Başlangıçlar ve Sonlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başlangıçlar ve Sonlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Eylül 2018

Başlangıçlar ve Sonlar: Fontamara

Bayramlarda İstanbul'da kalmayı oldum olası severim. Nüfusun yoğun bir kesimi gittiği için şehirde yürümek, araç kullanmak ya da toplu taşımayla dolaşmak daha az stresli, gürültüsüz, kavgasız, dolayısıyla daha keyifli olur. Bu bayram, tatil uzun zaman yaz olduğundan olsa gerek, "İstanbul boşalmış" sesleri daha yüksekti. Mahallenin çocukları bile az çaldı kapıyı bayram bozuklukları için. Ben de ikinci günü yollara düştüm. Sözün tam anlamıyla düştüm diyebilirim çünkü bir gece önce hiç uyumamıştım. Yatma vakti geldiğinde baktım saat ikiyi geçmişti. Uyusam kalkamam, kalkamasam kendime verdiğim sözü tutamam inadıyla, sabaha şunun şurasında ne kalmış diyerek sabah yedide çıkmıştım evden. Kendimi Karaköy'e atıp, sahilde çay-simit kahvaltımı Galata'nın uyanan insanlarını seyrederek yedim. Fakat yorgunum. Fakat uykusuzum. İki sade filtre kahve devirdikten sonra Gülhane, Çemberlitaş, Beyazıt, Sultan Ahmet, Süleymaniye dolandım, o sokak bu sokak şu sokak. Gülhane parkından sarayburnunu seyredemedim ama Beyazıt'ın arka sokaklarından denizi gördüm. Kapalıçarşının kapalı olmasına yine hayret ettim! Tramvayın geçtiği ana cadde ana baba günüyken hemen bir arka sokaklardan kedi köpek geçmiyordu. Bin yıl gezilse yeni bir şey görülecek çılgın bir alan... Ben de görmekten, gezmekten hiç bıkmıyorum...

Bu tarafta, canlı namına bitki görünmezken, diğer caddede bayram gezmecileri kalabalığı bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Ama sadece yürümüyorlardı.Etrafı demirlerle çevrili çeşmelerin, bin yıllık bizans taşlarının üstünde kendinin, çocuğunun, sevgilisinin ve topluca kendilerinin fotoğrafını çekeceğim diye yerlisi yabancısı birbirinin üstüne çıkıyordu. Hani, parkların ortasına çiçek ekerler, sonra da onu çevirirler demirlerle, siz de karşısındaki banka oturup o çiçekleri seyredersiniz. Hayır, artık şöyle bir moda oluşmuş. Hep beraber demirlerin üstünden atlayıp o çiçeklerin tam ortasına, bilumum çanta ve diğer yüklerimizle beraber oturuyoruz. Oradan kendimizin, sevgilimizin, çocuğumuzun ve topluca hepimizin fotoğrafını çekiyoruz. Sanki birileri mahallemizin en güzel kızı Fahriye ablanın ırzına geçiyordu, ve ona ezelden aşık ben, hiç bir şey yapamıyordum. Daha fazla seyredemedim.

Yanımda İtalya'dan bay Silone vardı. Uzun zamandır okuyacağım -yanlış hatırlamıyorsam- ikinci İtalyan yazar olacaktı. Yazarı tanımıyordum. Kitabı en çok Sabahattin Ali çevirisi olduğu için almıştım fakat Ignazio Silone'yi tanıdığıma ve okuduğuma çok memnun oldum. Hele de yollarda bana eşlik etmesi, kimi zaman kahkahalarla kimi zaman tebessümle güldürmesi günümün en büyük şansıydı. Roman 1930 yılında İsviçre'de sürgünde yazılmış. 1943 yılında Türkçeye kazandırılmış. Bay Silone, İtalya'nın güneyinde elli yüz kişinin anca yaşadığı Fontamara köyü halkının Mussolini faşizmi döneminde politikacılar, toprak beyleri, sözde aydınlar ve din adamlarıyla olan traji-komik hikayesini müthiş bir hiciv ve akıcı bir kurguyla anlatmış. Cümlelerin hazzında ve hikayenin gerçekliğinde Sabahattin Ali'nin kuşkusuz payı var. Son on beş yirmi sayfasında boğazımda bir yumruyla kaldım ve bitince bir müddet kendime gelemedim.

Kitaba dair eklemeden geçmek istemediğim şöyle bir anekdot var: Muhtemelen yüzümde bir gülümsemeyle elimde kitap Ümraniye Atakent minibüsünün en önündeydim. Şoför, "son durak" dediğinde kafamı kaldırıp inmeye geçtim ki, yanlış yerdeydim. "O, Sabahattin Ali'nin çevirisi değil mi, benim bildiğim öyle bir kitabı yok çünkü", dedi ben kapıdayken şoför. Çiçek tarhları katliamı seyrinden sonra yüreğim biraz soğumuştu.

Yazdıkça yazdım. Ben sizi artık Fontamara'lılarla başbaşa bırakayım:

Başlangıç: "İhtiyar, '1929 yılının 1 Haziranında', diye anlatmaya başladı. Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziranda, 3 Haziranda, 4 Haziranda Fontamara hep elektriksiz kaldı.

Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köyde şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz.

Elektriği geri aldılar. Cıgaraları da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter.

Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık. Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri 'ödenmemiştir' diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren nahiye tahsildarı nihayet görünmez oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlarda gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: 'Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!' Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda, kaza merkezinde anlatmıştı ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo la Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rastgelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti... Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamara'lıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: 'Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir.' Işık 1 Kasımda kesilecekti; sonra 1 Martta, sonra Mayısa kaldı, nihayet 1 Haziranda kesildi."

Ve Sonu: "Uzaktan bize doğru yaklaşan nal sesleri duyduk.
Bunlar Fontamara'ya doğru at süren Pescina candarmaları olacaktı. Tarlaların arasına daldık. Pasqale Cippola'yı karanlıkta gözden kaybettik.
Artık ondan hiç bir haber almadık.
Başkalarından da hiç bir haber almadık... Ne ölenlerden, ne kurtulanlardan, ne evimizden, ne yurdumuzdan, hiç bir haber almadık...
Şimdi buradayız...
Bilinmeyen büyük adamın yardımıyla buraya, yabancı illere geldik. Ama burada kalamıyacağımız besbelli...
Ne yapalım?
Bu kadar sıkıntıdan, bu kadar döğüşten, bu kadar göz yaşından, bu kadar yaralardan, bu kadar kinden, bu kadar ümitsizlikten sonra:
Ne yapalım?"

Not: O zaman haftanın müziğini de Fontamara'ya selam niyetiyle İtalya'dan seçelim. Şarkının adından anlayabildiğim "önemli bir hikaye" anlamına geliyor. Evet, bu önemli bir hikaye.

Not: Başlangıçlar ve Sonlar dizisinin açıklaması. 

16 Ekim 2015

Başlangıçlar ve Sonlar: Yaşarken ve Ölürken

Yaşarken ve Ölürken
Yazar: Selim İleri
Altın kitaplar yayınevi, 2.basım, 1983, Istanbul

Başlangıç: "Güzelduyu üzerine düşünüyordum.
Dışarıda yağmur yağıyordu.
Güzellik ama; insan aklının yarattığı, insan elinden çıkma güzellik. Geriye kalandan hoşlandığımı sanmıyorum. Bir kır görünümüne bakmaktansa, bir kır görünümünü betimleyen yazıyı ya da izlenimci resmi yeğledim bugüne dek. Estetik beni her zaman ilgilendirdi. 'Her zaman' sözü belki yanlış kaçacak; kişisel hayatımda belli bir bilinç noktasına eriştiğimde seçtim estetik üzerine düşünmeyi."
Ve Son: Son kez...
Selim İleri (1949-) 
Celladımın -belki de cellatlarımın. Tuna Suna'nın, Cemil'in, Ayten Hanım'ın, bir çok Ayten Hanım'ın bütün ötekilerin- yüzü, neden tıpatıp benimkine benziyordu; bir rüyadaki gibi değil, açıkseçik görmüştüm tıpkı benim gibi baktığını, gülümsediğini, ağladığını. 
Yitirdikten sonra bulduğumuz o şey... yoksa?
Yoksa..............................................................

05 Ağustos 2015

Başlangıçlar ve Sonlar: Dünya Ağrısı

Dünya Ağrısı
Yazar: Ayfer Tunç
Can Yayınları, 1.basım, Ocak 2014, Istanbul

Başlangıç: Bir süredir rüyasında hep Cumhur'u görüyor. Dinozor kılığına girmiş, korkutucu, akıl almaz ölçüde çirkin. Yani otuz küsur yıl önce nasıldıysa öyle. "Boynuzların var," dedi dün gece gördüğü rüyada. Cumhur "Boynuzsuz şeytan olmaz," diye karşılık verdi.

Ve Son: Gece oldu. Herkes odasına çekildi. Lobide kimseler kalmadı. Mürşit, Kibar'ın odasına girdi, tuttu kolundan, zorla avluya çıkardı. Önüne bir kadeh rakı koydu. Tanıdığından beri ilk kez gerçek bir yakınlık oldu aralarında.
"Söylesene..", dedi. "Niye giriştin adama durup  dururken?"
"Durup dururken değil,", dedi Kibar.
"Neden peki? Ne yaptı sana?"
"Gitti.." dedi. "Onun yüzünden."
"Kim gitti? Nereye gitti?"
Cevap yok. Ağlamaklı bir yüzle içini çekti Kibar. Mürşit anladı meseleyi. Genelev basılınca jandarma Kibar'ın sevdiği kadını da götürmüş olmalı. Hıncı, acısı bundan olsa gerek.
Beraber içtiler o gece, konuşmadan. Kibar konuşmaya alışık değildi. İçkiye de alışık değildi, daha ikinci kadehte kustu. Mürşit tek başına devam etmedi. Şişeyi merdiven altındaki eski buzdolabına koydu, eve gitti.
Ayfer Tunç
Şükran oturma odasında, divandaydı, dizi seyrediyordu. Mürşit'i görünce şaşırdı.
"Erken geldin."
"Geldim," dedi Mürşit.
Şükran "Otel doluymuş ha?" dedi.
Mürşit cevap vermedi.
"Afferin benim oğluma," dedi Şükran. Özgür'ü uzun uzun övecekti ama Mürşit'in yüzünde gördüğü aynı acı yüzünden sustu.
"Açmısın? Yemek koyayım mı?"
Mürşit cevap vermedi. Yatak odasına gitti. Erkut'tan aldığı kitabı açtı.
İnsan bir uçurumdur. Cumhur öldü mü kaldı mı, bilmiyor.

not: yazının açıklaması için. 

26 Ağustos 2014

Başlangıçlar ve Sonlar: Huzur

Huzur
Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar
Dergah Yayınları, Sekizinci baskı, Ekim 1998
İlk Yayın: 1949

Başlangıç: Birinci Bölüm. İhsan. 1
Mümtaz, ağabeyim dediği amcasının oğlu İhsan'ın hastalandığından beri doğru dürüst sokağa çıkmamıştı. Doktor çağırmak, eczaneye reçete götürüp ilaç getirmek, komşunun evinden telefon etmek gibi şeyler bir tarafa bırakılırsa, bu haftayı hemen hemen ya hastanın başı ucunda, yahut da kendi odasında, kitap okuyarak, düşünerek, yeğenlerini avutmağa çalışarak geçirmişti. İhsan iki gün kadar ateşten, halsizlikten, arka ağrılarından şikâyet etmiş, sonra birdenbire zatürree fevkalâdelik hâlini ilan etmiş, evin içinde korkudan, telaştan, üzüntüden, bir türlü ağızlardan düşmiyen ve bakışlardan eksilmiyen temennilerden saltanatını, o yıkım psikolojisini kurmuştu.

buyulugerceklik.com
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)
Ve son: Fakat merdiveni çıkmadı. Orada ilk basamakta elleri başının arasında oturdu. Doktor, "artık benimsin, sade benim!" der gibi ona bakıyordu. Macide gözlerini silerek, ona doğru yaklaştı. Radyo evin sessizliği içinde tek başına, hâdiselerin gür sesiyle, herkes için konuşuyordu.  


not: Nedir bu dizi yazının amacı derseniz; işte burada.

17 Ağustos 2014

Başlangıçlar ve Sonlar: Dönüşüm

Cem yayınevi, Nisan 1995, 3.Baskı
Heinz Politzer'in analizi ile 95 sayfa
Yazar: Franz Kafka
İlk yayın: 1915
Orjinal adı: Die Verwandlung

Başlangıç: Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini. Bir zırh gibi sertleşmiş sırtının üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu; bu karnın tepesinde yorgan, her an kayıp tümüyle yere düşmeye hazır, ancak zar zor tutunabilmekteydi. Vücudunun kalan bölümüne oranla acınacak kadar cılız bir sürü bacakçık, ne yapacaklarını şaşırmış, gözlerinin önünde aralıksız çakıp sönüyordu.

Ve Son; Sonra her üçü birden evden çıkıp, aylardır yapmadıkları
bir şeyi yaparak tramvaya atladılar; kentin önündeki açıklığa geldiler. Kendilerinden başka kimsenin bulunmadığı tramayı baştan başa güneşin sıcacık ışınları aydınlatmıştı. Oturdukları kanepelere rahatça yaslandılar ve ilerisi için eldeki olanaklar üzerinde konuştular; hani daha bir yakından bakınca, söz konusu olanakların hiç de pek azımsanamayacağını gördüler; çünkü, bu konuda birbirlerine bir şey çıtlatmamalarına karşın, her üçünün de işine diyecek yoktu ve özellikle gelecek için pek umut vericiydi. Durumlarında en büyük ve en  çabuk düzelmeyi sağlayacak davranış, kuşkusuz bir başka eve taşınmalarıydı; niyetleri, Gregor'un arayıp bulduğu şimdiki evden daha küçük, daha ucuz, ama konumu daha güzel ve elden geldiğince kullanışlı bir başka eve çıkmaktı. Böylece söyleşip durdular; bir ara Bay ve Bayan Samsa'nın gözleri, üzerine yavaş yavaş bir canlılık gelmiş kızlarına takıldı; son zamanlar yanaklarını sararıp soldurtan tüm mihnet ve eziyetlere karşın, onun serpilip açılarak güzel bir kıza dönüştüğünü hemen aynı anda içlerinden geçirdiler. Biraz susar gibi olup adeta bilinçsiz bakışlarla biri ötekine bakarak, kızları için artık yavaş yavaş şöyle efendiden bir koca arama zamanının geldiğini düşündüler. Gidecekleri yere varıp, kendilerinden önce ayağa kalkan kızlarının gencecik vücuduyla karşılarında dikildiğini görünce, bunu yeni düşlerinin ve güzel beklentilerinin onaylanışı saydılar.

not: Nedir bu dizi yazının amacı derseniz; işte burada.

11 Şubat 2012

Başlangıçlar Ve Sonlar: Yere Düşen Dualar

Doğan Kitap, Şubat 2010,  5.baskı
333 sayfa
Yazar: Sema Kaygusuz
Orjinal adı : Yere Düşen Dualar

Başlangıç ; Söylenti : Hakkımda çıkan söylentiler olmasa ne yapardım bilmiyorum. Saçımdan tırnağıma bütün görünüşüm, ada halkının dizginsiz hayal gücünün eseridir. Alabildiğine kısalan sözümü, dediğimi yalanlayan abartılı beden dilimi, hepsinden öte, muğlak bir zaman diliminden şimdiki zamanın perdesine düşen karaltımı tümüyle onlara borçluyum. Beni burada sözcük sözcük, santim santim yarattılar.


Sema Kaygusuz
Ve son ; Mezar kazılırken, Ecmel oturduğu yerden sallana sallana ağıt yakmaya başladı. İnatla vazgeçmediği kayıp dilini şarkı söyleye söyleye diriltmeyi başarmıştı. Bu kez annesinin dilini tümüyle anlayabiliyordu Yaşur. Göl suyunu titreten o sert k'ler, ç'ler, t'ler, vaktiyle bir azarı, bir avazı anıştıran vurgular, meğer ne duygulu sözlerin kilit taşıydı. Ağıt bitinceye dek yüzünü seyretti annesinin. Dudaklarının yayılımını, zayıflıktan sivrilen burnunun ansızın kayboluşunu yakından gördü. Ecmel, kısa bir süreliğine kendinden vazgeçiyor, bir anlığına hiçleşiveriyor, derken birdenbire oluşuyordu tekrar. Bir insanın yer yüzünden havalanması böyle bir şey olmalıydı. Adanmışlık... Tek kelime ile adanmışlıktı yaşamak. 

not: Nedir bu dizi yazının amacı derseniz; işte burada.

23 Eylül 2011

Başlangıçlar ve Sonlar: Benim Hüzünlü Orospularım

Can Yayınları, 2005,  1.Baskı
109 sayfa
Yazar: G.Marquez
Orjinal adı : Memoria de mis putas tristes

Başlangıç : Doksanıncı yaşımda, kendime bakire bir yeniyetmeyle çılgınca bir aşk gecesi armağan etmek istedim. Aklıma Rosa Cabarcas geldi, hani şu gizli genelevinde eline yeni bir parça düşer düşmez hatırlı müşterilerini haberdar eden kadın. Daha önce ne böyle bir şeye niyetlendiğim olmuştu ne de onun baştan çıkarıcı müstehcen önerilerine kapıldığım, ama benim ilke sahibi biri olduğuma hiç inanmazdı o.Ahlak da bir zaman sorunudur, derdi, yüzünde hınzırca bir gülümsemeyle, görürsün bak. Benden biraz daha gençti, ama ondan o kadar uzun yıllardan beri haber alamamıştım ki, pekala ölmüş olabilirdi. Oysa telefonu açar açmaz sesini hemen tanıdım ve lafı döndürüp dolaştırmadan kafamdakini söyleyiverdim:
 "Bugün olur."
...

Ve Son : Sevinç içinde sokağa
Gabriel Garcia Marquez
çıktım, birinci yüzyılımın uzak ufkunda ilk kez kendi kendimi görüp tanıdım. Sabah saat altıyı çeyrek geçe sessiz ve düzen içinde olan evim, mutlu bir şafağın renklerinin tadını çıkarmaya başlıyordu. Damiana muftakta avazı çıktığı kadar bağırarak şarkı söylüyordu, dirilmiş olan kedi ayaklarımın dibinde kuyruğunu yukarı doğru kıvırarak yazı masasına kadar yanımda yürüdü. Rengi solmuş kağıtlarımı, mürekkep hokkasını, tüy kalemi düzeltirken güneş parktaki badem ağaçlarının arasından görünüverdi. Kuraklık nedeniyle nehirde bir hafta gecikmiş olan posta vapuru limandaki kanala düdük çala çala girdi. Sonunda gerçek yaşam buydu işte, kalbim kurtulmuş, yüz yaşımdan sonra her hangi bir gün mutlu bir can çekişmesi içinde aşktan ölmeye mahkum olmuştu. 


not: Nedir bu dizi yazının amacı derseniz; işte burada.

21 Eylül 2011

Başlangıçlar ve Sonlar: Bozkırkurdu

Afa Yayınları,1993 3.Baskı
208 sayfa.
Yazar: Hermann Hesse
Orjinal adı : Der Steppenwolf  

Başlangıç: O gün de diğerleri gibiydi. Her zamanki sade ve içine kapanık yaşamımı sürdürerek günü tüketmiştim. Bir iki saat çalışmış, eski kitapları incelemiş, iki saat kadar yaşlılara özgü sızılar çekmiş, ilaç içmiş ve aldığım tozun etkisiyle ağrılar dinmeye başlayınca sevinmiş, kendimi sıcak bir banyonun rahatlığına uzun süre kapıp koyvermiş, üç kez postacıyı kabul etmiş ve ilgimi hiç çekmeyen mektuplara göz atmış, soluk alma egzersizlerimi yapmış ama tembellikten düşünme egzersizlerine ara vermiş, bir saatlik yürüyüş sırasında gökyüzünde gezinen olağanüstü güzellikteki bulut şekillerini izlemiştim. Çok zevkliydi. Eski kitapları okumak ve sıcak suda yatmak da öyle. Ama tüm bunlara karşın, büyük hazların duyumsandığı, mutluluk ve sevinç yüklü bir gün değildi.  Çoktan beri yaşamımı belirleyen, oldukça hoş, oldukça dayanılabilir günlerden biriydi yalnızca. Durumundan pek hoşnut olmayan orta yaşlı bir beyin, aşırı sızılar duymadan, önemli bir sorunu olmadan geçiştirdiği günlerden biri. Albert Stifter'i örnek alıp traş olurken kaza süsü vererek intihar etme zamanının gelip gelmediğini acılar ve huzursuzluklar içinde kıvranmadan, sakin ve gerçekçi bir tutumla düşünebildiğim ve umutsuzluğun derin uçurumuna düşmediğim sıradan günlerden biriydi işte!


...

Ve son : Bir gün oyunu daha iyi oynamayı öğrenecektim, gülmeyi de. Pablo beni bekliyordu, Mozart da.

not: Nedir bu dizi yazının amacı derseniz; işte burada.

04 Eylül 2011

Başlangıçlar ve Sonlar: Paris Düşerken

Oda Yayınları, 1987 1.Baskı
693 sayfa.
Yazar : İlya Grigoryeviç Ehrenburg
Orjinal adı : Pedeniye Parija


Başlangıç: Andre'nin atölyesi "Cherche-Midi" sokağındaydı. Eski bir sokaktı burası. Sokağı çepeçevre saran binalar bir kömür yığını gibi simsiyah ve kirliydiler. Evlerin pancurları bile bu karanlığa boyun eğmişlerdi. Sokak sağlı sollu antikacı dükkanlarıyla doluydu. Bu dükkanlarda aşırı titiz ve sıkıcı yaşlı madamlar, tüysüz sakalsız ihtiyarlar bir yığın eski püsküyü satmaya uğraşırlardı: Messidor stili yazı masaları, tahtadan oyulmuş tombul tombul melekler, çin paraları, nar çiçeği renkli kolyeler, madalyonlar...
...
İlya Ehrenburg

Ve son:  Andre gülümsüyordu. Dönüp pencereye geldi yeniden. Cherche-Midi sokağı...Sımsıkı kapalı bütün pencereler. Ve cephesinde evlerin, her zamanki gibi tıpkı, kapı kanatlarının simsiyah izleri var. Hep o ölgün çiçek, şu karşı tabelada...Ve yarı aç kediler. Ve ağlayan çiçekçi...Ve dünyaya ilk haykırışı yeni doğan bir çocuğun. Cherche-Midi sokağı, evet..."Öğle vakti arayan..." Ben de ararım öğleyi, ve bulurum görürsünüz...Bulacağım. Işıkları, şenlikleri, balları, gelincikleri...ve gökyüzünü tabii...pırıl pırıl Paris'i...Bulmaz olur muyum hiç...Bulacağım!..
-Herkes evine! Vakit doldu! Herkes evine!.. diye bağıran hoparlörü işitmiyordu.

not: Nedir bu dizi yazının amacı derseniz; İşte burada.

01 Eylül 2011

Başlangıçlar ve Sonlar : Kırmızı Pazartesi

Can Yayınları 1985, 5.baskı.
120 sayfa.
Yazar : Gabriel Garcia Marquez
Orjinal adı : Cronica de U'na de Muerte Anunciada

Başlangıç : Santiago Nasar, öldürüleceği gün, piskoposun geldiği vapuru beklemek için sabah saat beş buçukta kalkmıştı. Düşünde kendini incecikten bir yağmurun yağdığı dev incir ağaçlarının oluşturduğu bir ormandan geçerken görmüş, bir an için mutlu olmuş, uyandığında üstünün başının kuş pisliğinden görünmez olduğu duygusuna kapılmıştı. Bundan yirmi yedi yıl önce annesi Placida Linero, bana, o uğursuz pazartesiyi anımsadığı bir sırada " Oğlum her zaman ağaçları düşlerdi. Bir hafta önce de düşünde kendini badem ağaçlarının arasında uçan ve dalların hiçbirine çarpmadan geçip giden yaldızlı kağıttan yapılmış bir uçakta gördü." dedi. Placida Linero başkalarının gördüğü düşleri hiç yanılsamdan yorumladığı için haklı bir üne kavuşmuştu. Yalnız bu düşlerin kendisine aç karnına anlatılması gerekti. Bununla birlikte oğlunun iki düşünde de hiç bir uğursuzluk sezmemiş,
hatta ölümünden önceki günlerde her sabah anlattığı ve yine ağaçlar gördüğü düşlerinde de herhangi bir felaket haberi görmemişti...
...

Ve son: Bu sırada son basamağa ayağı takılmış, ama kendini hemen toparlamıştı. Halam Wene, bana " bağırsaklarına yapışan tozu toprağı eliyle silkelemeye bile çalıştı." dedi. Sonra saat altıdan beri açık olan arka kapıdan içeri girmiş, boylu boyunca mutfağa yığılıp kalmıştı." 

not: Nedir bu yazı türünün amacı derseniz: İşte burada.