Uzak Topraklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uzak Topraklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2019

Küba'dan Kısaca

Küba yoksul bir ülkedir tanımlamasının aslında nasıl yanlış olduğunu fark ettim dün gece. Küba'ya giden bir arkadaşımızın bize gezi detayları ve Küba hakkında yaptığı sunumdan sonra, bizim için yoksulluk olan şeylerin onlar için farklılık olduğunu anladım. Farklı bir anlayış ve farklı bir hayatları var, yoksul olan bizleriz. Bizim için yoksulluk; evet, işsizlik, gelir dağılımında eşitsizlik ve yetersiz ücretler sonucunda sürekli bir gelecek ve belirsizlik kaygısıyla yaşamak. Bu kaygının ve stresin sonucuyla oluşan yine kaygı ve mutsuzlukla baş edebilmek. Çcuğumuzu istediğimiz gibi, iyi olduğunu düşündüğümüz bir okulda okutamamak, kendimiz ve ailemiz için gerekli ana besinleri alamamak, sağlığa erişim, barınma gibi ihtiyaçları temel düzeyde dahi kimi zaman karşılayamamak. Hiyerarşide hep yukarıda tutulan, eksiliğinin bizi daha da yoksullaştırdığı kültür sanat ihtiyaçlarına hiç girmiyorum. Küba içinse daha konforlu bir eve, daha yeni bir arabaya ya da belki bir arabaya, sürekli yeni ve değişen kıyafetlere vesaire sahip olamamak yoksulluk ki sahip olabilecekleri pek çok şeye de biz diğer dünyalıların kısıtlamaları sonucu erişemiyorlar. Bir yetersizlik, eksiklik, kurtulunması gerekli, bir gün değişecek umuduyla ömürlerin tükendiği bir durum da değil onlar için bu farklılık. Öyle ki; Küba vatandaşı olmak büyük bir onur ve gurur(muş).

Haydi Küba'da yaşayalım mı diyorsunuz? Maalesef. Küba vatandaşlık hakkı özel durumlar dışında sadece doğumla elde edilmekte. Bir Küba vatandaşı ile evlenerek oturma izni almak mümkün ama vatandaşlık, hayır. Devrim sonrasında vatandaşlık özel durumlar çalıştırılarak sadece iki kişiye verilmiş: Ernesto "Che" Guavera ve Gabriel Garcia Marquez. Çıtanın nerede olduğunun altını çizmeme gerek yok sanırım ama bırakınız keyifle çizeyim.

The Self Century belgeselini şiddetle tavsiye ederim. Çünkü satın aldığımız ürün ve hizmetleri neden ihtiyacımız zannettiğimizi, ihtiyacımız olmayan pek çok şeye sahip olabilmek için nasıl canımızı dişimize taktığımızı (taktırıldığımızı) çok açık anlatmış.

12 Şubat 2017

Doğuya Doğru

Geziye geçen sene Şubat ayında gitmiştik ama yazısı şimdiye kısmet oldu. Neyse ki daha sene bitmedi.

Kars gezisi, gizemli tren yolculuğunun bir aracı olarak başlamıştı benim için. Uzun yolculuğun sonunda görülüp gelinecek bir yer o kadar. 

Cezerye, kuru kayısı, ceviz, kestane, hazır çorbalar, Adana'dan ev usulü pideler ve şarap (kimseye söylemeyin) akşam saat on olmadan yediklerimizdi. Ayıcıklı pijamalar giyilmiş, yeleğimiz sırtımızda, ayağımızı uzatmış pişmiş kestaneleri üflerken kompartımanın kapısı çalındı. Birimiz uzatma kablosuna birimiz şaraba atlarken, "bir dakika açıyoruz" diyen hep bir ağızdık galiba. Uykudan şimdi uyanmış bir çocuğun bütün sevimliliğini takınıp,  gülümseyerek açtık sürgülü kapıyı. Hay bin kunduz adına! Yan kompartıman sigortaları attırmış. Bir kaç kez doğu ekspresini kullandıkları için manzaraya doymuşlarmış, bu sefer TV ekranlarını getirmişler, üç koca adam hep beraber oyun oynuyorlarmışmış! Görevli de bizde bir sıkıntı olup olmadığını sormak istemiş. İyi ki de yoktu. Sorun büyükmüş ve taa Sivas'taki istasyonda yapılabilecekmiş ki, sabaha karşı filan demekti bu. Yan komşular sabaha kadar ışıksız, oyunsuz, filmsiz kaldı tamam ama, bütün yolcular üç saat Sivas'ta bekledik, Kars'a üç saat geç vardık. Onu geçelim, çağ kebabını da üç saat geç yedik en fenası... Görevli gidince, biz de oraya buraya sıkıştırdığımız yiyecek miyecek şeylerimizi çıkarıp devam ettik tıngır mıngır gitmeye, karanlıkta yolu izlemeye, arada birbirimize laf atmaya, ben notlarımı almaya, biri fotoğraf çekmeye, diğeri kitap okumaya, dağcımız malzemelerini ayarlamaya... Tren de yolundaydı bizden habersiz umutsuzca sanki... Dostlarla yapılan her şey keyifliydi...

Biraz teknik bilgi verecek olursak; Doğu Ekspresi'nde yer bulmak oldukça zor olabilir. Özellikle Ocak-Şubat aylarında kayak için okul tatilinden faydalanan çocuklu aileleler, tur şirketleri ve mevsimin doğasından faydalanmak isteyen fotoğraf severler bu aylarda akın ediyor. Gezinin mimarı arkadaşımız bir gece bilmem kaç saat internetin başında uğraştı da öyle alabildi biletleri. Turlar vagonları baştan kapatıyormuş, satamazsa sonra açığa düşürüyormuş... Üç tür yolculuk tipi var trende. Koltuklarda, yataklı veya kuşetli vagonlarda seyahat. Elbette bütün olarak trenden trene değişecektir vagonların konforu fakat gittim baktım, kuşetliden çok farklı değildi yataklı vagonlar. Kuşetli dediğimiz kompartımanlar hem koltuk hem yatak olabilen çek-yat benzeri dört kişilik koltuklardan oluşuyor. Bir kişi seyahat eder ve bir kuşet satın alırsanız, tanımadığınız üç kişiyle küçük oda benzeri bir kompartımanda uyumak durumundasınız. Yataklı vagonlar iki kişilik, içinde minibarı ve lavabosuyla biraz daha konforlu. Diğer vagonda normal koltuklu. Otobüs koltuğuna göre daha geniş, daha uzun ve rahatlar. On - onbeş yıl önce Ankara-İstanbul arasında Başkent Ekspresi'ne binmiştim. O zamanlar yemek vagonu masalı, bol çeşitli yemekli ve hepsinden öte bira satılan bir yerdi. Şimdi artık çok farklı maalesef. Yemek vagonu neredeyse yok, sıra benzeri oturma alanı ve hazır, mikrodalgada ısınan soğuk paketli yemekler var ve hiç yeterli değil. Alkol zaten yok. O nedenle kendi yiyeceğinizi, içeceğinizi bir şekilde organize etmeniz uzun yolculuğun keyfi ve tokluğu için gerekli ve faydalı. Yolculuk ortalama yirmi beş saat sürüyor. En az bir kahvaltı bir öğle yemeğini dolu dolu atlatmanız gerekiyor trende. Diğerlerini binerken ve inerken halledersiniz gibi denk geliyor saatler. 

Geçen gün bir arkadaşım söyledi, lise grubu kırk kişilik bir grupla gideceklermiş yer olmayınca vagon ekletmişler. Öyle ha deyince ekleniyormu bilemedim ama olmuş demek ki. Acaba bir lokomotif kaç vagon çekebiliyor? Trenler esrarengiz yaratıklar gibi değil mi? Kendilerine ayrılan alanda durmadan ilerliyorlar, ne sağa ne sola kaçabiliyorlar ne de istedikleri anda durabiliyorlar. Trenleri sevmemizin başka bir sebebi olmalı sanki...

Temizlik derseniz? Fena değildi tuvaletler. Kompartımanlar ve verdikleri yastık, çarşaf, örtüler temizdi. Ütülü, kolalı veriliyor kucağınıza. Dört kişi rahatlıkla oturup sohbet ederek sıkılmadan vakit geçirebilirsiniz, öyle küçücük bunaltıcı değil kompartımanlar. Pencereler kocaman olduğu için gelip geçen köyleri seyretmek keyifli. Acaba köydekiler bize bakıp bizim düşündüğümüz gibi şeyler düşünüyorlar mı? Biz, orada kalabilmenin nasıl bir şey olduğunu belki, onlar da gidebilmenin... Gezinin mimarı arkadaşımız müthiş bir dağcı olduğu için bütün malzemelerini bizden esirgemeyerek getirdi, taşıdı, her detayı ayarladı sağolsun. O küçücük tüp o kestaneleri ne kadar kısa sürede kebap haline getirdi şaşarsınız. Sırrı tepsi de ama söylemeyeceğim.

Üst katta yatanlar uyurken düşme endişesi yaşayabilir.  Uykuya dalana kadar sarsıntı biraz rahatsız ediyor. Daldıktan sonra da derin uyunmayabilir. Ne de olsa trendesiniz ve bunu unutmuyorsunuz gece boyu kısaca. Biniş akşam oluyor, dolayısıyla manzara sabaha kalıyor. Erken yatıp, gün doğumuyla sürekli doğuya giden dağları ve nehirleri izlemek bir kaç uykusuz geceye değerdi bana sorarsanız. Ankara-Kırıkkale-Kayseri-Sivas-Erzincan-Erzurum-Kars güzergahında ilerleyen trende normalde sabah yedi gibi Sivas'ı geçmiş olarak uyanmış olmalıydık ama biz gece üç saat elektrik tamiri için beklediğimizden Sivas civarı gün doğmuştu. İyi ki de öyle olmuş, boş karlı tarlaların uçsuz bucaklığı beni mest etti. Öğle yemeği için biz de bütün gezicilere uyduk ve Erzurum istasyonuna gelmeden bir saat kadar önce yöreye has tatlımızla birlikte yemeğimizi sipariş ettik. Onlar zaten tren saatini sizden iyi biliyorlar, zamanında getiriyorlar. Ödemenizi hazır edip paketinizi kaptınızmı, giden trende sofranızı kurup yemek kalıyor. Bir de tren en uzun burada duruyor, on beş yirmi dakika kadar. Diğerlerini genel de beş dakika da geçiyor. Zaten en çok yolcu değişimi de Erzurumda oluyor.

Erzincan
Bundan sonrası; manzarayı izlemek, fotoğraf çekmek, yemek vagonunda sohbet etmek, tek başınıza ona buna bakmak ve günün bitişini ve varışınızı beklemek. Her ne istiyorsanız o. Uzun bir zaman gündelik yaşamın telaşından uzaklaşıp kendinize bakmak belki. Çok fazla fotoğraf çekmedim yolda. Kars'ın içinde biraz daha fazla var, onlar da sonraki yazıda. Buyrun, güzergah...

buyulugerceklik.com
Sivası geçince, sabah saatleri.

buyulugerceklik.com
Erzurum sonrası, öğleden sonra.
buyulugerceklik.com
Kars'a doğru.
buyulugerceklik.com
Kars'a doğru


buyulugerceklik.com
Kars'a doğru

buyulugerceklik.com
Kars'a doğru

25 Ocak 2017

Aşağıda Yolcu Kalmasın


Bahar geldi nidaları ile koştunuz değil mi oraya buraya? Nasıl da fırlatıverdiniz bütün kış sizi ısıtmış korumuş kollamış paltoları? Ah ah insansoyu böyle... Oysa daha Kars'ı, karını, soğuğunu, trenini anlatacağım size ama önce Kapadokya gezisi sonbahardan kalan, sonra kış ve nihayetinde  baharı yakalayacağız umarım... Umut iyi bir şeydir.  

22 Eylül 2016

Atları Saklı Güzel Atlar Ülkesi: Kapadokya

Bizler Kapodokya diyoruz, İngilizce adı "Cappadocia"'den çevirerek. Büyük bölümü Nevşehir ilinde olan bu, 'tuhaf' şekilli kayalıklar vadisi Kırşehir, Aksaray, Niğde ve Kayseri'ye kadar yayılmış durumdadır. Hırıstiyanlık için çok önemli yerler olan bu bölge, Hırıstiyanlığın ilanı ile ilk Hırıstiyanların Romalıların zulmünden kaçıp saklandıkları yer altı şehirleri, mağaralar, dehlizler, inşa edilen kiliseler, yaşam alanları ile korunmuş bir bölge. Parslar (Persler), yani şimdi İranlılar olarak bildiğimiz ülke, aşağı ülke anlamına gelen "Katpatuka" diyormuş. Bazı kaynaklarda 'katpatuka' kelimesinin Güzel Atlar Ülkesi, anlamına geldiği yazıyor. Bence bölgenin yerlileri güzel atlar ülkesi, dışarıdan gelenler aşağı ülke diyordur. Biz gittiğimizde atlar pek görünmüyordu, hele de güzellerini hiç görmedik. Yine de eskiden varmış gibi geldi bana.


buyulugerceklik.com

Kapadokya bölgesine giderken daha önce görülmedi ise hemen herkesin yaptığı gibi biz de Türkiye'nin tuz ihtiyacının yüzde kırkını karşıladığını öğrendiğim o beyaz, kocaman düzlüğü görmek için mola verdik. Girişinde tuz kremleri, tuz heykelleri, ve benzeri bir şeylerin satıldığı uçsuz bir beyazlık. Bizim büyük Tuz gölümüz. Tuzun üstüne yürüyüp sonra yemeği düşünmek tuhaf doğrusu... Alan soğuk değil, sıcak hiç değil. Tuzun sertleşmiş hali. Bana çok ilgi çekici gelmedi şahsen. 

Oradan vadiye doğru salınıyorsunuz. Kapadokya gezisi için Ürgüp'te ya da Göreme'de kalınabilir. Peri bacaları ve ilk hırıstiyanların bıraktığı yapıları görmek için bu yöreler en yakın yerleşim yerleri. Tuz gölünü geçtikten sonra yol üstünde Derinkuyu yer altı şehri ilk durağımız oldu. Korku; insana neler yaptırabilir, hele de can korkusu diye merak ederseniz örneklerinden biri; Derinkuyu yer altı şehridir denilebilir. İktidarını tehdit eden her türlü gücü yok etmeye çalışan insan erki hiç bir çağda değişmiyor. M.Ö. 3000'li yıllarda yapıldığı tahmin edilen bu yapı-şehir, yerin sekiz kat altına kadar iniyormuş. Ören yeri kabul ediliyor ve müze ziyaret kurallarına tabi. yerin sekiz kat altına kadar iniyormuş bu şehir fakat hepsi ziyarete açık değil. İyi ki değil, yoksa merakıma yenilip inebilirmişim ama çıkamayabilirmişim, beni yeterince gerdi aşağısı. Diğer arkadaşlar sakindi fakat bazı kanallardan geçerken aşağı doğru indikçe ve yeryüzünden uzaklaştığımı hissettikçe nefesim kesilmeye, paniklemeye başladım. Bu türden endişeleri olanlar dikkatli olsun derim. Onca insan ve önümüzde rehberler olsa da bazı anlar "kayıp mı oldum", hissine kapılınabilir. Diğer yandan panik olacak bir rahatsızlığınız yoksa görmeye değer bir yer. İçeride; kiler alanları, mutfak, salon, havalandırmayı sağlayan derin bir kuyu ve buraları birbirine bağlayan yollar var. Bütün bunlar bölgenin tüflerle, yani volkanik küllerle kaplı, kolay şekillenebilir kayalardan oluşmasıyla mümkün olmuş. Ve girişi bir köstebek deliğini andıran bu şehirde sizi hiç kimse bulamayabilir, yerinizi bilen bile. Şu, temsili resim sanırım ne demek istediğimi tam olarak anlatacaktır. Buradan bakınca yine korktum bak. 


buyulugerceklik.com



Derinkuyu yer altı şehri. 
Ben bile sıkıldım yazıyı okurken. Böyle gezi mi olur! diyesim geldi. Yazdığım kadar sıkıcı değildi emin olun. Masal gibi bir yer Kapadokya; hem üstü hem de altı yerin.

Derinkuyu yer altı şehrinden çıktıktan sonra otelin bulunduğu ve Kapadokya'ya adını veren coğrafi güzelliklerin en yoğun olduğu  ve kalacağımız yer olan Göreme'ye geldik. Milli parkın da olduğu bu belde halkı neredeyse peri bacalarında yaşıyor. Çoğu otel olarak düzenlenmiş, eskiden ev olarak da kullanılıyormuş. Beton yapılar az sayılır ve Ürgüp ve Avanos'u içine alan bir bölge UNESCO Dünya Mirası listesinde. Böyle mirasları var işte insanlığın halen, yine de.

Pek adetim olmamakla birlikte kaldığımız oteli özellikle tavsiye etmek istiyorum: SOS Cave Hotel . Harika bir konaklama yeriydi. Bir kere yeri şehrin tam ortasında ama aynı zamanda sakin bir köşesinde. Seyir terasından sabahın altısında havalanan balonları rahatlıkla izleyebilirsiniz. Kahvaltı bol, lezzetli. Odalar yeterli büyüklükte, temiz, pak. Ve işletmeciler nazik, yardımsever ve tok gözlü. Bir eksiği belki, ortak oturma alanı odaların ortasında kalıyor ve geceleri geç vakte kadar oturulursa uyumak isteyenler için sıkıntı olabilir. Biz gittiğimizde akşamları serin olduğundan sıkıntı olmadı. Göremeyi merkez alarak, Ürgüp'teki üç güzeller peribacalarını, aşıklar vadisini ki burasını çok sevim ben. Adından ötürü değil de bacaların yerleşim alanının büyüklüğü ve tepeden görünüşleri insana başka gezegene bakıyor hissi veriyordu.  Uçhisar kalesi, Göreme Milli Parkı ve bıradaki büyüklü küçüklü peribacalarının içine yapılmış kiliseler, manastırlar, evler... Avanos' taki çömlekçiler, Ürgüp'teki şarap satıcılarını ve hatta Asmalı Konak dizisinden kalan köşkü de katabilirsiniz güzergahınıza ilginize çekiyorsa. Önceden planlayıp yerlerine bakmanıza hiç gerek yok. Hemen her otelde bulunacak haritalar ile rahatlıkla bir kaç günde her yer dolaşılabilir. Tabi arabayla. Bölgeler arası toplu taşıma olsa da istediğiniz zamanda ve detayda gitmek zor olabilir. Veyahut günübirlik turlar ile çözülebilir. Belki sadece foto eklesem daha keyifli olabilirdi hikaye gibi bir his var içimde. Bir iş zamanında yapılmazsa böyle zor oluyor işte. Velhasılı, buyrun size perilerin diyarı...


Balonları çekmek için yeterli makinem yoktu. Bunları çekmek içinse uykuya düşkün olan ben, sabah altıda otelin çatısındaydım. Sonra bir baktım fotoğraf çekmeye çalışmaktan gelip geçen balonları kaçırıyorum. Bıraktım. Binmeye çok cesaret edemedim, biraz da pahalı bence ama izlemesi çok çok keyifli. İlla binecekseniz bir sabah da sadece izleyin, öylece bakın derim.


Bir geniş vadi perilerin evleri ile.


Burasının adı huzur yolu gibi bir şeydi galiba, tam hatırlamıyorum ya da ben öyle demiş olabilirim. Çok kalabalık olmasaydı, hele de yalnız yürüyebilirseniz gerçekten öyle bir alan.


Tam bir karasal iklimi var. Gündüz çok sıcak akşamları serin. Ama güneş batarken bir tuhaf, ayrı bir güzel görünüyorlardı.


Şaka şaka, atlar vardı. Vadinin uçsuz bucaklığına da çok yakışıyorlardı. 

13 Eylül 2016

Periler Ülkesine


Periler ülkesinden geçerken; yediğimiz içtiğimiz bize, gördüğümüz, anladığımız size. Arkası yarın... 

05 Ocak 2016

Güle Güle: ...

Andressa birazdan yola çıkacak. Şimdi uyuyor. Birini baştan yarıya, birini yarıdan sona diğerini de arada yoklayarak üç film izledim. Uyumuyorum ki onu uyandırıp yolcu edebileyim. Artık gitme vakti geldi. Gelinince gidiliyor da. Dünya gibi...
Gezdik, yedik, içtik. Güneşi de gördük‪ yağmuru da, en çok karı tabii. Onun üzerine ilk defa kar yağıyordu. Mutlu olmaya çalıştı fakat az oldu. Üşüdü. Bazı gerçekleri bilerek, yaşamak gibi...
Çay, pide, döner, ne yediysek yedi, sevdi, en çok sâlebi. Çay, kahve ve sâlep götürüyor, çaydanlık, cezve ve bardakları ile birlikte. Umarım güzel hatıralarını da. Üç dört gün içinde o da yoruldu trafikten, kalabalıktan ve gürültüden, ben onu bırakmadım o da direndi. Yoruldu ama gezdi, gördü, biriktirdi. Yine de bir gün evde sinema, uyku, ıhlamur, kek, kahve günü yapmadık değil. Sağolsunlar arkadaşlarım, ne beni ne onu yalnız bıraktılar.

Çayı nasıl yapacağını anlatıyordum, Yusuf geldi aklıma. Yusufun çayı sevmesi ve nasıl yapılacağını anlatması.
Bu geçen sene ne çok giden oldu.
Yazıdan Yaşar Kemal, Sennur Sezer, Çetin Altan, sinemadan, tiyatrodan Tomris İncer, Zeki Alasya, Yılmaz Köksal, Memduh Ün, Oğuz Oktay, Hakkı Kıvanç, Sümer Tilmaç, Yalçın Güzelce, Başar Sabuncu, Ayla Arslancan, Ömer Şerif, Pervin Par, Sırrı Elitaş, Atilla Arcan, müzikten Erol Büyükburç, Kayahan, Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy, gazeteden Cüneyt Arcayürek, Bedri Koraman, Hasan Pulur, Hüseyin Başaran, Tahir Elçi, ve dahi Süleyman Demirel bu sene gitti. Yusuf da...

Bu yıl ki düsturum denge. Her ne yapıyorsan denge kaidesinde yapmaya çalışacağım. Yemem içmem de, sevip ağlayıp gülmem de, umarım.

26 Aralık 2015

Hoşgeliyorsun Brezilya

Üç yıl önce bu zamanlar Kuzey Amerika'nın küçük bir şehrinin küçük bir odasında sarışın bir kız ağlardı sık sık yatağında.
Kıta'nın aşağılarında bir ülkede bir erkek için.
Kahverengi ile yeşil arasındaydı gözleri, ağlayınca iyice sulanır, içinde hala yeşil sazlıklar kalmış sonbahardaki göletlere dönerdi. Üzülürdüm, üzülürdüm de diyecek bir şey bulamazdım o lanet İngilizce'de. Anadil demek ne demek o zamanlar anlamıştım. Bir başka dili ne kadar iyi bilirseniz bilin, duygularınızı ifade etmeye yatkın olduğunuz, ağladığınız, güldüğünüz dilde ifade edemeyişiniz sizi dilsiz bırakıyordu öyle. Bakardım öyle oturup ona ağlarken. Bir gün dedim, hadi gel bizim 'House and Wine Sport'a gidelim. O çikolatalı kekten yiyelim. Sen ye, derdi önceleri, Olur mu öyle derdim, düşünsene siyahi bir yakışıklı gibi duracak o kek, tabağın ortasında, sonra Norveçli, bembeyaz bir sarışını dondurma diye koyacaklar yanı başına. Bir hayal et şu birlikteliği...  Nasıl anlatıyordum bilemiyorum ama her seferinde gülerdi. Suratıma bakardı, sanki, Allahım sen sabır ver, der gibi. Ama kalkardı ama gelirdi ama yerdik o kekten... Bildiğin katı, kökü pişmiş bir 'browniydi', ve yanındaki dondurma da berbat, süt tozundan yapılma olurdu.

Şimdi geliyor dünyanın öbür ucundan. Atlantik Okyanusu'nun üzerinde bir yerlerde  olmalı. Bu yılbaşı ona İstanbul'un en güzel suflesini yanında güzelim maraş dondurması ile yedirme telaşındayım şimdi.

İyilikle dolu yeni bir yıl dilerim. İyiler daha iyi olsun, kötüler iyi olabilsin umarım.

Sevgiyle,

13 Ekim 2015

Skopje: Bir de Özgün Olsaydı

Priştina'ya uğramadan hızlıca son etabımız olan Skopje'e doğru -biz Üsküp olarak okuyoruz, devam ettik. Beklediğimizden daha çabuk geldik bu yolu. Büyük, düz, kalabalık bir şehir. Günler sonra nedense modern bir şehre geldiğimi hissettim görünce. Bu sefer oteli bulmakta epey zorlandık, birileri bizim için aradı otel sahibesini ve geldi bize olduğumuz yerden arabasıyla öncülük etti. Uzun boylu, iri, kalın sesli, tam bir Balkan kadınıydı tabiri caizse. Evin kızıymış, asıl annesi pansiyonun sahibi, o daha ufak tefek bir kadındı. Nasıl oldukları hemen anlaşılan bir aileydi; sürekli içen ve çalışmayan bir koca, evin işlerine, misafirlerin gelişine gidişine bakan anne, dışarı işlerine bakan kızları.


Arka mahallerde bahçe içinde, genel olarak temiz, kahvaltısı standart, rahat denebilecek bir konaklama eviydi. Karşı odada orta yaşlı bir çift kalıyordu; İngilizce konuşan. Ertesi akşam yolda tesadüf karşılaşıp pansiyona gelen kadar öyle koyu bir sohbete daldık ki, sabah kadınla birbirimize sarılıp; keşke gitmeseniz, keşke daha erken karşılaşsaydık hüznünü yaşadık sahi.


Avustralyalı'lardı. Kocanın büyük büyük annesi Makedonmuş, hem Makedonca hem de Arnavut ya da Sıppça biliyordu galiba yanlış hatırlamıyorsam, hatta bir de Fransızca olabilir, İngilizce zaten resmi dili. İşte yıllar sonra büyük büyük ailesinin izlerini sürmeye gelmişlerdi oraya. Yaklaşık bir aydır da seyahattelermiş ve burası son duraklarıymış, Asya ve Amerika'da dolaşmışlarmış...


Kadın öğretmendi de, adamı hatırlamıyorum, çok kibar, hoş sohbet, naif ve içten bir çiftti. Kadın Suriyeli göçmenlerle halimizi sordu, adam; "Düşünebiliyor musun, Makedonya'nın nüfusu kadar göçmen aldılar, altından kalkılır şey değil bu", dedi.


Her yer ama her yer heykel Skopje'de. Sanki heykeltraşlar işsiz kalmış, devlet başkanının da onlara borcu varmış da ödemiş gibi. Sanki sanat mermer bloklardan ibaretmiş gibi. Sana dünyanın diğer şehirlerinden alınacaklar sadece taşlarmış gibi. Bir tapınak gibi Büyük İskender heykelleri ve onun atları. Devlet başkanları, büyüklerinin büstleri, heykelleri, Paris Barış Takı'nın taklidi, Roma çeşmelerinin taklidi, sanatçı tasvirleri vesaire vesaire. Anlamsız bir para harcandığı hissi veriyordu bana çoğu.


Şehre kattığı ihtişam, estetikten ve sanattan yoksundu. Kentin ortasından Vardar nehri geçiyor ve Vardar ovası dedikleri yer tam da burası.


Kentin ortasındaki Vardar ırmağının bir yanı Türk mahallesi; köprüyü geçtik kendimizi Mahmutpaşa-Eminönü-Sultanahmet arası bir yerde bulduk. Her yer küçük tabureli, Ahmet Kaya, Tarkan sesli, çay bardaklı, kilimli dükkanlarla doldu birden. Bardakta demli çay özleniyor vesselam, oturduk içtik... Bir kaç kahveci ile sohbet ettik. Onlar da bir kaç dil biliyordu, Arnavutça, Sırpça,Türkçe gibi. "Komşular ne konuşuyorsa sen de biliyorsun abla mecbur", dedi biri sorduğumuzda. Çaylar güzeldi, türk kahvesi bile içtim hatta, o da güzeldi.


Meydan da güzel bir restoran keşfettik. Budva'dan bu yana bozuk olan midem biraz düzelir gibi oldu. Çorbası ve pizzası harikaydı, tam meydanın barış tankına doğru giden tarafında, sol yanda ama, hani giden olursa. Makedon biraları güzeldi bir de. Adlarını unuttum ama.



İkinci gün Ohrid'e doğru yola çıktık. Yine yeşil, yine köyler dere tepe yollar. Doğayı hissetmek kadar güzel bir şey yok. Skopje Ohrid arasında otoban var, dört kere otoban ücreti ödeniyor, kaç paraydı şimdi hatırlamıyorum ama çok değildi. Üçüncü de gülme geldi sorduk artık, "toplu versek olmaz mı, daha kaç defa duracağız.", dedik. Güldü adamlar da bize, "bir tane kaldı merak etmeyin", diyerek.

Çok geç olmadan Ohrid'e vardık. Ve tekrar denizle buluştuk, yok yok göldü.Yolların denize çıkması çok güzel bir duygu...

Dünyanın geri kalanı daha çok büyük, umarım biraz daha gezebilirim. Görmek, insanın hayallerini mümkün hissettirebiliyor ve bu iyi bir umut...

Buyrun Ohrid'e...

23 Eylül 2015

10 Ekim 2015

Prizren: Gurbette Kalanlar

Git git bitmedi yol Podgorica'dan Prizren'e. İpek (Peje ya da Pec) üzerinden geldik. Otoban da varmış ama elli altmış kilometre, değmez deyip dağ yolunu seçtik yine. Hatta bir de güzel restoran haberini almıştık ama rastlayamadık ona, başka bir yerde yedik. Ayran yazıyordu menüde, istedik yoğurt geldi. Et istedik söylemesi ayıp, bizim kendi hayvanlarımız, seveceksiniz dedi garson. Fena değildi. Gece vardık Prizren'e, oteli gökte ararken yer de buluverdik. Eh, fena değildi. Anadolu şehir otelleri gibiydi, resimlerinden çok farklıydı. Hani şu otogarlarda olan soğuk otellerden. 


Sanki şehre çok uzun zamandır kimse gelmemişçesine anlatmak istiyorlardı. Yoksa bize mi öyle geldi; sanmıyorum. Kime merhaba desek, kime göz ucuyla gülümsesek; bir yerden giriyordu konuya.


Bir berberin önünde duran berber İbrahim, biz kilisenin bahçesine giriliyor mu diye bakınırken, "anlatayım ister misiniz size kiliseyi, ben buralıyım isterseniz anlatayım size o kiliseyi", dedi. "Anlat tabii", dedik, "isteriz elbet." Mersin'e gelmiş bir kaç kez İbrahim, Karadeniz'de de bulunmuş. Türkiye'yi ver Türkleri seviyor. "Bizi burada sanıyorlar ki dinimizden, ülkemizden uzaklaştık. Olur mu hiç öyle şey. Hayatta!. Bizim televizyonlarımız var, camilerimiz var, Türkiye'de akrabalarımız var sürekli gidip geliyoruz. Biz ülkemizi hep biliyoruz. Yalnız karışık Türkiye ona üzülüyoruz.", dedi. Teşekkür ettik İbrahim'e. Gelirsen bul bizi dedik. Sanmam, bulmadı da...


Bu köprü kilitlerinden de her yerde var galiba. Aşk köprüsüymüş. İlk nerede başladı acaba uygulama onu merak ettim, neyse çok da önemli değil.


Makine mühendisiymiş ama müzenin güvenlik görevliliğini yapıyordu. Yalan olmasın, iki yüz avro ücret alıyormuş. Karısı İngilizce öğretmeniymiş, o yüzden yabancı yayınları da çok takip ediyorlarmış beraber, beraber okuyorlarmış, beraber tartışıyorlarmış. Ne güzel bir beraberlik...

Kosova'nın ilk yıllarında çok giden olmuş Avrupa'ya, artık çok almıyorlarmış. "O zaman iltica diye öyle çok giden oldu ki, biz gitmedik. İstedim burada kalalım. Eskiden okullarımız çok iyiydi, Yugoslavya zamanında daha iyiydi, şimdi de iyi ama eskisi gibi değil." Kızları üniversiteye Türkiye'ye gitmiş. Manisa'da akrabaları varmış. "Ben bilim neden bu kadar karışık Türkiye, neden de anlatması zor işte. Babama da dedim geçenlerde, karıştırıyorlar Türkiye'yi dışarıdan, bunlar hep oyun." Yarım saat ayakta konuştuk kendisi ile.


2008 yılında bağımsızlığını ilan etmiş Kosova. Gencecik, ayakta durmayan çalışan bir ülke. Bayrağındaki yedi yıldız, yedi ayrı milletini temsil ediyor. Yoğun olarak Arnavutlar, Türkler, Sırplar ve Boşnaklar var. En çok burada Prizren'de ve başkent Priştina'da yaşıyor Türkler. Nüfus diğer gezdiğimiz Balkan ülkelerine göre oldukça yoğun, iki milyon, görünce de anlaşılıyor zaten; kalabalık bir ülke. Her yer inşaat, her yer yeni ile eskinin birbirine girdiği binalar, yollar, yerleşimler ile dolu. Plansızlık, özensizlik, işini götürenin yürüdüğü, ev, yol, okul, alt yapı kuracağım diye anlaşmaların havada uçuştuğu, ortaya eciş-bücüş dök betonu, pencerelerini tak kaç binaların çıktığı öyle aşikardı ki... Keşke bizi anavatan bilip bizimle iş yapmak yerine başka milletlerle çalışsalardı.

Saf bir sevecenlik sezdim ben konuştuğum herkeste,  orada iş yapanların onların dini ve milli duygularını kullandığı sadece binalara baksanız görülebiliyordu. Şehir, bu gördüğünüz köprü, onun altından geçen nehir, bir kaç Osmanlı'dan kalma camii ve kiliseden ve yeni kurulmaya çalışılan mahallelerden oluşuyor. Ülkedeki etnik kavgalar meclislerinde de devam ediyor sanırım; geçen gün haberlerde diyordu; Kosova meclisinde gaz bombası atılmış; ülkenin bir kısmının AB'de serbest dolaşım karşılığında Karadağ'a verilmemesi için.


Altyapı yetersizliğinden biz de payımızı aldık. Hayatımda ilk defa hız limitinden trafik cezası aldım, o da Kosava'dan Skopje'ye geçerken otoyol zannettiğimiz yerde 110 ile giderken. On kilometre kadar otoban varmış daldık, hız sınırı 125 yazıyordu ki ben 110 ila filan gidiyordum; sen bit o on kilometre ve bize de haber verme! Uzaktan fosfor yeşili iki kol bana işaret ediyor yana çek hareketleri ile. Durduk da ne yapacağımızı bilemedik; Amerikan filmi gibi arabada mı beklesek, Türkiye'ye yakınız canım deyip arabadan koşup "abi ne oldu, ne yaptık ya", moduna mı girsek. Geldi el kol işareti yapan. Dedi, "hız limitini aştınız, bu 40 avroluk cezayı alın lütfen, yatırın gelin bankaya, ehliyetiniz bizde kalacak." Dedim, "e, otoban burası." Dedi, "otoban biteli çok oldu." E, dedim, "tabela?" Dedi, "vardı, görmemişsiniz." "E, ama biz ülke dışına çıkıyoruz nasıl, nereye ödeyip gelelim, size verelim olmaz mı, siz kesin makbuzu." Der demez gözlerimiz parladı; galiba rüşvet teklif ediyorduk, korktuk bir yandan..." Baktık çok tepki yok, sustuk az biraz bekledik. Velhasılı, 40 avroluk ceza için 20 avro rüşvet vererek Priştina'ya filan uğramaktan vazgeçerek doğru Makedonya'nın başkentine doğru ilerledik... Bütün bu konuşmayı da az buçuk İngilizce bilen orta yaşlı iki Sırp ile yaptık. Biri Arnavut olabilir, tam bilemedim geçmiş zaman. Yalnız utandılar epey alırken de aldılar yine. Yabancı olduğumuz için alıyorlardı, öyle hissettik, yoksa çok yaygın bir tutumları gibi görünmüyordu ki bütün yüz avro uzattık para üstünü kendileri verdiler... 
21 Eylül 2015,

07 Ekim 2015

Kotor'dan Podgorica'ya Çetine'den Gidilir

Yaklaşık 14 bin kişinin yaşadığı, bizde bir İstanbul semtine denk gelen Kotor; masal gibiydi... Eski, çok eski bir masal. Yeni Kotor eski Kotor diye gezi bölgeleri ayırmışlar ama küçüçük kent zaten iç içe geçmişti. Sahilde, ortada eski Kotor, kenarlarda yukarılara doğru yeni yapılanmış kent. Madenler, özellikle alimünyum, minerallar, küçük sanayi, turizm ve tarım Karadağ'ın geçim kaynaklarından. Dağlarda kayak turizmi de yaygın.


2014 yılı turist sayısı, 1,5 milyon. Yani ülke nüfuslarının üç katı. Sağa dönsek tarih, sola dönsek deniz, aşağı baksak medeniyetin başlangıç topraklarına sahip olduğumuz seksen milyonluk ülkemizde aynı yıl gelen turist sayısı 30 milyonlarda. Kendimize sormmamız gereken çok fazla soru var kanımca... Nüfusun çoğunluğu Karadağ'lı, Sırplar, Arnavutlar ve Boşnaklar olarak gidiyor. Ülkemizdeki çoğu Boşnakların Karadağ'lı olduğu sanılıyormuş.


Şehir çok yükseklerde bir kalenin altına kurulmuş ve yeni şehir de o şekilde yayılmış. Sahilden yaklaşık dört yüz metre yükseklikteki kalenin ucuna kadar tırmanabilirsiniz. Ben bir noktada bıraktım. Dedim; "zirve dediğin nedir, benim zirvem ahanda burası." Şaka bir yana bir bir-buçuk saatlik bir tırmanış gerektiriyor, o da çok kısa molalarla. Fakat yer yer yükseklikten baktığınızda hem aşağıda hem yukarıda değecek manzaralarla karşılaşıyorsunuz.


Şehri baştan aşağı bir kaç saatte gezebilirsiniz gibi görünüyordu. Biz şöyle bir turladık. Alış veriş merkezi yok, küçük yerel dükkanlar benzer işlevi görüyor. Pahalı markalar, gıda ya da tüketim zincirleri yok; Starbucks ya da McDonalds gibi. Yiyecek konusunda çok hassas olanlar için kötü haber olabilir ama makarna ya da salata gibi çok bildik besinlerle geçirilebilir. Ben yerel bir balık denedim, sanırım yağlarından midemi bozdum, biraz da stres olabilir benimki ama aklınızda bulunsun.


Kalenin orta yükseltilerinde değişik jimnastik hareketleri yapıp, fotoğraf çektirenler vardı, Instagram türü uygulamalar içindi sanırım. Ben, "ay şimdi düşecekler", diye bakınırken onlar kalenin duvarlarında akrobasi yapıyorlardı bayağı.


Aşağıda kalenin devamında köprü ve köprü üstü aşıkları. Çok güzel sarılıyorlardı... 


Kotor, 1100 ila 1300'lü yıllarda inşa edilmiş. Şehir UNESCO'nun koruma kapsamına aldığı tarihi bir bütün. Zamanda bir yolculuk gibi sokaklarında, özellikle kale içinde gezmek. Tarih boyunca pek çok ülkenin denizcilik ve limanları için peşinde olduğu bir kent olmuş. Baktığınızda haritaya gemiler için oldukça değerli kuytulara sahip olduğu görülüyor. 


Bana yine de Avrupa'daki pek çok kenti hatırlattı. Hatta bu beni hem üzüyor hem kızdırıyor; neden, neden biz geçmiş ve onu yaşatmak konusunda bu kadar pervasısız. Neden bu kadar estetik yoksunu, özensiz ve ilgisisiz geleceğimiz için... Siena'yı görmüştüm İtalya'da; o da, orta çağdan kalma gibi bir kentti ve koruma altına alınmıştı. Hala aynı sokaklarda yaşıyorlar, aynı evlerdegözleri gibi bakarak yüzyıllardır oturuyorlardı sanki. Cam diye gördüğünüz tek şey evlerin pencereleriydi; taş duvarlar, kırmızı kiremit çatılar bir şehre ne kadar yakışıyor oysa...


Yalnız bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim; pisti ara sokaklar. O kadar tarihi yerlerde sürekli turistler geziyordu ama ara ara yoğunlaşan bir sidik kokusu hakimdi etrafta. Ya geceleri sarhoş turistlerin önünü alamıyorlardı ya da bu konuda hassas değillerdi, bilemiyorum, öyleydi işte.


Artık yola çıksak iyi olacaktı. Başkent Podgorica'ya varmak için 86 kilometrelik bir yolumuz görünmesine rağmen, dağlar arasından, dar ve bayırlar boyu gideceğimizi bildiğimizden çok geceye kalmak istemiyorduk. Öğleden sonra gibi yola çıktık. Maalesef karayolları konusunda çok fakir olduklarından, dönüşte neredeyse Shkodra'ya kadar gidip oradan Podgorica yoluna bağlandık. Tekrar ediyorum; Balkanlar'ın bu kısmında kilometre hesabına hiç aldanmayın. Biz bu 86 kilometrelik yolu çok az durarak ve ortalama bir hızla neredeyse üç buçuk saatte aldık. Tamam, ben biraz yavaş sürüyordum ama ne kadar yavaş sürebilirdim değil mi? Ay aman tamam; biraz yavaştım ama manzaraya değdi...


O dağları nasıl aşacağız derken, işte böyle böyle oymuşlardı kayaları. Beton atmak filan yok, ya da fakirlikten, deniz gözden kaybolduktan sonra dağlara doğru tırmandıkça bu küçük tünellerden onlarca geçtik. Sanki, bir köstebek dağı oymuş biz de geçiyorduk.


Diyorum ya ormanlar bir harikaydı. Sis, yağmurlu ıslak yollar ve alabildiğine çam. Bazen korkmadık desem yalan olur, yine de harikaydı...


Arabanın stepnesini kontrol etmiştik ama krikoyu hatırlamıyorum, ya tekerlek filan patlasaydı, bak şimdi yazarken aklıma geldi ki yarım saatte bir araba ya geçiyordu ya geçmiyordu. Ama ara ara köyler vardı; bu yolda mı yoksa Kosova'ya geçerken mi hatırlamıyorum bir köyde durup alış veriş de yapmıştık hatta.


Resimden çok anlaşılmasa da solumuz sarp kayalık, sağımız uçurum bir on-on beş dakika gittik bu kanyon boyunca. Şimdi bakınca korkuyorum, o zaman korkmuyordum.


Çetine Karadağ'ın krallık başkentiydi. Uğramayı planlamıyorduk fakat birkaç kilometre içeride olduğunu görünce, uğradık. Belki de planlamıştık, bilemedim şimdi. İyi ki varacağımız yere değil yola odaklanmıştık, gördüğüm onca şehir içinde aklıma gelenler ilk hep Çetine'ye ait. Şehre giriş yolu çıkış yolunun üst tarafından. Hem uzun hem geniş çınar olmayan ama çınara benzeyen ağaçlarla kaplı yaklaşık iki futbol sahası büyüklüğünde, ağaçların arasından görünen küçük dükkanlar, bir kaç kafe ve kenarlarda oturmuş insanlar, bir kaç araba sağda solda, göz alabildiğine yeşil, gölgeli, çimenli, ağaçlı, çok geniş kaldırımlı bir meydan karşıladı bizi. Bir kaç gün bir yerlere gitmem ve kendimi bulmam lazım derseniz, ben böyle bir durumda bulursam kendimi aklıma gelecek yerlerden Çetine. Dünyadan saklanılası ama doğaya yaklaşılası, insanların yeniden sevilesi ve kendimizle konuşacağımız bir yer. Öyle sevdim... 



Gün ağaırmadan Podgorica'ya vardık. Navigasyon olmayınca- mümkünse bulundurmanızı tavsiye ederim- adres bulmak zor oluyordu ama yine de sora sora Bağdat bulunur demişler; kaldıysa tabii. Her başkent gibi sıkıcı, kasvetli ve gri devlet binaları ile dolu bir kent Podgorica. Milenyum köprüsü dedikleri, bizim gibi üç boğaz köprüsüne sahipler için pek de anlamlı olmayan ama turistik mekan olarak kaydedilmiş köprülerini gezip, sabah dinlenmiş olarak şehri terk ettik. Yalnız oteli şiddetle tavsiye ederim. Kahvaltı harika, odalar fiyatına gayet lüks, temiz pak bir yerdi. Artık ülkeyi terk etme zamanıydı, Karadağ'ı bırakıp Kosova'ya geçecektik. Çok hevesle görmek istediğimiz yerler olmasa da hem yolumuz üstü hem de dinlenmemiz gerekiyordu. E,haydi bakalım selametle bize... 

İsa'nın dirilişi katedrali, Podgorica