Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2019

Güneşli Pazartesiler*

Asya güneşi bekliyordu. Gece gökyüzünden belliydi bulutların gitmeyeceği ama sabah yine de doğanın kendisini kayırabileceğini geçirmişti aklından. Alt kattaki, mutfakla birleşik salonun ön penceresinin önündeydi. Duvar boyunca uzanan masif çalışma masasının üzerinden eğilerek perdeleri tamamen açtı, pencereyi açtı, rüzgâr sertti bulutlar yoğun, kapadı hemen. Günlerdir güneşi bekliyordu, maydanoz ekecekti.

Tavukların kapısını açmış, yumurtalarını almış, ineklere samanlarını vermiş, Karabaş'ın yalını sobanın üzerine koymuştu. Kat kaloriferini geceden kapatmasına rağmen taş evin duvarları henüz soğumamıştı. Dönüp, nereden baksan elli metre karelik salon ve mutfağın yüksek taş duvarlarını seyretti, bugün taşınmış gibi yeniden baktı. Nesnelerin yerli yerinde görünür hali aklını düzene sokuyordu kısa bir an. Üst katın önünde uzanan terasın üzerinden batardı güneş, arka taraftaki küçük balkonlu yatak odasından doğardı. Doğmasını saymazsak, akşam üsleri güneşi ve aşağı köyün çocuklarının okuldan çıkışını izlemek günün en güzel saatleriydi.

Maydanoz tohumlarının içinde dolaştırdı elini. Bahçenin iki tarafının toprağını bugün de havalandıracaktı, havalandıracaktı da güneş çıkmadıkça tohumlar öylece duruyordu pencerenin önünde. Maydanoz ekecekti, güneşi bekliyordu.

Plaza, sunum, strateji, ego, liderlik, etkili insanın yedi alışkanlığı, terfi, prim, zam, excel, pivot tablo, zayıflamışsın, botoksun gelmiş, kırışıklığa, bölgesel kilolara lazer, kıllara epilasyon deyince susan, maydanoz ekmek için güneşi bekleyen annem için...

Vakit bulursanız Güneşli Pazartesiler'i izleyin.

30 Eylül 2018

Yazın Son Günleriydi

Güzel kitaplar yazdığı için ona teşekkür etmem gerektiğini biliyorum. Ediyorum. Bugün yazın son günü... Artık onu okumaktan vazgeçmenin zamanı geldi. Bir keresinde ne demişti; "sen beni okuyamadın, okuyamadın sen beni." Aynı cümleyi kelimelerin yerini değiştirerek neden iki kere söylemişti, o gün de anlayamamıştım. Onu yazarlığıyla tanıdım. Şimdi hatıralarımda bir yere yine yazar olarak gömmeye çalışıyorum. Her yazara duyulan sevgi gibi, iyi yazdığı bir kaç şeyi sevip bütün kitaplarını okumak istemiştim. Sanat subjektiftir. Hayatta emin olduğum bir kaç şeyden biri bu. Her ne kadar az önce izlediğim; Guernsey Edebiyat ve Patates Turtası Derneği filminde yaşlı bir kadının; "olabileceğine aklımın ermeyeceği şeyler gördüm ben", sözüyle hayat hakkında bir kez daha düşünsem de, bundan eminim. Sanırım saçlarımı biraz daha kestireceğim. Çifte kavrulmuş etibör bisküvisini çok özledim. Ve hâlâ brüksel lahanasıyla kakaoyu yaratan Tanrı'nın aynı olduğuna inanamıyorum. 

12 Ağustos 2018

Melankolik

Sağda solda "Hasan Emmi fazla yaşamaz," denilmeye başlayalı bir kaç ay oldu olmadı, öyle de oldu. Hasan Emminin cenazesi bir sabah bir fındık ocağının dibinde bulundu. Sabah namazı camiden sonra evine doğru gelirken düşüp kaldığına kesin gözüyle bakıldı her iki köy kahvesinde de. Sağlık ocağının genç ve dolayısıyla hevesli doktoru inanmadı, hastaneye götürmek istedi ama hemşireler izin vermedi. "Bırak", dediler. "Adamcağız huzurla ölmüş, şimdi kesilmesine sebep olursan orasının burasının, senin pek huzurun kalmaz burda." "Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi," diyormuş halini vaktini soranlara Hasan Emmi son zamanlarda. Üzgün deyince biraz aşağı yukarı sallıyorlarmış kafalarını, fakat melankoli demesinden pek de bir şey anlamıyorlarmış. Melankoli, ne ola ki? diyen de pek çıkmamış. Yani öyle kahve masasında konuşulan bir halsiz vakitsizliği yokmuş Hasan Emminin aslına bakarsanız. Öğle namazından sonra kaldırılan cenazesinde olağan bir kalabalıklık vardı. Uzaktan gelen gideni de vardı, yaşıtları, bilen seven köyün gençleri de. Gömüldüğünün yedinci günü okunan kurandan sonra öteberisini toplamaya yaylaya çıktılar. Hevesli doktor Nejat da onlarla gitti. Önüne duran hemşireleri dinlese de, Hasan Emminin öyle kolay kalbi duracak bir adam olmadığını düşünüp durmuştu. Yaylaya varır varmaz konu komşu evinde sağı solu derler toplarken, doktor etrafı kolaçan etmek üzere aşağı, dere boyunca bir yürüyüşe çıktı. Görüş mesafesinde yarı yanmış baraka benzeri bir yer görünüyordu. Yaklaştıkça yanmış bir çadır, bir kaç kırık sandalye, etrafa yayılmış cam ve plastik parçaları gördü. Çadırın dibine gelmişti ki hemen dereye düşecek gibi oturmuş, ellerini ve ayaklarını suya sokmuş genç bir kadın gördü. Genç kadın derenin sesine karıştıkça daha da zor duyulur sesle bir şarkı mırıldanıyordu. "hüzün zaman zam... deli dalga... gibi ... vurur...", gibi bir şeydi sanki. "Öldü mü", dedi. Şarkıya dalmış olan doktor bir an korktu bile, durdu, "kim, kim öldü mü?" "Hasan emmi, ölmedi mi daha. Çok yaşamazsın sen diyorduk biz ona geçen ay aşağı inerken." "Öldü, dün, evini boşaltmaya geldi yeğenleri," dedi doktor. Sakindi. İki at arabası yolu genişliğinde yoktu dere. Uzaktan bakıldığında düz görünsede bir kaç metrede bir dönüyor, kimi sudan fışkırmış kimi suyun altında kalan taşların kenarlarından kırmızı benekli balıklar geçiyordu. Ucu bucağı görünmüyordu. Genç kadın kafasını kaldırsa doktorun şaşkın yüzüyle sakin sesinin ne kadar tezat olduğunu görebilirdi. O, çadıra, suya ve ayaklarına bakıyordu. Sormadan edemedi doktor, "Neden öyle dediniz, Hasan Emmi için? Ben köyün doktoruyum, Nejat, bana tuhaf geldi kalbinin durması, iyiydi son muayene ettiğimde çünkü." Maviyle yeşil arasında gözleri vardı kadının. Saçlarının sarı olduğu sanılabilirdi. Kırmızıya çalan baş örtüsüyle beyaz yüzü renkleniyordu. Yirmi beşlerinde ya var ya yoktu, zayıfcanaydı, güzeldi. Çadırdan arta kalan parçalara doğru çevirdi yüzünü, elini uzattı.

"Daha, aunların yüzünden durmuştur kalbi. Yorgun bir kalbin kaldıracağı şeyler değil olup bitenler son yıllarda.(bknz) Daha bıldır dozerle geldiler, Hasan Emmi önlerine durduydu. Bu sene çadır kurdular güya ama yine de bütün çerlerini çöplerini oraya buraya bırakıp durdular böyle! Her gün topluyorduk, ben, nenem, Hasan Emmi, yine de iki kuzuyla bir palağın ağzının kanamasını durduramadık bir gece de Hasan Emmi ağlaya ağlaya yürüdü aha bu dere boyunca. Öyle öyle getti geldi ay batana kadar. İnekler camışlar biliyor da yavruları bilemiyor camları, dillerine dolanıveriyor. Bir de bir pişkinler ki! İşte en son Hasan Emmi ona çok üzüldü... Vay efendim, izinleri varmış, vay efendim vergi mi ne bilmem ne ödemişlermiş. Nenem elli yıldır her yaz buraya gelir, onla beraber inekler, koyunlar, tavuklar, köpekler gelir. Bu çiçekler, bu dere, bu çimenler, şu kuşlar, Hasan Emminin ot bağlakları, yeşil soğanları, her sabah kokladığı yayla çiçekleri ne zamandır onların olmuş da iznini vermişler, anlamıyor nenem. Hasan Emmi de anlamadı. Bir kaç yıldır ellerinde tuhaf plastik çubuklarla bizim sıraca mantarları gibi arka arkaya dizili insanlar yürüyor şu tepelerden. Yürüyorlar, bazen geceleri uyuyorlar, sonra gidiyorlardı. Bir gün sormuş Hasan Emmi birine, neden yürürsün sen buralarda demiş. Gülümsemiş oğlan, aslını istersen biraz melankolik bir durumum var, açılayım, iyi gelir diye bu arkadaşlara takıldım, geldim, geziyoruz, demiş. Nelik nelik?, demiş Hasan Emmi, anlamamış. Yine gülümsemiş oğlan,  çok üzgünüm yani dayı, ama öyle böyle değil, uzun zamandır, hep üzgünüm, demiş. Bize anlatırdı da gülerdik Hasan Emmiyle. Demek bizim yaylalar çok üzgün olanlara iyi geliyor. Öyle çok, uzuncadır üzgün olunca böyle yürümeye geliniyor, demek. O da gülerdi. Nenem de, ben de gülerdik. İyi adamdı Hasan Emmi. Seveni çoktu burada. Ama demişti en son aşağı inmeden; hiç biri bizim ağzı kanayan palaktan daha melankolik, daha haklı olamaz."

Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi. Mırıldanıyordu doktor. Uzaktan çekiç sesleri, kamyon hırıltıları, kepçe gıcırtıları geliyordu. Dağları tepeleri aşıyordu insanlar. Uzaktan sis bastırıyordu. Dağları tepeleri hep aşıyordu insanlar. 

21 Mayıs 2018

Aykız'ın Kolyesi IV

"Aman Tanrım", demiş çocuk. "Kolyelerimiz, kolyelerimiz bu yüzden kelebek şeklinde." "O tamam da", demiş kadın, "Neden aynaları vardı?" "Çünkü", der yaşlı,"Ahh anlamak için ne kadar beklemişiz... Bu beyaz yürüyen otlar bir kabuğun içinde yok oluyordu, sonra da oradan bir kelebek olarak çıkıyordu. Çember, karşılıklılık, birbirini tamamlama, bulma, yansıma, düşünsenize! Bu döngüyü anlayabilmemiz için kolyelerimiz aynalardan oluşuyordu. Yedi yaşında ne öğretiyorlardı bize; kendi içimizi görebilirsek diğerlerini görebilirdik, diğerlerini görebilirsek kendimizi görebilirdik. İşte ayna bu..." Tekrar sustular. Aynı yoldan, kendi adımlarını takip ederek daha hızlı yürümeye başladılar. Ay silikleşmiş, gün parlıyordu. Renklere güneş vuruyor, daha canlı parlıyorlardı. Şelalenin küçük çukuruna kadar konuşan olmadı.

Henüz büyümemiş, cinsiyeti kadın olacak olan kendi kendine konuşuyor gibiydi, "Aykız yedi yaşında biraz değişmeye başlamıştı aslında. Şimdi düşünüyorum da; onu kandırmak, ikna etmek çok kolay olurdu. Sanki biz ay ülkesi inanlarını, temel güdülerimizi, nasıl bir canlı olduğumuzu hiç bilmiyor gibiydi." "Mesela?" dedi kadın. "Yani, tanıyor da tanımıyor gibiydi. Biz şakalar, komiklikler yapsak çok iyi anlıyor gülüyor, e sen de öylesin, komiksin dediğimizde, kendinin öyle olduğunu anlayamıyordu. Bir arkadaşı ona kötü davrandığında küsmüyordu, dert edinmiyordu çok fazla ama biri bize kötü davransa, hemen kavgaya tutuşuyordu." Köye yaklaşmışlardı. Bir kaç kişi etraflarına geldi, hal hatır sordu. Nereye gittiklerini bilen yirmsisekiz toplantısı sorumluları nehrin kenarında oturuyorlardı. Onlara yaklaştılar.

Uzun bir yoldan, sonunda varmış olmanın dinginliğini taşımıyorlardı. Hala şüpheler, tedirginlikler, yarım bilinenlerin belirsizliği yüzlerinde suya bakıyorlardı. Su akıyordu taşların, otların, düşmüş ağaç dallarının üzerinden. Bir yanından bir yanına üç atlı arabasının sığabileceği nehir sadece akıyordu bütün olup bitenin karşısında. Çocuk anlatmaya başladı. Yirmisekiz toplantısı sorumluluları yüzlerini döndüler ona.  "Kolyelerimiz kelebek şeklindeymiş çünkü bir kelebek olarak ölüyoruz. Doğmadan önce, üç renkli meyvesi olan bir ağacın yapraklarını yiyerek bir kabuğun içine giriyoruz ve orada kelebeğe dönüşerek ölüyoruz, ta ki, eğer bir kadının avuçlarına düşene ve kabuğumuz onların avuçlarında kırılana kadar, ölmüş olarak kalıyoruz. Döngüyü yaşlılar başlatıyor, onlar kendilerini nehre bırakarak nehrin kabarmasını, ve ağaçlarda duran beyaz kabuklu ölü kelebeklerin nehre ve oradan kadınların avuçlarına düşmelerine neden oluyor." Yaşlı devam eder. "Kelebek kolyelerimiz aynadan çünkü yaşlıların ve ölmüş kelebeklerin bu döngüyü hatırlaması için tek yol bu. Aykız'ın kolyesinde bir şey eksik olmalı, bu yüzden nehre geri dönemedi..." Cinsiyeti kadın olacak olan genç atlar söze, "Galiba ben anlıyorum neler olduğunu; Aykız nereye gideceğini bilmiyordu bilse giderdi, neden gitmesin ki eğer vaktinin geldiğini düşünmüşse giderdi nehre. Gitmedi, çünkü aynasında bir şey eksikti, ona bu döngüyü gösterecek parça eksik olmalı." Yirmisekiz toplantısı sorumluluları ayağa kalktılar. Rüzgarın sesi nehrin akışına karışıyordu. Su, güneşin altında inatla ve kararlılıkla akıyor, hayatın hızını her canlıya hatırlatıyordu. "Bilinenler olanları anlamaya yetti mi?", sorumlulardan biri sormuştu bunu. Kimse cevaplamadı. Kimse cevaplamasa da bilinen sorulardan biriydi bu.

Aykız, babasının kolyesinin kendi içine bakan kısmını yaktığını kimseye söyleyememişti. On sekizinci yılı dolmadan annesinin kalbinden düştü düşeli, kendi içini bilmek zorundaydı. Yoksa yirmisekiz toplantısında kendini anlatamazdı diğerleri gibi. Çok çabaladı, mümkün olduğunca çok insanın hikayesini dinledi, çok insanı tanıdı, gençleri, çocukları, yaşlıları izledi ama ne öğrendiyse eksik kaldı. Diğerlerini anlamasının kendisini anlamasına yeteceğine inanıyordu inanmasına da, yine de anlayamıyordu. Ne inanmak ne de bilmek kendini anlamasına yetmedi. Aynasının kendi tarafına bakan kısmının yokluğunun yerini kimse dolduramadı. Son bir şey kalmıştı, aynasının peşinden gitmek. Bir sabah uyandı. Babasının gitmesini bekledi. Onun kolyesini alıp ateşe tuttuğu aynı yere durdu. Önce elini uzattı, ateşin alevlerinin aynayı geri vermesini hayal etti. Sonra, biraz daha uzattı elini, sonra kolunu, canı yanıyordu. Acı geçecektir diye düşünüyordu. Daha da uzattı gövdesini, beli tutuştu önce, göğsü, karnı, omuzları ve saçları. Acının dönüşümü çok kısa sürmüştü, bir an kalbi yerinden çıkacak gibi olmuş, ardından kırmızı ve siyah renkler birbirine karışmış, bütün renkler gözlerinin önünden gitmişti. Siyah ve beyaz noktalar uçuşuyordu gözlerinin önünden artık, sıcak etkisini şaşılacak derecede yitirmiş, acı hissetmesini sağlayan bütün hücreleri tek tek küle dönüşmüştü sanki. Evet, küle dönüşüyordu. Doğum nehrinin sularının serinliğini hayal etmeye çalıştı. Ağaçları, annesinin kalbinden düştüğü anı hatırlamaya çalıştı. Annesinin yüzünü gördü, sular geçiyor sandı saçlarının arasından, kollarından, yüzünden, ne mavi ne de yeşil olan serin sular...

-Bitti.-
Not: Haliyle okumaya Aykız I' den başlanmalı :-)  Aykız, etiketine tıklayarak hiyayenin tamamına ve başına erişebilirsiniz. 

23 Nisan 2018

Aykız'ın Kolyesi III

Ay insanlarından Aykız'ın hikayesini hatırlayanlar halen varmış. Hikayeyi bilenler, "ne oldu ki Aykız'a?" sorularını duydukça bir yerlerde konuşulduğunu anlarlarmış. Demek ki bir yerlerde birileri Aykız'ı hatırlıyordu, böyle düşünürlermiş. Henüz yirmisekiz toplantılarına katılamadan yok olmuştu Aykız. Pek çok ay insanı neden bu kadar çabuk vazgeçtiğini konuşmuş bir müddet. Öyle ya, pek erken giden olmazmış Ay insanlarının ülkesinden. Yeterince kış gördüğünü düşünen ay yaşlıları gün olur, artık sabahları uyanmaktan vazgeçtiğini düşünür ve kendini doğum nehrine bırakırmış. Kimseyle vedalaşmaz, kimseye bir söz bırakmazmış. Ki aklında söyleyecek sözü kalan veda edecek insanı tutan, bu vazgeçme hakkından da mahrum olabilirmiş. Tıpkı Aykız'ın annesi gibi... Gelin görün ki ağaçların altında, nehrin kenarında, yirmi sekiz toplantılarında, çocukların okulunda, kadınların ve erkeklerin yataklarında Aykız'ın birden yok olması konuşmaları zamanla yerini ay insanlarının neden bir kelebek olarak doğduğu konusuna bırakmış. Aykız'ın birden kaybolması ona özel bir durum olmalıydı. Bunu anlamak için de doğumundan kaybolduğu güne kadar Aykız'ın neyinin farklı olduğunu konuşmaya başladılar.

Bir şey yoktu bilinen ya da hatırlanan. Herkes gibi doğmuştu Aykız da. Hepsi gibi doğum nehrinin kenarında annesinin kalbinden düşmüştü. Sonra bunu konuşmaya başladı önce yaşlı ay insanları. Gelmiş geçmiş diğer insanların farklı doğup doğmadıklarını düşünmeye en uygun onlardı ne de olsa. Böyle böyle daha çok konuşmaya başladılar. Bu, kolay kapanası, her yirmi sekiz toplantılarında değişen konular gibi günden güne unutulası çeşitten değildi. İlk defa bir Ay insanı ne doğum nehrinde ne de uykusunda ortadan kaybolmamıştı. Birden hiç olmamış gibi her izi silinmişti. Hiç olmamış gibi... Fakat ne yaşlılar ne de yetişkinler ne de her şeyi bilen henüz büyümüş çocuklar ne Aykız'ın ne de başkasının farklı doğup doğmadını bilmiyordu. Böyle böyle konuşmalar birbirine eklenirken kimi kadın ve erkekler bunun bir tek çaresi olduğuna kanaat etmişti; doğum nehrinin ucuna gidilecekti. Ancak o şekilde nasıl doğduklarını tam olarak anlayabilirler ve Aykız'ın farklı olup olmadığını ve belki hatta nasıl kaybolduğunu bulabilirlerdi.

İki, yetişkin olmamış ama büyümüş çocuk, bir yetişkin kadın, bir çocuk, üç cinsiyet işaretini sildirmiş yaşlı, ayın yirmi sekiz gününü doldurduğu gün yola çıktılar. Böylelikle geceleri de gündüz gibi aydınlıktan faydalanabileceklerdi. Nehrin şelalesinin döküldüğü küçük çukuru şimdiye geçen sadece yetişkin kadınmış aralarında. Diğer altısı arkadan o önden gidiyormuş bu yüzden. Nehir, üzerine eğilen sazlıkların ışığıyla yer yer gölgeli, koyu yeşil renkli, sakin bir keman gibi akıyormuş yanları sıra. Geniş, çizilmiş gibi düzgün patika ve boylarınca sümbüller, güzel bir yerde yaşadıklarını hatırlatıyormuş onlara. Şelale gölünden sonra patika oldukça daralmış, tek sıra halinde yürümek zorunda bırakmış onları. Ağaçlar sıklaşmış, yaprakları önlerini kesmeye başlamış. Gün inmiş, ay yükselmiş, aydınlık azalmış. Yürümeye devam etmişler. "Buralara az insan geliyor olmalı", demiş çocuk. "Henüz ağaçlar azalmamış, nehir çıldırmamış değil mi", demiş kadın. "Çok güzel", demiş yaşlılardan biri.  

"Ağaçlara bakın", demiş diğer yaşlı. Siyah, kırmızı ve beyaz renkli tuhaf meyveli ağaçlarla sıklaşmış etraflarında. İlk defa böyle, aynı anda farklı renkleri olan meyveler görüyorlardı. Köylerinde çok meyve ağaçları vardı pek tabii, ama böyle minicik yuvarlakların bir araya geldiği, üstelik her bir yuvarlağında siyah noktalar olan, evlerinin pencere kollarına konan kuşların burunları gibi bir şeyleri ilk defa görüyorlardı. Çocuklar yaşlılara sormuş, yaşlılar önde giden kadına; hiç gören olmamıştı bunlardan. Patika giderek silinmiş. Nehir kenarından ister istemez içerilere doğru kaymışlar. Bol yapraklı bol dallı geniş gövdeli renkli meyveli ağaçlar arasından yürüyorlarmış artık. Ayın ışığı yukarılarda daha da parlak görünüyormuş. Bunu farketmişler ilk defa. Memesinden göğsüne yayılan bir sızı hissetmiş kadın.Sırtının tam ortasından arkadan öne doğru gelen, içinden geçip göğsünde son bulan ince bir sızı. Çocuğa doğru bakmış kadın. Henüz büyümüş ama yetişkin olmamışlardan biri kaşlarının çatıldığını kadının, ellerini bir aşağı bir yukarı kalbinin üzerinde gezdirdiğini görüyormuş. Ağrıdığını anlamış o da. Bir şeye doğru yaklaştıkları besbelliydi. "Acaba", der yaşlılardan biri, "aramıza bir de yetişkin erkek mi getirseydik."

İki kelebek düşmüştü yetişkin kadının kalbinden şimdiye kadar. İkisi de kendi cinsindendi. Nadir bir şeydi bu ay insanları arasında, peş peşe ve sadece dişiler bulmuş olmak avuçlarında. Bu yüzden Aykız'ı ancak onun hissedebileceği düşünülmüştü ve haklılardı galiba. Önden arada düşerek ama koşarak giden çocuk "sessiz olun", dedi fısıldayarak. "Yapraklar konuşmaya başladı, duymuyor musunuz." Duymuyorlardı. "Ah, siz yetişkinler," dedi çocuk. "İyi ki beni göndermiş yirmi sekiz toplantısı sorumluluları. Şu beyaz yürüyen otları da görmüyor musunuz?" diyerek durmuştu çocuk. Hemen bütün ağaçların üstünde beyaz, meyvelerinin iki katı uzunluğunda ama onların genişliğinde hareket eden bir şeyler vardı. Ayakları yoktu, köy meydanlarında gördükleri solucanlara benziyorlardı ama onlar gibi ince ve uzun değillerdi. Daha kalın ama onlar gibi ilerliyorlardı. Bir farkla; sürekli yaprakları ısırıyorlardı ve yutuyorlardı. Ağaçların kimi delikli yapraklı, kimi yarısı yenmiş yapraklı, kimi de gülsüz bahçeler gibi kuru dallarla kalmıştı. Her yer ama her yer, çocuğun deyişiyle bu hareketli otlarla dolmuştu bir anda. Kadın iyice kalbini ovalamaya başladı. Varmışlardı. Doğum nehrinin başladığı yer burasıydı, çünkü su, ağaçların altından çıkıyordu. "Bunca zaman anlamalıydık", dedi yaşlılar aynı anda. Ay insanlarının beyaz tenlerini, birbirlerine olan bağlılıklarını, gözlerindeki hareli elalığı nereden aldıklarını anlıyorlardı. Bu hareketli otların beyazlığı, ağaç köklerinden çıkan doğum nehri ve onun akan yeşilliğini görmüşlerdi yıllar ve yıllar ay insanların her birinde.

Çocuk istemsiz bir şekilde yürüyen otlara doğru uzattı elini. Bir şey vardı yanlarında hemen hepsinin. Ondan daha beyaz, biraz daha büyük ama hareketsiz bir şey. Kuşların burnu gibi sert ama daha yumuşak; daha çok yumurtalarının kabuğu gibi. Eline aldı çocuk, gözlerinden yaşlar akıyordu. Gözlerini kapattı. Kapalı beyaz şeklin içinden bir ses geldi. Yürüyen otlar ona doğru hareketlendi. Kapalı beyazın içinden daha da yüksek bir ses geldi. Bir şey vurarak kabuğu kırmaya başladı. Kırdı, kırdı, küçük bir kanat görünene kadar kırdı. Çırpınan bir kanat, sonra bir diğer kanat ve yürüyen beyaz otların baş kısımlarına benzeyen bir baş, beyaz kabuğun içinden çıktı ve anında çocuğun ayaklarının dibine düştü. Ölmüştü. Henüz yetişkin olmamış çocuklardan biri koştu, o zaman yaşlılardan biri onun erkek olacağını anladı, koştu kelebeği aldı ve kadına doğru getirdi, ama kelebek çoktan ölmüştü. Yanlış yerde kabuğundan çıkmıştı. Bir yetişkin kadının kalbinden ellerine düşmesi gerekiyordu ama "çocuk" ona dokunduğu için kendini ay insanlarının köyüne yakın sanmış, kabuğundan çıkıvermişti. Erkek olacağı anlaşılan ve cinsiyet işareti oluşmaya oracıkta başlamış büyümüş ama yetişkin olmamış çocuk kelebeği hala elinde tutuyor ve kadına bakıyordu. Kadın ona baktı, ellerini öptü, "Şimdi olmaz", dedi. "Ne sen ne de ben onu yaşatabiliriz. Onu emziremem. Üstelik kalbimin dışında doğdu. Belki yaşardı ama yine de şimdi olmaz. Ay insanlarının ne zaman doğacağını biz hep nehre bakarak karar veriyorduk. Eğer nehir üzerinde yakamozlar akmaya başlamışsa bu, yeterince yaşlının vazgeçtiğini, kendilerini nehre bıraktığını gösterirdi bizde. Biz de az ay insanı kaldığına kanaat getirerek, erkeklerin kalbimize dokunmasına izin verirdik." 

Yürüyen beyaz otlar, yeşil yaprakları yiyor. Doyanlar kabuklarını örmeye başlıyor. Kabukları bitenler öylece duruyorlardı. Bir yaşlı kabuğa doğru yaklaştı ama dokunmadı. "Biz nehre katıldığımızda sular kabarıyor olmalı ve nehir geri geri dolarak bu ağaçların gövdelerini kaplıyor olmalı. Böylelikle hem bu beyaz kabuklu yürüyen otlar, hem de ağaçların yaprakları suya karışıyor. Siz nehri gözetleyen kadınlar, yaprağın yeşiliyle beyazın karışımını ışıklar şeklinde görüyor olmalısınız. Bizim gidişimizi değil de, kelebeklerin gelişini görüyordunuz. Anlaşılıyor ki bu yürüyen otlar kabuklarını havada, dalların üzerinde örüyorlar. O yüzden kelebek olarak çıkıyorlar. Ancak havada hayatta kalabileceklerini öğrenmiş olmalılar." "Şaşırtıcı", dedi diğer yetişkin olmamış olan. "Peki ama, neden, nasıl kadınların avuçlarına düşer düşmez küçük bir insana dönüşüyorlar." "Çünkü", der çocuk, "Havaya değil bir tene düştüğümüzü anlar anlamaz ona dönüşüyoruz. Canımız acıyor, ağlıyoruz, bağırıyoruz, uçmaya çalışıyoruz ama havadan önce değdiğimiz ilk maddi şeyi kabuğun dışındaki tek dünya sanıyoruz. Ona dönüşmezsek o dünyada var olamayacağımızı sanıyoruz. Böylelikle, kabuğunu kaybetmiş, hatırlayan ama bulamayan, uçmayı bilen ama unutmuş bir kelebek olan insanlar oluyoruz. Şimdi anladım demiş" çocuk devam ederek, "neden gitmek istediğimde, üzüldüğümde, bir köşede büzülüp kaldığımı, başımı dizlerimin arasına sokarak, sanki bir kabuğum varmış gibi kendimi bir topa dönüştürdüğümü, şimdi anladım." Duymanın ve anlamanın sessizliği geldi, durdu onlarla birlikte.Yaprakların yenilirken çıkardığı sesten ve nehrin sularının kayalara çarpmasından başka duyulan bir ses yoktu. 

Aykız'ın neden birden yok olduğunu hala anlamamışlardı yine de. Eğer o da hepsi gibi doğduysa, neden hepsi gibi kaybolmamıştı...

devam edecek. 

27 Mart 2017

Hikayenin Özü

Uzun zamandır yazmak istediğim bir hikaye bu. Epeydir düşünmeme rağmen nasıl yazacağımı, nerden başlayacağımı tam bilemediğim yine de. Hayal meyal bir şeyler görüyorum, kelimelerini buluyorum görüntülerin ancak o kadar. Başını ve sonunu şöyle böyle oluştursam da gidişatını ve neden sonuç ilişkisini kuramıyorum bir türlü. İki ya da üç kişilik bir hikaye aslında hepi topu. Bir dağ var gözümün önünde, çok dik olmayan. Uzun, aralarından güneşin az ama keskin şekilde sızdığı, her yeri olmasa da bazı bölgelerinde çok sesli yapraklarının bol olduğu ağaçlara sahip bir dağ. Sonra iki kişi, kimileyin el ele, kimileyin bir aşağıda biri yukarıda dağın yukarılarına doğru yürümeye çalışıyorlar. İlk bakışta görünen, herkes kendi attığı adımdan, tuttuğu daldan sorumlu. Gerçekte de öyle değil midir zaten. Hikayenin özü bu, yani sizin şimdi anladığınız şey, değil aslında. Çok başka, bambaşka. Peki, yeniden deneyeyim yazmayı.

Korkunç gürültülü, doğanın kızgın yüzünü hatırlatan, ürkütücü doluların yağdığı bir gündü, tıpkı bugünki gibi.


11 Mart 2017

Umar

Elimde tuttuğum kanlı yumak hala ılıktı. Soğumuyordu bir türlü ne yapsam ve bu beni daha da sinirlendiriyordu. Sıksam da sıkmasam da kan, serçe parmağımla yüzük parmağım arasından geçiyor bileğime doğru akıyordu. Az hissedilir ama hissedilir bir hareket hala vardı avucuma değen. Küçük, titreyen bir serçenin kalbi gibi, uyurkenki hali gibi, sakin, yavaş ve geri kalanlardan uzakta, öylesi daha güzel gibi. Olmuştu işte, böylesi daha iyiydi, evet evet daha iyi olacaktı. Kolumu dirseğimden bükmüş, elim havada gözlerim yerdeydi. Hemen ayağımın yanındaki yaprak motifine bakıyordum. Bir yaprak bir kalbe benziyormuş epeyce, şimdi farketmiş gibi bakıyordum. Ağaçların yapraklarının çıkardığı sesin kalbime o kadar yakından değmesi bundan sebep miydi, aklıma geldi birden bu soru. Ama düşünecek halim de yoktu şimdilik. Bu soğumayan kan akıp duruyordu hala.Tanrı biliyor ya çabalamıştım, uğraşmıştım, sonunun böyle olmamasını istemiştim. Bu soğumayan ılık, tenimde yine de ısınan kan akıp duruyordu hâlâ.



14 Aralık 2016

Saçmalık

Bazı köpekler vardır canları acıyınca öfkeyle havlarlar. Bazı kediler vardır onların canları acıyınca sessizce battaniyenin altına girerler. Canları acıyan köpekler ve kediler anlaşamazlar bu yüzden, dedim psikolog danışmana kapıdan çıkarken. Davranışlarımda bir tuhaflık olmadığına ikna olmayınca odadan çıkmaya karar vermiştim. Pek tabii ki oraya onu ikna etmeye gitmemiştim fakat konu konuyu açınca konu oraya geldi. Baktım o beni ikna etmekte ısrarlı ben de aynı oyunu oynamaya başladım. Şanslı olan bendim çünkü benim kalkıp gitme özgürlüğüm vardı ben de bunu kullandım. Beni sevdiğini biliyordum bu yüzden de ona iyi davranıyordum. Sevmediğini bildiğim kişiyeyse kötü davranıyordum, bu kadar basit, dedim psikoloğa. Bunu anlamadı ve beni sevsin ya da sevmesin insanlara kötü davranamayacağımı söyledi. Bu ne küstahlıktı! Senin paranı ben ödüyorum, sen diğer kişiye yardımcı olmaya çalışıyorsun, diyecektim fakat demedim. Kötülük, hanfendi dedim, sizin tarif ettiğiniz gibi kolayca işlenen bir sevap değildir. Sevap işlemek zordur, bilmem bilir misiniz? Evet, doğru duydunuz, Tanrı için günah olan insan için sevap uzun zamandır artık. Siz beni Tanrı'nın burada, dünyada bizimle birlikte olduğuna, kötülüğe karşı iyiliğin makbul olduğuna ikna edin, ben de davranışlarımı gözden geçireceğim, diyerek koltuktan kalktım. Elini uzattı, anlıyorum dedi. Bu kadar saçmalayan bir insanı hala anlamaya çalışan bir doktoru takdir edeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bunu Freud deniyordu zamanında o da yerini sağlamlaştırmak için, size kalmaz hanfendi, diyecektim demedim. Çıktım geldim. Hava serindi. Güllerin sonbaharda açtığını unutmuşum. Bütün çiçekler baharda açmıyor muydu sahi? Otobüs durağındaki kadın bana baktı. Sanırım sesli düşünmüştüm. 

20 Kasım 2016

Dürnev'in Son Günü - IV

"Otur biraz istersen kızım. Kusura bakma seni soluksuz konuşturmak istemedim. Bırak istersen. Ben sonra da gelirim." Yüzünün giderek solması ürkütmüştü beni. Sesi her kelime de daha da kısılıyordu sanki. Sustu kardeşi. Silik mavi çiçeklerine bakıyordu fincanın. Hiç bir şey yapmamanın bahşettiği o dinginlik geldi, gözlerine kondu sanki bir an.

Mert kapının önündeki bankta oturmuş, ayağıyla topu bir aşağı bir yukarı itiyordu. Bir adam ahşap bir el arabasını iterek geçiyordu camın önünden. Bir kaç eğik alüminyum tencerenin, bir kaç demir çubuğun birbirine değen gıcırtısı sıcakta çınlıyordu. Tozluydu yollar. Sessizlik gibi görünen uğultuku bir bıkkınlık vardı.  "Çoğu insan açlıkla tutkuyu birbirine karıştırır. Çok da uzak değillerdir aslına bakarsan. Biri biraz daha geç doyar o kadar. Başkalarını kontrol etmeyi eğiterek öğretebilirsin insana ama kendini ancak kendinden öğrenebilir kişi. Kendini kendi yapanlarla tabi...  Bu da en zorudur. Bin değişik hayat hikayesi de okusa, bilse insan bin değişiğini kendine benzerinin, kendinde aradığı cevheri bulmaya yetmeyebilir. İnsanlar birbirine değe değe yaşıyor ve ne yazık ki her zaman iyiler iyilere değmiyor kızım. İnsan, tıpkı zehrin panzehirinin aynı kökten elde edilmesi gibi bir şey. Neyse. Sen benim kusuruma bakma. İnsan beni çok yordu. Ben bundan sonrasını tahmin ediyorum ancak sen istersen anlat kızım. Belki anlatman Dürnev'i özgür bırakır içinde. Onu affedebilirsin." Yüzünün ince, henüz oluşmaya başlamış çizgileri belirginleşmişti. Yirmi yaşın verdiği bütün tazeliği ve kararsızlığı taşıyordu yüzü. Ürküyordu anlatacaklarından.

"Onu mu kendimi mi bilmiyorum ki... O gün olmadan önceki gün beni aradı. Yarın öğlene doğru gidip çocukları almamı istedi. O eve yetişemeyecekmiş. Onu gördüm dün bir dükkanda galiba, gitmem bakmam lazım, dedi. Çok korktum. Anlamıştım. Yine de bir şey demedim. Yapma, diyecektim, demedim. Engel olabilir miydim, bilmiyorum! Kazadan bu yana her an, bırakmasaydım, gitseydim, o kaza olur muydu, beni dinler miydi, bilmiyorum, geceden gündüze hep düşündüm bir yere varamadım. Ablamdı. Eve gel çocukları al dedi, ben de aldım...

Sardunyalar açmıştı. Bir tanesini alıp evden çıktım. Az biraz tökezliyordum. Sol dizim her geçen gün kötüleşiyordu. Yaşam uzamaz yaşlılık uzar, diyorlardı bir filmde. Turuncu çiçeği, kalın yaprakları ile Halim pek hoşlanmazdı benim sardunyalarımdan. O gülcüydü. Özellikle de sarı. Bir dizi mi ne varmış eskiden, bir kovboy dizisi, Sarı Gül diye ve onun güzel sahibesini anlatır dururdun ya bana, sarı güllere ne gıcık olurdum sen anlattıkça... Sana kızgınım Halim. Oğlanı felsefe okuttun beni de bırakıp gittin...

Sen çok az tanıdın Dürnev'i ama tanıdın. Mahkemelerde çok az vaktimiz vardır ama önceden okuyacak anlayacak çok vaktin olmalı, sanık karşına geldiğinde kim olduğunu biliyor olmalısın fakat yüzüne baktığında yabancı olduğunu da unutmamalısın derdin ya, Dürnev'in birini öldürmek için evden çıkacağını aklıma getirmedim son ana kadar. Kaza raporlarına, görenlerin dediklerine bir daha baktım; belli ki ya bir yere koşuyormuş ya da birinden kaçıyormuş. Galiba kimse masum değil  bir ihtimalle karşılaşana kadar. Ben intihara odaklanmıştım. Ön yargıyla baktım biliyorum. O gün ölmeseymiş öldürecekmiş... Kız kardeşinin ağır bir sırrı var artık taşıyacağı. Ne ölmesine ne de öldürmesine engel olamadığı için kendini onunla gömüyor. Ben söylemeyi düşünmüyorum Adem'e. Madem Dürnev söylememiş. Ne dersin; hayat onu kendi kaderiyle mi sınadı Halim? Hayatındaki onca güzelliğe rağmen bir kötülüğü defedemiyor mu insan?

Ben? Ben yaşıyorum işte... Ağrımı sızımı bile seviyorum bazen. Oğlana sitem etmeye bahanem oluyorlar. Gelmiyor pek. Özlüyorum çok da, bir şey diyemiyorum. Zorla gelse bu sefer başka üzüleceğim, en iyisi özlemimle kalayım diyorum. Senin sürekli bu ağaçlarla olmanı kıskanıyorum biliyor musun? Kıskançlığımdan hep şikayetçiydin zaten. Yine de iyi idare ettin beni o konuda. Bir avukat sana gülümsese sen de bana gülümserdin. Biri sana değse sen bana değerdin hemen. Kendine beni hatırlatıyordun belki öyle kimbilir, şimdi düşünüyorumda. Çok severdim o halini. Ağaçlar diyordum; uzun bir doruk ağacı dünyanın halen bizden yana olduğunu hatırlatıyor bana galiba. Hafızasının kötülüklerin yanında güzellikleri de saklayabileceğine, yapraklarının her şarkıyı bildiğine, fırtınayla da gelse rüzgar, üzerinden geçip gideceğine inandırıyor beni. Muhteşem canlılar uzun doruklar. Düşünsene; yerçekimine rağmen göğe uzanan böyle bir azim ve derine doğru yayılmış yüzlerce parça, gitmekle kalmak arasında ne büyüleyici bir çelişki...
***

17 Kasım 2016

Dürnev'in Son Günü - III

Çocukların evde olmaması dikkatimi çekmişti. Dürnev'in kız kardeşinin evden uzaklaştırmak istemesi normaldi bir yandan, diğer yandan bir düzenleri, bir okulları, arkadaşları vardı. Çocuklara baktıkça kızlarını hatırlayacak iki yaşlı insanın gözleri önünde olmaları ne kadar faydalıydı. Karaköy'e geçmeden önce onları görmeye gitmeye karar verdim. Bir torunumuz olsaydı nasıl olurdu? Oğlum giriyor araya. Hiç bir canlı bizim kadar üremiyor Allah aşkına anne! Ürese bile bu kadar çok hayatta kalmıyor. Bir rahat bırakın beni... Sizinkisi geldik gidiyoruz korkusu. *Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun allasen. Aman aman iyi, sanki bir şey diyorum... Kabahat sende değil zaten oğlum, seni felsefe okutan babanda. Neymiş, hakikati arayacakmışsın... Bu yüzden bile her gün söylenmemi hak etti o baban. Hakikatmiş! Hangi hakikat acaba! Aramadan önce neyi kaybettiğini bilmeli insan. Yalanı bilirsen hakikati görürsün oğlum.

Eyüp'de olduklarını biliyordum da evlerini nasıl bulacaktım? Oraya kadar gidip Adem'i ararım diye fazla endişe etmedim ve nedense emrivaki yapmak istedim. Kafamı uğul uğul cümlelerden kaldırdığımda Hakan Pastanesinin önüne gelmiştim bile. Bulvardan aşağı yürümek kolaydı ne de olsa. İlk gençliğimde yokuş yukarı ipragaz taşımışlığım vardı da, şimdi kendimi taşıyamam imkanı yok. Biraz aşağıdan Kabataş otobüsüne, oradan da Eminönü'nden Eyüp otobüsüne geçtim. Gündüz olmasından sebep bir buçuk saati geçmeden Alibeyköy minibüs durağından Adem'i arıyordum. Ev uzakta değildi. Şaşırdı az biraz ama çocukları özledim deyince üzerinde durmadı. Mert beni görünce koştu. Yarı toprak yarı asfalt bir yolun kenarında, apartman olacakken müstakil kalmış üç katlı, bahçe niyetine betonla çevreli bir binanın önünden doğru seyirtiyordu. Hüzünle gülümseyen gözleri beni ve annesini daha önce yan yana görmüş olmanın harelerini taşıyordu. Bir an acabanın iyi gelen olasılığıyla yandılar ve söndüler. Öptüm, başını okşadım. Kapıyı benden önce çaldı. Kız kardeş açtı. Esmer, Dürnev'den daha uzun, beyaz tenli, ela gözlü saçları omuzlarında bir gençti. Uzun siyah bir gömlek, kahverengi bol bir pantolon vardı üzerinde. Divanda kahve fincanıyla bir gazete vardı. Ufaklık bir köşesinde uyuyordu. O da uyuduğu tarafın tersinde oturuyordu belli. L şeklinde iki divan, bir tek kişilik koltuk, koltuğun yanında bir doğalgaz sobası, köşede bir kaç çiçek saksısı vardı. Karanlık, kuzeye bakan bir salondu. Dışarıdaki sıcağa rağmen serinlik hakimdi içeride.

"Hoş geldiniz", dedi. "Ben sizi bir kaç kez görmüştüm ablamın evinde ama isminizi çıkaramadım şimdi kusura bakmayın," diye devam etti. Sabiha kızım. Ablanla aynı mahallede oturuyorum. Çocukları özledim, sizde dedi Adem, ben de bir göreyim istedim. Siz, nasıl, biraz daha kendinize gelebildiniz mi? Anneniz babanız iyiler mi?" "İşte, nasıl olsunlar. mevlide gittiler. Ben çocukları götürmek istemedim. Evdeyiz işte öyle. Çay var içer misiniz, ya da kahve de yapabilirim." Heyecanlıydı. Yapacak hiç bir şey olmadığını bildiğimiz zamanlarda yeniden hayatta kalma fırsatının kıpırtısı vardı sesinde. Kız kıpırdandı ama uyanmadı. "Çok iyi bir anneydi Dürnev. Hele şuncacık kızıyla gülüşmeleri, oğluyla didişmesi gitmiyor gözümün önünden." dedim, ne diyeceğimi bilemeyerek. Acıyı almaya çalışan sözler aramak çok yersizdir oysa. Hangi söz alabilir onu sahibinden, alevler sarmışken insanın içini. Ancak paylaşılabilir, dinlenilebilir ve beklenilebilir onun başı yanında. "Siz savcı emeklisisiniz, öyle mi?", derken sesi sakinleşmiş ama elleri titriyordu. Fincanı hemen aldım ben de. "Öyle. On yıldan fazla oldu emekli olalı. Bir o kadardır ablanların mahallesinde oturuyorum. Onlar geldiğinde kıza gebeydi henüz ablan." dedim bende. Sözü döndürüp kaza gününe nasıl getireceğimi düşünüp duruyordum bir yandan. "İnançlı biriydi, değil mi ablan?" çekinerek yüzündeki tepkiyi takip ettim. "Evet, oldukça inançlı biriydi. Namazını çok takip edemeyebilirdi çocuklardan filan ama, biliyorsunuz, ona göre giyinir, ona göre yaşamaya çalışırdı." "Ben de öyle düşünüyorum. Lütfen yaşlılığıma ve mesleğimin alışkanlığına verin ama sanki kaza değil gibi geliyor bana bu olay. Ondan sordum öyle; canından vazgeçmiş olabilir mi sence kızım ablan? Bunu Adem'e sormak istemedim, en azından emin olana kadar. Onların aralarından kaynaklanacak bir şey olduğunu da sanmam. Etraftaki en sakin en uyumlu karı kocalardan biriydiler. Şimdilerde onlar gibisini görmek zor.

"Bilir misiniz bilmem teyze. Bir dizi vardı, orada Ramiz dayı diye bir karakter söylemişti bu lafı ama kime ait, o mu uydurmuştu bilmem; Kadere inanan insan tesadüfe inanmazmış. Tesadüfe inanan kişiyse kaderini kendi elinde tutamazmış. Ablam kadere inanırdı. Kaderinin bu noktaya geleceğini düşündü mü hiç bilmiyorum. Bazı şeyleri insanın kendisi biliyor sadece... Bir adam vardı, kurt İsmail derlerdi. Çok koşmuş ablamın peşinde. Biz o zaman köydeydik. Hatırlıyorum ben de, sekiz yaşında var yoktum ama her şeyi anlıyordum. İstememiş ablam. Yakışıklı, varlıklı da bir adammış ama istememiş. Yalan dolan bir adammış, ondan kurt derlermiş. Onu bunu kandırır, işini görecem der para toplarmış. Bazen yaparmış da, o resmi daire senin bu resmi daire benim gezer, öyle işlerini halledermiş işte köylünün. Bundan da para alırmış. Kimi zamanda fazladan alır, kandırırmış milleti. Ablam sevmezmiş bu hallerini. İnsanın içi istemeyince istemiyor ya, öyle yani. Babamlar da bir şey dememiş. Yumuşak huyludur babam. Dört kızı olmuş, hani oğlan dememiş misal. Hatta, komik; dünyanın yarısı kızla dolu, bana dördü düştü tüh hanım dermiş de annem gülermiş. İşte bu kurt İsmail, takınca takmış ablama. İsteyip de alamadıkça iyice kinlenmiş. İşte, bir gün babam çarşıdayken eve dalmışlar bir kaç kişi öyle konu komşunun önünde, kaldırmışlar ablamı. Anlıyorsun dimi teyze, kaldırmışlar deyince. Bizim orada öyle derler. Uzun, çok uzun kavak ağaçları vardır, ince belli, beyaz böyle, çok yapraklı değildir. Onların arasından araba gittikçe annem koşmuş, annem koştukça araba gitmiş ama nafile. Dört gün bulamamışlar ablamı. Adem abiyi ilk bizim evde gördüğümde on üç yaşımdaydım. Ortaokul ikinci sınıf, oradan biliyorum. Ablam döndükten o güne kadar neredeyse hiç konuşulmadı bu mesele. Hem de hiç. Bir tek o gün, o günde yarım yamalak, Adem abiyle annesi gittikten sonra, ben konuşayım baba Adem'le. Sen bir şey deme, dedi ablam. Konuşma da bu, böyle ima edildi yani."
*İbn Arabi
devam ediyor...

14 Kasım 2016

Dürnev'in Son Gün -II

Kazaydı. İki doğrudan şahit, yara izleri, polis kayıtları, ambulans, hastane hepsi normaldi. Her gün kaç kez olan, kaç yaşamı bitiren kazaydı işte. Yedisi olmuştu. Evinde mevlit vardı Dürnev'lerin. Ben gittiğimde bitmek üzereydi. Galiba bilerek geç gitmiştim. Kuran-ı Kerim tamamda, o sonrasında ilahi okuyup ev ahalisini ağlatma ritüellerine katlanamıyorum ne yalan söyleyeyim.

Kimse kimseyi rahat bırakmıyor sanki. Ağıtlarımızdan gösteri çıkarmak mutluluklarımızla caka satmak... Derin bir soluk alıyorum istemsiz. Ben mi insanın değişmesini umuyorum yine de bilmem ki... Kendime gülmem gerek.

Biraz dua edip Adem'e bakındım. Balkonda sigara içiyordu. Ağzında dururken biri paketten bir tane daha çekti. Kauçuk ikinci kata uzamıştı neredeyse. Yapraklarının gölgesi vuruyordu olduğu yere, yüzü daha bir kararıyordu bu yüzden. Gözlerindeki ışıltı kayıptı. Boğazındaki yumruyu alıp götürecek bir hıçkırıkta gizliydi her şey, ama gelmiyordu, belli. Belki geceleri, umarım geceleri ağlıyordur. Aklımın çalışması neyle meşgul olsam aynı kalacaktı galiba. Geceleri ağlayan bir adam için düzelir mi ki gündüzler, bilmiyorum. Saçma sapan şeyleri mi sorgular olmuştum ne! Bazen çiçeklerin neden sabahtan akşama açtığını bile sorguluyordum. Hayır, akşam gayet yeşil suladım, ayrıldım başınızdan. Ne oldu da sabah tomurcuklandınız, böyle kahve kahve şişti buralar, ağzıma kadar geliyordu bunlar da gülmekten söyleyemiyordum.  Sonra gidip Halim'e de anlatıyorum bazen bunu. O hiç bir şey demiyor. Eskiden de demezdi aynı. Sabiha hanım, salonda anlatırsınız ne diyecekseniz, savcılık varsa savunma makamı da var. Bir sizi dinleyecek değilim, derdi. Başını yerden kaldırdı ayak sesimle. "Gel savcı hanım, hoş geldin, otur şöyle?" dedi. "Sağol Adem. Çocukları göremedim, bir yere mi gönderdin?" "He, savcım. Küçük baldız var benim. Çalışmıyor, evde. Biraz bizde kalsınlar, evin kalabalıklığı gidene, neyi nasıl yapıcaz anlayana kadar, hem anneannelerine iyi oluyor", dedi. Bugün bile getirmedi hatta. Ben de bir şey demedim. Kız çok soruyor, perişan. Biz de faydalı olamıyoruz ona." "Zor, Adem, çok zor. Allah sabırlar versin. Çok severdim Dürnev'i. Çok iyi bir kadındı. Allah bizden çok sevdi de erken aldı demek. Allah rahmet eylesin." "Amin savcı hanım."

Dizimi balkon demirine dayadım. Ne zamandır ağrıyordu yine. Soğuğu hissedince ağrının ateşi azalıyordu. Elimi dizime koydum, aşağı baktım. Kokuya doğru eğildi gövdem sanki. Aşağıda güller açmıştı. Mayısı bitirmiş Haziran'dan gün alıyordu onlar da. Onlara aylar, bize yılların geçtiği gibi mi geliyor acaba... Biz insanların bazı şeyleri bilemeyişine seviniyorum artık... Bilmemek uzak tutuyor. Üç katlı apartmanın ikinci katındaydık. "Duyduğumdan beri merak ediyorum Adem. Sana da soramadım hemen. Dürnev dikkatli bir kadındı. Işıklardan bile karşıdan karşıya geçmeye çekinen biriydi biliyorum ben, değil mi ki yaya geçidinin olmadığı yerden geçsin. İlginç geliyor bana. Ya da üzüntüden bilmiyorum artık..." "Ben de çok anlamıyorum ama böyle işte savcı hanım. Çarpan adam oralarda çalışan bir esnaf. Karaköy kalabalık yer. Adam yetmiş beşle bile gitmiyormuş. Ama kötü çarpmış zahar. Kenara düşm... Tam o Perşembe Pazarı yoluna girerken işte, biliyorsun. Tünel tarafından hızlıca gelmiş ve yola neredeyse atlamış, etraftakiler öyle demiş hep. Polis şoförü bir iki gün tuttu bıraktı zaten. Tutuksuz yargılanacak ama alt geçit var, ilerde kırmızı ışık yanıyor filan. Neredeyse sıfır suçlu adam. Abla ben senden bir şey isteyecem aslında?" "Dur ben önce bir şey diyeceğim Adem. Ben de bir oraları dolaşayım, soruşturayım ister misin? Mesela, o gün bir işi filan var mıydı Dürnev'in. Niye gitmiş Karaköy'e?" "Hiç bilmiyorum. Genelde bana der, arar söyler ama bir şey demedi. Tek bildiğim sabah çok erken çıktığı." Tamam Adem. Ben, herhalde biraz eski alışkanlık, içime sinmiyor bu durum. Bir bakmak istiyorum izninle." "Ben de onu diyecektim savcı hanım aslında da çekindim. Ben de istiyorum biraz daha öğrenmek, nasıl olmuş, neden öyle yola atlamış."

"Sen çok ölüm görmüşsündür abla. Ben neredeyse görmedim. Babamın babasını hatırlıyorum bir, yıkıyorlarmış caminin yanında bir yer vardı. Babaannem sırtımdan itekledi, git bak olum dedene bak gidiyor, gör bak, diyerek. "Nereye gidecek yaşlı adam öff Babaanne", diyecektim hani neredeyse de, bakmıştım ağlıyordu, bir şey demeden dediğini yapmıştım. On iki yoktu yaşım. Üç adam ayakta, dedem upuzun yatıyordu. Böyle çırılçıplak hani. Adamlardan biri başından su döküyor, diğerleri ayaklarından, diğeri de suyu aşağı yukarı dolaştırıyordu. Ben hayatımda öyle üşüdüğümü hatırlamıyorum abla. Dudakları mosmordu ya, sanki soğuk dudaklarımdan başlamış, ayaklarıma varmıştı birden. Bembeyazdı baştan aşağıya. Pörsümüş derisi, sarkmış karnı, böyle ne yana baktığı belli olmayan elleri değildi beni korkutan. Yoktu abla, dedem yoktu! Orada yatan yüzü, burnu, alnı ilk defa görüyordum ben. Sanki cami avlusundan değil de hiç bilmediğim bir evin kapısından içeri girmiştim. O yokluk, o görmeyiş var ya, bana, dedemle bütün anılarımı o gün bugün anlayamadığım bir boşluğa çevirmişti. Bütün sesi, bütün hareketleri kendimi de izlediğim bir sinema filmi gibi olmuştu. İşte şimdi Dürnev'i düşündükçe bundan korkuyorum çok. Yıkarken beni yanına almadılar. Neymiş namahrem olurmuş artık! Af edersin, bilmem neyiniz batsın dedim içimden. Ben bakacaktım abla. Ben biliyorum Dürnev hala oradaydı. O dedem gibi bedeninden çıkıp gitmemiş olacaktı. Onunla olan her şey benle, bende, biliyorum ama bakamadım işte... Şimdi, bazen evi dolaşıyorum. Çocuklar da yok ya, böyle oturduğu koltuğa oturuyorum, sen yabancı değilsin abla, mutfağa giriyorum, musluğa dayanıyorum, elimi ıslatıp onun yaptığı gibi havluya silerken bana, masaya doğru bakıyorum. Sonra ben, ben oluyorum musluğa doğru bakıyorum onu görüyorum, seviniyorum. Ama korkuyorum. Gidiverecek, olmayacak, o dedemin boşluğu, geri gelecek diye ödüm kopuyor. Bir göreydim yıkarlarken, bakaydım ki orada daha, içim ağrımayacaktı bu kadar sanki abla...

Adem hala yere bakıyordu. Bana anlatmadığı çok açıktı anlattığı ne varsa. İnanmaya ihtiyacı vardı, inandırılmaya ölüme... İnsan uyabilen bir varlık. Uyarlanabilen. Evrilebilen. Evrilen. Oysa duygularla olan bağı asırlardır aynı. Pandoranın kutusu açıldığından beri hepsi aynı.

Hiç bir şey demeden çıktım. Bir iki komşuya başımla selam verip, Barbaros bulvarına doğru yollandım.
devam ediyor. 

11 Kasım 2016

Dürnev'in Son Günü - I

Dürnev Karagözlü o gün öleceğini bilse evden çıkar mıydı bilen yok. İki çocuğunu o gün servise Dürnev bindirmemiş, büyük oğlan küçüğün elinden tutmuş, kapının önünde bekliyorlarmış servis geldiğinde. Servis görevlisi küçük kızı çekmiş kolundan kaldırımdan atlamasına yardım etmiş, oğlan kendi gelmiş arkadan. Benim de aklıma servis görevlisiyle konuşmak çok sonradan gelmişti doğrusu. İlk günler yangına körükle gitmek istemedim. Adem karısını severdi, biliyorum. Herkes bilirdi. Kalıbına baksan kırkını geçmiş sanırsın ama daha yolun yarısındaydı. Gören avizeci değilde Mahmutpaşa'da toptancı olduğunu sanırdı. Pazulu, uzun, heybetli bir adamdı anlayacağınız. Yüzündeki yumuşaklık, gözlerindeki ışıltı tuhaf bile gelirdi. İri, özünün beyazına zıt kahverengi badem badem gözleri vardı. Bizim oralarda elma meşhur ama anam bana gebeyken çok badem yemiş, dermiş Dürnev'e ilk tanıştıklarında. Mahalleye geldiklerinde oğlan kucaklarındaydı. Kıza gebeydi Dürnev. Hani, nereden baksan dört yıl oluyordur geldikleri. 

 "Neden şaşırdın ki bu kadar?" demiştim Beren'e. "Üç yıldır bu serviste çalışıyorum abla dört, bilemediniz beş kez servisi beklemediğine rastladım Dürnev ablanın. Şaşırmam mı. Bir kere hastaydı, birinde yok evde dediler, birinde de minibüsün önü sıra çoktan çıkmıştı evden, babaları bekliyordu. Diğerini hatırlamıyorum ama her gün aynı saatte çocukları beklerdi. Büyüğü dedi, "evde yok abla annem". Ben de daha sormadım tabi. 

Ben dikkat etmemişim tabii o kadar. Nereden, neden edeyim ki. Son dört beş yıldır balkonda ki çiçekleri poyrazdan karayele taşımaktan, nasıl yaşatacağımı şaşırmaktan arada Halim'i gözlemekten başka bir şey yaptığım yok denebilir. Oğlan bizden önce bıkmıştı İstanbul'dan, haklıydı. Ben, Halim'i bekliyordum yine de. "Sabiha teyze gazete alayım mı?" "Yok oğlum, bugün ben çıkacağım, sağol." Pek dışarı çıkmazdım. Evimin sakinliğini yılların uğultulu adliye koridorlarından sonra oldukça seviyordum doğrusu. Ayda bir iki kez bizim balkonda toplanırdık mahalleden belli başlı kadınlarla, Dürnev'de gelirdi. Ben onların ondan bundan anlatmasını sever, onlar da benim, o kadın öyle yapmaz, ay aman bu adam kesin aldatıyor, o kız o çocukla ayrılalı epey oldu, yorumlarımı pek sever, pek gülerdi. Bazen hoşlanmasam da kendim de halimden, emekli ve mesleğinden soğumuş bir savcı için ne yalan söyleyeyim keyifli saatlerdi. Sayısız cinayet bir o kadar katil, ve ölmek isteyen insanlar görmüştüm. Öldürdüğü için ölmek isteyenler, öldüremediği için kahrolanlar, pişman olanlar, pişmanlığından esef duyanlar, hiç yaşamasa da ölmekten ödü kopanlar; hepsi insandı... Yaşamdan bıkmışlar fakat yaşamaya çalışmaktan usanmamışlar... 

Kollarım daha az ağırlık kaldırıyordu günler geçtikçe. Yüzüm hep kuru, gözlerimin feri az, ayaklarım yavaş, sızılıydı her geçen gün daha çok. Yetmiş iki yıldır bu dünyayı seyrediyorum, yine de doydum diyemiyorum. Kim diyebildi ki? Bazı şeyleri insanın kendisi bilmeyince kimse bilmiyor... Neden öldüğünü biliyor mu acaba insanlar? Dürnev'in ölümü bütün mahalleyi şaşırtmıştı. Ölümün doğası buydu. Bu kadar gelmesi muhtemel ama bu kadar şaşırtan başka bir ihtimal yoktur. Dürnev, iyi bir insandı. İyi insanların erken ölmesi başka başka üzüyordu insanı. 
devam ediyor...

31 Temmuz 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: XIII

Yayla çiçeğini özlemiştim, sarı, minik minik yuvarlaklar şeklinde, yıllarca kuru kalabilen sadece Karadeniz yaylalarında gördüğüm bir çiçekti, çam çiçeği de denirdi sanırım, güzel kokardı.

-Yaylaya gideceğim belki yazın.
-Kız kardeşlerinle mi?
-Belli değil, gidersem yayla çiçeği getireceğim sana çok güzeldir, saklarsın.
-Olur getir.
...
-Ellerin acıyor mu?
-Yok ya, yok ellerimde bir şey, kalacak öyle.
-Sonra sorun olmayacak mı?
-Bilmiyorum olur mu, n'olacak kalır öyle.
...
- Git, bundan sonra bekleme, çok kalabalık.
- Olsun beklerim, bakınıyorum etrafa.
- Kimseyi tanımıyorsun ki kime bakacaksın!
- Olsun.
- N'aparsan yap o zaman.
...
- Kitabı okudun mu?
- Okudum ilginç, nereden aldın?
- Cumhuriyet kitap kulubü ekinde görmüştüm. Kese kağıdında satılıyordu biliyor musun ?
- İlginç.
...
- Deniz hala sende mi kalıyor.
- Evet.
- Gör bak gitmeyecek O.
- Yok canım gidecek, ev arıyor.
...
- Değer'i gördüm geçenlerde yolda.
- Hmm, nasılmış?
- İyi, gelmiyor mu hiç seni görmeye.
- Geldi bir kaç kez.
- O kadar aynı evde kaldınız bir kaç kez mi geldi.
- Herkesin işi gücü var, n'palım.
...
- Hadi git artık bak sesleniyorlar.
- İyi, gelirim yine.
- Eyvallah.
...
O sabah o uzun caddeyi yürüyüp bitirdiğimde geçen dört buçuk yılı bitirecek, masama oturduğumda "olmaz, yapamam" diyecektim. Bir daha görüşmedik sayılır Ç ile. Belki iki tesadüfi karşılaşma, üç ya da dört telefon görüşmesi. Sağdan soldan duydum iyi olduğunu, işe başladığını, tek başına yaşadığını, işine yakın bir evi olduğunu. Sinem'in iş yerine yakın bir evdi, bazen selam yollardı Sinem ile karşılaştıklarında bana.

- Nasılsın Canan ?
- İyiyim, sen ?
- Neler yapıyorsun, aynı iş yerinde misin ?
- Evet, sen iş buldun mu, nasıl gidiyor.?
- İyi, buldum işte bir şeyler.
- Neler yapıyorsun?
...
- İşte böyle. Mesela; geçenlerde bir dergide bir yazı okudum, çok iyiydi, yazarına ulaşmaya çalışıyorum, bir psikolog muş aynı zamanda.
- Bu öğrenme, anlama çabanı takdir ediyorum şahsen. Hala tutunmaya çalışıyorsun di mi Canan?

O telefon görüşmesinden muhtemelen sekiz yıl sonra da benzer bir şey söyleyecekti Ç. Yalnız bu sefer daha alaysız, daha uzak daha ağır bir ciddiyetle. "Hayata tutunmaktan neden vazgeçmiyorsunuz ki...  "Tam da kendimi hiç bir şeyden tutamaz hissettiğim, hayatımda tutunduğum en sağlam şeyin "nefret" olduğu, ancak artık onunla da ne yapacağımı bilemediğim bir zamanda!

Aynı şehirde hatta aynı semtte oturmamıza rağmen hiç karşılaşmadık, hiç aynı vapura binmedik, aynı sokaktan geçmedik, aynı otobüsü yakalamaya çalışmadık, aynı sinemaya gitmedik, aynı kitapçıdan hiç bir şey almadık, aynı parkta oturmadık, aynı denize bakmadık hiç... Ölüme çok yaklaştığım bir gün bir mesaj, bir de ışıklarda bir karşılaşma sadece... "İyi olman ne güzel" Öyle yazıyordu mesajda. Evet öyle not almışım buraya...

Bir kaç şiir vardı geri kalan sayfalarda. Şiirden daha çok şiirlerden alıntılar kısa, uzun, bazen sadece bir cümle... Kapattım günlüğün arka sayfasını. Vardı daha birkaç sayfa, lakin yoktu anlatmaya gerek. Marquez'in dediği gibi; "insanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığın ve anlatmak için nasıl hatırladığındır".

Bazı hikayelerin tamamı anlatılamaz, bazıları da ifade edilemez, bu hem anlatılmayan hem de ifade edilemeyenlerdendi... Bazı hikayeler size var olduğunuzu hatırlatır, bazıları hiçliğinizi... Bu hikaye "var olmakla" başlayıp "hiçlikle" bitenler dendi...

Bu bir hikaye denemesidir sadece başta denildiği gibi, daha güzel hikayeler yazılabilmesi için...Bu hikaye Ç'nin Canan'daki hikayesidir. Ç 'nin geri kalan hikayesini; kim bilir? Canan'ın hikayesi burada neredeyse yok bile... Böyledir hayat böyle olmak zorundadır "kavranabilir, baş edilebilir" olması için. Baktığımız yerde olan “şey” değildir, bizim durduğumuz yerden görebildiğimizdir... Sana göredir, sensindir.

28 Temmuz 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: XII

-Ne dedi annenler benim için?
-Ne diyecekler, hiç bir şey.
-Hadi demişlerdir bir şeyler, söyler anneler mutlaka. Çok sevimliydiler sevdim ben. Sıkılarak oturdular iş yerinde hep, çay içtiler gittiler.
-"O kız seni almaz oğlum" dedi annem.
-Niye?
-Bilmiyorum öyle dedi, zor dedi.

Pencerenin kenarına tüner, elinde bir şey ile oynar, tıpkı kanapede oturur gibi rahatça sorardı, anlatırdı... Ayakları ağrımazmıydı bir insanın onca saat, ağrımazdı işte benim de. Muhtemelen Ç'ninde... Birini yaşamak demek ne demek, öğrenmiştim o yıllarda...Yazmak, okumak nasıl uzundu, nasıl bir "yaşam" olabiliyordu biri diğeri için öğrenmiştim. Çok severdim yazmayı O'na, çok severdim okumayı O'nu, hatırasını anlatamayacak kadar çok... Ç'nin de sevdiğini biliyordum, bunu hissediyordum, yazmak için okuduğunu, okuduklarını kendiyle birleştirdiğini, kendinden katıp katıp, kendini nasıl yazdığını biliyordum. Sonra; sonraki aylarda yazmakla anlatamadıkça nasıl kahrolduğunu anlamıştım ama yetmemişti işte...

O düğün gecesi beklediğim yere geldiğimde hala düşünüyordum geçen dört buçuk yılı. Bazı şeyleri asla anlatamazsınız, ne söylesiniz yetmeyeceğini bilirsiniz, bu geçen zaman öyleydi, hatrıma gelenler, kulağımda duyduklarım, gözümün önünde canlananları bir bir bıraktım Ç'nin dönüp gittiği köşe ile benim aramdaki iki kilometrelik caddeye, adım adım serdim. Tren gişelerine gelmeden solumdaki kilisenin bahçesine daldım, banka çöktüğümde olmaz diyordum, yapamam ki ben korkarım. O ince çizgiden geri düşmüştüm işte yine, kalamazmıydı dostum gibi? Aşkı bilmiyordum işte. Çocuktum, salaktım, kendimi sevmeyenleri sevmekte de oldukça yetenekliydim. Biraz daha oturdum bankta. Gerçekten bilmiyordum ne olmuştu? Ne olmuştu da birden, onunla ölebileceğimi düşünebilirken bir küvetin içinde sırayla, buz gibi bir rüzgar esmeye başlamıştı ona bakarken...

Dörtbuçuk yıl bilmiştim ki Ç 'ydi o, altmış yıl sonra arasam telefonu kapatmadan gelebilirdi sanki, öyle hissederdim o zamanlar ve sonraki yıllarda da. Aşkına gözümü kapatırken biliyordum ki arkadaşımdı o, dostumdu, hem öncesinde hem sonrasında aramızdakinin ismi değişse de zaman zaman Ç'ydi o benim için, hem gözlerindeki kahrı silmek istediğim hem "yapamam" dediğimdi. O başkaydı, o dokunamayacağımdı...

Kalktım banktan caddeye çıktım tekrar, yine geç kalmıştım işe, niye standart saatler vardı ki sanki akşamları kimse sormazdı " çıkıyor musun" diye, sabahları hep "nerede kaldın" Umrumda değildi bu sabah, erken bile gidiyordum hatta. Ç iş bulabilecek mi acaba? Bulur umarım kısa zamanda, ev de bulur rahat eder inşallah, yürümeye devam ettim...

Anneler neden genelde hep haklıdır diye düşündüm, bilet alırken. Onca yıl gözünün içine baktığı oğlunu emanet edeceği kadın hep çok önemlidir anneler için, yermesi, sevmesi, oğluna bakışını takip etmesi hep bundandır. Kız çocuklarına bir şey diyemezlerdi, onlar başka ailelerin evlatları olacaktı ya, kapıdan çıktımı geri dönmesi zordu, annelerin kendi de böyle bildiğinden, öğrendiğinden, onlara bir şey diyemezlerdi, güçleri yetmezdi, ama oğul öylemiydi; oğul direğiydi, gücüydü, kocasından öndeydi gayrı. Benim bir oğlum olsa! Sahi olur muydu bir gün bir oğlum? Zaten çocuk deyince aklıma hiç kız çocuğu gelmezdi, kendimi bildi bileli çocuk dendi mi bir oğul gelirdi aklıma. Kimbilir belki Karadeniz toprağının kattığıdır bu. Güldüm tren hareket ederken, ne saçma, Karadenizde doğmakla oğul istemenin ne ilgisi vardı. İnsanın Babaannesi onu "oğul balım gelmiş" diye severse ilgisi olur elbet...Kızmalı mıydım Babaanneme kim bilir, beni babamdan ötürü seviyormuş demek...

Yok canım, babaannemle ilgisi yok, erkek çocuklarını seviyorum sadece işte diye düşünmeye devam ettim, hem dedem de; "yayla çiçeğim, Cananıımm gel yamacıma" derdi. O da kız çocuklarına, kız torunlarına ölürdü. 

25 Temmuz 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: XI

- Görüşürüz.
- Görüşürüz.

O sabah o köşeden ayrıldığımda uzun bir yürüyüş olacağını biliyordum daha başından. Ayakların geri geri gitmesinden bilir kişi o yol yürüyerek bitecek bir yol değildir gayri...

İşe gidiyordum. Öyle odaklanmıştım ki o sabah işe gitmeye, arkamdan baktığını düşündüğüm ama dönüp de bakmadığım gözlerine böyle yakından, böyle içine bakabilmek için bir buçuk yıl beklemiştim oysa. O sabah "istemiyorum" demiştim. Bu kadar, istemiyorum. Neyi istemiyordum ki oysa; Ç'nin beni sevmemesini mi? Ne yapmıştı ki Ç bana? Niye sevmesin di? Hem biri sevme deyince sevmeyebiliyor muydu insan? Sağdaki simitçiye takıldı gözlerim; alsam mı dedim önce sonra hele bir iş yerine varayım da dedim kendi kendime...

Geçemez denilen dört buçuk yılı düşünmüştüm; zaman nasılda göreceliydi, Ç'nin dört buçuk yılını, kendi dört buçuk yılımı düşündüm. Zordu Ç için, belki "zor" azdı anlatmak için, hem de çok az. Acaba bugünkünden daha az mı üzmüşümdür o zamanlarda? Yok dedim içimden, bugün daha azdır üzmüşlüğüm, o yıllarda güneş yoktu, yağmur yoktu, yeşil yoktu, yardım edecek kimse yoktu. Sanırım şimdi daha azdır verdiğim hüzün. Böyle düşündüğümü hatırlıyorum o zaman ama şimdi ne kadar da saçma düşünmüş olduğumu düşünüyorum. Kim kim için neyin daha acı ya da üzüntülü olabileceğini gerçekten bilebilir ki, nereden bilebilir ki? Bilemez... Sadece böyle vicdanının kaynayan sularını durgunlaştırabilir biraz, kendince, kendini kandırdığınca...

Henüz açılmamıştı kitapçılar, camları silen bir kaç kişi bir de kuşlar vardı köşelerde. İlk görüşümü hiç hatırlamıyordum O'nu düğün gecesinden sonra. İlk kim kime ne demişti? O zaman da şimdi de hiç bir şey hatırlamıyordum... Sonra söylenenler o kadar çoktu ki, hiç bir önemi yoktu belki de ilk cümlenin. Hayatımda kimseye bu kadar çok anlatmamıştım. Salı günleri demiştim, her salı geleceğim seni görmeye, biraz tutmuştum sözümü biraz tutamamıştım. Ne gel demişti Ç, ne de gelme... Saçımı kestireyim mi demiştim bir keresinde "Ben ne bileyim" demişti. Bir keresinde "korkuyorum" demiştim, "Kimden, söyle bana" demişti... Saçımı kestirmiştim ama korkmamıştım.

Bir keresinde, Ç 'yi sormuştum; buradaydı ama gitti demişti arkadaşı. "Nereye gitti ki" demiştim panikle "Nereye gidebilir ki" demişti gülerek, buralardadır... Saatlerce beklerdim, sabah ezanı okunmamış olurdu beklemeye başlamadan önce, en sevdiğim şeyden; uykudan, öyle hızla kopardım ki o sabahlar, ya bir çocuk uyandırabilirdi beni ya da Ç, öyle derdim o zamanlar. Bekledim çok demeye, çok uykum var demeye utanırdım, utanmalıydım da. Okurdum, insanlara bakardım, bakardım... Sonra ne anlatırdım hiç hatırlamıyorum. Toplasam bir gün etmezdi hatırladıklarım, oysa insan bir buçuk yıl ne anlatır birine... İki mi, üç mü, yoksa bir yıl mı ? Bazen bunu da karıştırıyordum. Hep bir hüzün vardı gözlerinde, yüzünde masumiyet, ellerinde; niye en çok ellerini merak ederdim hatırlamıyorum? Belki öylesine, belki öyle sallardı sağa sola konuşurken ondan, elleri çok vardı gözlerimin önünde. Terini hatırlıyordum ellerinin, sıcaklığını, yıllar sonra bile duyumsamak bunu! Taşıması zor bir anı. 

Serin bir sabahtı, bu caddenin en güzel zamanıdır sabahları, az insan, henüz kokmaya başlamamış yıkanmış sokaklar, kapısının önünü yeni süpürmüş dükkan sahipleri gürültüyle konuşuyorlar, arada gülüşüyorlardı... Tuhaf bir şey eksikti hatıralarımda gözümün önünde: kahkaha. Hiç kahkasının sesini hatırlamıyordum. Ne o günlerde ne sonra ne önce... Gülümsemesi vardı ama kahkahası yoktu. İnsan hiç gülmez miydi? Ç kahkahasızdı benim için. Sanki yeni fark ediyorum ben bunu, ne enteresan; daha önce düşündüğümü hiç hatırlamıyorum. Acaba çok duymuştum da şimdi mi böyle tuhaf, saçma bir hisse kapılıyorum hani, sırf son günlerde güleç görmedim diye...

Ne acıdır bir insan için bir insanı kahkası olmadan hatırlamak! Ya da ne hazindir öyle zamanlarının yandaşı olamamak...

Deli ile dahi arasındaki ince çizgi gibiydi Ç'nin dostluğu ile aşkı...Bazen deli bazen dahi olduğu insanın... Nedensiz, sanki hiç düşünmeden başka bir zamana geçmiş gibi, "yapamam" demiştim işte. Yok, olmaz, nasıl yaparım ki? Korkuyorum, ben olmazsam ailem olmaz, onlar yapamaz diğeriyle demiştim. Ç o zaman "Neden korkuyorsun, söyle bana" diyememişti.

Daha yol yarı bile olmamıştı ama ayak bileklerim ağrıyordu, sanki altı saattir yürüyordum iki kilometrelik yolu...

22 Temmuz 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: X

-Doğum günüm için mi? Gerçekten mi?
- Evet, niye bu kadar şaşırdın?
- Bilmem, beklemiyordum, güzelmiş nerden aldın?
- Almadım, yaptırdım. Kolyeydi normalde onlar küpe yaptırdım.
- Sedefi severim, teşekkür ederim.

O düğün gününden çok öncelerde bir zamandı. İki küçük sedef kuşu elimde tutuyor, nasıl yapılmış olabileceklerini anlamaya çalışıyordum. Kolye hallerini sanki görmüştüm ama tam da hatırlamıyordum. Ç, kanepede oturmuş gülümsüyordu. Siyah lekeli tarafları içe gelecek şekilde sallamalı kulplara monte edilmiş, sedeften iki küçük kuş. Bu sahneyi düşündükçe ilerki zamanlarda, çok ileri zamanlarda aklımda kalan şeyi karıştırıyordum; yaptım mı demişti yaptırdım mı? Ne demişti, yaptırmış mıydı, yapmış mıydı? Bazen böyle beynini yiyebilir insan. Neydi? Hatırlamanın hiç bir öneminin olmadığı, ne gelecekte ne de şimdiki zamanda hiç bir şeyi değiştirmeyecek bir detayı böyle günlerce düşünebiliyordu insan, insan işte bunları yaşayarak öğreniyordu... Düşünüyor düşünüyor, yok hatırlamıyordum. Biri düşmüştü kulağımdan dört beş yıl sonraları, ya da çok daha sonraları, yaptırmayı hiç düşünmedim aynısından, tek takıyordum, tek bir kuşu kulağımda taşımayı seviyordum. Belki on yıldır da takmaz olmuştum. Bazen elime alır bakar ama takmazdım.

Bu görüntüyü neden unutmadığımı düşünüyordum bir de ki unutan, çok unutkan bir insanımdır. Küpeler? İz? Neydi, neyin iziydi, o gün hep başka bir şey olmuş olabileceğini, benim o olanı unutmak için ya da unutmuş olduğumdan küpelere takıldığımı düşünürüm. Yoksa nedir, küpe işte...

Bir keresinde de bir bilmecenin cevabını düşünmüştüm; hani şu kral üç vezirinin başına şapkalar yerleştirmiş ve sormuş: Başınızın üzerindeki şapkanın rengi nedir?
Daire şeklinde birbirine bakan üç vezir birbirlerinin başını görüyor ama kendi başlarındaki şapkayı göremiyor. Kralın elinde üç kırmızı iki beyaz beş şapka olduğunu da biliyorlar. Önce hangi vezir kendi başındaki şapkanın rengini bilirse kralın kızıyla evlenecekmiş.

Bu arada yeri gelmişken bu kralların tüm kızlarının uğruna hep en olmaz şeyler yapılabilecek, feda edilebilecek kadar güzel ya da ulaşılmaya çalışılır olmasından ötürü kınıyorum ben bu masal dünyasını. İktidarın hep "en" olmasının " öteki" ile uzaklığı artırma çabası değil de nedir bu! Yapmayın bunu çocuklara...

Cihan, Ç, birileri daha kalabalık bir caddede yürüyorduk, zaman kimbilir ne zaman, ama düğün gecesinden önceki bir zaman, biri sormuştu ortaya bu bilmeceyi. Ben bilmiştim. Ç; "Hadi canım sen bunu bilemezsin, kesin önceden biliyorsun" demişti. Israrla bilmediğimi söylemiş, çözdüğümü iddia etmiştim. Bu sefer de şaşırmıştı Ç, "Nasıl bildin, bravo" demişti.

Evet, cevabı biliyordum önceden, bunu daha sonraları da hiç söylemedim O'na. Ç, "bilemezsin" dedikçe gıcık oluyordum. Düşünsem bulurdum ya da bulamazdım bilmiyorum. Strateji oyunlarına aklımın hiç ermediğini o zamanlar o kadar iyi bilmiyordum. Şimdi biliyorum. Bir sonraki hamleyi karşımdakinin hamlesine göre düşünüp, tüm kombinasyonları bulup, en yapamayacağı ya da benim en baş edebileceğim hamleye göre hamle yapmayı hiç beceremedim o yüzden de hep dümdüzümdür, bodoslamayımdır... Ve bu iyi bir kişilik özelliği, iyi bir şey gibi okunsa da ilk bakışta; değildir. Düşünmeli insan, hep düşünerek yürümeli... Bazen çevremdeki bazı arkadaşlarımın; "Öyle düşünmesen öyle yapmazsın" gibi gibi cümlelerine gülümserim ben. Beni iyi tanıyanlar da gülümser. "Kesin bir şey düşünmemiştir O, öylece gitmiştir, öylece kalmıştır, sadece durmuştur..." derler.
İşte, zekâmın kanıtı buymuş gibi şaşırmasına, bilemezsin tavrına sinir oluyordum.

Bazende acaba öyle değil miydi o gün diyorum sanki başka olmuş gibi geliyor; Sanki bilmeceyi Ç bilmiş, ben bir türlü anlamamıştım mantığını. Ç 'de benim bir türlü anlayamıyor olmama sinirleniyordu... Ben de O' nun bana sinirlenmesine sinirleniyordum işte yine aynı sebepten. Değildim işte, öyle zeki çok akıllı bir kadın değildim ben...

Yine de güleç, gülünen bir gündü o gün... Birlikte öldürülen nadir zamanlardan biriydi. Kırmızı güderi kalın bir mont vardı benim üzerimde, uzun yıllar giyeceğim bir mont, siyah deri bir mont olmalıydı Ç'nin üzerinde.

Yaklaşık beş yıl sonra aynı caddenin aynı en kalabalık köşesinde ama henüz kimsenin penceresini açıp dışardan bakmadığı, henüz perdesini aralamadığı, güneşin henüz ısıtmadığı ama aydınlattığı bir vakitte; düğün gecesinden çok sonraları bir zamanda "Gelme artık giderim ben" diyecektim..."Garanticisin sen, herşeyin garanti olmasını istiyorsun." diyecekti. "Belki" diyecektim. Belki...

19 Temmuz 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: IX

-Düğüne gidelim mi?
- Gidelim.

Bir resmi bayram günü o düğüne gitmek üzere sözleşmemizden ne kadar zaman önce hatırlamıyordum fakat aylar önce olması çok muhtemel; Değer'den ayrılmış, Deniz ile görüşmeye başlamıştım. Tezimi teslim etmiş, istediğim gibi bir işe girmiştim bile.

Ç ile görüşmez olmuştuk. Bazı zamanlar Cihan haberdar ediyor bazı zamanlar rastlaşıyorduk. Okulunu gezmeye gitmiştik bir ara, fakultesini, kantinlerini, hatta okul konserlerinden birinde MFÖ vardı sanırım tam da hatırlamıyorum... Civarındaki ünlü yerlerde kuru fasulye dahi yemiştik. Ç okula gidiyor, Değer'le kalıyordu. Deniz ile yollarımızın sonuna yaklaştığı zamanlara denk gelen o düğün günü buluşmak için, şehrin en kalabalık yerini ve akşam saatlerini seçmiştik. Zira düğün yerine on dakika yürüme mesafesiydi. Siyah bir etek, yeşil-kahve çiçekli bir gömlek vardı üzerimde, saçlarım her zamanki gibi küt kesim ve omuzlarımdaydı. Öyle kuaför yapımı bir saç hali ya da makyaj falan yoktu tabi. İlk işime girdiğime yöneticim ile en büyük tartışmalarımız makyaj üzerine olurdu zaten. Tartışma da denemez ya o makyaj yap güzelim derdi, ben "tamam tamam" derdim, günleri geçirmeye çalışırdım. Sevmiyordum işte. Telefon kulubelerine yakın noktada ayakta bekliyordum. Bir saat bekledim. İkinci saat bekledim. Enes'i aradığımı hatırlıyor ama hangi evi hangi numarayı hiç hatırlamıyorum. Belki de Enes beni bulmuştu ama nasıl bulabilirdi ki onu da hatırlamıyorum şimdi. Değer'in evine gitmeyi düşünmüştüm ama Enes ile konuşana dek ayrılmamıştım oradan. Bir saat daha bekledim Enes ile konuştuktan sonra, "gitme eve" demişti Enes. "Evde olsa gelirdi, sabah nasıl olsa çıkar ortaya" demişti.

Ukaladır, böyle diyebilirdim Ç için rahatlıkla ama en çok sözünün eridir, arayacağım derse arar, geleceğim derse gelirdi. O gece gelmedi Ç, gelemedi bir daha hiç.

Caddeyi boydan boya yürüdüğümü hatırlıyorum. Düğüne gidip gitmediğimi hatırlamıyorum, tek başına gittiğimi hiç sanmıyorum çünkü kimseyi tanımıyordum. Bir yandan merak ediyor bir yandan Enes 'in "merak etme sabah ortaya çıkar" demesine takılıyordum. Bir zaman sonra merak etmedim bir işi çıktı herhalde dedim. Kitaplara daldım, sokağın kafa bulandırıcı, sanki yerden insan bitiyormuşcasına, giderek kalabalıklaşmasına daldım yürüdüm...

Ceyhan'nın evine vardığımda saat gece yarısı olmuştu. "Ç gelmedi düğüne gitmedik" dedim. "Bilmiyorum, gelemedi galiba" diye cevapladım hemen hemen her sorusunu, her zaman meraklı olmuş Ceyhan'ın...

13 Temmuz 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: VIII

-Üzülme, seni haketmiyor, bırak gitsin.
- ...
- Ağlama lütfen.
- ...
Niye? Niye anlatılır hikayeler? Yüzyıllardır yazılan romanlar, hikayeler ya olmuşun hikayeleridir ya olacağı hayal edilenin. Ya birilerinin kendi hikayeleridir ya birilerinde ki hikayeleridir. Ne olmuş değişebilir ne de olacak oldurulabilir anlatmakla. Niye anlatılır hikayeler?  Anlatmak ne içindir ?

Bir kadının ağlaması ne kadar alışkın bir durum ise bir erkeğin ağlamasıda o kadar şaşırtıcıydı benim için o an. O gece Malik'lerin evine kalabalık bir grup Çardak kafede buluşulup gelinmişti. İyiydi Ç kafede, bana sarılıyor, gülüyor bir daha sarılıyordu, bir duvara bir benim omzuma yaslanıyordu. Sarhoştu. Sarhoş insanların yakınında bulunmaktan hoşlanmadığımı daha önceleri söylediğimi hatırlamıyordum bu yüzden bir şey demiyordum öyle sokulmasına. "Söylesene o'lum" dedi Cihan. "Neyi söylüyor" dedim bir Cihan'a bir Ç'ye bakarak. Yine güldü, yine sarıldı Ç ama kimse bir şey demedi. Malik'lerin evinde n'oldu hatırlamıyordum ama Ç ağlıyordu. Yanına oturmuş "üzülme" diyordum ya da buna benzer bir şey, emin olduğum elimi başına koyduğum ve ağlamasına çok üzüldüğümdü...

Ahu, sesi güzel olan kız, gelmiyordu artık uzun süredir ve Ç ağlıyordu. Bunu eşleştirebiliyordum o an ancak. Bir zaman, o günden neredeyse bir ömrün dörtte biri kadar bir zaman sonra, Ahu' yu Sinem'in evinde görmüştüm. Uzun dalga dalga kıvırcık saçları olan bir kızdı, esmer, orta boylu, iri kemikliydi. Evlenmiş, boşanmış, şişmanlamıştı. Sesi hala çok güzel miydi bilmiyordum ama kendi güzel değildi.  "Ç' yi gördün mü hiç, biliyor musun nasıl" diye sormuştum.  "Yoo, görmedim hiç" demişti. O gün kendime hiç sormamıştım; "Neden O'na soruyorsun, merak ediyorsan Ç'ye sor nasıl olduğunu?" dememiştim. Bu bendim işte, hep yaptığım en kötü şeydi. Bazen birini, hatta mesela kardeşimi o kadar çok düşünürdüm ki geceleri uyuyamazdım düşünmekten, yürürken, yemek yerken üzülür, onunla konuşur, hayaller kurar ama kardeşimi aramazdım. Kendim bile şaşardım sonra. Birinin bana hep soru sorması gerekiyordu, aynayı yüzüme tutması gerekiyordu. 

O gün Ç ağladı. Ayılmadı. Zayıf vücudunu iyice içeri çekip küçültmüş, dizlerini neredeyse yüzüne değdirir halde uyuya kalmıştı sabaha kadar. Ara ara baktık O'na ama daha çok öylece bıraktık... Ben Değer'den ayrılmış Deniz ile görüştüğüm ya da yeni görüşeceğim aralıklarında bir yerlerdeydi bu olay. Ertesi sabah hiç üzerinde durulmadı...

10 Temmuz 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: VII

- Şerefsiz pislik, kedi yavrusu gibi sokağa attı beni.
- N'oldu? dedi Değer.
- N'oldu? dedi Ç.

Soluk soluğa girdim içeri. Dışarıda karla karışık yağmur ve çok soğuk bir hava vardı. Bir yandan paltomu çıkarıyor bir yandan söyleniyordum, bir yandan gözlerim dolu dolu için için ağlıyordum. Her bir halta ağlardım zira. Kendi gözlerim kadar çabuk dolan göz görmemiştim o vakte kadar. Aynı zamanda burnumu çektiğimden hemen burnum kızarırdı bu yüzden. Annem de bu yüzden beni hep ; "domates burunlu kızım" diye severdi... Ömrü boyunca ev hanımlığı yapmış ve mutfakla haşır neşir olmuş anneme ne diyebilirdim ki... Domates burunlu halde girdim içeri, çantamı kanepeye attıktan sonra ayakta anlatmaya devam ettim. Bir yukarı bir aşağı yürüyor odanın karanlık ucundan ışık yanan diğer tarafına gidip geliyordum. Zayıf bedenimin etrafında dönüyor, siyah gözlerimi biraz öfkeden biraz da saklamaya çalıştığım acımdan yerde tutuyordum. Başım Değer'in sadece omzuna kadar geldiğinden Değer dibimde dikiliverdiğinde rahat konuşabilmek için geri geri çekiliyordum. Beyaz ellerim soğuktan morarmış, havada daireler çizerek "salak, geri zekâlı hem anlaşmayı kendi bozuyor hemde havadan aldığı 20 TL'yi vermek istemiyor" diyordum. Yüzümde neredeyse kan kalmamıştı.

Öfkeden bağırdıkça bağırıyor kim gelirse aklıma sayıştırıyordum. Ç öylece bakıyordu oturduğu kanepeden, yerde tutuyordu yüzünü de ayakları gibi. Ben anlatmaya devam ediyordum ; "Sanayi mahallesinden ev tutmaya razı olmuşuz, anlaşmışız adam vazgeçtim diye aradı. Çok az kapora vermiştik evin değerine göre belki ama bizim için çok önemli bir bedeldi.

Sabiha gelemedi. Aslında berabe gidecektik o gelmeyince gittim bende emlakçıya 20 TL 'imizi almak için. O vazgeçtiği için vermesi gerekiyordu. Biz aslında karısı ile anlaşmıştık asıl emlakçı oydu sonra kocası geldi vermeyiz para yandı kaporanız dedi. Bende sinirlendim, verin diye tutturdum. Israr edince adam üstüme üstüme yürüdü, kolumdan tutup kapıdan itti beni. Bir anda yağmurun altında buldum kendimi, araba ışıkları, evlerin lambaları insanlar etrafımda dönüyordu, bir ben varmışım gibi geldi dünyada. Bir ben.... Baktım baktım baktım etrafıma, kimse yoktu. Kime anlatsam, kime bağırsam adama diyeceklerimi dedim, kimse yoktu. Biraz ilerde bir polis minibüsü gördüm, çaresiz onlara doğru gittim, anlattım olduğu gibi. Beni Mecidiyeköy'e bıraktılar, oradan da geldim işte..."İkisi de gözlerini açtı iri iri, Ç hala hiç birşey dememişti. Değer: "Ne dedi polisler başka " dedi. " Hiç dedim ne diyecekler, nerede oturuyorsun, kimle oturuyorsun falan filan... Beni otobüs durağına kadar bıraktılar, o iyilikleri oldu bir. " Oturdum sonunda, nereye hatırlamıyordum ama ikisine de bakıyordum bir şey söylesinler diye. Değer gülerek ayağa kalktı "Bombalayalım mı abi" dedi yanaşarak bana doğru, şakanın sırası mı demedim ama o anladı aynen öyle dediğimi çakmak çakmak gözlerimden. Ç, ya "Saçma salak konuşma Değer" demişti ya da " Akıllı ol olum yaa!" demişti ya da bunlara benzer bir şeyler. Başka da bir şey dememişti... Bir bunlar hatırlıyorum o günden bir Ç'nin bir şey demesini beklediğimi. Ne diyebilirdi ki...

07 Temmuz 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: VI

-Dövmeni değiştirmişsin, demedim.
Düşündüm yeni şekli merak ettim ama sormadım. On yedi yıl önce neye benzediğini biliyordum yeni halini bilmesem de olurdu.
- Ne zaman yaptırdın dövmeni, dedim kanepe de dövmesine de bakarak.
- Kendim yaptım on yedi-on sekiz yaşlarında.
- Nasıl yani, kendi kendine nasıl yaptın ?
- Toplu iğne ile yaptım, n'olacak?
- Çok acır!
- Yok, acımadı.
-Kimin yüzü?
- Ne'bilim yüz işte.
Çirkin, şekilsiz bir yüz resmi vardı sol omzu ile dirseği arasında, benim iri verem aşımın olduğu yere denk geliyordu. Siyah kara kalem ile çizilmiş gibi küçük bir suratken onunla birlikte büyümüş gibi bir insan suratı. Dövmeler vücut ile birlikte büyürmüş zaten. Güneşli bir yaz günüydü, deniz kıyısındaki evden şehrin tam ortasının tam ortasındaki bu eve taşınalı bir yıl olmuş ya da olmamıştı. Hala ev arıyordum belki iş de ama hatırlamıyorum şimdi. Ara ara bu evde ara ara başka evlerde kalıyordum. Camdan içeri aydınlık giriyordu, yıllarca sabahları kalkar kalkmaz perdeleri açmamın bir nedeni olması gerektiğini düşündüm, her şeyin hep bir nedeni olması gerektiğini düşünürdüm, niye bir nedeni olması gerekiyordu her şeyin ? Hayata tutunmanın bir nedeni olabilir miydi bu? "Sıradan olamaz hayata gelme nedenim, bir sebebi olmalı" fikri ile ortalarda dolaşmanın ne kadar aptalca olduğunu sanırım ölürken "hiçte bir nedeni yokmuş" dediğimde anlayacaktım, kim bilir! "Tanrı zar atmaz" demiş Einstein oysa Kuantum Fizikçiler Einstein yanılmıştır der; Tanrı zar atmıştır ; protonlar ve nötronların neye göre hareket ettiğini çözebilmiş değillerdir henüz. İnsanın anlardan oluşan hayatının hem kendinin hem çevresinin her an değişen etkileşimleriyle önceden belirlenebilmesine inanmak güç, yine de yaşananların bir nedeni olmadığına inanmak daha da güç. Kuantumcuların kedisine bakarsanız vardır, bakmazsanız yoktur. Neresinden bakıyorsanız öyle görüyorsunuz olayları, hayatı.

Dövmesini ilk defa görmemin nedeni, belki aydınlık olması belki ilk defa kısa kollu halinin sol yanında oturuyor olmamdı. Kashmir çalıyor, Led Zeplin övülüyordu Ç'ce. Bir ara hiç unutmadığım herkese söylediğim ama kimsenin inanmadığı bir şey söyledi; "Janis Joplin üniversitenin en çirkin erkeği seçilmiş, biliyor musun? "O kadar çirkinmiş yani!"dedim. "Evet."

Şaşırdım ama hiç sorguladım ne o gün ne de bugün bunları yazarken...Demek o kadar çirkinmiş ki, üniversitenin en çirkin erkeği seçilmiş diye düşündüm gülümseyerek. Hemde o tiz sesine rağmen. Sonraları Janis Joplin CD'leri aldım, çok sonraları bile dinledim, Led Zeplin'den daha çok sevdim ve yüzüne bakıp bakıp o kadar da çirkin değilmiş dedim...

Değer biraz çalışıyor biraz okuyordu sanki, bense çalışmazsam ölecek gibi bir hisle iş arıyordum. Çalışmalıydım ben, yoktu ki başka yolu...O sıralarda Sabiha ile aynı yerlerde iş arıyor aynı sektörün farklı kapılarını çalıyorduk, ikimizde bulduk... İstanbul'da yaşamak için en az iki şeyden birine sahip olmalıydınız; zaman ve para. Biz zamanımızı iş sahiplerine satmıştık yerine alacağımızı sandığımız paraya karşılık...Anladık bunu anlamadık değil ama seksenli yılların sindirilmişliği, her şeyi olduğu gibi kabullenmeye öncelikli yetiştirilmişliğimiz ile girdiğimiz çemberden çıkmak önceleri aklımıza gelmedi sonraları çıkacak yer bulamadık sanırım...