Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2020

13 Ocak 2020

Alıntı-Proust

"Swann'a gelince, Paris'i baştan başa katetmesinin sebebi, onu bulabileceğini düşünmesi değil, aramaktan vazgeçmeye katlanamamasıydı."- Marcel Proust, Swann'ların Tarafı
*
Bu şarkıyı 29 Ekim 2018 sabahının erken saatlerinde Kadıköy sahilinde bir çocuk sazla çalıp söylüyordu.
*
Bu parçayı da 'Forest of Piano' isimli bir çizgi film vardır orada ormanda yaşayan bir çocuk çalıyordu. Uluslararası bir Chopin piyano yarışmasına katılıyor ve parçayı notalarına bakarak değil, çocukluğunda yaşadığı ormanda dinlediği yağmur damlalarını düşünerek çalıyordu. (24 bölümlük, piyanoyla örülü, hayli klasik müzik bilgisi ve ziyafeti sunan, Japon bir çizgi filmidir.)

12 Ocak 2020

İnsanın Arayışı

Ben Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuyup son sayfayı çevirdiğimde şöyle dediğimi çok iyi hatırlıyorum; neydi bu şimdi? Ne demek istediğimi Azrailliyle karşılaşmış ölümlünün hayatına dönüp "bitti mi yani şimdi" şaşkınlığıyla eş değer anlayın siz. Buna rağmen bir daha okumak istemiyorum. 

25 Ağustos 2019

Mektupta

"Mektupta, biten yılla birlikte eski arkadaşlığımızın da yok olduğunu, kırgınlıklarımı, hayal kırıklıklarımı unuttuğumu ve yılbaşı gününden başlayarak kuracağımız yeni arkadaşlığın, hiç bir şeyin yıkamayacağı kadar sağlam olacağını söylüyor, bu harikulada arkadaşlığın güzelliğini olduğu gibi koruyabilmek için Gilberte'in iyi niyetle gayret edeceğini ve benim de yapmaya söz verdiğim gibi, ona zarar verebilecek en ufak bir tehlike baş gösterdiğinde beni derhal, geciktirmeden uyaracağını umduğumu belirtiyordum.
...
Akşam oluyordu; Berma'nın yılbaşı münasebetiyle vereceği temsilin afişinin asılı olduğu direğin önünde durdum. Nemli ve ılık bir rüzgâr esmekteydi. Bildiğim bir havaydı bu; yılbaşının diğer günlerden farklı olmadığı hissine, önsezisine kapıldım; Yaradılış'taymışçısına, henüz bir geçmiş yokmuşçasına, Gilberte yüzünden bazen uğradığım hayal kırıklıkları, gelecek için çıkarılabilecek bütün ipuçlarıyla birlikte yok olmuşçasına, el değmemiş bir talihle Gilberte'le yeniden tanışabileceğim yeni bir dünyanın ilk günü değildi bu; eski dünyadan bir tek şey, Gilberte'in beni sevmesi arzusu hariç, hiçbir iz taşımayan o yeni dünyanın eşiğinde değildim. Anladım ki, eğer kalbim, kendisini doyurmamış olan, çevresindeki evrenin yenilenmesini istiyorsa, demek ki o, kalbim, değişmemişti. Gilberte'in kalbinin de daha fazla değişmiş olması için bir sebep bulunmadığını düşündüm. Bu yeni arkadaşlığın, eskisiyle aynı olduğunu hissettim; tıpkı yıllara yetişemeyen, onları değiştiremeyen arzumuzun, kendilerinden habersiz, farklı bir isim taktığı yeni yılların, diğerlerinden bir uçurumla ayrılmadığı gibi. Bu yılı ne kadar Gilberte'e adasam da, tabiatın kör kanunlarının üzerine bir din yerleştirilmesi gibi, yılbaşını, hakkındaki özel fikrimle damgalamaya çalışsam da, nafileydi; kendisine yılbaşı dendiğini onun bilmediğini ve alacakaranlıkla birlikte, benim için yeni olmayan bir şekilde sona erdiğini hissediyordum; afişlerin asıldığı direğin etrafında esen tatlı rüzgârda, eski günlerin ebedi ve ortak maddesini, bildik nemini, habersiz akışkanlığını tanımış, ortaya çıkışını hissetmiştim.

Eve döndüm. Yaşlı insanların yılbaşı gününü yaşamıştım; yaşlılar o gün gençlerden farklıdır; artık yeni yıl tebriği almadıkları için değil, artık yeni yıla inanmadıkları için. Çeşitli yılbaşı tebrikleri almıştım, ama aralarında beni mutlu edebilecek tek tebrik, Gilberte'ten bir kaç satır yoktu. Halbuki aslında gençtim henüz; çünkü Gilberte'e bir yılbaşı tebriği yazabilmiş, aşkımın yalnız hülyalarını ona aktararak onda da benzer hülyalar uyandırmayı ummuştum. Yaşlanmış insanların hüzünlü yanı, etkisizliklerini öğrenmiş oldukları bu tür mektupları, yazmayı bile düşünmemeleridir."
- 1918, Marcel Proust, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

Proust okumak nasıl bir şey derseniz; ayın dünyayı görmeyen yüzeyinde oturup evreni seyretmek gibi.

02 Haziran 2019

Alıntı-Proust

"Bir insanın, kendisine bütün dürüstlüğüyle elini uzatan birinin arkasından gülmekle, hayat boyu içinden çıkamayacağı bir batağa saplandığını anlamaması, inanılır gibi değil gerçekten." - Marcel Proust, Swanların Tarafı

03 Nisan 2019

Bir Öykünün Tamamı

Her şey o akşam oldu. Gündüz, Aladağ'ın arkasında akıyordu.Göbelli'de kıpkırmızıydı akşam. Hanım, dama çıkıp tarhanayı bez torbalara doldurmaya başladı. Bütün gün dalga dalga tütmüştü dam. Hanım'ın çıplak tabanları kavruldu. Tarhanayı parmaklarıyla havalandırdıkça, iştah açan bir ekşilik yayıldı havaya. Sonra serinlik... Dağlardan gelen kızılçam kokusu, tarhananın ekşiliğini aldı götürdü. Geriye nane kokan sofranın hayali kaldı. Bir ürperti dolaştı Hanım'ın sırtında. Oğlunu gördü. Oğulun kollarını, oğulun belini, sırtının oluğundaki teri, omuz başlarındaki kızarıklığı, kenetlenmiş çenesini, yanağındaki dal çiziğini, saçlarını, saçlarını... Bir hasretlik korkusu sonra.
Oğul, beyaz fasulye çuvallarını yüklenip bahçenin ortasına getirdi. Damda duran anasına göz ucuyla baktı. Fasulyeleri iki çuval bezinin arasına koyup sedir dalıyla ince ince dövmeye koyuldu. Zarından sıyrılan her fasulye için bir 'ıhlama' koptu içinden. Vur ha vur! İncitmeden, kırmadan, incilerin ışığını söndürmeden, fasulyelerden gelen her ses kulak vererek, kol gücünü dizginleyerek, vur ha vur! Ardından ikinci çuval gelecek, onun ardından üçüncü, sonra yarınki mahsul, ondan sonra kışlık... dört yıl sonra askerlik, bir kadın, arkasından bebeler, vur ha vur... bu güç bir gün bitecek! Kaç sedir dalı değişecek böyle, kaç çuval bezi yırtılacak, Hanım daha kaç akşam bakacak oğulun çıplak sırtına?
Hanım uzaklara dikti gözünü. Ötelerden baktı oğluna...
Oğul... bir kadının şakağındaki kirli kan damarı. Gerdandaki gösterişli beşibiryerde. Bahçenin en ulu ağacı. Yârin gençliği oğul. Evdeki sessizlik, köydeki uğultu, tütün kokusu, ter ekşisi, toprak sevdası oğul. Karanfil Dağı'nın gölgesi, Ecemiş'in taşkın suları, keçi boynuzunun ağdalı tadı... bir kadının dirsekli kaşı... Toroslor gibi delikanlı, taşağına kurban oğul!
Hanım, Saimbeyli'den gelen kamyonu fark etti. Kamyon onun için bir sesti önceleri. Hırıltılı boşboğaz. Su isteyen, it bakışlı şoför. Ağır ağır yaklaşan toz bulutu. Akşamı boğan egzoz kokusu... Her şey o akşam başka şekillerde oldu. Meğerki kamyon yoldan gelir, yola gidermiş, yük taşır terlermiş, kana kana su içer, cırmalayan kornasıyla selam verir, selam alırmış, güçlüymüş, gün gelir güçsüz düşermiş, kimi hızlı, kimi yavaş gidermiş, boş geçer, dolu dönermiş, boş geçer, dolu dönermiş...
Hanım, yazmasını çözüp bir daha bağladı. Sonra bir kez daha baktı kamyona. Kamyona, oğula, kamyona, fasulyelere... Oğul vurdukça... kamyon yaklaştı. Fasulyeler ayıklandığında kamyon da geçip gitmiş olacaktı. Kendi çevresinde dönendi. Bir ağrı girdi beline. Güçsüzleşti. Sonra ağrıyı kovdu. Yüreğinde çarpıntı. Damağında kuruluk. Ossaat elindeki tarhana torbalarını yere çalıp koştu. Yüklüğe vardığında geri dönüş yoktu artık. Bir yastık çıkardı, bir yatak, bir yorgan, iki fanila, bir yün don, apar topar bohçaladı çeyizden kalma bir çarşafa. Bir muska iğneleyecekti, caydı. Boynuz saplı çakıyı sokuşturdu. Kuru üzüm koydu biraz, bir iki torba tarhana, elmaları tıkıştırdı yıkamadan, yıkasaydım diye hayıflanarak... Eli çabuk davrandı. Kamyon yaklaşırken, oğul hâlâ fasulye dövüyordu, evde de kimsecikler yoktu. Ya herifi kızarsa? kızsın! söverse? sövsün! Koşa koşa çıktı bahçeye. Bohçayı bir korkuluk gibi bıraktı yolun ortasına. Kamyon öksüre öksüre yaklaşırken, oğul anasına bakakaldı. Hanım, belindeki ağrıyı avuçlayarak, koştu oğulun yanına. Yapıştı koluna bırakmadı: "Bu yaşa geldin, öğrenemedin fasulye dövmeyi, hepsi de kırılmış bak, hepsi de ziyan gitmiş!"
Oğulun gözleri közlendi. Anasının alnındaki çatalı, kaşındaki dirseği, ağzının kenarındaki çizgiyi buldu. Gülümsedi. Bohçaya kaydı gözü. Hanım'ın elini öpecekti caydı. Sarılıp anasının başını kokladı. Sanki bir sarmaşık çözüldü gövdesinden, yanık sırtını akşam serinliği tırnakladı. Her şey o akşam başladı. Oğul, kenarına bıraktığı gömleği sırtına geçirdi. Koştu, koştu, koştu... kamyonla burun buruna durdu. Bohçayı kaptığı gibi atladı kasaya. Çocukken sorduklarını tekkrar anımsadı. Aladağ'ın arkasında ne var ana?
Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi kitabından Oğul adlı öyküsü. 

01 Nisan 2019

Bir Öyküden Alıntı

"Yazmak için yazamadığın metinle vedalaşmayı bilmek gerekir, derler. Nasıl olsa, o öykü, üç beş yıl sonra gene gelir, uyandırır gece yarısı. Bir duygu kırıntısı olmaktan kurtulmuş, kanlanıp canlanmıştır. Saçları uzamış, yüzüne kan gelmiştir, uzanınca dokunacak kadar yaklaşmıştır. Çok sürmez, en fazla bir haftada bir öykü olarak çıkar ortaya. Ama böyle olmayacak biliyorum. Ben bu 'kırlangıç' fikrine ümitsizlikle bağlıyım. Yazamayacağım öyküyü, neden yazamadığımı yazarak, derdimi anlatabilirim ancak. İnatlaşıyor muyum acaba? Bir kuşu avuçlarınıza aldınız mı hiç? Onun göğsünü, kendi göğsünüz sanırsınız. Uçup gitmesine razı olamazsınız, yüreğiniz dışarı çıkacak diye korkarsınız. Bir avuç hayatı için yaşamın kutsal pırıltısını kaptırmamak için, incecik kemikleriyle nasıl da direnir. Şaşırtıcı bir güç vardır kanatlarında, sıkmakla, bırakmak arasında gidip gelirsiniz. Uçup gittiği an, özgürlükle kaçışın aynı anlama geldiğini hissedersiniz. Bir sahibin övüngenliğiyle, ona hayatı bahşettiğinizi düşünerek ağzınız iki yana yayılır. O kaybolana kadar, gözlerinizi ondan ayırmazsınız. Kaybetme duygusunun kısa süreli burukluğu, yerini kıskançlığa bırakır. O sırada ne olmak istersiniz... kuş mu, onu sıkan el mi?"
Sema Kaygusuz'un Sandık Lekesi kitabındaki Kışlangıç adlı öyküsünden alıntıdır.

Sema Kaygusuz'la Yere Düşen Dualar kitabıyla tanıştım. Mistik bir romandı. Sevmekle birlikte biraz zorlama bir kurgu olduğunu düşünmüştüm. Yine de çok daha lezzetli bir edebiyat üretebileceği anlaşılıyordu yazdıklarından. Sandık Lekesi öykü kitabını çok sevdim. Her bir öykü trajikomik ve zeki bir kurguyla, güzel bir türkçeyle bezenmiş.

18 Kasım 2018

Menfaat

"Odetta sık sık para sıkıntısı çekiyor, ödenmesi gereken bir borcu olduğunda, Swann'dan yardım istiyordu. Swann aşkını, hâtta sadece nüfuzunu ve sağlayabileceği yararları Odette'in gözünde yüceltebilecek her şey gibi, bundan da memnuniyet duyuyordu. Hiç şüphe yok ki, ilk başlarda Swann'a "Odette senin mevkiinden hoşlanıyor," şimdi de, "Seni paran için seviyor," deseler inanmazdı; ayrıca insanların, Odette'le kendisi arasında snobizm veya para kadar güçlü bir bağ bulunduğunu düşünmeleri, Swann'ı rahatsız da etmezdi. Ama bu sözlerin doğru olduğunu düşünse bile, Odette'in ona cazibesinden veya meziyetlerinden ötürü aşık olmadığını, aşkının daha kalıcı bir temel olan menfaatten kaynakladığını keşfetmek, Swann'ı belki de üzmezdi, çünkü menfaat, Odette'in Swann'la artık görüşmek istemeyeceği günün gelmesini engelleyebilirdi. Şimdilik, Odette'i armağanlara boğarak, ona çeşitli yardımlarda bulunarak, kendi şahsının, zekâsının dışında birtakım avantajları kullanıyor, ona kendisini kişiliğiyle beğendirmenin yorgunluğundan kurtarabiliyordu. Âşık olma zevkine, ara sıra gerçekliğinden şüpheye düştüğü bu aşk uğruna yaşama zevkine karşılık, manevi hazlar meraklısı sıfatıyla ödediği bedel, bu zevkin değerini Swann'ın gözünde artırıyordu. -aynı şekilde, deniz görüntüsüyle dalga seslerinin güzelliğinden emin olamayan insanlar da, ancak bu zevkleri tatmalarına imkân veren otel odasına günde yüz frank ödedikleri zaman deniz ve dalgaların güzel olduğuna ve menfaatten uzak zevklerinin üstünlüğüne inanırlar." 
- Marcel Proust, Swanların Tarafı 

09 Eylül 2018

Başlangıçlar ve Sonlar: Fontamara

Bayramlarda İstanbul'da kalmayı oldum olası severim. Nüfusun yoğun bir kesimi gittiği için şehirde yürümek, araç kullanmak ya da toplu taşımayla dolaşmak daha az stresli, gürültüsüz, kavgasız, dolayısıyla daha keyifli olur. Bu bayram, tatil uzun zaman yaz olduğundan olsa gerek, "İstanbul boşalmış" sesleri daha yüksekti. Mahallenin çocukları bile az çaldı kapıyı bayram bozuklukları için. Ben de ikinci günü yollara düştüm. Sözün tam anlamıyla düştüm diyebilirim çünkü bir gece önce hiç uyumamıştım. Yatma vakti geldiğinde baktım saat ikiyi geçmişti. Uyusam kalkamam, kalkamasam kendime verdiğim sözü tutamam inadıyla, sabaha şunun şurasında ne kalmış diyerek sabah yedide çıkmıştım evden. Kendimi Karaköy'e atıp, sahilde çay-simit kahvaltımı Galata'nın uyanan insanlarını seyrederek yedim. Fakat yorgunum. Fakat uykusuzum. İki sade filtre kahve devirdikten sonra Gülhane, Çemberlitaş, Beyazıt, Sultan Ahmet, Süleymaniye dolandım, o sokak bu sokak şu sokak. Gülhane parkından sarayburnunu seyredemedim ama Beyazıt'ın arka sokaklarından denizi gördüm. Kapalıçarşının kapalı olmasına yine hayret ettim! Tramvayın geçtiği ana cadde ana baba günüyken hemen bir arka sokaklardan kedi köpek geçmiyordu. Bin yıl gezilse yeni bir şey görülecek çılgın bir alan... Ben de görmekten, gezmekten hiç bıkmıyorum...

Bu tarafta, canlı namına bitki görünmezken, diğer caddede bayram gezmecileri kalabalığı bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Ama sadece yürümüyorlardı.Etrafı demirlerle çevrili çeşmelerin, bin yıllık bizans taşlarının üstünde kendinin, çocuğunun, sevgilisinin ve topluca kendilerinin fotoğrafını çekeceğim diye yerlisi yabancısı birbirinin üstüne çıkıyordu. Hani, parkların ortasına çiçek ekerler, sonra da onu çevirirler demirlerle, siz de karşısındaki banka oturup o çiçekleri seyredersiniz. Hayır, artık şöyle bir moda oluşmuş. Hep beraber demirlerin üstünden atlayıp o çiçeklerin tam ortasına, bilumum çanta ve diğer yüklerimizle beraber oturuyoruz. Oradan kendimizin, sevgilimizin, çocuğumuzun ve topluca hepimizin fotoğrafını çekiyoruz. Sanki birileri mahallemizin en güzel kızı Fahriye ablanın ırzına geçiyordu, ve ona ezelden aşık ben, hiç bir şey yapamıyordum. Daha fazla seyredemedim.

Yanımda İtalya'dan bay Silone vardı. Uzun zamandır okuyacağım -yanlış hatırlamıyorsam- ikinci İtalyan yazar olacaktı. Yazarı tanımıyordum. Kitabı en çok Sabahattin Ali çevirisi olduğu için almıştım fakat Ignazio Silone'yi tanıdığıma ve okuduğuma çok memnun oldum. Hele de yollarda bana eşlik etmesi, kimi zaman kahkahalarla kimi zaman tebessümle güldürmesi günümün en büyük şansıydı. Roman 1930 yılında İsviçre'de sürgünde yazılmış. 1943 yılında Türkçeye kazandırılmış. Bay Silone, İtalya'nın güneyinde elli yüz kişinin anca yaşadığı Fontamara köyü halkının Mussolini faşizmi döneminde politikacılar, toprak beyleri, sözde aydınlar ve din adamlarıyla olan traji-komik hikayesini müthiş bir hiciv ve akıcı bir kurguyla anlatmış. Cümlelerin hazzında ve hikayenin gerçekliğinde Sabahattin Ali'nin kuşkusuz payı var. Son on beş yirmi sayfasında boğazımda bir yumruyla kaldım ve bitince bir müddet kendime gelemedim.

Kitaba dair eklemeden geçmek istemediğim şöyle bir anekdot var: Muhtemelen yüzümde bir gülümsemeyle elimde kitap Ümraniye Atakent minibüsünün en önündeydim. Şoför, "son durak" dediğinde kafamı kaldırıp inmeye geçtim ki, yanlış yerdeydim. "O, Sabahattin Ali'nin çevirisi değil mi, benim bildiğim öyle bir kitabı yok çünkü", dedi ben kapıdayken şoför. Çiçek tarhları katliamı seyrinden sonra yüreğim biraz soğumuştu.

Yazdıkça yazdım. Ben sizi artık Fontamara'lılarla başbaşa bırakayım:

Başlangıç: "İhtiyar, '1929 yılının 1 Haziranında', diye anlatmaya başladı. Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziranda, 3 Haziranda, 4 Haziranda Fontamara hep elektriksiz kaldı.

Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köyde şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz.

Elektriği geri aldılar. Cıgaraları da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter.

Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık. Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri 'ödenmemiştir' diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren nahiye tahsildarı nihayet görünmez oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlarda gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: 'Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!' Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda, kaza merkezinde anlatmıştı ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo la Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rastgelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti... Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamara'lıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: 'Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir.' Işık 1 Kasımda kesilecekti; sonra 1 Martta, sonra Mayısa kaldı, nihayet 1 Haziranda kesildi."

Ve Sonu: "Uzaktan bize doğru yaklaşan nal sesleri duyduk.
Bunlar Fontamara'ya doğru at süren Pescina candarmaları olacaktı. Tarlaların arasına daldık. Pasqale Cippola'yı karanlıkta gözden kaybettik.
Artık ondan hiç bir haber almadık.
Başkalarından da hiç bir haber almadık... Ne ölenlerden, ne kurtulanlardan, ne evimizden, ne yurdumuzdan, hiç bir haber almadık...
Şimdi buradayız...
Bilinmeyen büyük adamın yardımıyla buraya, yabancı illere geldik. Ama burada kalamıyacağımız besbelli...
Ne yapalım?
Bu kadar sıkıntıdan, bu kadar döğüşten, bu kadar göz yaşından, bu kadar yaralardan, bu kadar kinden, bu kadar ümitsizlikten sonra:
Ne yapalım?"

Not: O zaman haftanın müziğini de Fontamara'ya selam niyetiyle İtalya'dan seçelim. Şarkının adından anlayabildiğim "önemli bir hikaye" anlamına geliyor. Evet, bu önemli bir hikaye.

Not: Başlangıçlar ve Sonlar dizisinin açıklaması. 

08 Mart 2017

Fuentes'in Saf Bir Ruh'u

Carlos Fuentes'in Körlerin Şarkısı hikayeler kitabını okuyan var mı? Son hikaye, Saf Bir Ruh hakkında bir şey sormak istiyorum. Hikayenin sonunda, sizce ölen kadın mektubu okumuş muydu, okumamış mıydı?

Bu arada merak edenler için kısaca diyebilirim ki; iyiliğin kötülüğü üzerine, okuduğum en iyi hikayeydi. İyilik ve kötülük üzerine düşünmek istiyorsanız, buyrun.



29 Aralık 2016

Söz Vermişim

Kendime yaklaşık beş yıl önce Carlos Fuantes'in 'Auro' hikayesini okuyacağıma dair söz vermişim. Bir köşeye de not almışım. Bu notu dün, Julia Cortazar'ın Bir Sarı Çiçek hikayesini okuyacağıma dair aynı yere not yazmak üzereyken fark ettim. Yine de aklımdaki Bir Sarı Çiçek hikayesini okuma aşkım, 'Auro''ya baskın geldi ve kütüphane raflarında Cortazar'ın kitaplarını aramaya başladım. Ne de olsa şimdiki zaman, zamanların en güçlüsüydü hâlâ... Daha önce 'Auro'yı kitapçılarda aramış ama bulamamış olmam da etkendi bunda. Sistemde görünen Cortazar'ın üç kitabı da yerinde yoktu. Derken gözüme Fuantes'in kitapları ilişti. Üç ayrı öykü kitabının içinde vardı 'Auro', hatta tek başına bir cep kitap olarak dahi basılmıştı. Ben, Körlerin Şarkısı adlı öyküler seçkisini almayı tercih ettim. Dün gece kırk sayfalık öyküyü bir çırpıda okudum. Hikayenin nasıl yazıldığını Fuentes'n ağzından ve Hasan Ali Toptaş'ın yorumuyla  burada  okuyabilirsiniz.

Bana sorarsanız, dili biraz zorladı beni. Başkası sana, senin yaptıklarını anlatıyor. İki de bir; "yok canım, oraya girmem, burada ne işim var", gibi bir şeyler demek geldi içimden. Tuhaftı hani. Fakat, anlattığı konuyu anlatma biçimine, tekniğine ve kurgusuna hayran kaldım! Öyle böyle değil. Yıllarca üzerinde çalışılmış gibi hissettim ki doğruymuş. İlmek ilmek örülen bir dantel, kelime kelime konulan bir yap-boz gibi... Ne tesadüf, en son film yazımda, "güzelliğin bütünlüğü" tabirini kullanmıştım. Tam da onu anlatıyor işte... 

Yalnız, biz ne zaman kitap kapaklarına özen göstermeye başlayacağız? Ya da eskiden daha iyiydi de ben mi hatırlamıyorum? Bir bizim 'Auro' kapağına bakın, bir de dünyanın geri kalanının... Aşkın pembe renkli bir kalp olmadığı gerçeğini ne zaman söyleyecekler bize... 


Buyrun size, Latin edebiyatından bahsetmişken harika bir ispanyol ses Soledad Bravo, ve şarkısı Kemancı Becho. Küçük kemancı Becho'yu anlatıyor şarkı. Diyor ki; "... Aşkı anlatan ve küçük çocuklar gibi masum olan kemanlar, içindeki çıkmazı seslendirir. Becho, acıdan ve aşktan söz etmeyen güçlü bir kemanın ezgilerinin peşindedir. ..."

17 Aralık 2016

Tanpınar Sözlüğü

yaşamak
İnsan hayatı buydu. Yaşamak, başkaları tarafından muhasara altına alınmak, yavaş yavaş boğulmaktı.Yaşamak...  (Huzur, s.249)
aşk
Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde... Fakat daima ödersiniz... Hiç bir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz... (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s.341)
şark
Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir. (Huzur, s.11)
sanat
Çünkü sanat da aşk gibidir, kandırmaz, susatır. Ben seraptan seraba koşuyorum. (Beş Şehir, s.206)
istanbul
İstanbul, ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir; yani her haline, her hususiyetine ayrı bir çıldırarak. (Beş Şehir, s.134)
zaman
Fakat birdenbire gecenin sessizliğini saat sesleri yıktılar. Evin hemen her tarafından zaman kendini ilan ediyordu. Beyhudedir, diyordu, bütün bu ıstıraplar, unutmalar ve hatırlamalar, ben varken hepsi beyhudedir! (Sahnenin Dışındakiler, s.110)
alıntı; Tuhaf dergisi, Kasım 2017 

01 Haziran 2016

Bir Öykü: Mantar

Sıska adam kafenin döşemesine yığıldı. Karnına o güne denk hiç tatmadığı denli şiddetli bir ağrı saplanmıştı. Bedeni, bir dizi istem dışı kasılmayla sarsılıyordu. "Ölüm böyle bir şey herhalde," diye düşündü. "Fakat bu son olamaz. Henüz çok gencim. Bir zamanlar popüler olup yıllardır doğru dürüst iş yapamamış bir kafenin döşemesinde üzerimde şortum, ayağımda Crocks'larla bu şekilde ölmek fena halde utanç verici." Yardım istemek üzere ağzını açtı, fakat ciğerlerinde çığlık atamaya yetecek kadar hava yoktu. Bu öykü ona dair değil.
Sıska adamın yanına koşan garson kızın adı Galia'ydı. Kız, garson olmayı hiç bir zaman istememiş, hep öğretmen olacağını hayal etmişti. Fakat öğretmenlikte para yoktu, garsonlukta para vardı. Çok da yoktu aslında, sadece kirayı ve diğer masraflarını karşılamaya yetecek kadar. O yıl Beit Berl Üniversitesi'nde özel eğitim dersleri almaya başlamıştı. Okula gittiği günlerde kafede gece vardiyasında çalışıyordu. O gece kafenin kapısından içeriye bir köpek bile girmemişti ve kız, bahşişlerin yarısından bile daha az kazanıyordu, fakat okul onun için önemliydi. "İyi misin?" diye sordu yerde yatan adama. Adamın iyi olmadığını biliyordu ama yine de sordu, utancından. Bu öykü ona da dair değil.
"Ölüyorum", dedi adam. "Ölüyorum, ambulans çağır." "Faydası yok," dedi barda oturan ve gazetenin ekonomi sayfalarını okuyan esmer tenli kel adam. "Ambulansın buraya gelmesi yarım saat alır. Bütçelerini kırpa kırpa kuşa çevirdiler. Hafta boyunca günlerden pazarmış gibi çalışıyorlar artık." Adam bunu söylerken bir yandan da sıska adamı sırtladı ve "Ben götürürüm onu acile. Arabam dışarıda," diye ekledi. Böyle yaptı çünkü iyi bir adamdı ve garson kızın bunu görmesini istiyordu. Boşanalı beş ay olmuştu ve o zamandan bu zamana güzel bir kızla yegâne muhabbeti, bu yarım yamalak cümleden ibaretti. Bu öykü ona da dair değil.
Hastane yolu boyunca trafik tıkalıydı. Arabanın arkasında yatmakta olan sıska adam duyulması neredeyse olanaksız bir sesle inliyor ve esmer tenli kel adamın yeni Alfa Romeo spor arabasının döşemesine salyalar akıtıyordu. Esmer tenli kel adam boşandığında arkadaşları ona aile tipi Mitsubishi'yi satıp yerine bir bekâr arabası almasını önermişlerdi. Kızlar kullandığın arabaya bakarak senin hakkında çok şey anlarlar. Mitsubishi şöyle der mesela: Bitik vaziyetteki boşanmış adam son kancığın yerine yeni bir cadaloz arıyor. Alfa Romeo spor araba şöyle der: Klas bir tip, kalbi genç, macera peşinde. Arka koltukta kasılmakta olan sıska adam da bir tür macera sayılırdı. Kel adam şöyle düşündü: "Ben şimdi ambulans sayılırım. Sirenim yok ama diğer arabaların bana yol vermesi için klaksonumu öttürebilir, kırmızı ışıklarda geçebilirim, aynı filmlerdeki gibi." Bunu düşünürken gaz pedalını neredeyse sonuna kadar kökledi. O esnada beyaz, Renault marka bir minübüs Alfa Romeo'suna yandan bindirdi. Renault'un sürücüsü dindardı. Emniyet kemerini takmamıştı. Kaza yerinde can verdi. Bu öykü ona da dair değil.
Kazadan kim sorumluydu? Gazı kökleyip dur işaretini hiçe sayan emser tenli kel adam mı?Aslında kazanın sorumlusu o değildi. Emniyet kemeri takmayan ve hız sınırını aşan minübüs sürücüsü mü? O da değildi. O kazadan tek kişi sorumluydu. Bu insanları neden yarattım? Bana hiç bir zararı dokunmamış takkeli bir adamı neden öldürdüm? Aslında var olmayan birine neden acı çektirdim? Esmer tenli kel adamın evliliğini neden mahvettim? Bir şeyi yaratmış olmak insanı sorumluluktan kurtarmıyor. Hayatta, olan biten karşısında omuz silkip Tanrı'ya bakabilirsin ama burada mazeret bulamazsın; öyküde Tanrı sensin. Kahramanın başarısız olmuşsa sen öyle istediğin için olmuştur; başına kötü bir şey gelmişse sen öyle istediğin için gelmiştir. Onun kanlar içinde yerlerde yuvarlanmasını izlemeyi sen istemişsin. Karım odaya girip, "Yazıyor musun?" diye soruyor. Bana bir şey sormak istiyor. Başka bir şey. Yüzünden belli, fakat aynı zamanda beni bölmek istemiyor. İstemiyor ama böldü bile. Evet, ama önemi yok, diyorum. Bu öykü yürümüyor. Öykü bile değil, kaşıntı gibi bir şey bu. Tırnağımın altındaki mantar gibi. Karım neden söz ettiğimi anlamış gibi başını sallıyor. Anlamıyor. Yine de bu; beni sevmediği anlamına gelmiyor. Bu öykü, bize dair. 
-Etgar Keret, Tuhaf dergisi, Mayıs 2017
Çeviri: Avi Pardo

16 Nisan 2016

Hâlimiz...

32’de Elazığ Cezaevi'nde bir Memed’imiz vardı bizim. Kara, kav­ruk bir oğlan. Sovyet sınırındaki bir karakolda askerlik yapmış. Sonra gelmiş memlekete; bir gün kahvede, “Rusların ka­rakolları fena değildi, aç değildiler ” gibi bir söz etmiş. “Ko­münist oldun” deyip bizim yanımıza tıktılar bunu. Beş vakit namazında. Cin gibi bir oğlan. “Okuman yazman var mı?’’, de­dik. “Harfleri tanıyorum da birbirine vuramıyorum", dedi. Okuyamıyordu. Epeyi kaldı bizimle... Bir gün “ne vakit gözü açılacak , ne vakit gerçekleri görecek bu halk” gibisine dertle­şiyoruz. “Baba” dedi, “Bu millet de benim gibi, harfleri tanıyor da, daha birbirine vuramıyor.
Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1975

20 Mart 2016

Ha Shakespeare Ha Sen

"Onun onulmaz bir korkak olduğunu o an anladım. Geveleyerek kendine dikkat etmesini söyledim ve dışarıya çıktım. Korku içindeki bu adam, korkak sanki benmişim, Vincent Moon değilmiş gibi sıkıntı veriyordu içime. Tek bir insanın yaptığı, sanki bütün insanlar tarafından yapılmış gibidir. Bu nedenle, cennet bahçesindeki söz dinlemezliğin bütün insanlığı kirletmesi haksız sayılmaz; gene bu nedenle tek bir Yahudi'nin çarmıha gerilmesinin insanlığı kurtarmaya yetmesi de haksızlık sayılmaz. Belki de Schopenhauer haklıydı; ben bütün öteki insanlarım, her insan bütün insanlardır. Shakespeare bir anlamda o sefil John Vincent Moon'dur."
- Jorge Louis Borges, Kılıcın İzi

26 Kasım 2015

İpek kadar yumuşak ve ipek kadar sağlam bir roman: "Heba"

"İşte, her yerinde kötülük fışkıran bu şehir dediğimiz uzun ömürlü felaketin içinde talihsiz bir kızın hikayesi nasıl devam ederse bundan sonrası da öyle devam etti Ziya bey; çizgisinden bir milim şaşmadı. Gelecek, geçmişin bok yemesinden başka bir şey değildir zaten biliyorsunuz; ne yaparsak yapalım, bir mucize olmadığı sürece bu gerçeği asla değiştiremeyiz. Gösterdiğim onca çabaya rağmen neticede ben de değiştiremedim tabii, bir lokma ekmek uğruna yıllarca meyhane köşelerinde süründüm durdum.
***
Biliyor musun, dedi Ziya o sırada gözlerini Resul'e çevirerek, bu yaşadıklarımız bana gerçek değilmiş gibi geliyor.
Gerçek fazlasıyla hissedildiğinde insana her vakit gerçek değilmiş gibi gelir, diye cevap verdi Resul de; bunda şaşılacak bir şey yok.
Ziya başını öne eğip bir süre öylece durdu. Bak, dedi sonra elini bölük binasının arkasındaki karanlığa doğru uzatarak; mesela, şurası mayınlı saha öyle değil mi? Yüzlerce at, yüzlerce insan ve binlerce de koyun geçti ben buraya geldiğimden beri. Gecenin karanlığında geçtiler hem de, el yordamıyla, düzensiz bir şekilde paldır küldür geçtiler. Ne var ki, hiç mayın patlamadı. Mayınlı saha bile gerçek değil sanki.
***
Yeğenim, dedi sonra, şehri bırakıp neden buralara geldin sen?
Bunun bir sürü nedeni var, diye cevap verdi Ziya; askerdeyken Kenan bize her fırsatta cennetiâlâdan söz edercesine bu köyün güzelliklerini anlatır dururdu. Gelirim diye ona ta o vakit söz vermiştim ama sözümü tutamadım bir türlü, ha bugün ha yarın derken, şaka maka, üstünden otuz küsur yıl geçti. Bu arada şehirde yaşamaktan fena halde yorulmuştum. Kısacası, işte böyle güzel ve sessiz bir yere çekilip hem kendimi dinlemek istedim hem tabiatı.
Hulki Dede, sakalını sıvazlayarak, anlıyorum dercesine başını salladı üst üste. Sonra Ziya'ya değil de sanki omçalardan yükselen yaprak hışırtılarının gidip ulaştığı yerlere konuşuyormuş gibi, biliyor musun, dedi; tabiat bir şey söylemez aslında, biz de onu bu yüzden işitiriz.
***
Sen bana bakma, dedi ardından da; ben böyle gelir giderim. Deli deli konuşurum yani... Demek Numan abisiyle birlikte bugün sana geldi, öyle mi? Bu çeşit meseleler de bir hayli netamelidir vesselam! Numan iyidir hoştur, köyümüzün de acar gençlerinden biridir ama işte yıllardır Nefise'den vazgeçemedi bir türlü. Daha doğrusu, içindeki canavarla hesaplaşamadı. Hesaplaşmaktan kastım öldürmek değil tabii, yanlış anlaşılmasın, öyle yapmasını katiyen istemem. Çünkü insan, içindeki canavarı öldürürse çöle dönüşür. Numan, derinliklerinde yaşayan canavarın kulağına eğilerek, insanız yahu, kaybetmeye de ihtiyacımız var arkadaş, oturalım oturduğumuz yerde diyebilirdi mesela; ne var ki bunu yapamadı. Biçare çocuk, onun soluğunu kendi soluğu sanıyor şimdi; dilinde Nefise türküsüyle ortalıkta serseri mayın gibi gezinip duruyor. Farkında olmadan kaybetmenin tadını keşfetti de onu mu uzatıyor hergele bilmiyorum ki..." 
Heba, Hasan Ali Toptaş, 2014, İletişim yayınları


 Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz, söz: Sebahattin Ali, müzik: Zülfü Livanel

20 Kasım 2015

Girizgâh

"Bir zamanlar böylesi bir içtenliğe erişip öyküler, romanlar yazacağımı ummazdım. Hala ummuyorum. Gelgelelim bunca uzun bir girişten sonra anlatacaklarım -onları ben yaratmadığımdan- sonsuz insan acısı içeriyorsa, başarının bana değgin olmadığını doğru sözlülükle itiraf etmeliyim. Yaşayan kişilerden öğrendim tümünü ve gözyaşlarının ılıklığını ruhumda duyumsadım. Fakat yine başarısızlığaa uğrarsam -ki şimdi,yazdıklarımın tümünü, bir kez daha okuyunca başarısızlığa uğradığımı açıkseçik görüyorum- bu, baştan beri aktarmaya çalıştığım kişisel hırs ve içtenliksizliğimin doğal bir sonucudur. 
Her zamanki gibi bütün gün yazıyla çiziyle uğraştıktan sonra, yorularak, Hiyeroflif'te gönül eğlendirmeye karar verdiğim o akşam tam da sokağa çıkmaya hazırlanırken kapı çalındı... diye başlayabilirim. Ya da:
Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı ölgün bir güz akşamıydı. Bütün gün evde oturup yazı yazmıştım. Akşamleyin bir arkadaşımla buluşmak için Hiyeroglif'e çıkacaktım. Giyinirken kapı çalındı. Doğrusu kimseyi beklemiyordum...
Ama her iki başlangıç da, okura boş alan bırakmayan, yüzlerce kez kullanılmış ifadelerdir. Ve ben, hayat kadar yalın bir başlangıç seçmek zorundaydım; çünkü anlatacaklarım, başkalarınca yaşanmış gerçekliklerdi.
Biraz tuhaf kaçacak; yapaylığına karşın o yağmurlu güz akşamında sahiden kapı çalındı. Kullanıla kullanıla inandırıcılığını yitirmiş, yapaylığı dışa vurmuş bir uygulayım öğesi de olsa; kapıyı açtığımda hiç tanımadığım biriyle karşılaştığımı yazmak zorundayım. İlk düşündüğüm şey, karşımdaki genç adamın yanlışlıkla benim kapımı çaldığı oldu. Üstümde oturan yaşlı hanımefendinin konukları, dört kat merdivene dayanamadıklarından, bir içgüdü gibi, daha üçüncü katta yaşlı hanımefendinin dairesine geldiklerini sanıverirler. Ama söz konusu konuklar da başka yaşlı hanımefendilerdir. Oysa karşımda ufak tefek, yanakları kızarık bir genç adam duruyordu ve onun yanıltıcı güdülere kapılacak denli ölüme yaklaşmamış olduğu enikonu açıktı." 
-Selim İleri, Yaşarken ve Ölürken, 1981,

08 Ağustos 2015

Kelimelerle Sıkılmış bir Yumruk: "Dünya Ağrısı"

"Sinan irkildi. Mürşit gerçek hikayeler böyle yapar insanı diye düşündü. Gerçek hikayeler romanlara, filmlere benzemez. Anlatıldığı an ihtimal olmaktan çıkar. Oysa romanların, filmlerin güzelliği buradadır, korkunç şeylerin sadece ihtimal olmasında."  Dünya Ağrısı

Hayatımızın olmasını istediğimiz bir hali vardır, bir de tabii olduğu hali. Bizim gibi gelişmekte olan, doğunun kolektif kültürünün hakim olduğu, inançların gündelik yaşam kurallarını ve biçemlerini belirlediği toplumlarda bireylerin geleceği pek de öyle kendilerinin kararına kalmaz. Kendilerinin karar verdiğini sananlar dahi, ailelerinin, toplumun iş alanı beklentisi gibi şimdi detaylandırmaya gerek olmayan pek çok sebeple kendileri belirlememişlerdir hayatlarının gidişatını.

@anonim
Mürşit'te geleceğinin yönünü istemeye istemeye başkalarının eline bırakmış bir adam. Eline aldığında iyi olan bir işi, kendisini seven ve sayan bir eşi, bir erkek  bir kız iki çocuğu olan binlerce insandan
biri. Küçük, yoksul bir kasaba. Bu yandan değil de o yandan geçen kedilerin dahi konuşma konusu olabileceği kadar sıkıcı bir çevre. Bir gün mutlaka altın da çıkacağı düşünülen bir maden ocağı, karın geçit vermediği köyleri ve uçurumları olan geniş topraklar. Yine de Mürşit için hayat olmamış ekşi bir elmadan ibaret...

Bu bir şanstır daha çok: Bile isteye eğitim almak. Çalışıyor olmaktan sevinç ve gurur duymak aynı anda. Aşık olabilmek, sevilmek gönülden. Ve senden başka gözünün gördüklerinin ve sevdiklerinin de sana benzer olması. İnsan hayatta şanslı ya da şanssız olabilir. Aynı hayat için de bazen şansı yer de değiştirebilir. Belki hatta, kendi şansını kendi  yarattığı dönemler olabilir.
İnsanı varoluşundan sıkan şey sanırım, gitmediği yolun ardından gereğinden fazla bakması... Ve o bakışla, geri çekemediği kendinin dışını çuval gibi koltuğa bırakması; geçip giden yaşamı izlemesi için, içini ise oracıkta öldürmesi. 

25 Nisan 2015

Ayrılık

ayrılık ne biliyor musun?
ne araya yolların girmesi,
ne kapanan kapılar,
ne yıldız kayması gecede,
ne ceplerde tren tarifesi,
ne de turna katarı gökte.

insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

ipi kopmus boncuklar gibi yollara döktügü gözlerini,
birer damla düs kırıklığı olarak toplamasi içine.
ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık
saçına rüzgar, sesine ışık düsürememek kimsenin.
çiçekçilerden uzaga düsmesi insanın yolunun.
günesin bir ceza gibi doğmasi dünyaya.
iki adımdan biri insanın, sevincin kundakçisi,
hüznün armasi ayrılık.

o küçük ölüm!
...

04 Mart 2015

Tarih Geyiklerce Yazılana Kadar...

Tarihsel süreci belirleyen değişimlerin hiçbiri bir geceden ertesi sabaha ortaya çıkmaz; bunların her biri uzun soluklu oluşumların sonucudur. Sonuncu değişmenin tüm sürecin bütününü değiştirdiğine dair olaysal tarih bir yanılgıdan ibarettir, keza tarihi değiştiren büyük adamlar efsanesi de bu yanılgıdan kaynaklanmaktadır; bu açıdan tarihte sihirli anlar yoktur; yani ne Fransız devrimi 14 Temmuz 1789'da Bastille'in alınmasıyla başlamıştır, ne de Ortaçağ 29 Mayıs 1453'te İstanbul'un Türkler tarafından fethedilmesiyle sona ermiştir. Sihirli anlar, sihirli tarihler yoktur, ama simgesel anlar, simgesel tarihler vardır, bir sürecin yoğunlaşma noktalarını belirleyen kavşaklar, dönemeçler vardır. İşte 1492 yılı çok uzun oluşum ve mayalanma sürecinin dayattığı kökten değişimlerin artık önlenemez bir şekilde su yüzüne çıktıkları yoğunlaşma noktalarından biridir. 
...
Fakat burada altı çizilmesi gereken nokta, Doğu'nun "Doğu" olarak kalmayı sürdürürken farklılaşan unsurun Batı olduğudur. Ancak bu farklılaşma Doğu'dan ithal düşünsel alet kutusunun çerçevesinde iş görmek zorundadır. Bu çelişkiyi Orta Çağ çözecektir.  Batı alemi siyasetin ve ekonominin en son sınırına kadar atomize bu bin yıllık dönem boyunca, Doğu'dan ithal ettiği veya Doğu'nun kendine din ve siyaset yoluyla dayattığı kavramların hemen tamamından boşanacak ve kendi kavramlarını, kendi doktrinini oluşturacaktır. Paradoksal gözükmesine rağmen, Batı Doğu'nun yekpare  yapısının karşısına çeşitliliği had safhaya çıkartarak, kendine özgü bir kimlik oluşturacaktır.
...
1492 geldiğinde Batı, Orta Çağdan da boşanmaktadır, ancak bunu çoğu zaman sanıldığı gibi Antikitenin kavramlarıyla değil de bizzat Orta Çağın kavramlarıyla yapmaktadır. Başka bir ifadeyle, Batı alemi bugün kendini belirleyen tüm değerleri Orta Çağ sırasında üretmiştir. Bu üretimin dışa yansıması bir yandan Rönesans ve Reformasyon hareketleri, diğer yandan da ulus-devletin oluşumu ve merkantilizm ile sömürgecilik olmaktadır. Fakat Batı artık kendi özgün kimliğini oluşturma uğraşı içinde uygarlığının Doğu kökenlerini hatırlatan bazı unsurları hala bünyesinde barındırmaktadır. Bunların başında hırıstiyanlık gelmektedir. Batı uygarlığının temel atıf çevresi olan bu din, açıkça Doğu kökenlidir, saf haliyle Doğu'nun tüm reflekslerinin taşıyıcısıdır. Batı ona Avrupalı bir köken bulmak zorunda kalacaktır. Doğu'nun kendi içindeki uzantıları olan müslüman ve musevi cemaatlerden de kurtulması gerekmektedir. Ve asıl önemlisi, Doğu ile Batı'nın farklılaşmadığı Antik Uygarlık Akdenizlidir. O halde Batı'nın Doğu'dan tam anlamıyla boşanması, Akdenizli kimliğinden sıyrılmasıyla mümkün olabilecektir. 
...
Bütün bu başat olguların 1492'de yoğunlaşmaları, bu yılı tarihsel sürecin ayrıcalıklı dönemeçlerinden biri haline getirmektedir. Jacquess Attali 1492'yi bu çerçeve içinde ele almaktadır. Tarih, ona nasıl bakılırsa öyle olduğu için, okuyucu iyi bir tarih kitabıyla karşı karşıya olduğunu görecektir.  
Çevirenin Önsözü;  Mehmet Ali Kılıçbay, Temmuz 1992