gelmesini beklerlerdi yaylaya. Gelsin ve en son izlediği filmleri anlatsın onlara. Karşı yayla da televizyon varmış, dedeleri söz vermişti bir gün götüreceğine ama hiç götürmemişti henüz. Canan onların bu bekleyişini bildiğinden sahne sahne ezberlerdi filmleri. Sonra dedi; "Kocaman bir lokantada yemek yiyorlardı. İkisinin de kıyafeti çok şıktı. En köşe de oturuyorlardı. Ayhan Işık sandalyesinde biraz döndü. Çatalını bıraktı elinden. Eğilsene biraz, kulağına bir şey söyleyeceğim, dedi Belgin Doruk' a. Sağ tarafına doğru eğildi böyle, yanağı neredeyse yanağına değecekti, hafifçe çekinir gibi yaptı Belgin Doruk. Bir eliyle masayı tutuyordu. Bir eli boşluktaydı. Ayhan Işık'ta eğildi. Dudakları neredeyse yanağına değiyordu, kulağına doğru yaklaştırdı. Öylece durdu. Hiç kıpırdamıyorlardı. Ayhan Işık bir eliyle hafifçe saçını ittirdi." Artık rüzgar esmiyordu, çağlayanın sesi de kesilmişti. Canan da susmuş, onlara bakıyordu. "Eeee?", dediler. Tamam, devam ediyorum; "bir eliyle boynunu tuttu, iyice kulağına yaklaştırdı dudaklarını, bişiler fısıldıyor gibiydi, Belgin Doruk duyamayınca iyice yaklaştı, birden döndü Ayhan Işık dudaklarından öpüverdi." Hepsi omuzlarından ağır bir yük kalkmış gibi öne doğru eğildiler. Birbirlerine söylenmeye başladılar. Ben de büyüyünce öyle öpücem bir kızı, dedi biri. Ben kimseyle yemeğe gitmeyeceğim, dedi kızlar. Canan kulağına değen saçlarını arkaya atıyordu.


gelecek masalı; dinlendiriciliğinde nice uykuların uyunduğu
gün gelir siz de inersiniz duyarlığınızın beyaz atlı kır atından
bir masal devi karşılar sizi
-ormanınızın başlangıcında-
der ki: yolunuz işte buraya kadar!
anası, babası cüce olanlar,
gün gelir başkasının yoluna duran
dev olurlar*
(...) 

*Murathan Mungan, Jaguar

Eylül 11, 2014

"Huzur" IV

İnsanlık fena bir ihtimali  bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. Bir daha ondan geriye dönemez. Onu giyinir. Kıymetli bir şeyiniz, iyi bir yazma, güzel bir gramafon, bir Acem halınız var mı, sakın onu satmayı bir imkan gibi düşünmeyin, evliyseniz karınızı boşamayı, seviyorsanız sevdiğiniz kadına darılmayı bir kere olsun aklınıza getirmeyin. Sonra bu işlerden ne kadar çekinirseniz çekinin, mıknatıslanmış gibi, arkanızdan itiyorlarmış gibi onu yaparsınız, insan hayatında sakınmak yoktur. Hele kütle halinde asla. Bir kere uçurum göründü mü, ölüm simsiyah dili ile konuştu mu?
 ***

İnsanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. Düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. Bilhassa korku vardır. İnsanoğlu korkan mahluktur. "Hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir."

***
Bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir. 
***
- Kaç yıl evveldeyiz dersin?
- Sayısız zaman içinde; yani hep aynı yerde...
 


Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur

Eylül 09, 2014

Yazdıklarını unutur hafızalar...

Düşünce tarihinde meydana gelmiş büyük değişimler ikna gücüyle gerçekleşmiştir. İkna edilen düşüncenin doğrulara dayanıp dayanmaması ayrı bir şeydir. Yanlışlar da ikna metoduyla yayılır, taraftar bulur. Doğrunun taraftar bulması için doğru olması yetmez. Doğrunun doğru savunulması gerekir. Üç asır boyunca, her türlü zoru kullanarak, hıristiyanlığa karşı koyan Roma İmparatorluğu, sonunda, her dünyevi varlıktan yoksun, yoksul misyonerin inancına teslim oldu. Üstelik karşı koyduğu inancı, resmi din olarak ilan etti.  
Yasin Ceylan, Din ya da Politika Neden Felsefe



Döner durur Akdeniz.
Döndükçe başımızı döndürdüğünden habersiz.
Kocaman ve küçücük, ebedi ve ehemmiyetsiz.
Islak ve bereketli bir afet-i devran.
Kıskanç ve öfkeli bir acuze.
Gider geliriz üzerinde.
Bir uçtan bir uca yazılır hikayeler
Sonra,
Geç kalmanın telaşıyla
yazdıklarını unutur hafızalar.
Batık gemilerle doludur Akdeniz.
Oysa,
Nedense, hep ufka bakar bütün yolcular.

Lucien Febvre

Eylül 06, 2014

Yalnız Bir Opera

Yalnız Bir Opera

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin

kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

(...)
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını

(...)
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

(...)
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak? 

(...)
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

(...)
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar

(...)
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir ise yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda

(...)
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen.
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.



Murathan Mungan


Eylül 05, 2014

Eylül 04, 2014

Huzursuzluğun Anlatımı: "Huzur" III

 Ahmet Hamdi Tanpınar' ın Huzur' undan Ekonomiye dair...
- Fakat asıl mesela bu değil, asıl mesele toprağı ve insanı hayatımıza sokamamakta. Kırk üç bin köyümüz var; bir kaç yüz kasabamız var. İzmit'ten öteye Anadolu'ya açılın; Hadımköy' den öteye Trakya'ya gidin. Bir kaç kombinenin dışında hep eski şartların devamını görürsünüz. Coğrafya yer yer esniyor. Sıkı bir nüfus siyasetine, sıkı bir istihsal siyasetine başlamamız lazım. Öğretme ve yetiştirme işleri için de aynı zaruretlerle karşı karşıyayız. Birtakım mekteplerimiz var; bir çok şeyler öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı âdet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplıyacak... O zaman ne olacak? Kriz... Halbuki maarifi istihsalin yardımcısı yapabiliriz ve dahilî eşanjı arttırabiliriz. Bütün mesele burada. Dahili piyasayı genişletmekte. Yarı ziraî, yarı sınaî bir iş hayatı temin edebiliriz. O kadar hususî istihsal kaynaklarımız var ki... İşte İstanbul. Daha dün bir yüksek müstehlikler şehriydi. Bütün yakın şark buraya akardı. O kadar ki, otuz senede bir şehir yanar ve köşkleri, konakları, yalılarıyla, çarşılariyle, pazarlariyle âdeta yeni baştan, yapılırdı. Yanya'nın çiftliği, Yenice' nin tütünü, Mısır' ın pamuğu, hulâsa İslâm dünyasının yarısının istihsalı bu şehirde harcanırdı. Şimdi nüfusunun onda sekizi küçük müstahsilden ibaret. Adım başında küçük bir tezgah, tütün işletmesi, şu bu, fabrika var... ve bütün bunlar ne ile geçiniyor biliyor musunuz? Çok defa toprağın üstündekini toplayarak. Halbuki İstanbul' da planlı bir çalışma, cemiyetimizin yüzünü yirmi senede değiştirebilir. Al Şarkî Anadolu' yu. Ziraatle, hayvancılıkla muazzam imkânlar hazinesi görürsün! Tortum şelâlesinden işe başla. Kademe kademe Akdeniz'e kadar elektriği indir... Marmara serveti içine gömülmüş uyuyor.
- Peki ama, bununla demin bahsettiğiniz insan mefhumu, manevî insan arasındaki münasebet ne?.. Bu, hayatın maddi şartlarını değiştirmekten ibaret.
- İnsan da hayatın maddî bir tarafıdır. Peguy'u okumadın mı? O ne cümledir? Ateş gibi; fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. Fakat sefalet hoyratlaştırır; ruhen sefil eder. İnsanda insanı öldürür. İnsanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. Çalışmaya imkan verecek bir refah! Taymis kıyılarının refahından veya Amerikan istihsalinden bahsetmiyorum, tabii. Yapabildiğimiz kadar bir refah içinde cemiyet bugün ehemmiyet vermiyor göründüğü tanrılarına dönecektir; diyorum. Hayat, etrafında döneceği değerleri bulur, düşünce, etrafında yüzünü saadete çevirmiş bir cemaat görür.
(...)
- Peki, bütün bunlar zamanla kendiliğinden olmaz mı? Hattâ zamanla olacak şeyler değil mi?
- Olamaz... Çünkü zaman şarta göre değişir. Büyümekte olan bir çocuğun zamanı başkadır, bir hastanın zamanı başka... Biz umumî zamanın dışındayız... Yani zaman tempomuzu değiştirmek mecburiyetindeyiz, demek istiyorum. Biz dünyaya yetişeceğiz. Benim söylediğim, kafilenin en sonunda olsak bile ona katılmak, onunla yürümek, hususi patikadan umumi caddeye çıkmak içindir.
(...)
Kendi başına bırakırsak, lehimizde çalışmaz; bizim gibilerde herşey derine doğru çeker. Kanat değil ayaktaki demirdir. Hayır, biz Shakespeare' in dediği gibi zaman doğru koşmağa mecburuz. Onunla mücadele edeceğiz. Biz herşeyi irademizle yapacağız.
(...)
Elbette ki ilginç olan Tanpınar' ın bunları 1949 'da görmüş olması... 

Eylül 02, 2014

Huzursuzluğun Anlatımı: "Huzur" II

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur' undan Aşka dair...
"Sağ taraflardan gelen bir ışık parçası genç kadının saçlarına yapıştı, oradan yavaşça boynuna doğru kaydı, küçük, insana alışık bir hayvan gibi beyaz tenin üstünde hazla oynamağa başladı.
***
Onunla beraber yürüyordu. Daha dün sabah vapurda uzaktan gördüğü, sonra bir tesadüfle tanıdığı kadınla şimdi İstanbul'a çıkmış bir başka vapurla Boğaz'a gideceklerdi. Bu kendisi için inanılmayacak bir işti. Varsın, her gün tekrarlanan şeylerden olsun, varsın yüz binlerce kişi bu hisleri hayatında bir defa, yüz defa tatmış olsun; bundan hiç bir şey çıkmazdı. O da biliyordu ki, sevmek, mesut olmak, sevmeden evvel tanışmak, sevdikten sonra unutmak, hatta düşman olmak olağan şeylerdi. Fakat denizde yıkanmak da öyleydi; uyumak da öyleydi. Her şey, herkeste olduğu gibiydi. Tecrübenin yeni ve ilk olmaması onun ruhundaki şevki eksiltmiyordu.
***
Daha ziyade içinde son dakikaya kadar süren tereddüdü meydana koyan bu acele tuvaletle başı daha güzeldi. Mümtaz bu saçların gecesine yüzünü gömmek arzusuyla damarlarının tutuştuğunu hissediyordu. Bütün uzviyetinde senelerdir uyku uyumamış bir insanın yorgunluğu vardı.
***
Atıl, diyordu. Atıl bu ava; yan ve yaşa!... Zira aşk yaşamanın tam şeklidir...
***
Nihayet aşk da ölüm gibi, insan hayatının belli başlı merhalelerinden biriydi.
***
Bir gün, "Vücutlarımız, birbirimize en kolay verebileceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır", demişti. Böyle bir sözü ancak karşısındakini delik deşik eden bir seziş söyletebilirdi.
***
Tevfik Bey 'e göre, uzviyetlerin birbiriyle tanışmasından evvel sevişmek imkansızdı. Romancıların kabahati, hikayelerini, asıl başlaması lâzım gelen yerde bitirmeleriydi. Çünkü asıl aşk uzviyet tecrübesine dayanan, onunla devam eden aşktı. Bu, itibarla ilk ciddî ten tecrübesinde tesadüfün ihanetine uğrayanlar, ömürlerinin sonuna kadar, eğer tesadüf denkleri ile karşılaşmazlarsa, mahzun arayışlarına devam edeceklerdi.
***
Bekleyelim... dedi. Sen benden vazgeçmezsen herşeyin çaresi bulunur.
***
Yazı masasını, lambayı, kitaplarını düşündü. Plâklarını gözden geçirdi. Hepsi can sıkıcıydılar. Hayat, çok defa bir şeye asılmakla kabildir. Genç adam bu anda bu mucizeli bağlanışı hiç bir yerde bulamıyordu."
Ne denilse az olacaktır bu konunun altına. Ne denilse fazla olacaktır. Aşk varsa vardır, yoksa yoktur! Var ise, bütün olmazlar geçilecek yollardır. Yok ise, bütün olmazlar bahanedir...