Ahmet Hamdi Tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Hamdi Tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2016

Tanpınar Sözlüğü

yaşamak
İnsan hayatı buydu. Yaşamak, başkaları tarafından muhasara altına alınmak, yavaş yavaş boğulmaktı.Yaşamak...  (Huzur, s.249)
aşk
Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde... Fakat daima ödersiniz... Hiç bir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz... (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s.341)
şark
Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir. (Huzur, s.11)
sanat
Çünkü sanat da aşk gibidir, kandırmaz, susatır. Ben seraptan seraba koşuyorum. (Beş Şehir, s.206)
istanbul
İstanbul, ya hiç sevilmez; yahut çok sevilmiş bir kadın gibi sevilir; yani her haline, her hususiyetine ayrı bir çıldırarak. (Beş Şehir, s.134)
zaman
Fakat birdenbire gecenin sessizliğini saat sesleri yıktılar. Evin hemen her tarafından zaman kendini ilan ediyordu. Beyhudedir, diyordu, bütün bu ıstıraplar, unutmalar ve hatırlamalar, ben varken hepsi beyhudedir! (Sahnenin Dışındakiler, s.110)
alıntı; Tuhaf dergisi, Kasım 2017 

11 Ocak 2015

Yaşam Amatörü: Tanpınar

Yeni yılın ilk yazısını edebiyata ilişkin yazayım, o da Tanpınar hakkında olsun diye çabaladım ama olmadı. Şu yaşa geldim, ki az buz değil, halâ öğrenememişim; bazen çabalarsın olmaz, bazen bir bakarsın olur. 


Narmanlı Han
Beyoğlu'nda İsveç konsolosluğunun tam karşısında hapishaneden bozma, eski, taş bir bina.
Uzun yıllar Rus elçiliği olarak kullanılır. Narmanlı Kardeşler binayı 1933'te satın alınca yeni bir dönem başlar. Avni ve Sıtkı Narmanlı, o dönem İstanbul'un ünlü tüccarlarıdır. Binayı satın aldıktan sonra Eminönü'ndeki ofislerini hanın ikinci katına taşıyan Narmanlılar,  ticaret hayatından oldukça iyi paralar kazanır. Sanatsever bir aile olan Narmanlılar, hanı adeta bir sanat ve kültür merkezine dönüştürür. Israrlara ve yüksek kira tekliflerine rağmen hanın odalarını taşralı tüccarlara vermek yerine, ucuz bedellerle sanatçılara ve yayın evlerine kiralamayı tercih ederler. (emlakansiklopedisi.com)


Narmanlı Han

Bu hanın odalarının biri; rutubetli, buz gibi. Soğuk, duvarları dahi yıpratmış.
Ahmed Hamdi Tanpınar
Uzun kirpikli, kısa ve az saçlı bir adam yazı yazıyor. Dışarı çıktığında dahi yanında taşıdığı leblebi kavanozuna uzanıyor eli. Yine parasız, yarı aç yarı tok. Abisinden borç isteyecek çaresiz. Oysa bir zamanlar milletvekilliği de yapmıştı. (Kadınlar ve kumar! Çok para isteyen şeylerdendi o zamanlar da.) Önce, bir gün çıkacağına inandığı milli piyango biletini alacak, sonra kağıt, kalem ve biraz da yiyecek bir şeyler. Bir gün, balık ağı gibi ince ince dokuduğu romanlarını birileri çok okuyacak, buna da inanıyor. O sıralarda Huzur adlı romanını yazıyor. Ah!, Nesteren. Nuran olsun adı Nesteren'in bu romanda, diyor kendi kendine. Ne güzel gezerdik İstanbul'da Nesteren ile. Boğaz turlarını düşünüyor, adaları, Beyoğlu'nun kaldırım taşlarını. "Bir tek kadın sevdim, o da sensin", diyor içinden, Nesteren'i düşünüp. "Biliyorum sen çok istedin Nesteren, Allah biliyor ya, ben de istedim ama beceriksizin tekiyim işte. Ben mi az çabaladım, hayat mı istemedi, bilmiyorum, kavuşamadık..."  
Sonra sıra Saatleri Ayarlama Enstitüsüne gelecektir. O da yazılacak, bitecek, ama yine parasızlık... Altmış yaşında bir şiir kitabı yayınlamış, ama hala aynı soğuk ve rutubetli bir han odasındadır yaşam. Çok kahve içirirdi yazmak ona , sigarasını elinde söndürmesi gerekmezdi yazmak yüzünden ama söndürürdü.

Kalemi bırakır. Sık sık görüştüğü Adalet Cimcoz'un yanına gitmek üzere odasından çıkar. 
İnsan başkalarının yerine konuşarak para kazanabilirmiş işte. Adalet'i yolda görse kimse tanımaz. Oysa sesini duysalar ya Türkan Şoray, ya Fatma Girik geçiyor sanılırdı, Türkan hanımıda yolda duysalar Adalet Cimcoz. Adalet hanımın çatı katında yine Bedri bey, Ahmet bey, Adalet hanımın kocası Mehmet Bey, konuştular durdular. Artık Ahmet bey'in borç istemesinden midir sık sık, başka bir nedenden midir, bilemiyordu Ahmet bey, soğuk bir konuşma vardı odada, odanın sıcağına inat. Evden çıkar. İstiklâl caddesini bitirir. Kafasında Hayri İrdal'ın saatleri, elleri cebinde Narmanlı Han'a doğru yürür... (Nazlı Eray'ın Aydaki Adam Tanpınar kitabının tanıtım konuşmasından derlenmiştir.)

Hiç Nazlı Eray okumamıştım. Kitabı ve kendini anlatışı "yaşamış" birinden hayatı dinlemek gibiydi. Okumanın zamanı gelmiş. Ben de ilk kitabı olan "Ah Bayım" öykü kitabını aldım kütüphaneden. Madem ilk okuyorum, ilk kitabı olsun diye. Sade, sessiz hikayeler gibi şimdilik. Okuyorum daha. Bitirince belki bir kaç kelam ederim. 

Kitaplar, hikayeler, masallar; insan yaşamının koşulsuz sevgiyle yüklü arkadaşları... Yine de, dostu olmalı insanın bu hayatta; kanlı, canlı. Yüzüne bakacak yüzüm kalmazsa başımı öne eğerim, diyecek sözüm kalmazsa dilimi yutarım ama yine de yalnız bırakmam seni, diyebileceği... 

11 Eylül 2014

"Huzur" IV

İnsanlık fena bir ihtimali  bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. Bir daha ondan geriye dönemez. Onu giyinir. Kıymetli bir şeyiniz, iyi bir yazma, güzel bir gramafon, bir Acem halınız var mı, sakın onu satmayı bir imkan gibi düşünmeyin, evliyseniz karınızı boşamayı, seviyorsanız sevdiğiniz kadına darılmayı bir kere olsun aklınıza getirmeyin. Sonra bu işlerden ne kadar çekinirseniz çekinin, mıknatıslanmış gibi, arkanızdan itiyorlarmış gibi onu yaparsınız, insan hayatında sakınmak yoktur. Hele kütle halinde asla. Bir kere uçurum göründü mü, ölüm simsiyah dili ile konuştu mu?
 ***

İnsanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. Düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. Bilhassa korku vardır. İnsanoğlu korkan mahluktur. "Hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir."

***
Bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir. 
***
- Kaç yıl evveldeyiz dersin?
- Sayısız zaman içinde; yani hep aynı yerde...
 


Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur

04 Eylül 2014

Huzursuzluğun Anlatımı: "Huzur" III

 Ahmet Hamdi Tanpınar' ın Huzur' undan Ekonomiye dair...
- Fakat asıl mesela bu değil, asıl mesele toprağı ve insanı hayatımıza sokamamakta. Kırk üç bin köyümüz var; bir kaç yüz kasabamız var. İzmit'ten öteye Anadolu'ya açılın; Hadımköy' den öteye Trakya'ya gidin. Bir kaç kombinenin dışında hep eski şartların devamını görürsünüz. Coğrafya yer yer esniyor. Sıkı bir nüfus siyasetine, sıkı bir istihsal siyasetine başlamamız lazım. Öğretme ve yetiştirme işleri için de aynı zaruretlerle karşı karşıyayız. Birtakım mekteplerimiz var; bir çok şeyler öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı âdet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplıyacak... O zaman ne olacak? Kriz... Halbuki maarifi istihsalin yardımcısı yapabiliriz ve dahilî eşanjı arttırabiliriz. Bütün mesele burada. Dahili piyasayı genişletmekte. Yarı ziraî, yarı sınaî bir iş hayatı temin edebiliriz. O kadar hususî istihsal kaynaklarımız var ki... İşte İstanbul. Daha dün bir yüksek müstehlikler şehriydi. Bütün yakın şark buraya akardı. O kadar ki, otuz senede bir şehir yanar ve köşkleri, konakları, yalılarıyla, çarşılariyle, pazarlariyle âdeta yeni baştan, yapılırdı. Yanya'nın çiftliği, Yenice' nin tütünü, Mısır' ın pamuğu, hulâsa İslâm dünyasının yarısının istihsalı bu şehirde harcanırdı. Şimdi nüfusunun onda sekizi küçük müstahsilden ibaret. Adım başında küçük bir tezgah, tütün işletmesi, şu bu, fabrika var... ve bütün bunlar ne ile geçiniyor biliyor musunuz? Çok defa toprağın üstündekini toplayarak. Halbuki İstanbul' da planlı bir çalışma, cemiyetimizin yüzünü yirmi senede değiştirebilir. Al Şarkî Anadolu' yu. Ziraatle, hayvancılıkla muazzam imkânlar hazinesi görürsün! Tortum şelâlesinden işe başla. Kademe kademe Akdeniz'e kadar elektriği indir... Marmara serveti içine gömülmüş uyuyor.
- Peki ama, bununla demin bahsettiğiniz insan mefhumu, manevî insan arasındaki münasebet ne?.. Bu, hayatın maddi şartlarını değiştirmekten ibaret.
- İnsan da hayatın maddî bir tarafıdır. Peguy'u okumadın mı? O ne cümledir? Ateş gibi; fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. Fakat sefalet hoyratlaştırır; ruhen sefil eder. İnsanda insanı öldürür. İnsanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. Çalışmaya imkan verecek bir refah! Taymis kıyılarının refahından veya Amerikan istihsalinden bahsetmiyorum, tabii. Yapabildiğimiz kadar bir refah içinde cemiyet bugün ehemmiyet vermiyor göründüğü tanrılarına dönecektir; diyorum. Hayat, etrafında döneceği değerleri bulur, düşünce, etrafında yüzünü saadete çevirmiş bir cemaat görür.
(...)
- Peki, bütün bunlar zamanla kendiliğinden olmaz mı? Hattâ zamanla olacak şeyler değil mi?
- Olamaz... Çünkü zaman şarta göre değişir. Büyümekte olan bir çocuğun zamanı başkadır, bir hastanın zamanı başka... Biz umumî zamanın dışındayız... Yani zaman tempomuzu değiştirmek mecburiyetindeyiz, demek istiyorum. Biz dünyaya yetişeceğiz. Benim söylediğim, kafilenin en sonunda olsak bile ona katılmak, onunla yürümek, hususi patikadan umumi caddeye çıkmak içindir.
(...)
Kendi başına bırakırsak, lehimizde çalışmaz; bizim gibilerde herşey derine doğru çeker. Kanat değil ayaktaki demirdir. Hayır, biz Shakespeare' in dediği gibi zaman doğru koşmağa mecburuz. Onunla mücadele edeceğiz. Biz herşeyi irademizle yapacağız.
(...)
Elbette ki ilginç olan Tanpınar' ın bunları 1949 'da görmüş olması... 

02 Eylül 2014

Huzursuzluğun Anlatımı: "Huzur" II

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur' undan Aşka dair...
"Sağ taraflardan gelen bir ışık parçası genç kadının saçlarına yapıştı, oradan yavaşça boynuna doğru kaydı, küçük, insana alışık bir hayvan gibi beyaz tenin üstünde hazla oynamağa başladı.
***
Onunla beraber yürüyordu. Daha dün sabah vapurda uzaktan gördüğü, sonra bir tesadüfle tanıdığı kadınla şimdi İstanbul'a çıkmış bir başka vapurla Boğaz'a gideceklerdi. Bu kendisi için inanılmayacak bir işti. Varsın, her gün tekrarlanan şeylerden olsun, varsın yüz binlerce kişi bu hisleri hayatında bir defa, yüz defa tatmış olsun; bundan hiç bir şey çıkmazdı. O da biliyordu ki, sevmek, mesut olmak, sevmeden evvel tanışmak, sevdikten sonra unutmak, hatta düşman olmak olağan şeylerdi. Fakat denizde yıkanmak da öyleydi; uyumak da öyleydi. Her şey, herkeste olduğu gibiydi. Tecrübenin yeni ve ilk olmaması onun ruhundaki şevki eksiltmiyordu.
***
Daha ziyade içinde son dakikaya kadar süren tereddüdü meydana koyan bu acele tuvaletle başı daha güzeldi. Mümtaz bu saçların gecesine yüzünü gömmek arzusuyla damarlarının tutuştuğunu hissediyordu. Bütün uzviyetinde senelerdir uyku uyumamış bir insanın yorgunluğu vardı.
***
Atıl, diyordu. Atıl bu ava; yan ve yaşa!... Zira aşk yaşamanın tam şeklidir...
***
Nihayet aşk da ölüm gibi, insan hayatının belli başlı merhalelerinden biriydi.
***
Bir gün, "Vücutlarımız, birbirimize en kolay verebileceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır", demişti. Böyle bir sözü ancak karşısındakini delik deşik eden bir seziş söyletebilirdi.
***
Tevfik Bey 'e göre, uzviyetlerin birbiriyle tanışmasından evvel sevişmek imkansızdı. Romancıların kabahati, hikayelerini, asıl başlaması lâzım gelen yerde bitirmeleriydi. Çünkü asıl aşk uzviyet tecrübesine dayanan, onunla devam eden aşktı. Bu, itibarla ilk ciddî ten tecrübesinde tesadüfün ihanetine uğrayanlar, ömürlerinin sonuna kadar, eğer tesadüf denkleri ile karşılaşmazlarsa, mahzun arayışlarına devam edeceklerdi.
***
Bekleyelim... dedi. Sen benden vazgeçmezsen herşeyin çaresi bulunur.
***
Yazı masasını, lambayı, kitaplarını düşündü. Plâklarını gözden geçirdi. Hepsi can sıkıcıydılar. Hayat, çok defa bir şeye asılmakla kabildir. Genç adam bu anda bu mucizeli bağlanışı hiç bir yerde bulamıyordu."
Ne denilse az olacaktır bu konunun altına. Ne denilse fazla olacaktır. Aşk varsa vardır, yoksa yoktur! Var ise, bütün olmazlar geçilecek yollardır. Yok ise, bütün olmazlar bahanedir...   

29 Ağustos 2014

Huzursuzluğun Anlatımı: "Huzur" I

 Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur' u,  Mümtaz ve Nuran der ki;
- Asıl mühim olan şey insandır. Gerisinden bana ne?... Belki bir insan hayatı zamanın fırınında ateşe attığımız bir kağıt kadar çabuk yanıyor. Belki hayat, hakikaten bazı filozofların dediği gibi, gülünç bir oyundur. Tam bir ümitsizlik içinde bir yığın karar kılıklı tereddüt ve küçük, ümitsiz savunmalardır, hattâ hülyadır. Ama, gerçekten yaşamış bir insanın ömrü yine mühim bir şeydir. Çünkü ne kadar gülünç olursa olsun, biz yine hayatı tam inkar edemiyoruz. Onda kafamızın vehimleri olsa bile, iyi, kötü diye kıymetler arıyoruz. Aşka, ihtirasa yer veriyoruz. Sanatkârcasına yaşamanın, küçük hesap ve israflarda kaybolmanın farklarını buluyoruz.
- Peki, ya hareket... Nuran eliyle bir işaret yaptı. Aksiyon manasına söylüyorum. Büyük yollarda kendisini denemek.
Mümtaz şüphe içindeydi:
- Yolun büyüğü, küçüğü yoktur. Bizim yürüyüşümüz ve adımlarımız vardır. Fatih, yirmi bir yaşında İstanbul'u fethetmiş. Descartes da yirmi dört yaşında felsefesini yapar. İstanbul bir kere fethedilir. Usul Üzerine Konuşma da bir kere yazılır. Fakat dünya da milyonlarca yirmi bir, yirmi dört yaşında insan vardır. Fatih veya Descartes değillerdir, diye ölsünler mi? Kesif yaşasınlar yeter. Yani büyük yollar dediğiniz şeyin büyüklüğü bizim içimizdedir. Nuran dikkatle genç adama bakıyordu:
- Hareket, hareketten bahsetmiyorsunuz?
- Bahsettim işte... Herkes, bir şey yapmağa mecbur. Herkesin bir talihi var. Ne bileyim, ben, bu talihi kendinden, iç dünyasından bir şeyler katarak yaşamğı seviyorum. Yani sanatı seviyorum.- Hakikaten hiçbir büyük işe hevesiniz yok mu?
- Büyük işe, hayır... Fakat bir işim olduğunu biliyorsunuz. Bunu yapıyorum, o kadar.
Büyükten korkuyordu. O tehlikeli bir şeydi. Çünkü çok defa hayatın dışına çıkmakla oluyordu. Yahut insan serbest düşünceyi kaybediyor, hâdiselerin oyuncağı oluyordu.- O zaman insan kendisinin ve hâdiselerin ağında kayboluyor. Hakikatte bu konserde büyük küçük yoktur. Herşey ve herkes vardır... Tıpkı etrafımız gibi. Hangi dalgayı, hangi ışığı atabilirsiniz. Onlar kendiliğinden yanarlar, sönerler... Gelirler, giderler, tezgah durmadan işler. Fakat siz niçin saadeti aramıyorsunuz da büyük işi arıyorsunuz!
Nuran' ın cevabı onu şaşırttı:
- İnsanlar o zaman kendilerini daha rahat hissediyorlar!
Evet, "huzur" dan anladığımız bu olsa gerek... Hadiselerin oyuncağı olarak, büyük işler yaptığımızı sanarak, saadetin ne olduğunu gözden ırak tutarak, "huzursuzluk" için de huzuru bulduğumuzu sanmak...

Devam edecek... 

26 Ağustos 2014

Başlangıçlar ve Sonlar: Huzur

Huzur
Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar
Dergah Yayınları, Sekizinci baskı, Ekim 1998
İlk Yayın: 1949

Başlangıç: Birinci Bölüm. İhsan. 1
Mümtaz, ağabeyim dediği amcasının oğlu İhsan'ın hastalandığından beri doğru dürüst sokağa çıkmamıştı. Doktor çağırmak, eczaneye reçete götürüp ilaç getirmek, komşunun evinden telefon etmek gibi şeyler bir tarafa bırakılırsa, bu haftayı hemen hemen ya hastanın başı ucunda, yahut da kendi odasında, kitap okuyarak, düşünerek, yeğenlerini avutmağa çalışarak geçirmişti. İhsan iki gün kadar ateşten, halsizlikten, arka ağrılarından şikâyet etmiş, sonra birdenbire zatürree fevkalâdelik hâlini ilan etmiş, evin içinde korkudan, telaştan, üzüntüden, bir türlü ağızlardan düşmiyen ve bakışlardan eksilmiyen temennilerden saltanatını, o yıkım psikolojisini kurmuştu.

buyulugerceklik.com
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)
Ve son: Fakat merdiveni çıkmadı. Orada ilk basamakta elleri başının arasında oturdu. Doktor, "artık benimsin, sade benim!" der gibi ona bakıyordu. Macide gözlerini silerek, ona doğru yaklaştı. Radyo evin sessizliği içinde tek başına, hâdiselerin gür sesiyle, herkes için konuşuyordu.  


not: Nedir bu dizi yazının amacı derseniz; işte burada.

04 Mayıs 2011

İstatistiki Bilgi...

İki "kitabım" vardır benim."Saatleri Ayarlama Enstitüsü" biri, "Yüzyıllık Yalnızlık" diğeri. Bir kitap olsun ki abesle iştigali bu kadar olağan ve mükemmel anlatabilsin! tanAhmet Hamdi Tanpınar'ın ilk baskısını 1962 yılında yapmış bu eseri dili, kelimeleri, anlatım şekli her şeyden öte anlattıkları bakımından şahaserdir benim için...

İki uygarlık arasında bocalayan, toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını alaya alan eleştirel bir romandır. Yapıt, çocukluğu II. Abdülhamit döneminde geçen, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde yaşayan Hayri İrdal'ın anıları şeklinde kurgulanmıştır. Hikayenin ana teması ; kahramanımız Hayri İrdal' ın  bir vesile ile Halit Ayarcı ile tanışması ve o dönemde bütün ülkede büyük bir ilgi uyandıracak ikisini de çok zengin edecek, bir holding haline gelecek ve çok çeşitli yerlerde şubeleri açılacak  "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nü kurmalarıdır... Roman da Hayri İrdal'ın anılarını yazmaya karar vermesi ile başlar.  Şöyle der Hayri İrdal: "...behemehal yazılacakları derinleştirmeye, hulasa bir yazıdan ve bilhassa hatırat cinsinden bir yazıdan samimilik denen şeyin istediği bütün sıkı şartları göz önünde tutarak, hadiseleri zihnimde sıralamaya çalıştım. Çünkü ben Hayri İrdal, her şeyden evvel mutlak bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söylemedikten sonra neden yazı yazsın?..." 

Çocukluğu saatçi Nuri Efendinin yanında geçen Hayri İrdal saatler ve insanlar hakkında konuşmalarla büyür. Nuri Efendiye göre: "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur." Yine demiştir ki Nuri Efendi bir keresinde "Sabır insan oğlunun tek kalesidir..." 

Benim kitaba dair anlatacağım  başka bir şey ama şunu yazmadan edemiyorum, Tanpınar'ın mı, Hayri İrdal'ın mı desem ama bir kadın için böyle de yazabilmişlerdir kendileri: "...Ve ben içimden, dostlarının hem geç kalmalarına, hiç gelmemelerine, hem bir an evvel gelip beni neredeyse boğacak olan bu saadetten kurtarmalarına dua ediyordum. O gece ilk defa Selma Hanımefendinin sade üslup, sade zarafet, sade iyi  seçilmiş elbise, en latif duruş ve çıldırtıcı bir yığın gülüş olmadığını, ayrıca bir vücudu bulunduğunu, bu vücudun birinci sınıf bir kadın vücudu olduğunu, bu gemi ile dünyanın en güzel seyahatleri yapılabileceğini görmüştüm. Hiç bir saray aynası onun sırtı kadar güzel olamazdı, kolları ay ışığında gümüş ırmaklar gibi akıyordu..."

Saatleri Ayarlama Enstitüsü haliyle büyük bir kurumdu. Kurucularının ünü ülkeyi aşmış, yurt dışından gazeteciler tanışmak için geliyorlardı. Şirket merkezinde çok fazla çalışan yoktu, telefonlara bakan ve gerektiğinden Halit Ayarcının bazı raporlarını hazırlayan bile teyzesi idi mesela. Hayri İrdal bunu sorguladığında teyzem bu işi yapabilecek en iyi kişi gibi çeşitli lakırdılarla ikna etmişti zaten Halit Ayarcı onu...Bir keresinde teyzesinden şöyle bir şey  istemişti  Halit Ayarcı; "Büyükçe bir kağıda yanyana çubuklar çizelim, her biri farklı uzunluklarda olsun, uzunlu kısalı. Her birini farklı renklere boyayalım lütfen.Aman ha hiç eğrilik olmasın, hepsi dümdüz olsun yana yana ama uzunlukları farklı." Ertesi sabah teyzesinin harikulade çubukların üzerine rakamlar altlarına tarihler koyarak, şimdi hatırlamadığım şirket içi bir istatistiki bilgi için kayıtlara geçmesini istemişti. Hayri İrdal nasıl olur dediğinde ise, "hiç merak etme çok az, hemde tahmin edemeyeceğin kadar az istatistiki bilgi sorgulanır" Bir çoğu böyle çıkartılır, ayrıca kim hesaplayabilir ki en iyi bizden başka!

Bayıldığım ve bir o kadar inandığım bir kısımdır burası bu kitapta. Tüm bu istatistiki raporlamaların içinde olan biri olarak eminim ki rakamlar, tablolar bir şeyi anlatmaz, siz neyi anlatmak istiyorsanız onları öyle yaparsınız. Çabuk başarı elde edenler de işte o grafikleri kendi lehlerinde renklendirebilenlerdir. İstatistiki bilginin sapma payları vardır,  ortalamalar alınır, küsuratlar yuvarlanır ve geriye kalan gerçekten çok uzaktır...Tanpınar'ın buralar dahil kitapta yaptığı ironiler, küçük hikayeler büyük bir hayranlık uyandırıyor bende...
Yine kitaptan; Halit Ayarcı;  
-Size kendi hakikatinizi söyleyeyim. Artık dönemezsiniz. Çünkü hiç bir şeyden vazgeçemezsiniz. Bütün tenkidlerinize ve küçük görmelerinize rağmen rahat ve güzel bir karınız var, ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. Kızınız, oğlunuz için her zaman kendinizi fedaya hazır olduğunuza da eminim... Hiç bir şeyden ayrılamazsınız, nasıl döneceksiniz?
Hayri İrdal: 
- Dönmek istemiyorum, dedim, sadece biraz daha makul...
Tekrar güldü:
- Makul... Makul... diye başını salladı.  Hayır siz makulu aramıyorsunuz! O kadar budala değilsiniz. Aklın kendisi için işleyen bir cihaz olduğuna kaniyseniz o başka...Hayır sizin aradığınız başka bir şey.
- Ben doğruyu arıyorum. Yahut istiyorum, bir parçacık olsun...
- Doğru,  ya bütün olur, ya hiç olmaz... Dostum, sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma , bir hırka yaşamaya razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.
Bir tekme ile bütün iç dünyamdan uzaklaşmıştım.
- O kadarını isteyen yok dedim.
- Demek pazarlığa geliyorsunuz! Ama bu iş, pazarlığa gelmez! Bu masada biri de, bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonunda kaybetmek üzere oynar! Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir. Fazilet pazarlık götürür mesele değildir...

Bir diğer konu değinmek istediğim; yukarıda gördüğünüz kitabın eski baskısının kapağı. Saat ve kitabın içeriğini bir parça anlatabiliyor. Modern ve eskinin buluşumu, insan ruhunun zincirlerini gibi. Bu yandaki ise yine dergah yayınlarının yeni baskısı; ne kadar da yaratıcı Tanrım siminin içinde satt geçen bir kiatbın kapağını saatle donatmak! Bir de kitabın İngilizce baskısına Penguen yayınevinin yaptığı baskıya bakın...