Mayıs 13, 2014

Anlatı Yönetimi; Bakış Açısı

Bakış açısı hikayeye başlamadan önce yazarın karar vermiş olması gereken bir aşamadır. 1.tekil şahıs bakış açısı mı, 3. hatta 2.tekil şahıs bakış açısı ile mi yazıp yazmayacağına karar vermelidir.
3.tekil bakış açısı: Tanrısal bakış açısı. Tehlikelidir. Olanı, olmuşu, olacağı bilen, karakterlerin fikrini okuyan hatta yönlendiren. Kolay başvurulur. Sinematografik bir anlatımdır. Kötü rastlantılara açıktır. İnsanları konuşturmak için kötü rastlantılara ihtiyaç duyabiliriz. Gerilim yaratmak isteniyorsa başvurulmamalıdır.
2. tekil bakış açısı: Dramatiktir. Birisi kahramandan "sen" diye bahsederek anlatır. Lars Von Trier'in Europa filmi iyi bir örnektir. Son on-yirmi yılda daha sık başvurulur olmuştur.
1. tekil şahıs: Samimidir. Olayları ve karakterleri kahramanın gözünden onun bildiği kadar okuruz. Major (yoğun), minör (az baskın) olabilir. Minör 1.tekil şahıs için "Great Gatsby"  iyi bir örnektir. Kahramanı komşusunun gözünden okuruz. Aynı hikayenin farklı 1.tekil şahıslarlarca, dolayısıyla farklı bakış açılarıyla anlatıldığı örnekler de vardır; Benim Adım Kırmızı kitabı ve  Rashomon filmi.
Temel ders; göster,anlatma...
Hikayede "dramayı"  kimin anlatacağı belirler...

Ödev; Diğer katılımcılardan bir kişinin hikayesi farklı bir bakış açısı ile yeniden yazılacak. ( Kriket Sopası yazılacak mı yeniden merak ediyorum. Ama kimin gözünden yazılabilir ki! Kavaklar?, belki. )
***
Esnaf Lokantası

"Bugün bilmiyorum Selma, üstüme gelme artık.  Hoşça kal. "Otobüs geldi. Sıranın arkasına geçtim. Düşünüyordum hala. Binmedim. "Ha ..." diyerek taşa hem ayağımı hem de bir küfür savurdum. Nasıl söyleyeceğim?! Nasıl... "Efendim", diyecek, "neden", diyecek,"ne olacak", diyecek, "kim", diyecek, soracak ta soracak... Söylemem gerekiyor ama!  Geri döndüm duraktan.  İlk gördüğüm esnaf lokantasına girdim. Arkamdan biri genç biri orta yaşlı görünen iki kadın daha girdi. Öyle ki neredeyse beni takip ediyorlarmış hissine kapıldım. Üçümüz birlikteymişiz gibi girdik içeri. Garsonun " beraber misiniz abi?" bakışını bile yakaladım. Ben camın kenarına, O'nlar hemen benimkinin yanında en az altı kişilik büyükçe bir masanın iki yanına oturdular.Listeye göz atmamla başaımı çevirmem bir oldu. Düşünecek şey değildi şimdi yemek çeşidi. "Bir piyaz, bir de köfte" dedim daha yanıma ulaşmamış garsona. O'da bana gelmeden iki kadının yanında durdu. "Çorba" dediğini duydum genç olanın. Daha büyük gösteren, "pilav" dedi, gerisini duymadım. Piyaz geldi önce. Tahinli olaydı ne olurdu şu. İstanbul'da yapanı yok.Tahinli ve bol yumurtalı anca Antalya'da. Keşke evde yeseydim yemeği. Var mıdır ki ? Belki de yoktur. Söylesem yapardı. İstesem tabii ki yapardı yapmasına da , isteyemezdim ki. Neredeyse hiç konuşmadım bu hafta. Sordu söylemedim. "Ne oluyor sana?!" dedi. Israr etti. Kızdı, "bıktım, yeter, suratını bir düzelt Allah aşkına", dedi, beş bilemedin altı kelimedir ettiğim. "Yok bişi, yorgunum, iş sıkıntılı, bişi olsa anlatırım, Aaa! " deyip azarladım bir de. Ben ne zaman böyle "adam olmayan bir adam" oldum... Nesi varmış adamlığımın? Olmadı n'apalım! Denedim, son bir yıldır hep denedim. Anlamamış olabilir miydi bunca aydır? Yalan, sahtelik o kadar mı yakışıyor yüzüme. Hiç anlamamış olabilir mi? O kadar mı iyi oturmuştu yüzüme bu ihanet... İhanet?! İhanet sayılır mıydı ? 
"Bu pilav soğuk, biraz ısıtır mısın" dedi genç görünen kadın. O zaman baktım yüzüne. Uzun bir yüzü, yüzüne göre küçük bir burnu, incecik dudakları vardı. Makyajı yerinde, yüzünün biçimine uygun, renkleri moda ve doğaldı. Güzel değildi ama olmuştu. "Ben yedim ama vallahi soğuktu, kabak tatlınız varsa ondan alayım çayla", dedi daha büyük gösteren. Çok güzel gözleri vardı. İri, parlak cam gibi ama siyah. Simetrik bir yüz, dolgun yanaklar, dolgun dudaklar. Tam makyajı olmasa sanki daha güzel hatta diyordum, konuşmasa güzelmiş dedim! Ayrık ön dişler 'bizi burada zorla tutuyorlar' diye sallanan huzur evi sakinleri gibiydi.
" Yağmur durmuştur inşallah, ayaklarım ince" dedi yine genç olan. "Aman güzelim durmasa ne olacak, mecbur yürüyeceğiz eve." 
"Sence ne olacak?" 
"Bence konuşacak. Aylardır diyorum resti çek, bak nasıl tıpış tıpış konuşuyor boşanıyor."
"Tersi de olabilirdi. Bırakamazdım O'nu. Şimdi değildi, şimdi olmazdı. " E, nasıl oldu da git dedin" 
"Ben demedim, O dedi. Artık dayanamıyorum her gece bana 'bir çay daha!' demesine dedi. 
"Vallahi ilginçmiş seninki. Hadi hayırlısı. Gece gelecekse... " dedi, gerisini duyamadım. Üç kişi aramızdan yürüyüp geçiverdi. Kadınların yüzüne bir daha baktım. Yahu, Selma'mıdır yoksa?! Nasıl bi tesadüf olurdu! Nasıl bir konudur bu bana denk gelen! Değil tabi ki. Selma az önce ayrıldı ya benden. Belki Selma'da bırakmazdı beni. Yok, hiç sanmıyorum. Altı ay olmuş, son üç aydır da neredeyse her gün söyler olmuştu. "Artık ya gel ya git demişti." Evet, gideceğim. Denedim. Olmadı. Ben bu evliliği denedim. Ne yaptım ki ?! Bekledim. Belki yeniden ısınırım, yeniden çekici bulurum, yeniden aşık olurum kim bilir dedim, düşündüm bunu çok. Denemek mi bu? Bilmiyorum... Değil. Üç gündür aç insana dünya güzelini göstersen dönüp bakmazmış. Niye? Çünkü aklı midesindedir. Aklımı veremedim ki deneyeyim... Aşık mıydım ki ? Değil miydim? Hatırlamıyorum, evlenmiştim işte... Değildim. Değildim ki, şimdi aşığım diyorum... Şimdi aşığım. Ayrılamam Selma'dan. Gitmeden edemem. Eve, gideyim. Konuşmalıyım. Konuşup, en azından bu "yalan" azabından kurtulmalıyım.
" Ne oldu, niye yüzün dondu" deyişiyle baktım orta yaşlı güzel olana doğru.
" Konuşmuş."
" Eee?"
" Gelmiyor muş"
" Nasıl gelmiyor muş?"
" Biraz ara verelim dedi."
" Kendine ara versin bence O, yeter bunca kaldığın bu dipsiz kuyuda. Anlatamadım sana, her gün söyledim, s..., Bişi çıkıcak ağzımdan şimdi!"
" Kalkalım. Ben eve gidip uyumak istiyorum..."
Selma da bu kadar üzülür mü? Üzülür elbet. Ama O'da üzülür. Off, Allahım.. Ben ne yaptım böyle...Bu gece söylemeli...
" Uyudun mu Selma?"
" Alo dediğime göre?"
" Yarın görüşüyor muyuz diyecektim?"
" Emin misin?"
" Eminim..."
" Tamam, uyumak istiyorum şimdi. İyi geceler."
***
Bir önceki ödevim "Kriket Sopası" hikayesinin değerlendirmesi : Pasif, durağan bir karakter olması açısından ilginç. Kahramanımız (söğüt ağacı) her ne kadar bir olay örgüsü yaratamayacak olsa da, kesildikten kriket sopası olana kadar başına gelebilecekler anlatılabilirdi. (Benim de aklımdan geçenler bunlardı ama zamansızlıktan kurgulayamadım. İnşallah ödev gözüyle bakmadığım başka zamanlar da diyelim... Benim için "ilginç" sıfatını duymak, kazanmak güzeldi, yeterliydi.)

not: Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası.

2 yorum:

  1. Tebrik ederim güzel olmuş yazı.
    İyi ki yazıyorsun böyle yazı konusunda öğrendiklerini..
    Teşekkürler :))

    YanıtlaSil
  2. Asıl ben teşekkür ederim Şenay, sabırla ve ilgiyle okuduğun için, manşetleri bile okumaya zamanımız yok gibi hissettiğimiz bu çağda :-)
    Sevgiler...

    YanıtlaSil