Murathan Mungan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murathan Mungan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2021

Şiir: Gece Nöbeti

Not: O kadar özledim ki yazmayı. Çölde susuzluktan bitap düşmüş de, yanı başına geldiği ırmağa girecek hali kalmamış gibi... Camları silerken yazıyorum, yerleri süpürürken, yüzümü yıkarken, geceleri pencereleri kaparken yazıyorum da bütün kelimeleri tüketiyorum gibi... Öfkemi yazıyorum, üzüntümü,  umutsuzluğumu, hatalarımı, pişmanlıklarımı, bir kaç kalan hayalimi de belirsizlikleri de, yazacak bir şey kalmıyor gibi...   

Gece Nöbeti

Daha az seviyorum seni,
Giderek daha az
Unutur gibi seviyorum
Azala azala
Aramızdaki uzaklığın karanlığında

Geceler kısalıp gündüzler uzuyor böyle olunca
Daha az seviyorum seni,
Kendini iyileştiren bir yara gibi
Daha az
ve zamanla

Sen geceyi tutuyorsun, ben nöbetini
Uzak dağ kışlalarında
Görmüyoruz birbirimizi
Usul usul iniyor
Kopmuş yollara
Işığı hafif, uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin
Bir çığ gibi uyuyorsun rüyalarımda,
Sevgilim sevgilim
Yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin
Nöbet kadar yalnızken öğreneceksin bunu da

Artık daha az seviyorum seni
Unutur gibi, ölür gibi daha az
Yeniden ödetiyorum kendime
Onca aşkın öğretemediğini
Kolay değildi
Yalnızca sevgimi değil, evladımı da kaybettim ben
Kaç acı birden imtihan etti beni
Bir tek gece vardır insanın hayatında
Ömür boyu sürer nöbeti
Bu da öyleydi,
İyi ol, sağ ol, uzak ol
Ama bir daha görme beni.

Murathan Mungan (Aralık, 1998)

19 Haziran 2019

Bir Şiir & İki Şarkı

Bir sahne ancak bu kadar güzel açılabilir: Mavi bir kadınla...
Bir sessizlik ancak böyle iç yırtarak bölünebilir: Alexiou'nun sesiyle... 
"Herkes ölür ama herkes yaşayamaz" demişti William Wallace değilmi? "Sözün sonu kederli bir gülüş de" olsa, geriye kalan nasıl yaşandığıdır... Birini diğerinden ayıran şey; yorumlamak...

ÖTEKİ MİTHOSU
...
göze alırsanız eğer
kırılır dağılır aynadan sandığınız resimler
sözcükler kalır geriye
cam kırıklarına saklanmış
az ışıklı odalarda sözcükler
...
Sözcükler. Tutmamış ömürlerin teyel yerleri
camlatılmış kelebekler, kurutulmuş akrepler gibi
başkalarına kaldınız
bir zamanlar sanmıştınız ki hayat
kitaplardan ve sözcüklerden geçer
kendinizi eskiten oyunlara daldınız
örneğin uzun tutulmuş bir önsöz yüzünden
kitaba geç kaldınız
Ki 'hayatınız' su içinde birkaç roman eder
...
masalın en iyi yanı yeniden söylenebilmesidir
söylendikçe büyülenirler
birleşir nehirler, dağlar yer değiştirir, tılsım ve tehlike
çığ ve lâv, kılıç ve ipek, coğrafya ve tarih yeniden keşfedilir
...
Murathan Mungan

14 Şubat 2015

İki Ayna: Hayat ve Sanat

"Biricikliğin yalnızlığı insanoğlunun temel öyküsüdür”
“İnsanoğlunun dünyaya gelirken attığı ilk çığlıkla, o çığlığın kendisinden çıktığının farkına varması arasında geçen zamanda başlar öykü. Var olduğunu bildirmenin, dünyaya seslenme ihtiyacının öyküsü… Çığlığıyla duyurdu varlığı artık buradadır. Biridir. Öyküsü olan biri. Hepimizin hayatı biriciktir. Dünya kurulalı beri yaşamış milyarlarca insanın her birinin hayatı biricik. Biricikliğin yalnızlığı insanoğlunun temel öyküsüdür.
Çığlığıyla sesini keşfeden insanoğlu zamanla dilini keşfeder, duygularını, düşüncelerini ifade etme ihtiyacıyla sesini söze dönüştürür, kelimelerden ikinci bir dünya yaratır kendine dünya içinde, ardından sözü sanat kılan yolları, araçları, tartımları, işaretleri keşfeder. Başlangıçtaki sadece hayatta kalma mücadelesi zamanla yaşadıklarını kayıt altına alma gerekliliğine evrilir. Dünyayı anlama, varoluşu anlamlandırma, yaşamı süsleme ihtiyacıyla söylemek, anlatmak, betimlemek, ifade etmek, göstermek, resmetmek, eylemek, işaret bırakmak ister. Sanat, insanoğlunun varoluş kayıtlarıdır. Her biricik olan, bu yolla kendinden sonrakilere hem kendisinin, hem insan tekinin biricikliğini hatırlatır. İçine kapatıldığı biricikliğin duvarları bu yolla hem aşılır, hem de sahibinin sesi ve parmak iziyle sağlamlaştırılır. Karşılıklı yerleştirilen iki ayna gibi sanatla hayat, birbirlerini besleyip, birbirlerini yansılayarak sonsuza dek imgelerini çoğaltır.
Tıpkı insanın doğasında olduğu gibi, ilk çığlıktan bu yana sesin, sözün de varlığını sürdürme güdüsü vardır. Sanatsal türler, doğada bulunan canlı türlerini andırırcasına yaşamlarını, biçimlerine, formlarına borçludurlar. Kendilerini tanımlayan tür özelliklerini koruyup, değişen koşullara göre biçimlerini yenileyerek varlıklarını sürdürürler. Öykünün, şiirin, romanın, tiyatronun, kısacası sanatın günümüzde öldüğünü söyleyenlerin doğayı da, insan doğasını da yeterince tanımadıkları söylenebilir. “Varoluş” ile “kayıtları” arasında insanlık tarihi boyunca gelişen kopmaz bir bağ oluşmuştur artık. Sanat, bir varoluş sorumluluğudur.
Kim olursak olalım, nerede ve nasıl yaşarsak yaşayalım, hepimizin bir tek hayatı vardır. Herkesin ömrüne mühürlenmiş tek bir hayatı. Edebiyat ve sanat, bizi o biricik olan hayatımızın dışına çıkararak bize başka hayatların ve varoluşların kapılarını açar, bizimkine benzeyen ve benzemeyen öykülerle tanıştırır. Bizi başkalarının yerine geçirerek çoğaltır, ruhumuzu, aklımızı, iç dünyamızı zenginleştirir. Başkalarını tanıdıkça yabancı dediklerimize, öteki, hatta düşman bildiklerimize karşı duyduğumuz korkuları yeneriz. Edebiyat, dünyayı farklılıkların zenginliğinde, benzerliklerin ortaklığında buluşturup yeryüzünün dört bir yanına dağılmış insanları birbiriyle kaynaştırır. İyi edebiyat bize içgörü kazandırırken zevkimizi inceltir, ruhumuzu soylulaştırır.
İçinde yaşadığımız toplum barındırdığı sırlarla herkes için bir anlamda buzdağıdır. Gündelik yaşamın “görünür” kuralları içinde yaşarken, buzdağının bize “göründüğü” kadarıyla yetiniriz. İyi edebiyat bize bu buzdağının sırlarını açar. Sayfaların arasından vuran aydınlıkta dünyayı, hayatı, insan ilişkilerini başka türlü kavrar, o güne değin bize öğretilmiş, ezberletilmiş, dayatılmış olan olguları gözden geçirme, değerlendirme, sorgulama fırsatları yakalarız. Değişimin, dönüşümün, yenilenmenin, yerine göre kendini yeniden inşa etmenin kapılarına açılan fırsatlardır bunlar.
Bildiğiniz gibi öykü ve öyküleme sanatı, Batı’da ve Doğu’da farklı kültürlerin çeşitli ifade etme yollarından, anlatı biçimlerinden, farklı kurmaca tekniklerinden geçerek günümüze gelmiştir. Dünya öykücülüğünün XIX. yüzyılda ulaştığı modern forma gelene kadar kat ettiği yolun kuşbakışı bir dökümünü yapacak olursak, ilk akla gelen örnekler olarak, İlyada, Gılgameş Destanı, Mahabbarata, Bin Bir Gece Masalları, Decameron Hikâyeleri, Canterbury Hikâyeleri, İlahi Komedya, Dede Korkut Hikâyeleri, Şehname, Hoffmann’ın Masalları, Taşbaskısı Halk Hikâyeleri, Cenk Hikâyeleri, Edgar Alan Poe, Mauppasant, Çehov öykücülüğü sayılabilir. Biz, Emin Nihat Bey’in Müsâmeretnâmesi’ne vardığımızda, öykünün soyağacını üstüne simlerle işlenmiş bu adlar ışıtıyordu.
“Öykü gücünü yoğunluğundan alır”
Sanatın ve edebiyatın gücünü, önemini bunca vurgulamam boşa değil. Çünkü bugün kutladığımız “dünya öykü günü”, yazınsal metin değeri kazanmış öykülerin günüdür. Öykü her yerde vardır. Anlatılan, söylenen, rivayet edilen, aktarılan, uydurulan, yaşanan, hayal edilen, çarpıcı, sarsıcı ya da sıradan sayıma gelmez nice gündelik öykü arasında yaşarız. Ancak çağına uygun bir yaklaşım ve anlatımla iyi yazılmış öykülerin bükülmez direnci kendi zamanını aşarak geniş zamanlara ulaşır.Öncelikle bir düzyazı türü, bir anlatı sanatıdır öykü. Ama dönemine, yazarına, içinde var olduğu kültürel coğrafyaya göre zamanla farklı biçimlere evrilerek, disiplinlerarası ilişkilerle zenginleşerek kendi içinde çeşitlenmiştir. Çoğunuzun bildiği gibi bir ince kuyum sanatı olan öykü gücünü yoğunluğundan alır. Malzemesini seyrelterek, damıtarak, haddeden geçirerek saydamlaştırır. Ele aldığı olguyu içeriden aydınlatarak tözünün görülmesini amaçlar. Bu nedenle her iyi öykü, okurun alımlama ve algılama payı için ışık ve gölge dengesi sağlam kurulmuş doğru bir aydınlatma düzenine sahiptir.
“İyi bir öyküde hem şiirden hem fotoğraftan izler taşır”
Bazı öyküler olay aktarımına ya da olaysızlığa, deneme ya da röportaj tekniğine, atmosfer kurmaya ya durum yaratmaya yaslanır. Bazı öykülerse gözlem belgelemeyi, durum betimlemeyi ya da çeşitli tipler sergileyip portreler çizmeyi amaçlar. Bir olgu, bir izlek, bir düşünce ya da duygu etrafında çatılmış öyküler de vardır. Ama tümü de öykü sanatının doğası gereği okurda bir seziş, bir duyumsayış, bir uyanış yaratmaya çalışır. Kahramana ya da okura, bazen ikisine birden yaşatılan “aydınlanma ânı”yla, okurun algı düzleminde farklı bir kavrayış eşiği yaratmayı ümit eder.Öyküyü, damıtılmış bir yoğunluğa, yoruma açık anlam katmanlarına sahip olması nedeniyle şiire, yaşanılan ânı dondurup cilalayarak sonsuzlaştıran yanıyla da fotoğrafa benzetenler olmuştur. Sahiden de iyi bir öykü hem şiirin derinliğinden, hem fotoğrafın yaşamı belgeleme gücünden izler taşır. İfade sanatları dillendirilmiş hayatlardır. Öykü de gerçekliğini kendi iç kurallarından, malzemesini ise hayattan alır. Bu nedenle yaşadıklarımızı, düşlerimizi, hayallerimizi, duygularımızı, gözlemlerimizi, izlenimlerimizi metne mühürlenmiş sözcüklere emanet eder, yarınlara ulaşmasını ümit ederek sonsuzluğa bırakırız. 
“Öykü bir edebiyat kıymetidir”
İster varoluşun ontolojik sorunlarıyla boğuşsun, ister insan ilişkilerini ya da sınıf mücadelesini konu edinsin, edebiyatın kendisi özünde bir hakikat ve adalet arayışıdır. En ümitsiz, nihilist, kara ruhlu yazarın bile kaleminde saklanmış bir gelecek tasavvuru, bir yarın ümidi vardır. Öykü bir edebiyat kıymetidir.
Benim için iyi bir edebiyat okuru, aynı zamanda öykü seven okur demektir. İyi bir öykü düzayak açıklamalara indirgenemeyen, çiğ ışıkta dağılıp çözülmeyen kendine özgü bir büyüye sahiptir. Konusunu iyi bildiğimiz, kişilerini tanıdığımız öyküleri yeniden dönüp okuma isteğimizde o büyüyü yeniden yaşamak arzusu yatar. O büyünün içinde pek çok şey vardır: Dilin lezzeti, sözün derinliği, yaratılan atmosferin etkisi, ayrıntıların gücü, metnin sugeçirmez dokusu, hayal gücümüzü kışkırtan tasarlanmış boşluklar ya da sessizlikler, okurun algı sahasına bırakılmış, her okuyuşta yeniden anlamlandırılabileceği ipuçları… Kuşkusuz bu çeşit iyi bir öykünün tadına gündem takipçisi kitap tüketicileri değil, has edebiyat okurları varır.
Öykünün geleceği sözün geleceğidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, sözü, meselesi, estetik kaygıları olan edebiyat, insanın aklını, ruhunu zenginleştirmeyi, içini güçlendirmeyi, her tür karanlığına direndiği dünyayı güzelleştirmeyi ve okuruna ancak iyi edebiyatın verebileceği hazzı vermeyi sürdürecektir.
Dilerim ülkemin öykücülüğünde de yakın ve uzak tarihimizin gömülü kalmış hikâyeleri, sırları, yeterince dillendirilmemiş gerçekleri, seslendirilmemiş hayatları, yasak bilinmiş aşkları bundan böyle daha çok yerini alır.
“Giderken ardınızda bıraktıklarınız güzel olsun”
Öykücülüğümüzün köklü geleneğini bugüne bağlayan köprüde pek çok yazarın adı, yıldızı ışıyor. Geçmişten günümüze öyküleriyle elimizden tutan öncüleri, ustaları, zamanında kadri bilinmemiş kıymetleri şükranla anıyor, edebiyatın öykü takımadasında yıldızı parlayan genç öykücüleri dostlukla selamlıyorum. Dünya öykü gününüz kutlu olsun!
Güzel öyküleriniz olsun!
Okuduklarınız, yazdıklarınız, yaşadıklarınız güzel olsun! Günü geldiğinde, giderken ardınızda bıraktıklarınız güzel olsun!”
- Murathan Mungan, 14 Şubat Dünya Öykü Günü bildirgesi. (Kaynak: www.harfvolver.com) 

12 Eylül 2014

Ayhan Işık Belgin Doruk'u Öptüğü Zaman

masumlar ne anlatır yüzlerinde?
cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir?*


Beş altı çocuk yanyana dizilmiş bekliyordu. Yedi sekiz yaşlarında idiler. Gözün görebildiği yer çimenlikti. Sağ taraflarından küçük çağlayanın sesi geliyordu. Anneanneleri çamaşır pataklıyordu derede. Güneş çok sıcaktı, ama rüzgar sıcağı hissetmelerini engelliyordu. En küçükleri dört yapraklı yonca aramaya devam ediyordu çimenlerin arasında. Papatyaları elleri ile itiyor, otların arasını karıştırıyordu habire. Diğerleri sabırla bekliyordu. Hadi devam et dediler Canan' a; "Sonra ne oldu, hadi?" İçlerinde bir tek Canan' larda televizyon vardı. Her yaz sabırla onun gelmesini beklerlerdi yaylaya. Gelsin ve en son izlediği filmleri anlatsın onlara. Karşı yayla da televizyon varmış, dedeleri söz vermişti bir gün götüreceğine ama hiç götürmemişti henüz. Canan onların bu bekleyişini bildiğinden sahne sahne ezberlerdi filmleri. Sonra dedi; "Kocaman bir lokantada yemek yiyorlardı. İkisinin de kıyafeti çok şıktı. En köşe de oturuyorlardı. Ayhan Işık sandalyesinde biraz döndü. Çatalını bıraktı elinden. Eğilsene biraz, kulağına bir şey söyleyeceğim, dedi Belgin Doruk' a. Sağ tarafına doğru eğildi böyle, yanağı neredeyse yanağına değecekti, hafifçe çekinir gibi yaptı Belgin Doruk. Bir eliyle masayı tutuyordu. Bir eli boşluktaydı. Ayhan Işık'ta eğildi. Dudakları neredeyse yanağına değiyordu, kulağına doğru yaklaştırdı. Öylece durdu. Hiç kıpırdamıyorlardı. Ayhan Işık bir eliyle hafifçe saçını ittirdi." Artık rüzgar esmiyordu, çağlayanın sesi de kesilmişti. Canan da susmuş, onlara bakıyordu. "Eeee?", dediler. Tamam, devam ediyorum; "bir eliyle boynunu tuttu, iyice kulağına yaklaştırdı dudaklarını, bişiler fısıldıyor gibiydi, Belgin Doruk duyamayınca iyice yaklaştı, birden döndü Ayhan Işık dudaklarından öpüverdi." Hepsi omuzlarından ağır bir yük kalkmış gibi öne doğru eğildiler. Birbirlerine söylenmeye başladılar. Ben de büyüyünce öyle öpücem bir kızı, dedi biri. Ben kimseyle yemeğe gitmeyeceğim, dedi kızlar. Canan kulağına değen saçlarını arkaya atıyordu.


gelecek masalı; dinlendiriciliğinde nice uykuların uyunduğu
gün gelir siz de inersiniz duyarlığınızın beyaz atlı kır atından
bir masal devi karşılar sizi
-ormanınızın başlangıcında-
der ki: yolunuz işte buraya kadar!
anası, babası cüce olanlar,
gün gelir başkasının yoluna duran
dev olurlar*
(...) 

*Murathan Mungan, Jaguar

06 Eylül 2014

Yalnız Bir Opera

Yalnız Bir Opera

ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin

kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

(...)
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını

(...)
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

(...)
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak? 

(...)
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

(...)
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar

(...)
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir ise yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda

(...)
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen.
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.



Murathan Mungan


16 Ağustos 2014

Şiir & Şarkı

Dönmek


Dönmek, mümkün mü artık
Dönmek, onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek

Neresi sıla bize, neresi gurbet

Al bizi koynuna ipek yolları
Üstümüzden geçiyor gökkuşağı
Sevdalı bulutlar uçan halılar
Uzak değil dünyanın kapıları

Neresi sıla bize, neresi gurbet
Yollar bize memleket

Gitmek, mümkün mü artık
Gitmek, onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek
Rakılı akşamlar, gün batımları
Çocuk gibi ağlar yaz sarhoşları
Olmamış yaşamlar, eksik yarınlar
Hatirlatir hersey eski asklari

Neresi sıla bize, neresi gurbet
Yollar bize memleket

Murathan Mungan

Şiir, Derya Köroğlu tarafından bestelenmiştir ve daha çok Yeni Türkü grubunun şarkısı olarak bilinir. Ben Yeni Türküden dinlemeyi hiç tercih etmem. Şiiri, dingin bir ses ve muhteşem bir yorumla şarkı biçimine dönüştüren Hümeyra'dan dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim. (sanırım beş kez dinledim şimdi.) Nedense youtube'tan bulduğum kopyasını buraya eklediğimde başka bir versiyonu çıkıyor. Siz -hümeyra-dönmek- yazarsanız çıkacaktır. Bir dizinin klibi eşliğinde çıkıyor.(hırsız-polis dizisi)

Ne zaman bir otobüse binsem bu şarkıyı dinlerim kafamda... Hep bir tren yolcuğunda dinlemeyi hayal ediyorum, henüz kısmet olmadı, olur inşallah.

not-1) Şarkıyı ve şiiri hatırlatan sevgili blogger; Şenay Benderli 'ye teşekkürü borç bilirim.

not-2) Bugün harflerin üzerine şapka yapmayı öğrendim bilgisayarın klavyesinde. Çok mutluyum. İşte; âôûêÂÎÂÎ. Öğretene selam olsun...
Yalnız her harfe olmuyor. Z' ye kadar olmasa da biraz denedim. İnsan on kere yaşayıp ölse, yine de şu hayatta bilmediği bir şey kalır. En azından bunu bilerek ölmesi en önemlisi sanırım.

28 Haziran 2014

Şiir: "Terastaki Havlu"

Terastaki Havlu


Aynı terasa açılıyordu yan yanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda. 
Akşam üzerileri karşılaşıyorduk, ortak duş, ortak mutfak, çekingen bir selamlaşma.
Aynı terasta yan yana kuruyordu çamaşırlarımız, bu ürpertiyordu beni; acemi, tutuk bir kaç sözlük eşliğinde beyaz şarap içerek aynı terasta seyrediyorduk gün batımını, bu da ürpertiyordu beni. 
Işığın azalan şiddetinde yan yanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu birbirine. 
Elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında, sahildeydik ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda. 
Sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu. 


Pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi, günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda. İkimiz de yalnızdık ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak sahil kasabasında. 
Oysa güneşin batışını izlemek gibi kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler. 
Birbirinden kamaşmaya başlamıştı tenlerimiz dokunmasan da yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü aramızdaki çekim. 
Tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara.

 
O akşam terastaydık gene.Gün çoktan batmıştı. Çamaşırlar asılıydı uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları.

Nedense her zamankinden başka bakıyordun bana. 
Sonra usulca dedin ki: 
'İlk kez bir erkeğin tenine dokunma isteği duyuyorum içimde.' 
Benim için yaz başlamıştı. 
'Dokun öyleyse,' dedim. 


Sustun. Uzun uzun baktık birbirimize. Kendine nasıl karşı koyduğun okunuyordu yüzünün derinliklerinde. Sonra hiçbirşey söylemeden usulca kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını. Saatlerce orada, gecede ve o terasta kaldım. 
Sabah uyandığımda odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin baktım.Yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgârda. 


Bir daha hiç rastlamadım sana, hiç bir yerde hiç bir yazda. Düşünüyorum aradan tam on üç yıl geçmiş. On üç yıl önce içinde uyanan isteğin anısı saklı duruyor mu sende? 

Birden adını hatırlamadığımı farkettim bu şiiri yazarken, ama terasta çırpınan havlunun rengi hâlâ gözlerimin 
önünde. 
On üç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde neden ansızın aklıma düştüğünü sordum kendi kendime. Sonra anladım: 
Bir aşk birçok aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde.


Murathan Mungan

24 Mayıs 2014

Kavaklar...

İstersen Hiç Başlamasın


İstersen hiç başlamasın
Bu hikaye eksik kalsın
Onca yaraların ardından
Yeni bir aşk yaratamazsın...

Örselenmiş bir çocukluk
İşte benim bütün hikayem
Kaç sevda geçse de yüreğimden
Bu yıkıntıları onaramazsın...

İstersen hiç başlamasın
Geç kalmışız birbirimize
Yanlış kapılarda geçmiş bunca yıl
Dönemeyiz artık ilk gençliğimize
İstersen hiç başlamasın
Söz verelim birbirimize... 

- Murathan Mungan


17 Mart 2012

Sayıklamalar V

İnce L, Lalena

Eski sular, 
silahsız akşamlar, erken vurulmalar 
sığırcıklar ötüyor bir yerlerde 
gün düşüyor çılgın bir portakal gibi 
bir yolculuk defterinin içine 
tundraların gizlediği izlerden 
Bak yine eşiğine geldim 
İnce L, Lalena 
izin ver inine sokulayım bu gece 
Bak safkan geldim gittiğim uzaklardan 
Yaşadıklarım işlememiş hiçbir yerime 


şuracıkta kıvrılayım, teninin tarçın gökleri altında temiz bir çarşaf 
ser; beyaz, yumuşak bir yastık rüya istemem sobanın üzerinde 
kaynayan çaydanlığın huzurundan başka köşedeki mindere otur 
eski günlerdeki gibi, usul sesle bir şeyler anlat bana, bana bir 
şeyler söyle 
herşey eskisi gibi olsun 
ben hiç gitmemiş olayım 
sen evlenmemiş ol, ölmemiş ol Lalena  

...
İnce L duruyor mu şarkının kaldığımız yerinde? 
Orada ol 
Evlenmemiş ol Ölmemiş ol 
Hiçbir şey olmamış olsun sana 
n'olur n'olur n'olur Lalena ...


M.Mungan

16 Ağustos 2011

Kadırga...

Birbirimizi yaralarından tanıdık
dışı korsan, içi iç denizlerde yaşayan çocuklardık
konuşamadıklarımız bir bulut kalınlığında
duruyordu aramızda
oysa konuşsak yada dokunsak birbirimize
çekip gidecekti içimizdeki o korkunç noksanlık
batık gemilerin deniz diplerini saran
umutsuzluğu vurmuştu yüzümüze
birbirimizden ve aşkın keşfedilmemiş gizlerinden
ürküyorduk
bir definenin ikiye paylaştırılmış haritasında
bilmeden
birbirimize doğru ilerliyorduk.


M.Mungan


Ç. 01/07/1996


Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar
Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak
Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir
Birazdan akşam olacak sevgilim
Bütün heybetiyle akşam olacak
Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda


Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi
Bildiğim bir şey varsa
O kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi
Unutup birden zamanı ve yeri


E.Cansever


Ç.20/08/1996


Ah Gece-ana : Koynun
nasılda kalabalık.Buluşuyor
yitik çocukların gölgesinde zeytinliğin
Bir oluş ve ayrılış tebessüm ve gözyaşı.
Gül ve toprak : Gizin
kapandığı ve açıldığı yer.


A.Oktay


Ç.10/07/1996

31 Aralık 2010

Yedinci Lanet

Uğruna öldürdüğüm gözlerimin
Elinden olsun ölümün
Sonsuzluğun lanetine uğra
Öldükten sonra bile kapanmasın gözlerin
Umutsuzluğun karanlık çukurunda
Ölümün karanlığıyla gör dünyayı
En kanlı vahşetten
En ince zulme varana dek
Şahidi olmadığın hiçbir eza kalmasın
Irağındaki felaketler bile
Ayan olsun gözlerinin önünde
Hayallerinse göremediklerinin kahini olsun.
Unutma hiçbir şeyi
Her şeyi şimdi gibi hatırla
Hafızanın kudreti bedbahtlığın olsun
Geleceği gör, felaketi sez
Gözlerindeki kehanet mutsuzluğun olsun
Çıplak yara gibi kal
Hiçbir acıya alışma
Hiçbir zulmu kanıksama
Her şeyi tekrar ve tekrar gör yeniden
Görmek cehennemin olsun...



M.Mungan "Geyikler ve Lanetler" 


Yeni yılın kutlu olsun Aze...

11 Nisan 2010

Öteki Mithosu

göze alırsanız eğer
kırılır
dağılır aynadan
sandığınız resimler
sözcükler kalır geriye
cam kırıklarına saklanmış
az ışıklı odalarda sözcükler
Ayna: anlam ve görüntü için sırlanmış kiler
bulur çıkarırsınız bir yerlerden
daha bulurken kararırsınız
çok önce öğrenmiştiniz: Bedel
özlenir ve kalır geriye
gerekenler

Sonra bir gün
Sizin için bir gün
Tehlikesiz, eski bir harita gibi
uyuttuğunuz aynaların tozunu silerken
elinize batar
bir zamanlar yaranızı kanatmış sözcükler
olaylar silinmiş, adlar unutulmuş, belirsiz bir geometride
yerini bir türlü bulamaz kişiler, ilişkiler
yalnızca bir duygu
dipdiri bir acı çok eski tarihli bir çağrışıma eşlik eder
bu nedir ki, yıllar sonra, telâşsız bir gün, ömrümüzün durulmuş
bir mevsiminde, içinizin kazınmış yerlerinden
ölümcül bir ağrı ansızın geri teper

Eğilip bakarsınız aynaya
Siz çoktan gitmişsiniz
Yerinizde sözcükler
Böyle zamanlarda sözcükler
Bütün bir hayatın yerine ikâme eder

Sözcükler.Tutmamış ömürlerin teyel yerleri
camlatılmış kelebekler, kurutulmuş akrepler gibi
başkalarına kaldınız
bir zamanlar sanmıştınız ki hayat
kitaplardan ve sözcüklerden geçer
kendinizi eskiten oyunlara daldınız
örneğin uzun tutulmuş bir önsöz yüzünden
kitaba geç kaldınız
Ki 'hayatınız' su içinde birkaç roman eder
Sözcükler.Büyülenmiş, içi doldurulmuş, bekletilmiş, kullanılmış,
anlamı çoğaltılmış, yani sizin
yerinizi bekler, diye
öğrendiğiniz
Bütün sözcükler yaşamı çaldı sizden
Aynadaki sandığınız şimdi bütün hayatınızı temellük eder

Bilirsiniz
aynalarla konuşur çok odalı evlerde büyüyenler
düşün yerine ayna
anların, durumların, duyguların yerine
sözcükler
masalın en iyi yani yeniden söylenebilmesidir
söylendikçe büyülenirler
birleşir nehirler, dağlar yer değiştirir, tılsım ve tehlike
çığ ve lâv, kılıç ve ipek, coğrafya ve tarih yeniden keşfedilir
ışığın kırılma yerlerinden geçerken
sırlanır yüzlerin kuytu yerleri
gümüş bir alaşımdır ilk imge: sınır ve melankoli
yani bütünlük ve binbir gece
ışıksız aynanın yalnız
olduğunu böyle öğrenirler
bir gün bir ışık sızar bir kapı aralığından
giz ve ihanet ödeşir
düş erir.masal biter.büyü tutmaz sözcükler
Görülmüştürler.
erken parçalanır çok odalı evlerde büyüyenler

Ya da böyle sağlamlaşırlar belki
her parçası kuzey yıldızıyken dağılmış aynanın
yola düşüp, yoldan çıkıp
hiçbir şeyi unutmadan, her şeyi yeniden öğrenirler
aynayı, mithosu ve ötekini
yeniden düşünmeye
erken gecikenler

ayna, mithos ve öteki
özgeçmişin vazgeçilmez elementleri
Ayna.Anayurdu ayna hepimizin.İçinden çıkıp kavuştuk dile
ve eyleme geçtik, ve kendimizi sınadık
ağır taşlar koyduk kişiliğimizin köşelerine
yani kendi kanunlarımızı varlığımızın yerçekimine
bilmeden ve böylelikle bütün yolcuları yasakladık kendimize
kırılmıştı sözcükler, parçalanmıştı ayna
anladık imgemizin yalnızca bir kovuk olduğunu
ve bunu öğrenmenin göçünde
dağıldık kuzey yıldızlarına
Şimdi uzak yollardan ve uzun maceralardan sonra yeniden
dönüyoruz
ülkemize, kimliğimize; imgemizi orada bıraktık
imge oyunlarını da
bırakarak yaşlandık birçok şeyi
Bırakmayı kabullendiğimiz günden beri.
ağır yalnızlıklardan geçtik, ödeştik kendimizle
bir uçtan bir uca savrulurken onca şey harcadık hiç
düşünmeden
oysa hâlâ ayrıntılar ve ayrımlar arasındaki
yollar kapalı bize

olgunlaşmakla göze aldığınız birşeydir bu, ya da düpedüz
yaşanmakla, umudun bazı çeşitlerinden boşanmakla, gelecek
için bunca zaman taşıdığınız birçok yükü atmakla
adına ne derseniz deyin, göze aldığınız birşeydir bu
yani başlar bir gün
sizin için bir gün
geç kalmış yüksek sesli soruların dönemi
sürçmeye başlar Dil sandığınız tekerlemeler
gündeme gelir yeniden
değişik çağlardan ödünç alınmış bilmeceler
gizini çözersiniz
kendiniz için kurduğunuz bütün Serüvenin
yaşlanmayan ve gerçekleşmeyen portrenizin
tozu alınmamış her şey yalnızca geçmişi yineler

sfenksi kendini sorulamış bunca yıl
tek kişilik korosu yanıtlamış
paradoksları kullanmayı hayatı anlamanın yolu sanmış
okuduklarından artıp, okuduklarına kalmış
göze aldığınız birşeydir bu
aynada portre, mithosda serüven, ötekinde giz
saklı dururken
yolculuklar taşımaz sizi hiçbir yere
Bunu çok önceleri öğrenmeliydiniz

oysa oturduğunuzda soruların başına, kaç saatiniz vardı?
ölecek ve yetecek
kaç saatiniz?
Zaman'ın saydam sırrı portreyi aynadan ayırmaktaydı
Başlangıçtı.
kazılarda eksilmiş bir kabartma gibiyidi imgeniz
sözcükler örselenmiş, aynalar pantimento
çıkmaz sokaklardı adresiniz.sığındığınız kalelerde birer birer
eksildiniz.
Çekip gidiniz buralardan.Her yaşın uçurtmaları vardır
birinin ipini çekiniz
şimdi gözlerinizin ermediği bir yerden yeni bir ufkun başladığını göreceksiniz

çok yaşar, çabuk ölür, ilk tuttuğu sipere tüm bir hayatın kalesini
inşa edenler
ayna silinir, mithos biter, gider öteki
kitaplar yalnızca ölümü erteler
yaşam çıplak.siz giyinik.Utanırsınız
kuşandığınız kavramlar kullanılmaz silâhlar gibi sizi terkeder
Öteki: çoktan eskimiş bir metafor, Dostoyevski'yi
ve onu izleyen sonrakileri anımsamak neye yarar şimdi?
Geçmiş bizi bırakıp gitti
O kadar çok şey öğrendik ki,
kendimiz için bile bir klişeyiz artık
En çok buna katlanamıyoruz
Farkındayız.Ve çürüyoruz.
Hepimiz artık gençliğin bizi terkeden kuşağındayız
Eğer göze alıyorsanız bu kadarı da size yeter
yedi renk, taze su, parlak ışık
her zaman yeniden okunacak bir kitap bulunur
öğrenilecek yeni sözcükler
durduğunuz yerde, her yere aynı mesafeden bakıyorsunuz
buraya geldiyseniz eğer, daha ne istiyorsunuz?

M.Mungan

14 Şubat 2010

Ödünç Hançer Öldürmez Beni

ödünç hançer öldürmez beni  
bir küfür gibi kara
kayış dilini ver
binlerce kez açıklasam 
dilini çözemediğim ihanet
gel bir daha bende dene kendini
ne sen öldürebiliyorsun beni bu cenkte
ne ben yenebiliyorum seni
yazıldığın mevsime çok su ver kendi izinden
giden yolları suçlarından arındır
arkanda kaldı seni ilerde bekleyenler
unutkan şiirler, kopmuş alıntılar
hiçbir zaman kullanamadığın hatıralarla
kendine yazdığın yaşam öyküsü!
ah, bu kadar aşk herkesi yanıltır
gelme üstüme
boşalmış yeminlerin bileği
ben sandığın sözcüklere vuran aksimdir
ödünç hançer öldürmez beni
ya başka bir silah seç kendine
ya bırak başkasının ellerine
ölüm aşkın işidir
kork benden sevgilim
ahretin olurum senin
bu kadar çok seven öldürmesini de bilir
ben seni
çok yanılmış kalplerin sağlamlığıyla sevdim
gücümdü güçsüzlüğüm
ey, izini sürdüğüm ruhumdaki kara gölge,
büyüttüğüm oğullarımı bir bir elimden alan hayat
yanıltma beni, beni bana yakıştır
son darbeden önce ilk sözü söyleyemeyen!
kolay değil ödenmiş hayatın katili olmak
kör eder hançerini içimin gücü
ölümü göze alan yaşamasını da bilir.
 
M.Mungan

10 Şubat 2010

Jaguar

masumlar ne anlatır yüzlerinde?
cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir?
içimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm?
bu boşlukla nereye dek gidilebilir?

umutsuzluk bir karanfildir, yalnızca bir karanfil
hangi masaya yerleştirilirse o masanın rengini alır,
ve bir masanın iki ucunda duran o mutlak uzaklıktır.
kapanı olur o rengin, sahibini izler jaguar
adımlarıyla ormanlar geçer içinizden izdüşüm hızıyla

kendimizin karartma saatleri:
ormanlar gözükür
ışıklarımız kısılırken
yüzümüze vuran çocukluğumuzun
kabartma resimlerinden
ve kitap sayfalarından edinilmiş geçicilikler,
zorlanmış incelikler,
umutsuzluğun kolladığı gerçeklik duygusu,
buzulu çözülmemiş inançlar,
tapınmalar; kurcalanmış içtenlikler,
saplantının sayrılı yörüngesinde durmadan dönen izlekler,
çağın bizi kuşattığı değerlerden uzak kalamayan
-yerleştirildiğimiz- gündelik metinler,
kişiliğimizin teorik ikliminde yeniden-üretim'in
karmaşık sorunları,
gündemimizde maddeler maddeler maddeler
algılarımızın coğrafyasına mutsuzluk pahasına
kattığımız şeyler
oysa bilirsiniz yaşamın ivmesini:

gelecek uzun sürer !

gelecek masalı; dinlendiriciliğinde nice uykuların uyunduğu
gün gelir siz de inersiniz duyarlığınızın beyaz atlı kır atından
bir masal devi karşılar sizi
-ormanınızın başlangıcında-
der ki: yolunuz işte buraya kadar!
anası, babası cüce olanlar,
gün gelir başkasının yoluna duran
dev olurlar
hangi insan sonuna dek şair kalabilir ki?
kırık vezinli şiirlerde gizlenirken o anatomik hayvan
ormanı bırakmıştık ya masanın başında
akşam vururken karanfile
duyarlığımızn şamdanları tutuşurken
ve usulca çıkagelirken deniz
kıyısındaki her masaya hüzün
eğilip kulağına fısıldamıştım o şarkıyı:
-naim böyle yazacaktı öyküsünü-
herkesin aşkında vardır gözüm!

arabesk bir muhabbete doğru yol alırken
yahya kemal'in, fikret'in, haşim'in şiirleri,
nedense osmanlıca yazmaktan söz açmıştı biri
-oysa masadaki karanfili bile fark etmemişti daha-
"osmanlıca dediğin nedir ki, bir imla üzre gurbete
çıkmaktan gayrı"

demiştim
karanfilin gözleri gözlerime değmişti
bir minyatür ikindisiydi.
sonra başa dönüp, masumlar ne anlatır yüzlerinde?"
diye yinelemiştim.

jaguarı uyandırılmamış ne çok masum sevmiştim
ne kadar çok sevişmiştim
beni sevdikçe kendini tanıyan
benimle seviştikçe bedenini yurtsayan
ne çok anı edinmiştim.

oysa başlangıçta bir avuç küldü,
yüreğimizin balçığında bekletilmiş bir avuç kül,
artakalmıştı biz çok küçükken çıkmış orman
yangınlarından,
davranışlarımıza eşlik eden
(çocukluğumuza saklanmış)
nice duygudan
öldü sanılan

sözcükler denenmişti. sevgi de.
tartışmak, benimsemek, karşı çıkmak.
ve asıl anlatılmak istenenin önüne saklanmak hep.
şimdiyse

jaguar geziniyordu aramızda;
suskunluk başlamıştı
herkes birbirine nefretini anımsamaya çalışıyordu
bellek yoklanıyordu
bozgunlar, yıkımlar, ihanet yerine geçebilecek kimi
ayrıntılar

zehrin şizofrenik bilinci
masanın etrafı çoğalıyordu
şimdi hiçbir karanfil yetmiyordu hiçbir uzaklığı
tanımlamaya
bütün tanımları altüst ediyordu içimizde beklettiğimiz
jaguar
çıkageliyordu delirmenin ateş hattından
çıkageliyordu umutsuzluğun büyülü ideolojisi intihar

bir öte-masalda kendine yer açan
cüceler, devler, pelerinler, kuleler, şehzadeler
umutsuzluğun bir yaşama sevinci olması epeydir
düpedüz yaşanırken sanrıl ilişkiler
biliniyordu, birbirinin yarasını görmeden dost
olamayanların,
birbirini acısız, ağrısız sevemeyenlerin
duygu sarkacındaki tetik tutkusu
ve her ilişkiye av borusuyla girenler
kimse kimseyle hiçbir şeyi paylaşmıyordu nicedir,
bir hastalığın birlikte yaşanması isteniyordu yalnızca

her yara bulaşsın diye gösteriliyordu bir başkasına
büyük ve ulu korolar katılıyordu
kurbanın kıyıcılığını anlatan tragedyalara
sessizlik zıpkındı yalnızca. sözcükler mızrak.
böyle zamanlarda hiçbir şey anlatmıyordu ne konuşmak,
ne konuşmamak.

karanfil diyelim masanın rengine benzemekten çıkmıştı
epeydir
yalnızca pörsük ayrıntısıydı kırık vazonun
-vazo sahiden kırıktı, akşama, o masaya çok
yakışıyordu-
artık her şey yalnızca bir zamanlama işiydi
rakılar buğulanırken denizden
izin isteyip ayrıldım hepinizden
işte olmuştu. artık sevecektiniz birbirinizi
herkesin jaguarı beni izlerken

oysa ne kahraman, ne kurbandım ben
masanın dirliğini korurken,
küçük bir hesap yapmıştım ben de
jaguarımı yanıma almış, ormanımı bırakmıştım size
biliyordum çıkamayacaktınız içinden.

M.Mungan

31 Aralık 2009

Yedinci lanet,

unutma hiçbir şeyi
her şeyi şimdi gibi hatırla
hafızanın kudreti bedbahtlığın olsun
....
çıplak yara gibi kal
hiçbir acıya alışma
hiçbir zulmü kanıksama
her şeyi tekrar ve tekrar gör yeniden
görmek, cehennemin olsun

M.Mungan

Yeni yılın kutlu olsun...

20 Aralık 2009

İki Bıçak.

İki Bıçak seç kendine
Biri yaralamak için
Biri öldürmek
Pusu kur gözlerinin
Karanlık gölgesine
Biri sevmek için
Biri ihanet
İki yürek seç kendine
Biri yaşamak için
Biri gizlenmek
Bir korkak,bir kaçak,bir firar
Kaç kişisin sen sevdiğim
İçimdeki bıçak bir kere daha dönüyor
Olduğu yerde.
Kalırsan sel basar yataklarımı
Gidersen uçurum çiçekleri açar kalbimde
Kimi zamanlar olur Sevgilim
İki bıçak bile yetmez birtek ölüme.

M.Mungan