Gidenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gidenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2025

Llorando: Ağlamak

Bu sene çok mu insan ölüyor?

David Lynch bile ölmüş bugün. 

Şurada çok az yazdığım, Mulholand Drive... ne etkileyici bir filmdir benim için. Ve filmden bu sahne... 



20 Nisan 2017

Yine de Gelen Adalet

Bu topraklar üzerinde yapılan pek çok kötülük beni üzmüştür. Fakat sanırım en çok Cumartesi Anneleri'nin dramı yüreğimi acıtmıştır ve acıtmaktadır. Bir anne değilim fakat bir annem var. Anneme baktığımda bizim yokluğumuzun onun için ne demek olabileceğini anlayabiliyorum. Bir annenin öldürülmüş oğluna kavuştuktan sonra, "iyi ki buldular, ya bulunmasaydı!", dediğine şahit oldum. Sanki; ölümünden kimin sorumlu olduğunu bilmemek yaşamasa da nerede olduğunu bilmemekten daha kötü değildi. Öyle bir sevinçle söylenmişti... Cumartesi Anneleri'nin dramı işte bu yüzden en acısıdır benim için. Ne yokluk olup olmadığına karar verebildiğiniz ne de kimin sebep olduğunu bildiğiniz bir boşlukla haftalar, aylar ve yıllarca bekliyorsunuz donmuş bir zamanda... Geç gelen adalet, adalet değildir diyorlar. Belki, bazen, bilmiyorum. Fakat o anneler için yaşamın zamanının adaletle ilintili olduğuna eminim... 

İnsanoğlunun adalet tanımı yıllar yılı değişmiş. Adalet bir ilke bir kural mıdır, yoksa bir değer midir, bu da tartışmalı kimi yerde. Toplumsal adalet aynı çağda farklı toplumlarca farklı tanımlanmış. Eski Mısırlılar sosyal adaletin krala ve onun maiyetine dair bir değer olduğunu kabul etmişler. Sosyal adaletin sağlanması kralların göreviydi ve eğer iyi yaparlarsa ölüm levhalarına işleniyordu. Platon, adaletin bir erdem olduğunu öne sürmüştür. Ve eğer bu erdem yoksa diğer erdemlerin bir önemi yoktu. Konfüçyüs'e göre ise adalet önce toplumun yöneticilerinden başlayarak dağılması gereken bir ilke ve değerdir. Örneğin fakirlik yoktur, var olanın eşit dağıtılmaması vardır. Modern toplum adalet anlayışının kuramcılarından kabul edilen Thomas Hobbes'a göre, insanın kendi kendine sınırlı bir özgürlük alanına geçtiği noktaya ahlâk, çıkarına uygun düşen bu durumu sağlamak için sınırsız haklarından vazgeçme durumuna sözleşme, ve bu sözleşmenin gereğinin yerine getirilmesi de adalettir. Bu adaletin dağılımında bireyler topluma ve birbirine, ve toplum bireylere karşı borçludur. 

Aynur'un oğlu o günlerde sekiz dokuz yaşlarında olmalıydı. Adil bir dünyada yaşadığına dair bir inancı gelişti mi bilinmez. Bugün, genç bir adam olarak karşılaştığı adalet onun içini soğutacak mıdır o da bilinmez. Yaşadığı toplumdaki diğer bireylerin ona karşı bir ilkesizlik ve ahlaksızlık içinde bulunduğunun farkında mıydı, onu hiç bilmiyoruz. Ben, arkadaşımın ölümüne sebep olan insanın on dört yıl sonra olsa bile artık biliniyor ve bulunmuş olmasından bir an olsun mutlu oldum. Aynur'un bir an bana baktığını ve gülümsediğini gördüğümü sandım. 

01 Temmuz 2016

İnsanlar, Gündem, Gidenler,

Bir kaç gece önce İstanbul Atatürk havalimanında terör saldırısı olmuştur. Şimdiye kadar kırk bir insan öldü, iki yüz otuz dokuz insan yaralandı.

Son bir-bir buçuk yıldır askeri çatışmalar hariç, doğrudan sivillere yönelik diğer terör saldırıları:

06 Ocak 2015, İstanbul,      2 insan,
20 Temmuz 2015, Suruç,   34 insan,
10 Ekim 2015, Ankara,     109 insan,
12 Ocak 2016, İstanbul,     11 insan,
17 Şubat 2016, Ankara,     29 insan,
13 Mart 2016, Ankara,      38 insan,
19 Mart 2016, İstanbul,     5 insan,
28 Nisan 2016, Bursa,       1 insan,
01 Mayıs 2016, Antep,      5 insan,
07 Haziran 2016, İstanbul, 11 insan,

286 insan yaşamdan koparılmıştır.

Tam yaralı sayısına ulaşılamamıştır, bilindiği kadarı ile bine yakın olduğu düşünülmektedir.
Yaralı ve vefat eden insanların yakınları ya da onlarla ilgilenmek durumunda kalıp, mağdur olan insan sayısına erişilememiştir.  Ortalama bin-bin beşyüz kişi civarı olabileceği düşünülmektedir.
Civarda zarar gören hayvan bilgisine erişilememiştir.
Saldırı etrafında zarar görmüş mal, mülk, aksayan hizmet zararı verilerine erişilememiştir.

Başka bir şey olmamıştır.

16 Haziran 2016

Demokrasi Dediğin



Hakkı Devrim- Gazeteci (1929, Eskişehir - 15 Haziran 2016, İstanbul)

Sanırım bir on yıl oldu bu sözlerini edeli... Allah rahmet eylesin. Cihannüma köşesini severek okuduğum, bir şeyler öğrendiğim biriydi. Karısına olan aşkı da dillere destandı. Kimbilir, belki kavuşmuşlardır... 

05 Mayıs 2016

El Kaldıranlar...

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan'ın  06 Mayıs 1972'de gece yarısından hemen sonra idam edilmesinin senato tarafından onaylanması.


* TBMM'de gerçekleşen idam görüşmeleri ve oylamalar, BDS yayınlarının 1988 Mayıs baskısında "Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, İdam Görüşmeleri" adlı kitapta yayınlandı. 

17 Mart 2016

İnsanlar da iyi...

Bugün merdivenlerde kör bir kadın ile karşılaştık. Ben iniyordum o çıkıyordu. -Ayağımı yere sert basarım ben, önce topuğumu basıyorum galiba.- Bugün de topuğumu yere basmamla onun çığlık atması bir oldu. Özür diledim, korkutmak istemedim, üzgünüm dedim. Gülümsedi, bugünlerde daha hassasım seslere karşı, sorun değil, bombadan herhalde, korkuyorum, dedi...

14 Mart 2016

İyiyim iyi, bir şey yok.

Bugün Ankara'da bir aracı bomba ile patlattılar.
Yakınında bulunan insanları öldürmek için.
Hatta, belediye otobüsüne yakın patlattılar aynı anda daha çok insanı öldürebilmek için.
Ben iyiyim.
37 insan öldü. Onlarcası da hastahanede.

2003 yılında da çalıştığım binaya bombalı araçla saldırı olmuştu. O zaman da bir şey olmamıştı eh, şimdi yazdığıma göre.

Bir zaman aralığı belirlemeli diyorum. Mesela, şu kadar süre buraya yazmazsam bilin ki artık iyi değilim. İyilik meselesi de değil, bir şey değilim artık, yani yokum kısaca. Nasıl mı yok, yok işte, bildiğin yok.  Düşüncem bu meseleyi, yani süreyi. Netleşince yazarım buraya. Bize ne de diyebilirsiniz tabii, olsun ben düşüncem.

Bir şey daha geldi aklıma o gün de düşünüp anlamadığım; şu aşağıda gördüğünüz resim binanın önü, -valla dışarı çıkınca bana bu kadar kötü görünmemişti, ben öne değil binanın arkasına doğru koşmuştum gerçi-,  neyse konuyu dağıtmayalım. Dediler ki o zaman haberlerde; binanın önünde yirmi dört araç yanmış. On bir kişi  ölmüş.
Ölenlerin üçü içeriden onu biliyorum, ya geriye kalan sekiz kişi, onlar nereden. Yanan yirmi dört araçtan mı, ışıklarda bekleyen yayalardan mı, caddede o an bulunan insanlardan mı.
Öyle işte.



08 Aralık 2015

Öyleyse, öleceğiz elbet...

buyulugerceklik.com
Ortaokul ikinci ya da üçüncü sınıfta Orman Haftası sebebi ile ilçede düzenlenen okullar arası şiir yarışmasında üçüncü olmuştum. Hafta sonu ödül töreni vardı, kazanmam değil de ödül konusunda çok heyecanlıydım. Ne olduğundan ziyade ne olabileceğini merak ediyordum. O merak bana çok haz veriyordu. Büyünce de değişmedim. Bir şeylerin "kendisini" merak ederim, niteliği, faydası, ne olup-olmadığı çok önemli değildir. Nasıl desem; mesela sınavlarda soruları merak ederim. Kolay mı zor mu nasıl cevaplayabileceğim, diye değil, sadece o sınavda sormak için hangi soruyu seçecekler onu merak ederim. Bana bir hediye alınsa, sever miyim, kullanır mıyım, sevmez miyim diye değil de, neyi seçmişler onca seçenek arasından, onu merak ederim. Düşünmem de, şu olsa bu olsa diye, tahmin edemiyor-etmiyor oluşum güzel kısmıdır zaten. Üzülmem onu mu-bunu mu almışlar diye kesinlikle, fakat çok heyecanlanırım.
Ödül de böyle bir şeydi işte. Hani şeker verseler üzüleceğimden değil, hediye diye ne bulmuşlar o işte. Zaten şiiri Fethiye yerel ilçe gazetesinde basmışlardı, ona bakıp bakıp seviniyordum çoktan. Orman Haftası etkinlikleri kapsamında kazananların isimleri ve okulları ile. Resmimiz yoktu.
Hafta sonu ödül törenine tek başıma gittim. Acaba ne verecekler, demiştim evde, babam; ne olacak, kalem verirler öğrenciye, demişti. Kızmış, üzülmüştüm içten içe. Niye söylüyordu ki şimdi?! Kalem değildir canım, o yaşta öğrenciye en azından değişik bir oyuncak ya da hiç olmazsa defter-kitap verirler herhalde diye diye gittim, şiirimi okudum geldim. Kalem verdiler, dolma kalem ama. Şimdi elimde hiç bir şey yok. Ne şiir, -iki kıta bir şiirdi, ağaçların tek tek yalnız, orman olunca kalabalık, çok ve mutlu olduklarına dair bir şeyler, çok az hatırlıyorum,- ne gazete sayfası, ne de kalem.
O gün bugün kitap ve defterleri daha çok, kalemleri daha az severim. Ama en çok ağaçları ve ormanları severim.

Yukarıdaki bahçe apartmanın. Kimse çıkıp oturmuyor, çocuklar bile koşmuyor. Sanırım yasak da. Otursam kalk derler mi ondan da emin değilim, fakat görevli çok uğraşıyor, gülleri budamak, çimleri biçmek, otları yolmak için, sanırım derler. Biz de genelde kenarından dolaşıp, uzaktan fotoğrafını çekiyoruz böyle.

Dün, Suriye'de bir hastaneyi bombaladılar. Bir adam üstü örtülü bir vücudun başında dizlerini dövüyordu. Bir başkası kucağında bir çocuk koşuyordu. Bir kadın iki adamın kolunda baygın yürüyordu. İki adam ağlayarak kameranın önünden koşuyordu. Birleşmiş Milletler temsilcilerinden biri şöyle diyordu: Son kırk saatte her yirmi beş dakikada bir Suriyeli ölmüştür. Her otuz dakika da bir Suriyeli yaralanmıştır. (CNN Intl. haber kanalı)
Birden bu kahra bir çözüm buldum; hepimiz dünyaya ölmek için geliyoruz. Doğan herkesin yaşadığını düşünsenize, dünya bunu kaldırır mı, dünya buna yeter mi, hayır. Öyleyse, öleceğiz elbet... 

14 Kasım 2015

Öldürmek; 1'den 2996'ya

Bu sabah hava güneşliydi. Güzel, açık; sonbahardan çalan kışa nazlanan cinsinden. Yola çıkacağım düşüncesiyle 06.30 gibi erken bir vakitte kalkmıştım. Bolu'da bir hafta sonu kaçamağımız olacaktı kadın kadına, birinin çocuğu kolunu kırmış okulda, gidemedik. Kahvaltıyı hazırladım, bilgisayardan televizyonu açtım. NTV kanalında "Paris'te saldırı, 150 ölü", yazıyordu. Saniyeler içinde, "eski haber, olamaz, savaş mı", kavramları pek çok kelime ile geçti aklımdan. İnanılır gibi değildi, ama gerçekti...

2015, 07 Ocak'ta 21 kişi aynı şehirde Muhammed peygamberin resmini çizdikleri gerekçesi ile islâm dinini savunan bir örgütçe öldürülmüştü. Bugün, yeni bir gerekçe sunulmaksızın yine benzer dini duygularla bir restorantta yemek yiyen, tiyatro salonunda oyun izleyen silahsız ve savunmasız insanlar öldürüldü. Şimdilik bilanço 127 ölü ve 100'den fazla ağır yaralı imiş. İki gün önce Lübnan'da 41 kişi yine islamcı dini bir grup tarafından öldürüldü. Benzer örgüt 10 Ekim 2015 günü Ankara'da 100'den fazla kişinin ölümüne, bir o kadarının yaralanmasına sebep oldu. Oysa 1977, İstanbul 1 Mayıs katliamındaki 37 kişinin ölümü daha düne kadar en yüksek katliam rakamıydı bizim etrafımızda. Dünya Ticaret Merkezine 1993 yılında bombalı bir kamyon saldırısı düzenlenmiş, 9 kişi ölmüş, Amerikan devleti bunu "büyük saldırı olarak" nitelendirmiş. Çok değil 8 yıl sonra aynı binalara benzer dini örgütlerin düzenlediği bombalı uçak saldırıları ile 2996 kişinin ölümüne, 6000'den fazla kişinin yaralanmasına sebep olundu. Son yüzyılın en yüksek sayıdaki ölümlü terör saldırısı oldu bu. Buna en yakın rakam, 2007 Irak'ta yezidi toplumuna karşı yapılan, 796 kişinin öldüğü bombalı saldırıdır. Sebep hep aynıdır: Cihad... 2003 yılında da İstanbul'da aynı örgüt yine dini duygularının hasar gördüğü/görüyor olduğu iddiası ile bir bankaya, İngiliz konsolosluğuna ve bir başka inanç evine bombalı saldırı düzenleyerek -ben de o binalardan birinin içindeydim- 59 kişinin ölümüne, 750'den fazla kişinin yaralanmasına sebep oldu. 2004 Madrid tren saldırısında 191 kişi, 2005 Londra metro saldırısında 56 kişi yaşamını yitirdi. Son yüzyılda yapılan terör saldırılarında en az 1 (2015-Fransa), en fazla 2996 (2001 Amerika) kişi öldü. Saldırıların %95'i islami cihad gerekçesi ile yapılmıştır. -kaynak . Savunmasız, silahsız, gündelik hayatını yaşayan binlerce insan, kendi inancını kabul ettirmek ve yaymak hakkı güdülerek öldürülmüştür. Oysa inanmak, inanmaktır. Kişinin kendisi ile inandığı şey arasında çok basit, sebepsiz ve gerekçesiz bir ilişkidir inanmak.

Silahlar aynı anda daha çok kişi mi öldürür oldu yoksa nefret giderek yoğunlaşan bir duygu mu bilmiyorum. Ya da, biz de diğer çağlardaki insanlar gibi kendi çağındaki nefret suçlarına şaşkınlıkla bakan, kendi çağının nefretini en çok sanan birilerinden miyiz sadece? Ne olacakta, ne zaman diğer insanlar öldürenlere anlamlı, net, kesin, kararlı ve insanlığın iyi tarafına yakışır bir şekilde yeter diyecek bir gün. Sanırım, hiçbir zaman. Ölenle yaşayan şimdi ki gibi hep birbirinden ayrık olacak. Ölen ölmüş, ölmemiş yaşıyor olacak... Ölmemişlerin elele tutuşup gel vur beni ey katil diye bağırdığını hayal ediyorum yeryüzünde. Korkmayan insanlardan, diğerleri için savaşan insanlardan korkan katiller hayal ettiğim gibi. Oysa insan da gerçek insanlık da... Nefret, insanın ilk hissettiği andan beri hiç değişmedi. İnsanın güç, erk ve iktidar sahipliği peşinde koşması, kendinden olmayanı kendine ait dahi olmayan bir dünyada istememe hadsizliği,şımarıklığı, kibri hiç değişmedi, değişmeyecek. Bu dünya öyle görünüyor ki bir tek hayvanlara ve bitkilere layık. Bizden önce geldiler, bizden sonra gidecekler, orası açık.

Yalandan ve havada uçan kelimelerle ve yazamadığım hislerle bizden yana hiç bir umudumun kalmadığını anlatmaya çalışıyorum, hala bir umudum olduğunu için için saklayarak...  

buyulugerceklik.com
07 Ocak Paris saldırısı sonrası Paris. *korkmuyoruz demişlerdi.
Yine diyebilmeleri umuduyla...