La Verne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
La Verne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Mayıs 2013

Yeni Dünya 24: Halley'in Evi

Her şey Andressa'nın başının altından çıkmış olsa da kızamıyorum ona. Onun gidişine bir ay kalmıştı ben de bazı okullara bakmak için Chicago'ya geçmeye karar vermiştim. Hem ordaki dil okulu buradakinin üçte biri fiyatıydı. Dünyayı onun sana gerekli kıldıklarının baskısı altında değil de, senin oldurabildiğince yaşayabilmek güzel bir duygu. Bizim gibiler için çok uzun süreçli olmasa da...

Mart sonu yurtta öğrenci devir-daimi olacağını biliyorduk. Yurdun yüzde doksanı Uzak Doğulu'ydu ve onlarla aynı mekanda yaşamak, tanımıyorsanız kültürü, hiç kolay değildi. Ben bir Amerika'lının evinde pansiyoner olarak kalmayı hiç tercih etmesemde Andressa beni ikna etti. Vay efendim deneyim olurmuş yaşam biçimlerini daha yakından görürmüşüz. Eh, aynı paraya tek kişilik odalarda kalacaktık bir yandan. O giderse ben de giderim fikriyle, "peki", dedim.

Bayan Annabel bir ayımı az kaldı kabusa çeviriyordu, otuz gün diye birbirimizi idare ettik. Sigara içtiğimi -bahçede tabii- forma yazmış olmama rağmen, okumadım, bahçede de içmemeye çalış mı der, gece 09'dan sonra gelmemeye çalışın mı, köpeği sakın dışarı kaçırmamaya çalışın mı der,- ki kaçırdım; felaketti- mutfakta hiç bir şey pişirmeyin, beni bekleyin mi, der, dedi de dedi... Andressa zorlanmıyordu neden bilmem, ben deli oluyordum... Hepi topu yumurta haşlamak istiyordum yahu! Eh ama neden eve çıkmıştım ki! İşte hep bu Çinliler yüzündendi; birileri kadının fırınını az kalsın yakayazmış oda bize tehbih üstüne tembih ediyordu velhasılı...
Halley, olur kendisi.

Yine de bana doğum günü pastası alıp geldiği için, kutlama yaptığı için, son gün bizi kahvaltıya götürdüğü için ve köpeği Halley'in sevimliliği aşkına kızgın değilim bayan Annabel'e.

Belediyenin sağlık kuruluşunda sağlık görevlisiydi. Sabahları altıda evden çıkıyor, akşam beş gibi geliyor, bize yemek hazırlıyor, on gibi odasına çekiliyor, asla geç değil ama erken, on-on beş dakika televizyonun sesini duyuyorduk, sonra ışığı sönüyordu. Bir ay boyunca salondaki televizyonu yemek saatleri dışında açmadı. Kızlarından bolca ama kocasından hiç bahsetmedi. Annesi öldükten sonra eve öğrenci almaya başlamıştı, bir kızını hemşire yapmış, diğerini aynı yolda okutuyordu. Cuma akşamları gelen kızına, okulun ne kadar pahalı olduğunu, az para harcamasının gerekliliğini ve Halley'in yaptığı yaramazlıkları anlatırdı. Bu rutinini hiç aksatmadı. Bir pazar günü kiliseye gelmemiz dışında bizden özel bir şey istemedi. Ha bir de benden, ayda bir gündüz vakti gelen hayvan hakları koruyucusunu Halley'in iyi, sağlıklı ve mutlu olduğuna ikna etmemi istedi. Etmiştim nuhtemelen.

Sitenin havuzuna girdiğimizden, bahçede çimenlerde oturduğumuzdan, benim güllerin dibine sigara izmariti gömdüğünden, geceleri alarmı öttürmemenin bir yolunu bulup bahçeye çıktığımdan, kocasına ne olduğunu sormamak için kendimi nasıl tuttuğumdan hiç haberi olmadı. Bir akşam yemek masasındayız; Dubai'nin ne kadar modern ama Türkiye'yi öyle bilmediğinden bahsediyordu. Ben de yanlış düşündüğünü anlatmaya çalışırken birden aklıma geldi, tam ağzımı açacağım karşımdaki Andressa gözümün içine içine bakıp; "sorma, sorma," dedi. Nereden anladıysa?! Yüzümde aman iyi be! gülümsemesi, sustum. Bir daha da yeltenmedim. Ölen kedilerinin dahil resimleri duvardaydı da babanon yoktu, ne de bir kere olsun çocukların babası demişti, halbuki anlatmayı seviyordu. Filipinlerden göçme hikayesinden evi almış olmasının zorluklarına kadar dinlemiştik. Hâlâ bir merakım budur Annabel için. Tatile çıkarsan ortadoğuya doğru, gel bize demiştim; gelirse soracağım.
Teşekkür ederim Annabel...

25.04.2013

08 Şubat 2013

Yeni Dünya 15: Ürdünlü Frank

Ürdünlü Frank, adından da anlaşıldığı gibi, Ürdünlü. Göçmen bir aileden. Ürdün'de doğmuş. Bütün Suudi Araplar ondan alışveriş yapıyor. Sadece sigara ve sigara ile ilgili ne varsa onu satıyor. Ben de ondan alışveriş yapıyorum. Sanki mahallenin bakkalına gitmişim gibi, ki öyle, laflıyoruz para üstünü beklerken: "Bugün okul nasıldı, yine çok yoruldun mu," diyor o "Çok değil her zamanki gibi," diyorum ben. Para üstünün ne kadar olduğunu açıkça ifade ettikten sonra onaylamamı bekliyor ve kuruş kuruş elime sayıyor paramı. Buna daha alışmadım burada, "Versene kardeşim paramı ben sayarım," demek geliyor, demiyorum. Sakince bekliyorum işlerini yapmalarını. En büyük alışveriş merkezinden en küçük büfeye kadar böyle bu; size para üstünü açıkça söylüyorlar, anladığınızdan emin oluyorlar ve para üstünü tek tek sayarak size veriyorlar. Bazen, düşünen "doğu", gemiyi yöneten "batı" gibi geliyor... Sanki, doğu bir köşede oturan yaşlı bir dede, nereye gideceğini düşünüyor, batı o karmaşık yönlerden birini seçmiş salınan beyaz elbiseli bir kadın, dümeni tutmuş ufka bakıyor. Tuhaf bir yandan, bir yandan değil...


Frank benimle sohbet etmeyi ayrı bir seviyordu. Ha, bir de bana sürekli loto, toto benzeri piyango şeyleri satmaya çalışıyordu. Bir kez aldım, 1 dolar idi sanırım. Birkaç kez İstanbul'da bulunmuş. Nasıl seviyor Araplar İstanbul'u ve Türkiye'yi bir bilseniz. Bu hayranlıklarına şaşırdım doğrusu. Sınıftan Ahmed K., beni her gördüğünde Mavi Mavi türküsünü söyleyip, büyük adam İbrahim Tatlıses diyordu. Frank' de hem Müslüman hem şeriat kuralları ile yönetilmeyen ülkemiz için ne kadar şanslı olduğumu söyleyip duruyordu.

Bildiğim hikayesi bu kadar Frank'in. Sanmayın ki yan taraftaki elmasçı benden daha fazlasını biliyordu. Belki evini görmüştür, belki varsa ailesi ile sohbet etmiştir. Uzaklık... Amerika'yı bir şey yok edecekse, o, budur: İnsanların giderek yalnızlaşması... İnsanların birbirine olan uzaklığı...

Çok az şeye şaşırdım burada... O kadar iyi pazarlamışlar dünyaya kendilerini. Holywood bu işi
yöneten en iyi mekanizma belki... Alışveriş merkezlerinin düzeni tıpatıp aynı. Reklamların tarzı, indirimler, pazarlama tarzları... Biraz daha müşteri odaklılar bize göre, o da şikayetten korktukları için. Mesela bir gün gözlüğümün çerçevesini ayarlatmak için bir gözlükçüye girdim. "Çok gevşedi, ayarı bozuldu, yardımcı olabilir misiniz," dedim. Baktı ciddiyetle "Biz buna dokunamayız," dedi. Aynen böyle dedi, "Dokunamayız." Ben, "Aa, neden, yapamaz mısınız?" dedim. Takım elbiseli, şık, yeni trend gözlüklü, Meksikalı delikanlı, "Hayır, yapabilirim ama biz güneş gözlüğü satıyoruz, sizin gözlüğünüz numaralı, herhangi bir sorun olursa bu işlemi yapmaya yetkimiz olmadığından sorumluluk alamayız," dedi. Hepsini kelime kelime anladım, teyit de ettirdim şaşkınlıkla. Numaralı gözlükçünün yer tarifini alıp çıktım. Numaralı gözlükçü de,"Tabii, hallederiz, yalnız sıkıştırırken herhangi bir sorun olabilir, kabul ediyor musunuz," dedi."Tabii, lütfen, sorun değil," dedim. "Hay Allahım, sen sabır ver," dedim içimden. Var bu konuda olumlu-olumsuz diyeceklerim de, şimdi toparlayamadım, sonra çok yeri gelecektir emin olun. Sanki, vitrini renkli, lezzetli tabaklarla bezeli, arka tarafta her şeyin yanmış kara bir topraktan yetiştiği bir restoran gibi geliyor bu ilişkiler bana. Bir şey var sev(e)mediğim, ya yenemediğim bir ön yargım, ya da affedemediğim büyük bir suçları...

Asıl diyeceğim şaşkınlığımla ilgiliydi; burada ailelerin evlerine öğrenci almaları çok yaygın bir iş alanı. Apartman yok, tek katlı büyük bahçeli evler. Eşyalı, hazır, size ait bir oda. Bazı aileler sizinle sohbet etmeyi, yaşamlarının içine almayı tercih ediyor. Yaşlı çiftler ya da yaşlı yalnızlar hafta sonları ihtiyaçlarınız için seferber olabiliyor. Çevreyi gezdiriyor, alışverişe götürüyor, hatta arabasıyla okula getirip götüren dahi var. Bazıları da tüm kuralları listeleyip uyduğunuzu da sıkıca denetleyeceklerini ısrarla belirterek, girişi binanın başka bir yerinden olan oda anahtarınızı teslim edip yemekten yemeğe görüyor sizi.
Kalabalık cadde. La Verne

Jean, sınıftan güzel gözlü Çinli kız. Evet, güzel gözlü Jean, gözlerine hafif ağrı veren ama enteresan şekilde gözlerini iri ve parlak gösteren bir çeşit lens takıyor. (Japon çizgi filmlerindeki gözlere benziyordu.) Gözlerinin küçük olmasından ve çift göz kapağı olmamasından nefret ediyor. Bizim çift göz kapağımız olduğunu ve bunun büyük bir nimet olduğunu burada öğrendim ben. Göz kapağı sorununu ameliyatla çözmüş. Çin'deki oranı bilmiyorum ama, Koreli kadınların %65'i göz kapağı ameliyatı oluyormuş. Fazla dağılmayalım bu tarafa şimdilik, işte, sevgili arkadaşım Jean, böyle bir aile yanında, bir ay kalabildi. Altmış yaşlarında emekli bir kadınmış, sabah bir şeyler yedikten sonra kucağına kedisini alıp, penceresi olmayan bir odada akşam yemeğine kadar duvara bakarak oturuyormuş. Lise çağındaki oğlu, odasından sadece tuvalet ihtiyacı ve sabahları bir şeyler yemek için çıkıyormuş. Birinden biri beni öldürecek zannettim diyordu Jean. Ertesi ay arkadaşıyla ev tuttular.

Uzaktan yalnız olduklarını hissetsem de, yüzlerce filmlerini izlesem de, yine de bu görüntülere şaşırıyordum... Az olan şaşırdığım şeylerden biri işte...

Kasım 2012, La Verne, CA

04 Şubat 2013

Yeni Dünya 14: Kütüphaneler Yaşıyormuş

La Verne üniversitesinin kütüphanesi.
Üniversite hayatımda okulun kütüphanesine hiç gitmedim. Bir kütüphanesi olduğunu ve benim orada
bir kartım olduğunu, mezuniyetim esnasında "vereceğiniz kitap var mı?", dediklerinde anladım. 
İstanbul'a gelince, feleğim şaşmış, "bu nasıl şehirdir, Tanrım!" derken okul bitmişti zaten. Şimdi, bundandır herhalde bu saflığım ya da aptallığım diyorum ya, bilemiyorum tam neden. Oysa, bir kış çok kar yağmıştı, zamanlardan Şubat tatiliydi, on beş gün yurtta neredeyse mahsur kalmıştım da, okuduğum Bereketli Topraklar Üzerinde romanını yavaş okumaya başlamıştım.

Şimdi buralardaki deneyimimden sonra anlıyorum ki, İstanbul'a ya da başka büyük şehirlere, şehir dışından gelen öğrenciler için  üniversite yönetiminin ilk işi, okul ve şehir tanıtımı yapmak olmalı. Öğrenim verimliliği için kesinlikle gerekli. Kafanı uzatsan dükkanlarını sayacağınız şu küçücük üniversite ve kasabada adamlar bize yarım gün okul turu yaptırdılar. Şehir tanıtım slaytları izlettiler. İşte, o zaman, daha ilk gün öğrendim ki, okulun bir, kasabanın bir olmak üzere iki kütüphanesi varmış. Gidip vakit geçirebileceğimiz, ders çalışabileceğimiz. İlk günlerimdi. Hadi şöyle bir gezeyim, ne var ne yok içeride dedim. Bir kadın, "Aradığınız bir şey var mı, Yardımcı olayım?", dedi. Söyledim bir şeyler. Aradı, taradı, buldu. Sanki, biri gelse de yardımcı olsam gibi bir hali vardı. Sıkılmış, beni gördüğüne mutlu. Bulduk bir kitap. Henüz kartım çıkmadığı için kitabı dışarı çıkaramazmışım. Ben, yorduğum için, bilmediğim için özür üstüne özür diledim. Hiç bir sitem ve kızgınlık yoktu yüzünde. "Bilemeyebilirsiniz, işim bu, hiç endişelenmeyin", dedi. Nasıl da alışmışım azaralanacağıma. Diyorum ya, bazen sadece görev anlayışı ile yaptıklarını bilseniz de, bu anlayış ve nezaketleri size haklarınızı hatırlatıyor ve hoşa gidiyor. Buradaki yüksek lisansa başlayınca yaşadığım kütüphane deneyimim de işte burada.  

Çalış bakalım.
Yine de kendime çok görmedim bu kütüphane eksikliğimi. Eğitim sistemimiz kahrolsun diyorum. İlk başlarda, alışkanlıktan olsa gerek odada ders çalışıyordum. Giren çıkan, salondan gelen gürültüler, iki de bir şey içmek -yemek için kendime ürettiğim bahaneler, bir bakıyordum gece yarısı olmuş, daha bir şey çalışmamışım. Bizim çinliler okuldan gelir gelmez bilgisayarını çantasını kapıp kütüphaneye gidiyordu. Ben, bir de araplar odada daha verimli ve keyifli olacağı hususunda ısrarlıydık bir tek. 
Baktım olmuyor, e, gidelim o halde dedim. Sessiz ve kitaplarla bir ortam. Herkes bir şeyle okuyor ya da yazıyor. Sen, belki on, bilemedin onbeş dakika etrafa bakıyorsun, diyelim tembellik ya da kaytarmak için, baktın kimseden tepki yok, bari çalışayım diyorsun. Hiç bir şey olmazsa bu sebeple dahi saatlerce çalışabiliyorsun yani. Olmadı, biraz ayaklarını uzatıp kitap okuyorsun, olmadı bahçeye çıkıp güneşe bakıyorsun, geri dönüp devam ediyorsun. Kütüphaneler güzelmiş ve ben bunu dünyanın öteki ucunda (tam olarak öteki ucu) fark ettim. Kahrolsun..., neyse işte sebep.
Orjinal latince incil. Girişteydi, büyücek. 
Hafta sonları ve akşamları çoğunluk buradaydık. Al her bir şeyini; kahveni, suyunu, uzat ayaklarını dal kitaplara, İnternet'e. Keyifliydi velhasılı. Sonraki şehirlerde de aynı şey halk kütüphaneleri ile devam etti. Hani, faks, yazıcıdan çıktı lazım olduğunda dükkan dükkan dolaşıyoruz ya, gerek yok. O işi kütüphaneler görüyor. Bahanesiyle de üye oluyorsunuz. Otobüste metroda kimin elinde kitap görsem üzerinde kütüphane amblemi oluyordu. İsterseniz filmler de var ödünç alabildiğiniz. Hani, bizde her mahallenin muhtar ofisi olabiliyor ya, burada da -şehirden şehre değişse de- kütüphanesi vardı. En azından Chicago öyleydi. Bir de kütüphane kartı hikayem var, Chicago'ya gelince yazacağım. 

dizi dizi çinliler.
Artık La Verne'ü bitirsem iyi olacak... Bir arkadaş da dediydi; "yetmedi mi bu çinliler daha." Ah, daha neler varda, yerim dar. Ama araplardan bahsetmeden şurdan şuraya gitmem. Ne kütüphaneye gelirler, ne derslere. Yurtta da kalmazlar. Yaşı küçükler aile yanında -hazır yemek, temizlik önemli- biraz büyükler de kuzenleriyle koca bahçeli evler tutuyorlardı. Sınıftaki Ahmed'de kuzenleriyle yurdun hemen yanındaki koca bir evde oturuyordu, bahçesinde bilardo masası, mangalı, hamağı ve çimenleri olan. Ahmed'in Andressa'ya yazmasında mı, benim sevdikleri bir müslüman ülkeden olmamdan mıdır, eh biraz ev-bahçe keyfimiz oldu sayelerinde. Yine de bu onlara gıcık olmamı engellemiyordu... 

19 Ocak 2013

Yeni Dünya 12: Para var Kar da var

Bir gün dersten bir çıktık, dışarda ciyak ciyak sesler. Aylardan Aralık, üzerimde kısa kollu bir tişört, 'California' coğrafyasında o bile fazla, kulağımın dibinden bir kar topu geçti. Yere düşünce bir daha baktım...  Bizim millet heyoo diyerekten bir tepecikten kayıyordu, orta yere de bir kardanadam oturtmuşlardı bile. Hey büyük Allahım! paranın gözü körolsun! Okulun bahçesine yığın yığın kar getirtmişlerdi.


Bu coğrafyaya hiç kar yağmıyor. Kışın yağmur zor düşüyor. Şimdiler de kuraklık ile mücadele ediyorlar hatta. Ülkenin doğusunda eksi otuzlarda şehir içi yolları karla kapanırken, palto üstüne palto fayda etmezken burada ince bir montla kış gelir geçer. Ama para, hayatta pek çok şeyi mümkün kılabiliyor... 



Bizim çinliler epey eğlenmişlerdi. Kore, Tayvan, Çin birlik olup az sayıdaki japonlara savaş açmışlardı. Kim kazandı beklemedim başlarında. Çin Tayvan'ı sevmiyor, Kore (güney) Çin'i sevmiyor, hepsi birden Japonya'dan nefret ediyor. Japonya'nınsa umrunda değil. Ocak ayında gelen bir Türk arkadaşım vardı. Etmiştik iki Türk küçük kasabamızda. Dedim; "Ne fena, birbirlerinden hiç hoşlanmıyorlar, Çin Tayvan'ı ülke olarak kabul etmiyor. Kore çinlileri fazla köylü kurnazı, paspal, içine dönük, sanırım birazda Kuzey Kore'den kaynaklı bir sistem antipatileri var Çin'e karşı, soğuk buluyor. Çin' de onları ukala. İnsan komşuları ile böyle mi olur allasen?" Arkadaş dedi; "Dön de bir kendine bak."



Dönem başlarında dilbilgisi ders hocamız her seferinde değişirdi. Biz de her seferinde kendimizi yeniden tanıtırdık. Üç dönem Peter ile aynı sınıftaydım. Tayvanlı Peter her seferinde, "Tayvanlıyım", der. Tibet asıllı Çinli Marlen düzeltirdi; orası Çin. Peter, sakin, yumuşak huylu bir çocuktu. Hep gülümseyip geçti. Ama gözlerindeki ürkekliği, en büyük komşularının onları hala kabul etmeyişini, nereye ait olduğunu bilemeyişindeki hüznü görebiliyordunuz... 

14 Ocak 2013

Yeni Dünya 11: Gülümseyen Buda

Çin ve Çinlilerle devam ediyoruz. Ah nasıl pişmanın bunları orada gün ve gün yazamadığıma. Lakin iki işi birarada yapamadığımı hatırlıyorum. Bir de Türkçe'den uzaklaşacağım, İngilizce'de de henüz yeterli değilim yazmak için, gibi bir fikre takılmştım. Neyse...

Çok ciddiler, espri anlayışları çok farklı demiştim ya, dememişmiydim yoksa? Gerçek hatırlamıyorum, demişim varsayın. Şöyle ki: Efendim, oda arkadaşım Jie'den Buda heykeli kolyesi getirtmesini istedim Çin'den. Bazı öğrenciler yılbaşı tatiline gidiyordu aklıma gelmişti benimde. Hani, her şey vardır Amerika'da deriz ya, Çin ürettiği her şeyi tüm dünyaya satıyor diyoruz ya; Buda kolyesi hariç... Buda kolyeleri Jade taşından yapılıyor. Jade'nin kesildiği bölgeye göre fiyatı binlerce dolardan yüz dolarlara kadar değişebiliyor. Ya da daha doğrusu çinliler Amerika'daki Jade taşından budalara itibar etmiyor. Kendi topraklarındaki taşlardan oyulmuşunda ısrar ediyorlar. Ying-Yang felsefesinden dolayı, kadınlar erkek buda, erkekler kadın buda kolyesi takıyor. Hepsinin boynunda kırmızı sicimle asılı. İplikten bir sicimle asılmaları gerekiyor. Yeşil, 'gülümseyen buda' heykellerini üç yıl boyunca tenlerinden hiç ayırmadan taşırlarsa budanın vücutlarını tanıyacağına ve kötü kaderden koruyacağına inanıyorlar. Kimi, ailesinin zoruyla takıyor, kimi inanarak severek. Üç yılda bir değişiyor kolyeler. Kolyelerin değişme zamanı doğum yıllarındaki Çin astrolojisine göre de değişiyor. Çin takvimi 12 yılda bir başa dönüyor. Bu sene yılan yılı mesela. Bu yıl doğanlar, 12 yıl sonra ki yılan yılında, üç yılda bir değiştirdikleri budadan daha başka bir kolye takacaklar, Kolyeler anneleri tarafından özenle yaptırılıyor, belli bir yerde bekletiliyor ve takacak kişiden başka kimsenin dokunmamasına özen gösteriliyor. İlk takacak kimsenin  tenine değmesi gerekiyor çünkü.
Gülümseyen Buda
Bütün Buda'lar gülümser. 
Öyle ki, anneleri kolyeleri taa buralara kadar yolluyor, zamanında takabilmeleri için. Geçen gün bu konuyu konuşurken, sınıf arkadaşım Jane çantasından kırmızı kadife kumaşa sarılmış Buda kolyesini gösterdi. "Ben de daha dokunmadım, doğumgünümde takacağım, benim burcum -12 yıl döngüsü- başa döndü", dedi. Ben hemen hesapladım tabii, yirmidört yaşına basıyordu. Bu arada bu Çin takvimi de pek ilginç. Yok efendim, Öküzler Yılan'larla evlenmemeli, çocukları maymun olur, kısa sürede kavga ederler gibi gibi pek çok hikayeleri var. Benim tanıdığım gençlerin çoğu inanıyordu bunlara.  

Diyeceğim daha basit bir örnekti ya, kolyelere takılmışız. 

Ben Jie'ye; "Ama ben gülümseyen buda istemiyorum, ciddi olsun yüzü" dedim, bunları bilmeden önce. Jie iri iri açmıştı o gözlerini."Ama olmaz ki, ciddi buda yok, bütün budalar gülümser", diyerek. Hayal edin bir çinli gözlerini ne kadar iri iri açabilir, ama açtı, Ben espri yaparak ısrar ettim, "Nasıl olmaz, neden olmaz, bir minik heykel kolye sonuçta, yaptırılmaz mı" diyerek. O, işte o demeye çalıştığım 'ciddiyet' ile, "Özür dilerim. Gerçekten ciddi Buda yok. Bunlar özeldir, bütün budalar gülümser, özür dilerim ondan bulamam.", dedi. Epeyde üzülmüştü, ta ki ben, "Şaka yapıyorum, Buda Çin'de nasılsa bende de öyle olacak tabii", dedim. Açıklayamadığım farklı bir yaklaşımları var hayata, daha ciddi, daha keskin, daha başka bir yerden. Velhasıl, bir kaç gün sonra benim gülümseyen minik budamda geldi. 

Şubat 2013, La Verne, CA

06 Ocak 2013

Yeni Dünya 10: Mutfak Güzeli

yeni dünya
Hatırlamıyorum ne yumurtasıydı, sanırım ördek,
ama, tadı çok kötüydü.

Amy demişiz en son. Neden kişilerden bahsediyorum emelim bu değilken? Belirli bir emelim de yok aslında. Emel kelimesi de nereden çıktı?!  
Çevremdeki ilginç 'şeyler' onlar mı? Koca kıtada bana ilginç gelen başka şeyler yok mu? Yoksa kıtayı, ülkeyi, çevrenizi, dünyanızı ilginç yapan zaten insanlar mı, ya da onları sıradan yapan?

Amy, sıradan bir Çinli kız gibiydi. Evet, 3 ayda sıradan Çinli kız nasıl olur sökmüş durumdaydım. Utangaç. İnanılmayacak kadar hem de. Yan odadan size telefon mesajı atarak soru soruyor, odasının kapısına giderek soruyu cevaplıyorsunuz, ikinci soruyu arkanızdan yine mesajla soruyor.

Yorum yapmıyorum artık genç kuşağın sanal dünyaya olan bağımlılığına. Kendi öğrendiklerinden ya da uyguladıklarından her farklı olana negatif yönde eleştiri yapılması doğru bir yaklaşım değildir bana göre.

Amy'nin sıradan olup olmadığını söyleyecek kadar Çinli tanımadım doğrusunu söylemek gerekirse. Eh, matematiksel olarak düşündüğünüzde, dünya üzerinde yaşayan her dört kişiden biri, hatta her üç buçuk kişiden biri Çinli olduğuna göre, tam bir istatistiki bilgi ile konuşmanız neredeyse imkansız. Konumuza dönersek, bu genellemeyi tanıdığım ortalama yüz Çinli arasından yaparsam evet, çok utangaçlar, özellikle kendi ırkından olmayan kişilerle iletişimde iken. Kültürleri, 'batı, batılı, bizden olmayan' kavramlarını 'yabancı, güvenilmez, tehlikeli, bizden olmayan' karşılığında tanımlıyor. Hem meraklı hem ürkekler, hem istekli hem çekingenler.

Çin de değişecek, biliyorum. Amerika bunun üzerinde hassasiyetle çalışıyor. Kapılarını açmış Asya'ya. Çince yazılı tabelalar, Çin mahalleleri, Çin yemekleri, en önemlisi Asyalılara özgü göçmen yasalarında kolaylıklar... Burada rahat yaşamaları için imkanlar artırılıyor, genişletiliyor; golf oynuyorlar, en lüks arabaları kullanıyorlar, sörf yapıyorlar, plajların altını üstüne getiriyorlar. Çalışıyorlar en önemlisi disiplinliler, köylü kurnazlıkları çok fazla -okul idaresi kurallarını alt üst etmelerinden anladım- ama yine de arı gibiler... Ürettikleri mallara karşılık aldıkları dolarları yine bu ülkede harcamaları için para yöneticileri ellerinden geleni yapıyor. Üniversiteler ve kolejler en geniş kolaylıkları sunuyor onlara. Tek çocuklarını burada okutmak için aileler ellerinden geleni yapsın diye, yapıyorlar da... 

Amy'ye biz mutfak güzeli diyorduk. Kendimizce dalga geçiyorduk. Sürekli mutfaktaydı. Ders çalışmadığı zamanlarda ya yemek pişiriyor ya da yiyordu, ya da cep telefonunun dünyasındaydı. Hayalinizde canlanan Çinlilerin aksine Amy tombul bir Çinliydi. Bir gün yeşil bir yumurtayı önümüze koyuyor, deneyin lütfen diyor -ilginç bir sosa batırılmış haşlanmış ördek yumurtası-, bir gün kızarmış tofuyu atıveriyordu tabağımıza. Tofu mu? Tofu, haşlanmış soya fasulyesinden yapılma soya sütü peyniri diyebiliriz. Vejetaryenler için protein deposu. Tatsız tuzsuz bir şey aslında. Kimyasal olarak öyle yani. O nedenle de her bir yemeğe eklenebiliyor, pişiyor, soğuk yeniyor gibi gibi.
Bir gün Amy, üniversite başvurusu için okulu aramasında yardımcı olup olamayacağımızı sordu. Tabii ki dedik. Elbette bunu da mesajla sormuştu. Nasıl, ne zaman, kimi arayacağız dediğimizde de; yüzümüze bakmadan kağıtları uzattı elimize.

yeni dünya
Amy'den, 'gelin kızlar kurabiye yaptım' mesajı.
O sadece resmi gönderiyordu ama.
İşte, sevgili Amy, ülkenin bilinen üniversitelerinden birinin mutfak yönetimi ve ahçılık bölümünden kabul almış, burs almış ve şimdi başlangıç tarihini uzatmaya çalışıyordu. O yüzden mutfakta imiş. O yüzden sürekli yeni yemekler, yeni tatlar deniyormuş. Ailesinin tekstil atölyesi vardı. Üniversiteyi bitirmişti ama burada bir de ahçılık okumak istiyordu. Evlenmeyip buralarda tek başına yapabileceğine annesini zorla ikna etmiş ve gelmişti. Ah Amy, dünyanın en utangaç, en iyi ahçısı olursun inşallah demiştim içimden... Zaten ahçıların yüzümüze değil, yemeğe bakmaları gerekiyor, öyle değil mi?

Şubat 2012, La Verne, CA

03 Ocak 2013

Yeni Dünya 9: Diğer Frank

Çinli öğrencilerin takma ad kullanmaları bana ağır geliyordu. Onlara ağır gelmiyor, tercih ediyorlardı hatta. Evet, bazılarının adını akılda tutmak, telaffuz etmek gerçekten zordu, fakat isim önemlidir, ne kadar zor olabilirdi ki beş-altı harfi yan yana söylemeyi öğrenmek, değil mi? Mesela; neden 'Elizabeth' demek kolay da, 'Yaajing sao' demek zor olsun. Yazılışıyla; 'Yajing Cao ', ama arkadaşım 'Jean' takma adını kullanıyordu. Amerikalılar bunları öğrenmek için çaba sarf etmek istemiyordu açıkçası ve bir takma ad bulmaları konusunda uyarıyordu onları.

Yok, bizim çocukların değildi bu, kasabalılardan birinin arabası.

Sınıf arkadaşım Frank, yani Chuangfeng, 19 yaşındaydı, Çin'den kardeşi ile birlikte İngilizce ve sonrasında İşletme okumaya gelmişti. Ailesi oldukça zengindi anladığım kadarıyla. Onlara burada bir ev satın almıştı eğitimleri boyunca kalmaları için. Hayatım boyunca bu kadar zengin insanla bir arada bulunmamıştım diyebilirim. Amerika'da üniversitede çocuk okutmak kolay olmasa gerekti, velhasıl hemen her tanıdığımın ailesinin fabrikası vardı. Hatta bir tanesinin kendi otomobil üretim şirketi vardı, hani şu adının anlamı 'Gülümse' demek olanın. Her biri geldikten birkaç hafta sonra önce ehliyet sonra araba alıyordu. 21 yaşından önce alkollü içki içemezdiniz ama 18 yaşını doldurunca araba kullanabilirdiniz. Eh, ortalama bir ikinci el arabayı 2000 amerikan dolarına alabiliyorken, birkaç yıl kadar uzun süre burada kalacaksanız arabanızın olması gayet mantıklıydı. İşte bizim Frank' lerin arabası ve bir evi vardı burada. 

Çin'deki soy isimleri halen devam eden 33 ayrı ulusu temsil ediyor. Bu uluslar arasında da birkaç harf eklemesi ile yeni soy isimleri kullanılır olmuş. Yine de örneğin; li, wang, zhang gibi oranı yüzde onlara varan yoğunlukta sık kullanılan soy isimleri devam ediyor. Örneğin, Gülüş, Han soy adnı taşıyor. Han soy isminin çok değerli olduğunu, çok az Han kaldığını söyler durur. Birbirlerine seslenirken de önce soy isimleri ile sesleniliyor, çok yakın arkadaş değilseniz bu herkes için böyle. Hatta arkadaştan da öte, anne-baba-kuzen değilseniz. Aslında bu; Hangillerden Gülüş demekten başka bir şey değil. Bu 33 ulus aynı zamanda 33 farklı dil kullanıyor, ortak dilleri de Mandarince. 

Koreli annenin yeri. Nefis, pilav üstü tavuk
 sotesi vardı. Lahanalı. Çinliler üzerine bir de
yumurta kırdıyordu... 
Frank diyorduk... Yön bulma yeteneksizliğimin bu küçük kasabada dahi beni bu kadar zorlayacağını düşünmezdim. Kayboldukça, Andressaa! diye sesleniyordum. Tabii, öğle tatillerinde çaresiz bir başımaydım. Yine bir öğle yemeğinden sonra, ki üç sokak ötede yemiştik, "okul ne tarafta kaldı şimdi," diye kendi kendime soruyor ardından da söyleniyordum, "sürekli kayboluyorum minicik yerde, bir aptallık var bende," diyerek. Arkadaşım Frank, "aptal değilsin sadece farklısın, kendine aptal dememelisin," dedi. Bir gülümsedim kendi kendime, bir durdum. "Eyvallah Frank," dedim. Beklemiyordum hiç tabii, 19 yaşında bir çocuktan yüzüme ciddiyetle bakıp, bizim her dakika yaptığımız bu tür serzenişlere böyle ciddi tepki vermesini. Ama işte böyleydi onlar. Espri anlayışlarımız çok farklıydı. Her sözü, davranışı, eylemi çok ciddiye alıyorlar. Bilmedikleri kültürlere karşı hem çok tedirgin hem de çok saygılı davranıyorlar. Batı, onlar için yıllar boyu öğretilen tehlikeli bir dünya. Çini yıkmaya çalışan, onların kültürünü değiştirmeye çalışan başka bir dünya batı. Diğer kültürlerden bu kadar kopuk olabileceklerine inanmak zordu, hele bu İnternet çağında ama 'Facebook', 'YouTube' gibi sosyal medya araçlarının kullanılmıyor olduğunu anlayınca hak verdim. Onların yerine tamamen kendi ülkeleri kapsamı içinde olan uygulamaları vardı. İki ayrı sınıfla 'Elvis Presley' ve 'Beatles' kitapları okumuştuk, hiç biri bu isimleri daha önce duymamış, kim, ne oldukları konusunda hiç bir fikirleri yoktu. Amerikan kültürüne bu kadar yabancı iken karşılaştıkları her bir şeyin onlar için ne kadar başka olduğunu düşünüp duruyordum ben. Yemek dışında hiç bir şikayetleri yoktu. Yemek konusunda bu kadar muhafazakar olmaları ilginç geliyordu bir yandan. Hani, hamburgeri bedava versen yemiyorlardı. İlla kendi marketlerinden kendi sebze ve etlerini alıyorlar, saatlerce uğraşıp pişiriyorlar, yanında ekmek niyetine tuzsuz pilavları ile afiyetle yiyorlardı. 
Yuan: Çin parası. Resimdeki Mao Çetung

Frank, güzel sanatlar lisesinde resim bölümünde okumuştu. Görmedim çalışmalarını ama çizmeyi çok sevdiğini söylüyordu. Burada İşletme okuyacağını, çünkü babasına iş yerinde yardım etmesi gerektiğini düşünüyordu. Dedim, "seviyor musun işletmeyi". Dedi,"Hayır ama babama yardım etmem gerekiyor, o hiç üniversiteye gitmemiş, hep çalışmış çocukluğundan beri ve abimle benim üniversitede okuyarak işi devam ettirmemizi, 'okumuş' olmamızı çok istiyor." Farklı kültürden de olsalar ne kadar bildik hikayeler... Bu arada abim dediği de kuzeni, kardeşleri olmadığı için bütün kuzenlerine kardeşim diyorlar. "Düşün bunu," dedim Frank'a, "lütfen düşün; şirket yönetmen için üniversite okuman gerekmiyor, bak baban yönetmiş yıllarca," gibi bir şeyler ama, sanmıyorum ki ressam olabilsin.  Kafası karışıyordu beni dinleyince, yine de sık sık gelip sohbet etmek isterdi. "Sen nasıl, neden bıraktın işini, Türkiye'de ressamlar nasıl geçinirler, sevilirler mi," gibi şeyler sorardı. Sanatın hali ve parasızlığı yükselen Çin ekonomisinde de bizimle benzer değerdeydi. Muhtemelen onca müzik, dans dersi alan çocuklar sanatla uğraşmıyor mu diye soruyorsunuz? Hayır, bu tür eğitimler asıl işlerinin yanında "göstermelik" yetenekleri. Bende bir yandan çok söylemek istemiyordum, bir yandan içim elvermiyordu yıllar sonra pişman olmasına... İşte size bir başarı ve mutluluk paradoksu hikayesi daha... 

Bir de Amy vardı ki,  Andressa ile beni şaşırtan, güldüren. Ah Amy dedirten sevgili Amy... 

Kasım 2012, La Verne,

24 Aralık 2012

Yeni Dünya 7: Yasak

Yurdun yakınındaki 'Circle K' -bildiğiniz köşe market anlamına geliyor- marketine gitmeyip, iki blok ötedeki Ürdünlü Frank'ın dükkanına gidiyorsam, bu kasabaya alıştım diyebiliyordum. Bence bunun gibi detaylardır bir şehre alıştığınızı gösteren. K marketin sahibi asık suratlı yaşlı bir adam, üç aydır iki günde bir gidiyorum, değil yaşımı yüzümün 21'in üzerindeyim diye haykıran çizgilerini ezberledi, her seferinde "Pasaport lütfen", diyor, sigara almak istediğimde. Şaşırınca da kızıyor.

21 yaşın altındakilere sigara ve içki satmak ciddi ve takip edilen bir suç. Hatta, yaş sınırının altındaki birine sigara veya içki satın alırken yakalanırsanız da yine kendiniz 21 yaşın altındaymışsınız gibi, 400 Amerikan doları ceza ödüyorsunuz. Eyaletten eyalete değişiyor tabii, Kalifornia'da böyle. Barlarda ve gece kulüplerinde de geçerli bu. Garsonlar önce kimliğinizi soruyor. 21 yaşın altında gece kulübüne zaten giremiyorsunuz. Bar veya içki satılan kafelere girseniz dahi masada kimliğiniz soruluyor. Ha, aklınızdan arkadaşınızın bardağından yudumlamak geçiyorsa, dikkatli olmanızı öneriyorum. Garsonlar görürse kapı dışarı ediliyorsunuz, söylemedi demeyin. Tabii, bunca sıkılık La Verne gibi küçük, herkesin tanındığı ve göz önünde olduğu bir kasabada daha geçerli. Büyük şehirlerde masaların takibine çok rastlamadım açıkçası.

House and Wing; önünde bira ile yakalandığım kasabanın tek barı.

Bu yaşın altındaki sınıf arkadaşlarım pek söyleniyordu bu duruma. Yurt ve okul içinde ve çevresinde bira dahi içemediklerinden sızlanıp durdular epeyce. Özgürlükler ülkesi Amerika'da ya da Kalifornia eyaletinde diyelim, açık havada herhangi bir yerde; evinizin bahçesinde, bir parkta, piknikte, ormanda, plajda, üstü açık arabanızda, hatta oturduğunuz barın önünde alkollü içecek içemezsiniz, yaşınız ne olursa olsun. Bu kadar kapsamlı olmasına şaşırıyordum şahsen, cezası mininum 400 dolar. Barların önünde içilmediğini de elimde 'Miller' şişesi ile kapının önüne çıktığımda fark ettim. Herkes bana, 'Bruce Wills' gülümsemesi ile "Ne kadar cesursun tatlım", der gibi bakıyordu. Kontroller sık değil ama yakalanırsanız istisnasız. Bu durumda bizim onlara ortadoğu ülkesi olmadığımızı anlatmaya çalışmamıza hiç gerek yokmuş değil mi? Çevre karayolu kenarlarındaki mangal-rakı sefamızı görseler yeterliymiş. Şaka bir yana, söylemeden geçmemek lazım; bir zamanlar Osmanlı'nın eleştirildiği hataları aynen yapmaya devam ederek, ülkemizde yeni yeni eklenen bu türlü yasakların, "Amerika'da dahi" savunması ile önümüze sürülmesi "aptal" kandırmaktan başka bir şey değildir.

Amerika'nın yerlileri. Şortlu olan değil.
(Chicago)
 Amerikan halkı dediğimiz topluluğun, Avrupa kıt'asından gelen göçmenlerden oluştuğunu düşünürsek ve hala göçmen almakta oldukça aç olan bu ülke de, kimse bu tür "basit" nedenlerle sınır dışı edilmek ya da sicilleri kirlensin istemiyor. Kurallara uymakta hassaslar bu nedenle de. Belki de bizim vurdum duymazlığımızın altında yatan şey; güçlü, "ülkemiz" kavramının negatif etkisidir.

Toplumlar; din, görenek ve yüzyıllardır gelen yaşam koşullarının oluşturduğu geleneklerine göre sosyal kurallarını oluşturuyorlar ve kendilerine uygulanan kısıtlamalara da bunlara göre karşı çıkıyorlar ya da kabulleniyorlar. Bu kısıtlama, Kalifornia'da kabul edilebilir olmuş ama vergi ödemelerindeki en küçük bir artış uzun günler gündem maddesi olabiliyor ve parlamento seçimlerinde en belirleyici etken. Seçimlerden sonra hem medya hem La Verne esnafı vergi artışlarıyla ne kadar hayal kırıklığına uğradıklarını konuştu durdu. Bunun yanında silah alım satımı ve kullanımı tamamen serbest. Nedeni ise basit, anayasal haklarından geliyor: "Kendimi savunma hakkımı devlet kısıtlayamaz", diyorlar. İlginç. Ya da "bireyci" toplumların geldiği noktalardan biri diyebiliriz.

Asık suratlı bakkaldan nerelere gelmişiz... Amerikan toplumunu geniş açıdan kapatmadan önce,
kıtanın tek gerçek sahipleri kızılderililer, orjinal adıyla "Native American" ya da daha kapsayıcı olarak "Indians"' lardan kısa bir bilgi vermeli. %80 'ni artık dağınık yaşıyor ve asimile olmuş durumda. Kalanlar rezervasyon adı verilen bölgelerinde yaşıyorlar. Rezervasyon bölgelerinde -orta güney Amerika; Arizona, Nevada gibi- kendi meclisleri, kanunları ve en önemlisi vergi yasaları var. Amerikan hükümeti onlara bir nevi kan borcu olarak bunu sağlamış.

Bu nereden çıktı; geçen hafta derste, bir öğretmen ödev konusunu anlatırken "Yerel Amerikalı'larla röportaj yapmanızı istiyorum, gerçi yerel Amerikalı yanlış, ana dili ingilizce olanlar demek daha doğru, yerel dediğimizde 'Indıans' ları kastederiz, onları bulamazsınız",  dedi. Benim dikkatimi çeken; gözlerini yere indirip, hafifçe kızarmasıydı. Bir zamanlar, yeni bir dünya bulmuş olmanın iştahı ile, kendilerine yer açmak uğruna Kızılderilileri önlerine katıp sürükledikleri, koca kıtaya sığamadıkları için bir an suçluluk mu duydu ne! dedim içimden...

Mahatma Gandhi'nin dediği gibi, "Dünya insanların gereksinimlerini karşılayabilir ama ihtiraslarını asla."

Kasım 2012,  La Verne, CA

10 Aralık 2012

Yeni Dünya 6: Sınıf Arkadaşlarım

Küçük, şirin La Verne'nün kendi halindeliğini özlüyorum. Aslına bakarsanız, daha sıkıcı bir kasaba olamazdı. Bazen cuma günleri ders çıkışı Andressa ile Coffee Berry'de oturup koca bir hafta sonu ne halt edeceğimizi düşünür, sonra geldiğimiz yoğun mu yoğun şehirleri -benimki İstanbul- düşünüp, burayı çok özleyeceğiz biliyorsun, derdik birbirimize.

yeni dünya
Market yolu
Bir Starbucks, üç masalı minik bir kafe, bir italyan, iki kore lokantası, bir pizzacı, üç kuaför, bir küçük market, bir tütün ürünleri dükkanı, bir elmasçı (kuyumcu da denebilir), bir fotokopici, tek katlı belediye binası, ona benzer bir itfaiye binası ve bir polis bürosu... İşte o kovboy filmlerinin batı kasabalarından birinin modern hali kısaca. Yarım saatlik yürüme mesafesinde bir spor salonu, iki büyük market, iki Çin, bir İran ve bir Moğol lokantası. Ne alırsan 1 dolar marketi ve benzin istasyonu. UPS posta ofisi, tırnak bakım-güzellik salonu, McDonalds, emlakçı ve bir adet sinema... Asıl büyük alışveriş merkezleri ise, İKEA dahil, araba mesafesinde idi. Özlediğim şey tam da buydu. Bu sıkıcılık... Bu sakinlik... Gidecek bir başka semt, bekleyecek otobüs kuyrukları, market sıraları, dinleyecek korna sesleri, insan uğultuları, sinirli sesler, asık suratlar olmaması. Hayatımda ilk defa yapacak bir şey olmadığından kütüphanede uzun uzun oturmak zorunda kalıyordum. Üniversite öğrenciliğimde birkaç kez gittiğim kütüphanelerin, kitap kucağınızda şekerleme yapmak için bu kadar güzel yerler olduğunu keşke daha önceden keşfetseydim. Yarım saatlik market mesafesini sessizlik ve palamutlar eşliğinde yürümek, sevgili Andressa ile etraftaki Çinlilerin dedikodusunu yapmak, hocaları çekiştirmek ve yeni sevgili olmuş ya da ayrılan öğrenci çiftleri tespit etmeye çalışmak da geri kalan aktivitelerimizdi.

Suudi Ahmet K,
Kendimden on beş-yirmi yaş küçük gençlerle ilk defa bu kadar uzun süre aynı ortamı, aynı sıraları paylaşıyordum. Öğrenciler... Ya da, Çin'in geleceği, gençleri demeliyim belki. La Verne Üniversitesi'nin yabancı öğrenci nüfusunun yüzde doksanının ve bizim sınıfların da Çinli olduğunu düşünürsek kendilerine dair kayda değer bir yargım oluştu diyebiliriz.
Biz ve bizden öncekiler dünyanın iyi hali için neler yaptık, bu da meçhul belki, ama bu gençliğin dünya için değil kendileri için çabalayacakları çok aşikar geldi bana. Eğer yaşayacakları dünyanın yok olacağını hissediyorlarsa, yani hedonizm anlayışlarına ters düşen bir gelecek görüyorlarsa evet, dünya için bir şeyler yapabilirler. Onun dışında, ilk ve en iyi öğrendikleri şey, kendileri için, kendi çıkarları, istekleri, mutlulukları için yaşamaları. Yalnızlar ama bu yalnızlık onlara "insanlığı," "dünyayı," "geleceği" veya "geçmişi" düşünmeleri için bir zaman yaratmıyor. Yalnız olduklarının farkında değiller. Daha doğrusu bu, bizim anladığımız gibi bir yalnızlık değil. Onlar bunu bir durum gibi değil, duygu olarak yaşıyorlar ve bundan bir şikayetleri yok.

Geçmişin, şimdinin, ya da geleceğin doğru olduğunu savunmuyorum. Ben inanıyorum ki, dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle olacak, nereye gitmesi gerekiyorsa oraya gidecektir. Yazılmış olsa dahi gelecek mutlak değildir. İnsan fikri eyleme geçmedikçe geleceğin her daim değişme ihtimali vardır.
Bilemiyorum bu yargım genel olarak gençler için de geçerli midir?

Marlen ve Jean
Çin'in yanında, Japonya, Kore, Brezilya, Suudi Arabistan gençlerini de gözlemledim. Bu saydıklarım yoğun olarak Çin'e ait ama sanırım bazı bakımlardan genele yayabiliriz. İnternetsiz bir dünyayı karşılaştıracakları bir anıları yok. Sanki genetik kodları da bu şekilde. Bilgisayar programları gibi her yaptıklarının bir sebebi olmalı gibi davranıyorlardı bazen. Mesela, bir insanla sırf görüşmek için görüşme kavramının farkında değiller. Biri ile görüşülecekse mutlaka bir şey yapılmalı. Alışveriş, sinema, yeme-içme, seks, ödev... Sınıfta Tibet asıllı bir Çinli arkadaşım vardı; Xiao. Gülümse demek. Okunuşu: Şao, kendi dilinde yazılışı; 凡 甑. Dersten sonra kahve içelim dediğimizde, "Ben susamadım, siz gidin," derdi. Öyle bir disiplin ve zaman planlaması ile yetişmişler ki her an "bir şey" yapıyor olmalılar. Aileler arasında çok ciddi bir yarış varmış. Herkes kendi çocuğunun okulda birinci, balede en iyi, piyanoda en başarılı olmasını beklermiş. Bu yüzden de oldukça baskıcı bir eğitim veriyorlar onlara. Tabii, komünist eğitim sisteminin de etkisini ekliyorlardı. Uzakdoğulular, isimleri zor yazıldığından ve söylendiğinden kendilerine hemen bir takma isim buluyorlar. Çoğunluğu Amy, Jean, Liz, Micheal, David gibi popüler Amerikan isimleri ya da benim arkadaşlarım gibi Dickie ve Marlen (Şao). Marlen, Marks ve Lenin'den geliyor bu arada. Her fırsatta uyuyorlardı, sanki ülkelerinde hiç uyumamışlar gibiydiler. Kütüphanede, teneffüste, okuldan gelir gelmez birkaç saat, akşamları erken vs. Çin'de sabah erken saat etütlerinden, akşam ev ödevi baskısından oldukça sıkılmışlardı.
yeni dünya
Kendi adını Quan
Büyük bir geleneksellik ve "iç dünya" kültürü ile yetiştirilen, Buda'ya, Konfüçyüs'e, binlerce yıllık felsefe tarihine sahip Çin gençliği bile "paranın" tek tanrı olduğunu düşünüyor. Sonraki Tanrıları da Çao Mao. Mao Çetung'u böyle okuyorlar. İnandıkları için değil, öyle bildikleri için.  Tanrı'ya inanır mısın sorusuna, ya "Tanrı kimdir? İsa mı, Muhammed mi, Buda mı, kim sizce?" diye cevap veriyorlar ya da "Çin'de herkes Çao Mao'ya inanır, Çin'de Tanrı Mao'dur," diyorlar. İngilizce eğitimine gelen öğrencilerin %99'u MBA ya da işletme okumak için burdalar. Hayalleri, çok para kazanmak ve "rahat" bir yaşam sürmek adına.

Yeni yükselen ekonomik büyüme ile birlikte Çin'de ciddi gelir seviyesi farklılıkları olduğunu zaten biliyordum. Zengin çok zengin, fakir çok fakir. Yurtta bir arkadaşım mesela, "Baban ne iş yapıyor?" soruma, "Bilmiyorum," dedi. "Nasıl?!" demiştim. "Bilmiyorum, ama çok para kazanıyor. Anneme sürekli pahalı mücevherler alır, beni de buraya yolladı ve gelecek ay burada bir ev alacağız, üniversite eğitimim boyunca oturmam için," demişti.
Devamı da var elbette. Başka yazılarda onları da anlatacağım. Benimle kalın efem...

Aralık 2012, La Verne, CA

01 Aralık 2012

Yeni Dünya 5: Amerika’ da Okumuş

Bazı şeylere yaşamadan ikna olmak gerçekten zormuş. Bu genellemeye de yine yaşadıktan sonra ikna oldum.
Eğitim sistemleri takdiri hak ediyor. Sistemi görmeden önce Amerika' da okumuş yargısının abartıldığını düşünürdüm açıkçası, ama, evet, bu doğruymuş.
Anna ders anlatmaya başlamışken.

Kısaca söylersem; burada size verdikleri en önemli bilgi; yapabilirsiniz. Mümkün ya da değil,

imkanlarınız kısıtlı, az ya da çok, ama bu hissi size sürekli aşılamaya çalışıyorlar. -Hatta öyle ki, bugünler de Amerika'nın gündeminde bu hissi fazla aşıladıkları için halkın çoğunun "narsizm" hastalığından muzdarip olduğunu, bunun farkında da olmadığını yazan çizen onlarca habere, yazıya rastlanıyor.- "Yaşınız, ırkınız, cinsiyetiniz, dininiz, diliniz ne olursa olsun, eğitim sistemimiz bununla ilgilenmiyor, ne kadar çalıştığınız, yeteneğiniz ve aklınız ile ilgileniyoruz", diyorlar. Nasıl mı? 
Bir kere bunu yazılı olarak size tüm başvuru belgelerinde açıkça teyit ediyorlar. Diğer yandan tüm sözlü ya da yazılı görüşmelerinde bu noktalarda çok hassaslar. 
Size, "güven" ve "değerlisiniz" duygularını çok net aşılıyorlar. Bu da sizi kendiniz hakkında, imkanlarınız hakkında daha "umutlu" kılıyor. Bir çember halinde hizmet sektöründe çalışanlar birbirine böyle davranmaya özenli ayrıca. Bunun bir diğer önemli nedeni de; - belki bambaşka bir tartışma konusu-, ekonomilerinin sürekliliği tüketim üzerine kurulu. İnsanların tüketmeleri en önemli geçim kaynakları, dolayısıyla da eğitim dahil her hizmet sektöründe çalışanların en önemli görevi "mükemmel" hizmet ediyor olmaları.
uzak topraklar
Çİn tarafı henüz dinlemeye hazır değilken.
Teknik olarak ise; evet, Amerika' da eğitim paralı. Devlet üniversitesi diye bir kavram yok. Bu yüzden de sınav yok. Bölümünüzü, şehrinizi ve okulunuzu seçiyor eğitiminize başlıyorsunuz. Tabii ki, paranızı veriyorsunuz... Düşünebiliyor musunuz, lisede yanlışlıkla sözelci oldu iseniz, ömrünüzü öyle tamamlamanız gerekmiyor. Evet, para önemli ama lise notlarınız da önemli. Eğer 4 üzerinden 4 değilse notlarınız milyon dolarda verseniz, ne bileyim, Stanford Üniversitesine giremeyebilirsiniz misal. Paralı demiştik; Amerikan vatandaşlarının notlarını 3'ün üzerinde tuttuğu müddetçe burs almamaları nerede ise imkansız. Çok çeşitli kurum ve devlet bursları var. Spor bursları çok yaygın. Uluslararası öğrenciler için ise okulda çalışma bursları ve diğer özel kurum bursları var. En kolay yöntem okulda çalışma bursu. Bir öğretim görevlisinin sekreterliğinden, yurtlarda danışmanlığa kadar çok çeşitli işler var. Ayda kazanacağız para, okul ve yaşam masraflarınıza yetmez ancak, ciddi bir katkıda bulunur. Yerel öğrenciler bu sistemi çok tercih etmediği için iş bulmakta zorlanmıyorsunuz. Bu çalışma yasal, ama dil okulları için geçerli değil. Yalnız, büyük şehirlerde kaçak çalışmak çok yaygın, bu da ayrı bir yazı konusu olabilir. 

Hayranlıkla bahsediyor, her şeyi çok kolay gösteriyor olabilirim. Bana sorarsanız eğitim; özerk, özenli, politikadan, dinden, inançlardan tamamen uzak en başta öğrenmeyi öğreten bir sistem olmalı ve yüzde yüz ücretsiz sağlanmalı. Bana göre en doğrusu budur. Benim burada üzüldüğüm; ülkemizde akıllı, yetenekli, çalışkan, hevesli dahi olsanız, aşamayacağınız hatır-gönül, hemşehri, yandaş gibi, şikayet dahi edemeyeceğiniz saçma sapan engellerle kalakalıyorsunuz. Kısacası burada Sistem yönetici, biz de İnsanlar. Takdir ettiğim fark budur. Daha geniş bir tartışma da, istisnasız -insanı hiçe sayarak- sisteme bağlı kalmayı da eleştirebilirim, ama bu çerçeve de, bizdeki halinin eksilerine göre oldukça desteklenir bir "şeyle" karşılaştım. Konuyu destekleyen bir çok örnek var, ancak detaylar burası için fazla. Kısaca, "ne yazık ki", burada okumuş olmak; her şeyden önce kendi gözlerinizin perdelerini açıyor, ve bu en önemlisi sanırım... 

Aralık 2012, La Verne, CA

19 Kasım 2012

Yeni Dünya 4: Dil Okulu

La Verne; küçük, 'University of La Verne' öğrencileri sayesinde gelişmiş, 'Los Angeles'a 1 saat uzaklıkta bir kasabaydı. Tam istediğim gibiydi. İstanbul'un karmaşasından sonra her yere yürüyerek gidebileceğim, sokaklarını yürüyerek, insanlarını görerek tanıyabileceğim, bol yeşillikli, güvenli, sessiz sakin bir yerdi. Son güncellemelerle 2012 yılı nüfusu 35,000.- idi. Altı ay içinde bir tek adli olay olmuştu; dağlık arazide bir kişi bir polisi öldürmüş, kasaba bir hafta bunu konuşmuş, korkmuştu. Biz de tabii, kuaför Amanda, tütüncü dükkanının sahibi Ürdün' lü Frank, köşedeki K marketin kasiyeri Christina ile.  

Yalnız, 'California' her yere yürüyerek gitmek hayali için en yanlış eyaletti. Tüm eyaleti yürüyerek dolaşma hayali kurmamıştım tabii ki. Dediğim; Burası Amerika'nın gelir seviyesi en yüksek eyaleti idi. Holywood ahalisi burada yaşıyordu ve her şeyin 'en' i buradaydı. 'Beverly Hills" mahallesi gibi, değil Amerika'nın, dünyanın en pahalı evleri burada idi. En lüks arabalar, en pahalı markalar, en ... tekneler, en ... plajlar, 'en' ne demek ise, o buradaydı. Amerika' yı keşfedenlerin daha da zenginlik hayali ile göç ettikleri 'batı" idi burası işte. Yerleşim de o eski zaman alışkanlıklarından kalma, dağınıktı. Dolayısıyla arabanız yoksa ayaklarınız yok gibiydiniz burada. Ama dediğim gibi La Verne kasabası kendi içinde benim için yeterliydi... Kasaba haberlerine ara dönmek üzere burada keselim derim... 

İlk Pazartesi sabahı saat 07:50' de oda arkadaşlarımızla beraber okulun önünde idik. Seviye tesbit sınavının yapılması, okulun, bölgenin tanıtılması, gerekli resmi işlemlerin tamamlanması için. Çok mutluydum. Yurttan çıkmış, uzun yıllardır ilk defa yürüyerek varmam gereken yere varmış, kuyruk beklememiş, bir kaç vasıta değiştirmemiş, araba kornası dinlememiştim. Servise koşmamış, uyuyup uyanmamış, ne zaman boyun fıtığı olacağım diye düşünmemiştim yol boyunca... Ağaçlar arasından yürüyerek, her sincap gördüğümüzde Jie ve Andressa ile birbirimize bakıp, gülümseyerek okula varmıştık. Seviye tesbit sınavımıza girdik. Sınav çok şaşırtmadı ama sonuç değerlendirmesi şaşırtmıştı.

ELS dil okulları Amerika'da çok yaygın. Yaklaşık iki bin üniversite içinde altı yüz üniversite, mezuniyet sertifikalarını "toefl" yerine kabul ediyor. Yani sizden herhangi bir sınav ile ingilizcenizi ispat etmenizi istemiyorlar. "ELS" dil okulları üniversitelerle bağlantılı, çoğu ofisi de çeşitli üniversitelerin dil hazırlık merkezi olarak kampüs içinde konuşlanıyor ve çalışıyor. O nedenle eğitim sistemleri de üniversite müfradatları ile aynı işliyor. Aynı disiplin ve yoğunlukta. O üniversitenin öğrencisi oluyorsunuz, her imkanından faydalanıyorsunuz. Yurt dışında lisan eğitimi alacaksanız bana göre şuna karar vermiş olmalısınız; "Ne için ingilizce öğreneceksiniz?"  Para tabii ki önemli bir kriter, ama paranızın tam yerini bulması için bu soru da sorulmalı. Elbette yeni bir lisan sahibi olmak olabilir, bunun ötesinde, "kısa vadede ingilizce ne işinize yarayacak." Akademik ingilizceye mi ihtiyacınız var? Uluslararası bir şirkette ya da güneyde bir otelde mi çalışacaksınız?  Misal; "ELS" pahalı bir dil okulu ancak akademik ingilizce öğrenmek için iyi bir  tercih. Yok eğer, bunun dışında ise amacınız, gidebileceğiniz en ucuz kursa gidin, bir kaç arkadaş edinin ve ingilizceyi konuşarak öğrenin.
uzak topraklar
Andressa ve Jie okul yolunda. Bahçeli bina yemekhane.
Seviye yerleştirme sonuçları şaşırttı demiştim; bizdeki dil kursları gibi sınav sonucu sizi bir tek
uzak topraklar
Öğle yemeği tatilinde bir sincap. Karşı bina bir derslikti.
seviyeye yerleştirmiyorlar. Bir kere dersler çok çeşitli: dil yapısı, yazma, okuma, kelime bilgisi gibi. Her birinden ayrı sınav oluyorsunuz. Yani; dilbilginiz gelişmiş, konuşmanız zayıf ise buna göre bir ortalama alıyor. Sizi dilbilgisinden bir seviyeye yerleştiriyor ama alt seviyeden konuşma sınıfına yolluyor. Eğitimin gücü, derslerin yapılanmasından ziyade sistemlerinden kaynaklanıyor. Öğrenciler değil öğretmenler çalışıyor en çok. Her derse hazırlıklılar, dinamikler. Bize söylenen "sizin yapmanız gereken tek şey çalışmak" yalanı burada gerçek. Bizde yalan, çünkü öğrenme yollarımızı biz kendimiz bulmak zorundayız. Burada sistem ve eğitmenler bununla görevli. Her bir dersten başarılı olabilmeniz için detaylı bir yazıyı size okuyorlar ve imzanızı alıyorlar. Yani, yazma dersinden geçebilmeniz ve başarılı olabilmeniz için hafta da şu kadar yazacaksınız, çalışma gruplarına katılacaksınız, gerektiğinde hocanızı şurada bulacaksınız gibi. Burada ki teyit biraz da daha sonra "bana bunu söylememiştiniz, bu dersten nasıl geçebileceğimi bilmiyordum" sorunuzla karşılaşmamak için. Bu doğru; Tanrı'dan korktuklarından daha çok hukuki sistemden korkuyorlar.

Ve disiplin; dersler sabah 08:00 de başlıyor. Her ay bir kur atlıyorsunuz. Eğer dört kez derse geç gelirseniz bir kez yok yazılıyorsunuz. Dört kez yok yazılırsanız o dersten otomatikman kalıyorsunuz. Ve derslerin ortalaması kur geçme notunuzu belirlediği için, bir dersten kalmanız demek diğer derslerin notlarını maksimumda tutmanız anlamına gelebilir. Bize göre geç kalmak; 10, 15, 20 dakika gibidir değil mi? Hayır, geç kalmak demek, 5 dakikadır. Eğer 20 dakika geç kalırsanız zaten yok yazılıyorsunuz. Açıkçası uzak doğulu arkadaşlar bu sistemde hiç zorlanmadı, ben hayatımda o kadar disiplinli ve kuralları takip eden insanı bir arada az görmüştüm açıkçası. Ama kasabanın tek Türkiye'lisi ben ve Suudi Arabistan' lılar alışmakta zorlandık, ne yalan söyleyeyim.

Devam edecek... 


Kasım 2012, La Verne, CA

12 Kasım 2012

Yeni Dünya 3; Üç Kişilik Oda

Bir kaçı bahçede olan, göz alabildiğince palamut ağacı doluydu etraf. Ve göze görünen canlı olarak sadece sincaplar vardı. Yurdun numarasını çevirdim. Kimse cevap vermedi. On-on beş dakika sonra diğer binadan çıkan kıza kendimi tanıtıp, ne yapacağım ben şimdi feryadını ettikten sonra, kendisi bir yerleri aradı ve benim önünde beklediğim binadan birileri çıktı. 
Valizlerden birini merdivenin dibine bırakıp, diğerini yukarı sürümeye başladım. Aşağıda bekleyen kıza; "Diğer valizim burada kalabilir değil mi?", gibi bir şeyler dedim. Bilemiyorum o ne anlamıştı ama, döndüğümde valizin başında bekliyordu, "Artık gidebilir miyim", dedi. Hizmet anlayışlarına ilk şaşkınlığımdı bu.Yurt sorumlumuz Chr... elinde benim dosyam ile bekliyordu. Dış ve iç kapı anahtarlarımı elime tutuşturup, odanın kapısına kadar geldi. Kapıda üç kişinin adı yazılıydı: Andressa, Jie, Aze...
Oaks yurt binası, La Verne, valizimi sürüklediğim merdiven, foto; Aze


Açtım kapıyı.
Bir ranza, bir yüksek yatak, üç masa, üç sandalye, ikisi gömme olan üç gardırop, üç komodin, en fazla 20 metre-kare olan bu odaya nasıl sığmış şaşmış kalmıştım. Şimdi bu aldatmaca değil de neydi! İnternetten gördüğüm hiç bir oda resminde ranza yoktu. Odaların tanıtımından böyle olabileceği hiç anlaşılmıyordu. Sorun değildi, çünkü yapacak bir şey yoktu, ama bu kadar küçük ve konforsuz bir alana ayda 650 Amerikan doları ödemiş olmak biraz ağrıma gitmişti doğrusu. Aynı ücrete tek kişilik odada aile yanında kalma şansım da vardı, ama hiç düşünmemiştim. Yurt ortamlarını her zaman daha çok sevmiş, daha eğlenceli bulmuştum. Ve daha güvenilir hissetmiştim... 

Andressa, pencere önündeki yatağının üzerinde kucağında İngilizce dil bilgisi bir kitap ile oturuyordu. Jie, benim alt katımdaki ranzasına çarşaf sermeye çalışıyordu. Ad-soyad, çalışıyor muyuz, öğrenci miyiz, kaç yaşındayız, yolculuğumuz kaç saat sürdü, hangi şehirden geliyoruz; ilk sorularımızdı. Onlar İstanbul'u başkent sanıyordu. Ben, aslında mesleğimden de ötürü biraz, Sao Paola'nın başkent olmadığını biliyor ve Guangzhu' yu daha önce duymuş olmakla sevinçliydim. 
Yabancılar ülkelerine dair çok popüler olmayan şeyler bilindiğinde seviniyorlar çoğunlukla. Ben de öyle. Nereye giderseniz gidin, doğduğunuz topraklara ait oluyorsunuz galiba... "İnsanın bastığı topraklar altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın adamı değildir.", dememiş miydi Marquez...  
Andressa'nın pencere önü yatağı.
Ben kendimden beklenmeyen bir dikkatle tüm yurt kitapçığını okumuş, yorgan-yastık-çarşaf vs. verilmediğini öğrenerek yanımda getirmiştim, üstelik çift getirmiştim. Andressa' nın yoktu, benim yedeklerimi ona verdim o gece. Ne kadar sevinmişti! Ama üçümüz de elbise askısı getirmemiştik. Ve elbise askısı olmadan mümkün değil yerleşemezdik. Bir kaç kişiden birden market tarifi aldıktan sonra, bir kaç temizlik malzemesi de almak üzere yollara düştük.
Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra markete ulaştık. Yol boyunca her birimiz neden-niçin gelmiştik, geride kimleri bırakmıştık, dönecekmiydik, neden bu bölgeyi seçmiştik hepsini öğrenmiştik. Bilgi paylaşımı konusunda kızların özel bir yeteneği ve çoğu zaman faydalı olan bir yakınlığı vardır. Bu yarım saat içinde, üçümüzün de finans sektöründe çalışmış olduğunu, elbet döneceğimizi, büyük şehirlerden sonra küçük bir kasabada soluklanmak istediğimizi, ve bir parça depresyondan sonra kendimizi buraya attığımızı konuşmuştuk bile... Üçümüzün de benzer geçmişlerinin olması ilginç ve güzeldi, ama kasabanın iki büyük marketinde elbise askısı yoktu...

11 Kasım 2012, La Verne, CA

11 Kasım 2012

Yeni Dünya 2; Varış...

Sırtımda, suya bulanmış tuz torbasına dönüşen dizüstü bilgisayarım, önümde iki valiz bir çanta havalananının önünde geldim mi şimdi diye düşünerek servis aracını bekliyordum. Altmış dolarlık parasını iki ay önceden ödediğim, üstüne on dolar bahşişi de peşin peşin verdiğim servis aracı ya gelmezse?! Öyle sinirlenerek çıkmıştım ki içeriden aklıma bile gelmiyordu.
Söylüyorum pasaport-giriş görevlisine; "dil eğitimi için geldim." "Neden geldiniz", diyor? "Dil eğitimi, aha bunlarda belgeleri; üniversite, yurt, servis aracı hepsinin bedelini peşin peşin ödedim, işte burada", diyorum. Tüm dosyayı bir orasından bir burasından deşiyorum. O da belgeleri evirip çevirip bakıyor. "Neden geldiniz", diyor ? "Yüksek lisans yapacağım sonra", diyorum. "Tamam, diyor," ama neden geldiniz?" "Yani, okula geldim?!" Ben mi anlamıyorum diyorum. Soruyu tekrar ettiriyorum, yok, aynı soru. "Eğitim için mi geldiniz", dedi en sonunda... Hey Allahım! Sen sabır ! Şu soruyu ağzından alabilmek için ne uğraştım. Bilgisayara cevap diye ağzımdan çıkanı yazacağından mı , bana mı garez hissetti bilmiyorum. " Evet!, eğitim için" dedim bir solukta... Bastı kaşeyi... Yine de sinirlenmedim. Yine de üzülmedim. Bekliyordum biraz kargaşa. Ta ki, benden sonra bankoyu kapatıp önce önündeki dezenfekte suyuyla ellerini silip, sonra da yerinden kalkıp lavabo yönüne doğru gitti ya! İki damla gözyaşı akıttım. Ben o belgeleri gözüm gibi sakındım, poşet dosyalara tek tek sıraladım, benim elimden başkası da değmemiştir, bana bişi olmuşmu bir bak, sana olacaktı!?

Neyse ki servisteki yine bir Hint asıllı Amerikalı'nın "ingilizceniz hiçte fena değil" yakıştırmasının ve trafiğin olmamasının ferahlığı ile kendime geldim az biraz...

Los Angeles'ın tanıdık otoban yollarını, gökdelen binalarını bitirip bir saat uzaklıktaki kasabaya yaklaştığımda sonbahar olduğunun farkına vardım. Son olsun, ilk olsun bahar güzel bir mevsimdi. Buraya da pek yakışmıştı.  Hele yurdu görünce, olsun, girişim öyle oldu ülkeye ama kalışım öyle olmayacaktı sanki...














Bizim prefabrik, beyaz badanadan başka boyamız, dikdörtgenden başka şeklimiz yokmuş gibi binalarımızı hatırladıktan sonra, "burasıymış demek ki," demek güzeldi... Biraz paramız, para olmadan da estetik ve güzellik sahibi olabileceğimize inancımız olsa, olur da , işte...
Yine de biraz erken demişim...

11 Kasım 2012, La Verne, CA

10 Kasım 2012

Yeni Dünya 1; Gidiş...

Los Angeles denince akla:-)
Üç kişilik odamızda, sandalyede oturmuş Jie' nin sökük gömleğini dikerken düşünüyordum: Hayat ne kadar da çok karşıma çıkarıyor şaşırtıcılığını. Ya da ben hep şaşkınım...Asla planlamadığınız, düşünemeyeceğiniz, hayal bile etmediğiniz şeylerin olabilmesi, ve ne yaparsanız yapın bazılarının olamaması gibi...

Hayatımda ilk defa on altı saat bir uçakta havada kalacaktım ve benim en çok düşündüğüm yanımda kimin oturacağıydı? Batıya gidecek olmama rağmen önce dört saat Dubai' ye, doğuya doğru gittim. Orada beş saat bekledikten sonra on altı saatlik yolculuk için heyacanlımıydım yorgunmuydum bilemiyorum. 
O çoktan oturuyordu ben yerime doğru ilerlerken. Önce arap zannettim, yaklaşınca anladım. Bir hintliydi: Doda. Doğal olarak bir bilgisayar programcısıydı. Neden Hindistan gençliğinin ya da neden Hindistan'ın artık böyle anıldığını sordum ; para parayı huy huyu, iş işi çeker benzeri bir açıklama yaptı.

Bazen uyudum, bazen kitap okudum, iki film izledim, müzik ve Doda' nın horlamasını dinledim ve Hindistan kast sisteminden, Oracle programları ve iş akış programlarının yazılması dahil Doda ile konuştuk.
Emirates Hava yollarının hem yiyecek içecek hem de eğlence sistemleri hakkındaki ünü beni hayal kırıklığına uğrattı. Sabah kahvaltısını ki, havada kaç sabah geçirdik bilemiyorum, öğlene doğru, öğlen yemeğini de akşam yedik. Arada bir şeyler isteyebiliyor muyduk bilmiyorum ama bir kahveyi 1 saat sonra getirdiklerinden başka bir şey istemeyi denemedim. Dünyanın etrafında döndükçe, bir ülkenin sabahından diğer ülkenin sabahına geçiyor olabilirdik. Doğudan batıya doğru gittiğim dışında, zaman değişiklikleri konusunda hiç düşünmek istemedim, her düşündüğümde işin içinden çıkamıyordum çünkü. Cam kenarında oturmak için elimden geleni yapmıştım ama böyle çok uzun yolculuklarda dezavantaj olduğunu uçakta anladım.  Kıtayı ya da okyanusu o kadar uzaktan görmeniz ne mümkün ne de anlamlı, bulutlar her yerde bulutmuş net olarak anladım. Arada yürümek istediğinizde ki çok gerekli, uçak içinde iki saatte bir en az iki tur atmanız, ya da yerinizden kalkmak istediğinizde uyuyan insanları uyandırmak zorunda kaldığınızdan hiç kolay olmuyor, can sıkıcı hatta. On altı saat? Tanrım nasıl geçecek diyordum, beş değil, on değil, on beş değil; on altı saat! On saatten sonra fena değildi. Uykusuz olmama rağmen çok uyuyamadım ama iki film izlemek vaktin geçmesini oldukça kolaylaştırdı. Doda'nın sürekli aynı filmi izlediğini sonra anladım. Bir hint filmiydi ve üç saat sürdüğünden aynı filmi üç kez izleyerek on saati daha kolay tamamlayacağını düşünmüş, öyle dedi.  Doda  benim gittiğim La Verne, CA şehrine 20 km uzaklıkta bir şehirde yaşıyordu. Sık sık ya iş ya da henüz ülkeye getiremediği eşini görmeye gittiğinde böyle yaparmış. Gülsem mi, ne düşünsem bilememiştim.
Ortalıkta dolaşan en az on görevlinin kimlere ne taşıdığını, uçağın içindeki ikinci turumda anladım, tabi ki 'business' ve 'first class' yolcularına ne isterlerse anında yetiştiriyorlardı. Onların koltukları yatak şeklinde yatıyor, televizyon ekranları daha büyük ve ekonomi bölümünde bir perdeyle ayrılıyorlardı. 

Ortadoğu halkı Türk'lere ayrı bir ilgi duyuyormuş. Konuşmalarımı duyan bazı İran'lıların ve Arapların gülümseyerek kendini tanıtmalarından ve sorular sormalarından öyle hissettim. İranlı bir aile, bizde senin gideceğin yere yakın oturuyoruz, bir şeye ihtiyacın olursa ara bile dedi. 

Sonunda kara görünmüştü. Ben aynı yolu geri gideceğiz Türkiye ve Atlas okyanusunu aşarak Yeni Dünya kıtasına ulaşacağız diye düşünürken, tam tersine Asya'ya doğru gitmiş, Rusya'ya doğru çıkmış, Türkiye'nin tepesinden bir U çizerek yeni kıtanın Pasifik okyanusu kıyısına varmıştık. Pasifik! Meksikalılar Pasifiğin hafızası yoktur diyorlar. Bilmiyorum neden sebep. Belki de umursamadığındandır sardığı kıtaları... 
University of La Verne, CA

Emirates Hava Yollarının son zamanlardaki reklamı, hedeflenen saatten beş dakika önce alana inmiş olmakmış. Aynen de öyle oldu. Los Angeles saati ile gündüz 1:05 olan iniş saatinden beş dakika önce uluslararası LAX havalimanına indik. Aylardan Kasım, günlerden sıcaktı... Türkiye'de saat neredeyse gece yarısı olmuştu bile. Heyacanla Anneme sağ salim indiğimi haber verdiğimde anladım bunu. Tuhaf işte insan bazı şeyleri bilir ama farkında olmaz. Mesela siz şu anda dünya nüfusunun dörtte birinin Çinli olduğunun farkında mısınız? 
Gömleğini bitirip Jie'ye doğru uzattığımda, "sahi siz ne kadar çoksunuz", dedim. Güldüm. "Biz aynı anda zıplasak dünya sallanır biliyorsun değil mi", dedi. "Siz pilavı o çubuklarla tane tane yemeğe devam ettiğiniz sürece biraz zor", dedim. Güldü...