İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2026

Haso


Hasan A. ve Hasan A. telefonumda aynı isimden iki kişilerdi. Biri akrabam biri iş yerinden arkadaşım. İkisinin de aynı köyden olmaları nedeniyle isim ve soy isimlerinin benzer olması şaşırtıcı değildi ama  akraba da değillerdi, enterasan. Bana denk gelmeleri ve benim onları nasıl kaydedeceğimi dakikalarca düşünmem asıl traji-komik olandı. Takıntılı bir insanım evet. Eski eşim dahil herkesi telefonuma isim ve soy ismiyle kaydederim. Bunlardan istisna olanlar; annem ve yeğenlerim. Kardeşlerim de aynı şekilde, hatta evlilik soy isimleriyle birlikte kaydediyorum onları ve arkadaşlarımı da. Neden; çünkü onların isimleri bu. Yeğenlerimi de çocuk oldukları için, ayşecik, fatmacık, arascık şeklinde süslü kaydediyorum. 
Hasan A.'lardan biri öldü, akrabam olan. 55 yıl boyunca bir hafta gece bir hafta gündüz çalıştı. Gece uykusu nedir bilmedi desem yeridir, keşke zamanında kendisi de bunu kendisine deseydi de başka bir iş bulabilseydi diyeceğim ama o zaman kim size bana ekmek pişirecekti fırınlarda da alacaktık... Fırın işçisi böyledir, sabahları sıcak ekmek kokusu için gece sabaha kadar çalışır, gündüz sosyal hayatından geri kalmamak için az biraz uyur, uyuması gereken zaman değildir kesinlikle bu, sonra da tekrar akşam üstü fırınına geri döner. Çok iyi bir ustaydı. Öyle böyle değil. Siz pidesini yemeden ölmüş olması büyük şanssızlığınız... Emekli olduktan sonra Ramazan ayı gelmeden fırın sahipleri, "Hasan usta bizimlesin demi bu Ramazan, bak kimseye söz verme ha! diye diye kapısını aşındırırlardı... O kimseyi kıramaz ama aklında zaten olan dostu için geçen seneden söz verdim deyip geçiştiriverirdi... Hep parasızdı... 55 yıl. Dile kolay 55 yıl nerdeyse gece uykusu nedir bilmeden çalıştı ama değil 55 bin 25 bin türk lirası emekli maaşı almıyordu. Hani derler ya fakir geldi fakir gitti. Derler mi sahiden... Severdim Hasan eniştemi. Ziyarete gittiğim bir seferinde evlerinin oradaki rus pazarına gidiyorum ben dedi. Gitti geldi baktım elinde şekilsiz pek de sevimli olmayan ama sedef kaplamalı havalı renkli bir kolye var... Parası yoktu bilirdim, muhtemelen o kolyeyi de "sonra veririm abi" diyerekten aldı. Ben gelmişim ya uzaktan, illa bir hediye alacak... Teyzemi, karısını kaçırmış karşı köyden. Arada ırmak var. Yahu siz o ırmağı gece vakti nasıl geçtiniz iki genç!, hep sorduk hep güldü, "yazdı kızım, su azdı" diyerek. "Yazı mı beklediniz?" derdik biz de ama o, "yok yazı değil fındığın bitmesini bekledik deden daha az sinirlenir hiç olmazsa dedik", derdi... Dedem çok sinirlenmiş yine de. "Nerden gördü bu fakir bizim kızı yaww", diye diye aylarca konuşmamış... Öyle zengindi ki eniştem... Benim gördüğüm 30 yıl onların bildiği 60 yıl boyunca bir kere olsun ama gerçekten bir kere olsun kaşını indirmemiş teyzeme... Nasıl kızardı Teyzem, nasıl dır dır ederdi başına dikilip. Tek duyduğumuz "sus Seyhan, Seyhan sus..." Ne teyzem susardı ne Haso başka cümle ederdi.
Telefonuma gelecek olursak ben yine iki aynı isimden kişiyi telefonda taşıyorum. Haso'nun hattını teyzem kullanıyor. Teyzemin telefonu yoktu, hep fakir bilindiler çünkü... 

26 Ocak 2026

Yazıyorum

Dün gece rüyamda yazı yazıyordum. Yazarken yazmayı ne kadar özlediğimi düşünüp ne yazdığımın aslında hiç de önemli olmadığını sadece düşüncelerim ve ellerim arasında gidip gelen kelimelerin akışını nerdeyse fiziksel olarak hissettiğimi, bu akışın uyumunu özlediğimi, kelimeleri yerleştirmek, dağıtmak ve yeniden düzenlemekten ne kadar keyif aldığımı hissediyordum. Anlatacak ne çok şeyim olduğunu ama neden yazmaya başlayınca çoğunun önemsiz hatta anlamsızlaştığını düşünüyordum. Sadece C. geliyordu aklıma bir kıskançlıkla hatta, nasıl da günlük, haftalık, aylık programlarla yazıyor ve buna yemek içmek gibi bir güdüyle zaman ayırıyordu. Ne mutlu O'na. Ne güzel okumak... 

Rüyamda yazarken bir ana fikir ve hikayem de vardı, sanmayın ki amaçsızca sıralıyordum kelimeleri; korku filmlerinde sis perdeleri arasından geçen insanların el yordamıyla yürümelerini andıran çekinen kelimelerle hareket etmiyordu ellerim. Aksine güneşin ilk ışıklarının vurduğu bir göle tepeden hayranlıkla bakan, gölü ve etrafındaki ormanı ve renkli çayırları, aldığı derin nefeslerin şükranlığıyla izleyen bir bilincin canlılığıyla  yazıyordum. Ancak konuyu ne yazarken ne de şimdi hatırlıyorum. Yap-boz parçaları gibi masaya, ayaklarımın yanına, kafamı çevirdiğim her yere dağılmıştı. Minik'in âlâ ciddiyet akan ama benim sesli güldüğüm bütün davranışları, ülkenin gündeminde düşmeyen, kaygı ve takıntılarımı besleyen haberler, dostlarımın vefasızlıkları, yeni tanıştıklarıma gösterdiğim soğuk yanlarım ve izlediğim diziler, filmler... Ne yazarsam yazayım kalbimde bir gülümseme ile yazıyordum. 

Ancak sabah oluyor, iş ekrana bakıp yazmaya geliyor, açıp açıp kapatıyorum ekranı. Bomboş görünüyor ekran, tıpkı olduğu gibi. Tıpkı camdan baktığımdaki gibi, tıpkı sabahları gözümü açtığımdaki gibi. 

Bu senenin ilk günü, Kadıköy, İstanbul 

29 Ocak 2020

Biliyorum

Biliyorum, gün gelecek insanlar birbirlerinin ne söylediğini değil söylemediğini merak etmeye başlayacak. Sustuğumuzda birbirimize, ne yaptığımızı, ne düşündüğümüzü bulmaya ve onları yaymaya yarayan sosyal medya araçları icat edeceğiz. Hepimiz her gün gördüğümüz yüzlerce kişinin "mutlu", "üretken", "yiyen-içen", "gezen", "alan-satan", "sevişen", "üzülmüş", "aşık", "evli", "seksi", "yakışıklı" "çekici" hallerinin dışında nerede ne halt ettiğini ve düşündüğünü deli gibi merak edeceğiz. Biliyorum, çünkü bir gün aslında söylemediklerimiz olduğumuzun farkına varacağız. 

26 Ocak 2020

Yaşam Sevgisi Bir Kültürdür

Tıpkı çiçek sevgisi, tıpkı müzik sevgisi, tıpkı yüzme sevgisi gibi… Bu sevgi ya vardır, ya yoktur. Böyle bir sevgi pekişmemişse; orada insanlar, ne yaratıcı bir yaşama, ne sağlıklı bir aşka, ne keyifli bir yücelmeye fazla kulaç atamazlar. Kafası yarım kesik bir horoz gibi, çırpınır, bunalır, önüne geleni suçlar; ne istediğini, ne aradığını, daha doğrusu ne halt edeceğini bir türlü tam kestiremez ve kendilerini de, canım yaşamı da ziyan zebil ede ede, sönüp giderler.
Yaşam sevgisi; enerjinin, yaşam zevkini kuşaklar boyu ortaklaşa yoğurmasından oluşur.
Enerji yoksa orada sadece kurnazlık vardır. Kurnazlık da, yaşam sevgisiyle yaşam zevkinin en amansız celladıdır.
- Çetin Altan, Limonata ve Rafadan Yumurta, yazının tamamı

08 Ocak 2020

Ne olur?

Geçmiş bugünü ele geçirince geleceğe ne olur?

06 Ocak 2020

Görmek ve Hayaller

Küçükken kurduğum hayalleri hatırlamıyorum. Dahası küçükken hayal kurduğumu da hatırlamıyorum. Küçükken hatırladığım şeylerden biri; büyük olduğum. Bir diğeri; bir gün büyüyeceğim. Bazı anlar şarkıcı olma hayali kurduğumu az çok hatırlıyorum. Büyüyünce bir mesleğim olacağını hayal ettiğimi net olarak hatırladım şimdi. Fakat bu hayalden çok, bir düşünce, daha ziyade hayatım için bir koşuldu. -Dolayısıyla bu bir hayal sayılmaz.-
Evet, rahatlıkla söyleyebilirim ki hayal gücü geniş bir çocuk olmadım hiç. Benim dünyam gördüklerimden ve görme ihtimali gördüklerimden ibaretti. Şöyle ki; bir çocuğun elinde bir oyuncak gördüm diyelim. O zaman ben çocuklara oyuncak alındığını düşünür ve bir oyuncak hayal etmeye başlardım. Ayakkabılarımı malumunuz annem seçerdi. Bir seferinde bir çocuğun ayağında dizlerine kadar uzun siyah bir çizme görmüştüm. O zamanlar kar çok yağardı Karadeniz'e. Bir kaç hafta uzun siyah çizme diye mızırdandığımı hatırlıyorum. Sonunda annem almıştı, üstelik bana sürpriz yapmıştı. Bir sürpriz hatırladığımda onu bilirim hâlâ. Bir haritaya bakarak bir yerlerde olmayı, bir denize bakarak kayığım olmasını, bir ağaca bakarak çıkabilmeyi hayal ettiğimi hatırlamıyorum meselâ hiç. Ta ki gidene, binene, çıkana kadar ya da yapabilenleri görene.  Bununla birlikte küçüklükten bu yana sürdürdüğüm başka bir şey var. Çok kolay inanırım. İçimde, söylenenlere ve olacaklara dair korkunç saf bir inanç vardır. Mesela biri biri hakkında bir şey dese bir başkası ilk "yok canım yalandır", diyebilir. Ben bunu bir kaç dakika düşündükten sonra derim.İnancın, kendi içimizde büyüttüğümüz bir şey olduğunu söylüyorlar Ahlat Ağacı'nda. Öyleyse inanmak istemekten kaynaklı bir inanış olabilir bendeki. Hayallerden beri bu benim inanç meselesine bakarsak, benimkisi düpedüz kolaycılık olmalı. İnanmak düşünmeyi gerektirmez çünkü. Meselenin en kötü yanı, inanmak kendi iç gözümüzü kör eder öncelikle. Kendimize bakışımızı bulanıklaştırır ve  yanlış yaptığımızı, yanlış yerden hatta belki yanlış yere baktığımızı görememize sebep olur. İçinde bulunduğumuz durumlara olan körlüğümüz nasıl olması gerekliliğini de karartır. Sözün özü şimdilerde inanmak meselesinin iyi bir şey olmadığına kanaat getirdim.

01 Ocak 2020

2020-1

İyi başlamadı bu sene. Hiç hem de. Ne hissettiğimi bile bilmiyorum. Koca bir boşluk? Ya da koca bir taş bir yerlerime oturtulmuş, kıpırdatmıyor beni. Olan biten de ne ki? Hiç... İnsanlık hallerinden biri, o kadar. Benim de dahil olduğum hatta. Minority Report filminin finalini bilir misiniz? Seçebilmeyi anlatır. Bu kadar kaotik, manipülatif, insanın kendi olmayı ve kendini bilmeyi ölüp gitmeden öğrenmesinin neredeyse imkansız olduğu hayat şartlarında, "seçmek" ne mümkünse onu anlatır işte. Oğlunu öldüren katille karşı karşıya gelen bir baba, ne yapacağını seçeceği andadır.
Karşısındaki katildir. Ve eğer onu öldürürse kendisi de katil olacaktır. Herkes kendi yaptığından sorumludur. Bundan sonrasında olaylara göre söylenecek çok şey olabilir, biliyorum. Seçimlerimiz ne kadar manipülatif olursa olsun bizim seçimimiz midir, değil midir? Belki budur durup düşüneceğimiz. Bilmiyorum. Belki bunun tek bir doğrusu yok. Hayatı tek bir doğru üzerinden yaşamaya çalışmak bizi, hayatın kendisinden uzaklaştıran robotlara çevirir belki. Bildiğim; içimde neresinden baksam tutamadığım, tutunamadığım bir şeyler olduğu. Ve o kadar çok işim var ki yapacak... Ve parmaklarım o kadar ağır ki... Dünya hep dönüyor. Çok merak ediyorum, ne olursa duracak bu dünya...

24 Aralık 2019

Soru İşareti?

Bildiğimiz şeyi mi hissederiz, hissettiğimiz şeyi mi biliriz? Bilmek gerçeğe dayanıyorsa hissetmek neye dayanıyor olabilir?

19 Ağustos 2019

İnsanlardan Alıntılar

Ben sözümü tuttum. On beş gündür sigara içmedim. Sen tutmadın. -Anonim.
***
Vazgeçtim. Ne zaman vazgeçeceksin tutunmaktan diye on yıl önce soran arkadaşıma cevaben yazıyorum: bugün vazgeçtim. Hayata kırgınım. Kızmıyorum, bana hiç bir şey vaat etmemişti çünkü fakat kırgınım. -Anonim.
***
Mae Mobley benim son küçük kızımdı. Ve o on dakikada bildiğim tek hayatı kaybetmiştim. Tanrı düşmanlarımızı sevmeyi öğütler. Ve bu çok zor. Ama gerçeği söyleyerek başlanabilir. Kimse bana ben olmanın nasıl bir şey olduğunu sormamıştı. Bu konuda hakikati söyledikten sonra kendimi özgür hissettim. -The Help, filminden.
***
Modern klasik müziğin başarılı bestecilerinden ve önemli gitaristlerinden biri kabul edilen Bryce Dessner'in ilk tek şarkılık albümü yayınlanmış: Des Traces.  Bayıldım! -Müziklerden.
***
- Sen bir şeyi unutmak isteseydin neyi unutmak isterdin Teyze.
- Bilmem, zor bir soru, düşünmem lazım.
- Bulamadın mı hâlâ?
- Yok. Senin var mı?
- Ben senin kızmayı unutmanı isterdim.
Çok üzüldüm... -Anonim.
***
Yer olmadığından seni iki sıra arka çaprazıma oturttum. Ben de senin iki ön çaprazına yerleşmiş oldum. İlden ilçeye giden otobüsün bu kadar kalabalık olacağını nereden bilebilirdim. Ayaktaki yolculardan aramız kapanmıştı. Otobüse bineli yirmi dakika kadar olmuştu. Bir ara arkama yaslanıp kendimi bıraktığım, kafamdakileri satmaya çalıştığım cam dışından başımı arkaya, sana doğru çevirdim. Dimdik oturmuş, koltuğu sımsıkı tutmuş pür dikkat bana bakıyordun. Nasıl korkmuştum senin korkundan... Gelcen mi dedim? Hemen geldin. -Sana bakıyorum bindiğimizden beri. -Ya inersen beni unutup. Çok üzüldüm. -Anonim
*** 

29 Mayıs 2019

Replik

"Bu acı kızımdan bana kalan tek şey. Neden onu unutmak isteyeyim ki! Keder, kalbin çürümesi gibi yok olup gitmez insanın içinden..."

Westworld dizisinden

30 Nisan 2019

Kelimelerin Anlamları (ThrowbackThursday)

Neyim eksik sizlerden, benim de bir 'tbt' gönderim oluversin, dedim.
Yazıyı tesadüf gördüm, böyle bir şeyler yazmış olduğumu da şaşırdım açıkçası, e öyleyse bir tekrarı haketmiştir bu yazı, dedim.

Büyülü Gerçeklik: Kelimelerin Anlamları: Alıntı; - Kendimi kaybetmekten korkuyorum. - Kaybet, ne olur ki? - Olmaz, ya bulamazsam sonra. - Ben seni bulurum. Kaybolursan bil ki be...

29 Nisan 2019

Mekân ve İnsan


Bayıldım Ertan Saban'ın anlatışına. Tekrar tekrar izledim. 
***
Mekânlar insanların hafızasıdır. Coğrafya kaderdir, demenin diğer bir anlamlı ifadesi. Mesela ben Ankara'ya gittiğimde sigara içmek ancak akşama doğru, vücudum kimyasal olarak hatırlamaya başladığında aklıma geliyor. Bir sakinlik, bir dönüşmüşlük, bir gelecek umudu, bir her şeye yetebilme, yetişebilmeyi çağrıştırır bana Ankara... İstanbul tam tersi, gün üçe katlansa saatler eksik. Çocuk aklım bile hatırlar mekanları mesela; Ramazan köyü göçebeliğimi, yerleşiksizliğimi,  Karapınar köyü sevgiyi hatırlatır. Perşembe büyüdüğümü, Turunçova çocukluğumun karmaşasını, Ovaköy kıstırılmışlığı, Kalkan ergenliğimi, Kumluca bıkmışlığımı, Gömbe çaresizliğimi hatırlatır. 
Mekânlar insanların geçmişidir. Yok olmaları, değişmeleri, yanıp yıkılmaları insanların hafızasını eksiltir, karmaşıklaştırır ve belki yeniler. Yerlerin ismini değiştirmek ise değiştirmez anıları. 
***
Bu arada, İmmaneul Kant gibi tüm dünyanın en azından adını duyduğu bir adamın aynı şehirde doğup aynı şehirde ölmesi ürettiklerine bakıldığında oldukça şaşırtıcı benim için. Konigsberg'in bir Almanya bir Rusya olmasıyla bir ilgisi olabilir bu durumun. Bu da bir başka yazının konusu olsun. 

11 Şubat 2019

01:27'den 07:21'e-Tesadüfler

"İçimde yılgın rüzgarların ayak sesleri..."

Tesadüf olgusuyla ilgili pek çok düşünce var. Kimi, hiç bir şeyin tesadüf olmadığını, kimi, belli başlı tesadüflerin dikkate alınması gerektiğini ama ufak tefek olanların çok da anlam ifade etmediğini, kimi de yaşamın zaten tesadüflerle örülü olduğunu bunun doğal bir akış olarak karşılanıp üzerinde durulmaması gerektiğini savunur. Ben bu konuların, insan ırkının dünyadaki yerleşikliğinin metafizik boyutta ya da başka bir amacı olup olmadığına dair bir cevap bulunmadan çözüme kavuşmayacağını düşünüyorum.

Keşke hayatın içinden bazı görüntü, olay, insan veya olmuşları silip, geçiverseydik diğerlerine. Acaba?
Acaba bir "şeyi" sildiğimizde yerine gelecek olan "şeyleri" nasıl karşılayacaktık ki, bu değiş tokuşu dileyebiliriz? Olan olması gerekendir, olan olabileceklerin en iyisidir kabulume tutunmak bu nedenle daha kolay ve sanırım doğru geliyor.

Bu makbuza geçenlerde rastladım bir defterin arasında, bu tür şeyleri pek saklama huyum olmamasına rağmen kalmış. Beş yıl önce bu zamanlarda Cem Akaş'ın yazı atolyesine katılmıştım. Hevesle orada öğrendiklerimi siteye de yazmıştım. Yazı atolyesi ve devamında hayatımda olan değişimler neden "olması gerekenlerdi", henüz bilmiyorum. Hayatın bana anlatmaya çalıştığı "bir ders", devam ediyor olmalı, tek açıklamam bu. Uğur böceği tesadüf değil, onu, makbuzdan iki yıl sonra bir çiçeğin yaprağında kapımda belirivermesinden bu yana saklamıştım. Beş yılın sonunda, tuhaf bir şekilde emin olduğum bir şey var ki; ne yaparsam yapayım, nasıl edersem edeyim bugün olduğum yer ve durum değişmeyecekti. Diğer bütün zamanlarda bu ön kabulü şiddetle reddetsem de, farklı tepkilerin farklı etkiler yaratacağına inansam da, bu sefer içten içe durumun böyle olduğuna neredeyse eminim. Olanlar oldu ve ben, iki bin on dört şubat ayına geri geldim, bir farkla: ben o ben değilim.

"Masumlar ne anlatır yüzlerinde? Cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir? İçimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm? Bu boşlukla nereye dek gidilebilir?"


Sekiz yaşındaydım. Diğer çocuklar henüz uyuyordu. Genelde uyku sever tanınan ben o sabah kendi kendime, karıncaların adımlarının duyulacağı bir sessizliğe rağmen birden uyanmıştım. Kapı açık, soba yanıyor, süt henüz kaynamıyordu. Güneş doğmuş, açık duran kapıdan çılgın bir ışıkla içeriyi dolduruyordu.Yatağın içinde doğrulmuştum. Nenem yenice çıkıp, inekleri obanın yukarılarına bırakmaya gitmiş olmalıydı, dedem de camiye. Uyku sersemi gözlerim bir kartal netliğiyle derenin ötesini görüyordu. Derenin karşı kıyısı güneşin altında renk renk parlıyordu. Dereye doğru inen bayıra yeşil bir örtü gibi atılmıştı çimenler, yer yer kahverengi toprak, yer yer küçük gri taşlar bezeli, taşların kenarlarından sarı yabani papatyalar uzanıyordu. Bayırın bitip düzlüğün başladığı yerde çiçek tarlası başlıyordu. Tüyleri gereğinden fazla uzun, her bir ilmeği henüz dünyada görülmemiş ayrı bir renkle düğümlenmiş, bir kaç ömürde dokunmuş bir halı gibiydi karşımda görünen. Yukarıya doğru büyüyen tarlanın ucu bucağı görünmüyor, renkler uzaklaştıkça silinmek yerine güneşin altındaki harelere dönüşüyordu. Yüzlerce çeşit çiçek belli belirsiz salınıyordu. Ancak bir gelinciğin soluğu yapabilirdi bunu onlara. Gökkuşağının renkleri çoğalmış, olan olmayan bütün renkler karşımda hem ayrı ayrı hem karmakarışık duruyordu. Öyle bir hayranlıkla dışarıyı seyrediyordum ki zaman geçiyor muydu, duruyor muydu ne o gün ne bugün bin defa daha görsem karar veremem. O gün gördüğüm manzaranın çok uzun süre, şu yaşıma kadar, görüp göreceğim en güzel görüntü olacağını henüz bilmiyordum.

Dünyanın eskiden daha iyi olduğunu söyleyip içine düştüğümüz karamsarlığın suçunu başkasına atarız. Orta çağda cadı denilerek yakılan kadınlar, on dokuzuncu yüzyılda gaz odalarında öldürülen çocukların özeneceği eski zamanlar mı mesela? Kimin neden patlattığı unutulup giden bombalarla ölen gençlerin anne babaları mı özenecek ölen çocukların çağına? Dünya her zaman dayanılmayacak kötüydü ve de hayran olunacak kadar iyi. İnsanlar yalnızca büyür. Yaş aldıkça dünyanın kötüye gitmesi, çocukluk masumiyetimin yok olmasından başka ne olabilir... En kötü çocukluklar, büyüdükçe görülen kötülüklerin hatırısının izini geçmez. Dünya dört buçuk milyar yıldır batıdan doğuya dönüyor, hiç değişmedi. İnsan ırkı elli bin yıldan bu yana kendiyle, diğer canlılarla ve dünyayla savaşıp duruyor, değişmedi. İnsan kendi zamanının dünyasına masum gelip yaşaya yaşaya kimi zalim, çirkin, taşlaşmış, kırık, yaralı, haksız, yoksun, kimi alim, güzel, onurlu ve haklı gider. Pek çok dört yıllar, on yıllar geçer, insan büyür, değişir...

30 Eylül 2018

Yazın Son Günleriydi

Güzel kitaplar yazdığı için ona teşekkür etmem gerektiğini biliyorum. Ediyorum. Bugün yazın son günü... Artık onu okumaktan vazgeçmenin zamanı geldi. Bir keresinde ne demişti; "sen beni okuyamadın, okuyamadın sen beni." Aynı cümleyi kelimelerin yerini değiştirerek neden iki kere söylemişti, o gün de anlayamamıştım. Onu yazarlığıyla tanıdım. Şimdi hatıralarımda bir yere yine yazar olarak gömmeye çalışıyorum. Her yazara duyulan sevgi gibi, iyi yazdığı bir kaç şeyi sevip bütün kitaplarını okumak istemiştim. Sanat subjektiftir. Hayatta emin olduğum bir kaç şeyden biri bu. Her ne kadar az önce izlediğim; Guernsey Edebiyat ve Patates Turtası Derneği filminde yaşlı bir kadının; "olabileceğine aklımın ermeyeceği şeyler gördüm ben", sözüyle hayat hakkında bir kez daha düşünsem de, bundan eminim. Sanırım saçlarımı biraz daha kestireceğim. Çifte kavrulmuş etibör bisküvisini çok özledim. Ve hâlâ brüksel lahanasıyla kakaoyu yaratan Tanrı'nın aynı olduğuna inanamıyorum. 

12 Ağustos 2018

Melankolik

Sağda solda "Hasan Emmi fazla yaşamaz," denilmeye başlayalı bir kaç ay oldu olmadı, öyle de oldu. Hasan Emminin cenazesi bir sabah bir fındık ocağının dibinde bulundu. Sabah namazı camiden sonra evine doğru gelirken düşüp kaldığına kesin gözüyle bakıldı her iki köy kahvesinde de. Sağlık ocağının genç ve dolayısıyla hevesli doktoru inanmadı, hastaneye götürmek istedi ama hemşireler izin vermedi. "Bırak", dediler. "Adamcağız huzurla ölmüş, şimdi kesilmesine sebep olursan orasının burasının, senin pek huzurun kalmaz burda." "Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi," diyormuş halini vaktini soranlara Hasan Emmi son zamanlarda. Üzgün deyince biraz aşağı yukarı sallıyorlarmış kafalarını, fakat melankoli demesinden pek de bir şey anlamıyorlarmış. Melankoli, ne ola ki? diyen de pek çıkmamış. Yani öyle kahve masasında konuşulan bir halsiz vakitsizliği yokmuş Hasan Emminin aslına bakarsanız. Öğle namazından sonra kaldırılan cenazesinde olağan bir kalabalıklık vardı. Uzaktan gelen gideni de vardı, yaşıtları, bilen seven köyün gençleri de. Gömüldüğünün yedinci günü okunan kurandan sonra öteberisini toplamaya yaylaya çıktılar. Hevesli doktor Nejat da onlarla gitti. Önüne duran hemşireleri dinlese de, Hasan Emminin öyle kolay kalbi duracak bir adam olmadığını düşünüp durmuştu. Yaylaya varır varmaz konu komşu evinde sağı solu derler toplarken, doktor etrafı kolaçan etmek üzere aşağı, dere boyunca bir yürüyüşe çıktı. Görüş mesafesinde yarı yanmış baraka benzeri bir yer görünüyordu. Yaklaştıkça yanmış bir çadır, bir kaç kırık sandalye, etrafa yayılmış cam ve plastik parçaları gördü. Çadırın dibine gelmişti ki hemen dereye düşecek gibi oturmuş, ellerini ve ayaklarını suya sokmuş genç bir kadın gördü. Genç kadın derenin sesine karıştıkça daha da zor duyulur sesle bir şarkı mırıldanıyordu. "hüzün zaman zam... deli dalga... gibi ... vurur...", gibi bir şeydi sanki. "Öldü mü", dedi. Şarkıya dalmış olan doktor bir an korktu bile, durdu, "kim, kim öldü mü?" "Hasan emmi, ölmedi mi daha. Çok yaşamazsın sen diyorduk biz ona geçen ay aşağı inerken." "Öldü, dün, evini boşaltmaya geldi yeğenleri," dedi doktor. Sakindi. İki at arabası yolu genişliğinde yoktu dere. Uzaktan bakıldığında düz görünsede bir kaç metrede bir dönüyor, kimi sudan fışkırmış kimi suyun altında kalan taşların kenarlarından kırmızı benekli balıklar geçiyordu. Ucu bucağı görünmüyordu. Genç kadın kafasını kaldırsa doktorun şaşkın yüzüyle sakin sesinin ne kadar tezat olduğunu görebilirdi. O, çadıra, suya ve ayaklarına bakıyordu. Sormadan edemedi doktor, "Neden öyle dediniz, Hasan Emmi için? Ben köyün doktoruyum, Nejat, bana tuhaf geldi kalbinin durması, iyiydi son muayene ettiğimde çünkü." Maviyle yeşil arasında gözleri vardı kadının. Saçlarının sarı olduğu sanılabilirdi. Kırmızıya çalan baş örtüsüyle beyaz yüzü renkleniyordu. Yirmi beşlerinde ya var ya yoktu, zayıfcanaydı, güzeldi. Çadırdan arta kalan parçalara doğru çevirdi yüzünü, elini uzattı.

"Daha, aunların yüzünden durmuştur kalbi. Yorgun bir kalbin kaldıracağı şeyler değil olup bitenler son yıllarda.(bknz) Daha bıldır dozerle geldiler, Hasan Emmi önlerine durduydu. Bu sene çadır kurdular güya ama yine de bütün çerlerini çöplerini oraya buraya bırakıp durdular böyle! Her gün topluyorduk, ben, nenem, Hasan Emmi, yine de iki kuzuyla bir palağın ağzının kanamasını durduramadık bir gece de Hasan Emmi ağlaya ağlaya yürüdü aha bu dere boyunca. Öyle öyle getti geldi ay batana kadar. İnekler camışlar biliyor da yavruları bilemiyor camları, dillerine dolanıveriyor. Bir de bir pişkinler ki! İşte en son Hasan Emmi ona çok üzüldü... Vay efendim, izinleri varmış, vay efendim vergi mi ne bilmem ne ödemişlermiş. Nenem elli yıldır her yaz buraya gelir, onla beraber inekler, koyunlar, tavuklar, köpekler gelir. Bu çiçekler, bu dere, bu çimenler, şu kuşlar, Hasan Emminin ot bağlakları, yeşil soğanları, her sabah kokladığı yayla çiçekleri ne zamandır onların olmuş da iznini vermişler, anlamıyor nenem. Hasan Emmi de anlamadı. Bir kaç yıldır ellerinde tuhaf plastik çubuklarla bizim sıraca mantarları gibi arka arkaya dizili insanlar yürüyor şu tepelerden. Yürüyorlar, bazen geceleri uyuyorlar, sonra gidiyorlardı. Bir gün sormuş Hasan Emmi birine, neden yürürsün sen buralarda demiş. Gülümsemiş oğlan, aslını istersen biraz melankolik bir durumum var, açılayım, iyi gelir diye bu arkadaşlara takıldım, geldim, geziyoruz, demiş. Nelik nelik?, demiş Hasan Emmi, anlamamış. Yine gülümsemiş oğlan,  çok üzgünüm yani dayı, ama öyle böyle değil, uzun zamandır, hep üzgünüm, demiş. Bize anlatırdı da gülerdik Hasan Emmiyle. Demek bizim yaylalar çok üzgün olanlara iyi geliyor. Öyle çok, uzuncadır üzgün olunca böyle yürümeye geliniyor, demek. O da gülerdi. Nenem de, ben de gülerdik. İyi adamdı Hasan Emmi. Seveni çoktu burada. Ama demişti en son aşağı inmeden; hiç biri bizim ağzı kanayan palaktan daha melankolik, daha haklı olamaz."

Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi. Mırıldanıyordu doktor. Uzaktan çekiç sesleri, kamyon hırıltıları, kepçe gıcırtıları geliyordu. Dağları tepeleri aşıyordu insanlar. Uzaktan sis bastırıyordu. Dağları tepeleri hep aşıyordu insanlar. 

18 Haziran 2018

Bilmenin Dayanılmaz Mutsuzluğu

Gözlerimizde bilinen galaksilerde olan milyarlarca yıldızdan daha çok atom vardır.(kaynak: Carl Sagan) 

Peki ne düşündük bunu öğrenince? Belki biraz hayret, bir sevinç öğrendiğimize. Bir amacımız olmazsa bilgi böyledir. Ee, dedirtir insanı. Eğer gözlerimizdeki atomun bilgisi bizi bir yere götürmeyecekse neden bilelim ki? Doğru, bu nedenle öğreneceklerimizi, gizli ya da açıktan, seçeriz. Bu yüzden beyin, işine yaramayanları unutmakta, gerekli gördüklerini öğrenmekte daha hızlıdır.  Bu yüzden öğrenciler, "öfff, ne işime yarayacak bu formül ya", deyip burun kıvırıyor. Haklılar. Önce neden gerekli olduğunu anlatabilmeliyiz. Onlara bir amaç verebilmeliyiz. Kısacası bilgi araçtır. Neyin aracı? Anlamanın. Anlayıp ne olacak? Değiştirmenin ilk koşuludur anlamak, ya da bir köşede tutacaksın, umursamayacaksın.

Fakat bilmezsen ne umursamazlık yapabilirsin ne de değiştirebilirsin. Bilmek dürter insanı. Rahatsız eder. Bilgiyle beraber bilmeye ortaksındır artık... Kaçamazsın. Bilmiyorsan kaçabilirsin. Fakat biliyorsan, biliyorsundur artık... 

12 Mart 2018

Zaman**

Hani bir laf var, "Ankara'nın en güzel yanı İstanbul'a dönüşüdür." Yahya Kemal söyledi diyorlar da, yakın yıllarda google'ın bir de bilgi doğrulama arama motoru üreteceğini düşünüyorum, hatta eminim. Kimin ne dediği o kadar birbirine karıştı ki... Neyse, bu başka mevzu, bugünü dağıtmayalım.
Bana sorarsanız, Ankara'nın en güzel yanı, size hiç bir şey vaadetmemesi... İstanbul işveli, cilveli ve boyalı, süslü ve püslü sizi her an çileden çıkaran bir kokuyla buram buram şehvet yüklü koca bir vaatkâr!.. Sürekli peşinden koşarak yakalayacağım sandığınız, anca yörüngesinde döndüğünüz bir kaos. Olabilme, yapabilme ve yakalayabilme ihtimali çoğu kez olmuş, bulmuş ve yakalamış olmaktan çok daha çekici gelir insanevladına. Oysa Ankara'da kime sorsanız şöyle der; Ankara'da bir şey yok ki! Kesinlikle doğru. Bu yüzden siz neyseniz Ankara o. Gizlisi saklısı, süsü, şamatası yoktur. Kendi eğlencenizi kendiniz yaratın ister evlerde, ister sokaklarda. Ankara size hiç karışmaz, yormaz, bunaltmaz, vermez, ama almaz da... Bence tam bu yüzden Ankara'da cemiyetler vardır. Belli konulardaki insanlar bir kaç yılda birbirini tanır, nerelere gidilir, kim nerede bulunur, bilinir olur. Güvenle kalbinizi bıraktığınız sevgili gibidir, şaşırtmaz, usandırmaz, yormaz ve ama, dolayısıyla süpriz de yapmaz... Deniz derler mesela en büyük bahane, senede bir kez denize ayağını sokmamış, yosununun kokusunu içine çekmemiş insanlar. Fakat ah o yapabilme ihtimali, insanı hep orada tutar... Ankara'da ihtimal yoktur, olan ne varsa gördüğünüzdür ve yaptıklarınız bildiklerinizdir.

İstanbul gibi, ne iş yapıyorsun denmez mesela, nerede çalışıyorsun denir. İstanbul'da "ne" olduğun belirleyicidir, Ankara'da "nerede" olduğun. İster Bakan ol, ister memur, yeri gelir biri diğerinden önemlidir.






 Ankara'yı özleyeceğim... Artık zamanı anladım   diyemesem de, kendi anlamımı buldum. Siz ne     yapıyorsanız odur zaman. Artık gitmek ve hareket   etmek zamanı...


09 Mart,  Sevgili Mehtap'cığımın yaş dönümü. Ruhu her daim şad olsun. Tüm sevdiklerince senin gibi anılmak çok az insana kısmet olur Mehtapcığım. Dünya daha iyiye gitmedi, bana sorarsan biraz daha kötüleşek ama ne kadar, ben de görmek istemiyorum. Kızın iyi, sıhhati yerinde. Bu ay ortopedi stajına başlamış. Çok yoğun olacakmış, o yüzden bir kaç hafta sonu eve gelemeyecekmiş, merak etme. Psikiyatris olacağını pek sanmıyorum, eskisi gibi ilgili değil. Daha pragmatist, alacağım puana göre bakacağım artık, dedi en son. Geriye kalanlar da yaşayıp gidiyor işte. Hani pek gülerdin sen R.Ilgaz'ın lafıydı, "at kıçında sinek gibi", öyle işte bizler de. Ben yaş günün için arayıp aramamakta tereddütlüyüm kızını, ne dersin, üzer miyim? Bilemedim. Ah Mehtapcım, güzel arkadaşım, çok umarım ki daha iyisindir. 

05 Mart 2018

Zaman*

Kaçıncı kez yağmıştır yağmur kimbilir Ankara'ya. Bugün de yağıyor. Belki bir farkı, uzun zamandır yağmadığı kadar şiddetli, rüzgarlı, gürültülü yağıyor. Kışın son çırpınışları olsa gerek Mart, gidişinden önceki. Ya da havanın ilkbahara dönüşümünün son sancıları... Hiç bir şey hareket eden hayat kadar güçlü değil; mevsimler geçiyor, zaman geçiyor, insan geçiyor... "Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın", demiş Yahya Kemal. Zamanı durdurmaya yeltenen nice insanın geçip gitiğini unutarak... Bu türkü çalıyordu az önce. Pek severim. Yağmura da pek yakıştı. İyi pazarlar. 


Yorum: Uğur Önür & Umut Sülünoğlu Söz: Abdurrahim Karakoç / Müzik: Zekeriya Bozdağ




08 Ocak 2018

Münir Özkul

"An insanın kaybedeceği tek şey, çünkü hakkını vermesi koşuluyla sahip olduğu tek şey." -Dücane  Cündioğlu

Üç gün önce, 05 Ocak 2018'de büyük usta oyuncu Münir Özkul öldü. (1925-2018) Uzun zamandır yatağa bağımlı ve artık yaşadıklarından bir şey hatırlamayan biri olarak yaşamla bağı nasıldı içten içe merak etmiyor değilim. Kimine sorsanız kurtuldu, kimine sorsanız çoktan hayattan çekilmişti. Ne dersek diyelim, o bugün öldü. Bu koca adam kişisel hayatımda çok hoş bir seda bıraktı, çok eğlendim, çok keyif aldım, çok ağladım sayesinde. Ruhu şad olsun. 

Bu son bir kaç yıl içindeki kayıplarımın bana hatırlattığı bir şey var ki, belki de yaşlandığımın bir kanıtı, insanların filmlerde neden ölümsüz olmayı tercih etmediklerini anlıyor oluşum. Sizi siz yapan, anılarınızı oluşturan, keyif aldığınız, dertleştiğiniz, ağladığınız, bildiğiniz insanlar, canlılar, hele de dünyanın görüntüsü değişiyorsa eğer uzun zamandır, yaşamak çok anlamsız olabilirdi. Bunu ara ara hissediyorum artık... 

Başka bir şey yine son zamanlarda düşündüğüm, ölümlerin arkasından üzülmemizin bir nedeni de gidenlerin bizlerden bir şeyler koparıyor oluşu. Azalıyor oluşumuz. İnsan bencil bir varlık. Bu bizim hayatta kalmamızın en birincil sebebi aynı zamanda. Birini kaybettiğimizde ilk aklımıza gelen artık onu göremeyecek oluşumuz, onun hayatı göremeyecek oluşu değil. Bu da sanırım aklımızı yitirmememiz için insan ırkının bulduğu bir düşünme yolu. Kalsaydı neler göreceğini ya da yaşayacağını bilemeyeceğimiz için, ilk anda ya da sürekli o açıdan üzülmek daha işin içinden çıkılmaz bir biçim alabilirdi gibime geliyor. 

buyulugerceklik.com

23 Aralık 2017

Ağıt

Bugün yılın ilk karı yağdı. Henüz beyaza kesmese de doğa,  an meselesi gibi duruyor. Mehtap'ın kızı Hazal geldi Ankara'ya. Onu göreceğim için heyacanlıyım. İlk defa, bir çocuğun anne babasından taşıdığı parçanın nasıl bir önemi ve anlamı olduğunu farkediyorum. Bir çocuğun başka ne anlama gelebileceğini... Annesi gibi Hazal, aynı samimiyet, aynı sıcaklık onda da... Mehtap'ın ölümünü düşündükçe ıskaladığımı, pek çok tehlikeyi hesapladığımı ve bir çoğuna hazırlandığımı ama buna hazırlanmadığım gibi bir duyguya kapılıyorum... Mehtap hiç aklıma gelmemişti...  O evinde ve yaşamında duruyordu işte, yaşıyordu. Buradan geçse yolumun üstü deyip uğruyordu mesela. En son yazın uğramıştı yine öyle. Ve uzun zamandır ilk defa bana "Yanıma otursana, özledim seni," demişti. Ne ayıp, insan arkadaşına şaşırır mı, bir an şaşırmıştım ben de. Hani, bir sürü kalabalıktı çünkü, yeğenlerin, kocan, kızın, kardeşin varken bana bakıp, özledim demen... O hep gelirdi, uğrardı, arardık, arada yoklardık. Ölmesi için hiç bir sebep yokken niye ölsündü ki...

Ne zaman ağaçları seyretsem gülen gözlerin yaprakların arasından bakıyor. "Erken gitmenin mutlaka bir sebebi olmalı", diyorum? Cevap vermiyorsun. Bak, bugün ilk defa kar yağıyor, sen çok seversin, ağaçların yapraklarına kar taneleri düşüyor. Kızın Ankara'ya geldi.