26 Aralık 2017

Okul Yollarında

Biri, "evde kalırsam", diğeri, "okula gidersem", olarak adlandırabileceğimiz iki temel rutinim var son günlerde. Okulun dedikodusunu yapmak üzere toplandığımıza göre onu anlatarak başlayayım. Sabahları, hayatım boyunca sevmediğim şeyi yapmakla başlıyorum. Sabah uyan ve 08:10 servisini yakala. İş hayatımın yorgun, bezgin ve uykusuz, yine de rafiği en fazla sevdiğim sabahlarıydı... Şimdi de itiraf etmeliyim ki elimde bilgisayar ya da onca kitap okula rahat ve hızlı gitmenin en iyi yolu üniversitenin semt servisini yakalamak. Ben de öyle yapıyorum. Maddi olarak daha pahalı olsa da, üç vasıta ve daha uzun saatte varmaya yeğliyorum tabii. İşte, okula varınca ya kahvaltı ve kütüphane ya da direkt kütüphane. 13.30-14:00 arası yemek ve çay molası. 16:00'ya kadar tekrar çalış ve 16:15 servisiyle geri dön.

Okula gittiğim günler daha yoğun ve yorucu geçiyor. Bir kaç hafta bu süreci takip edince, okyanusta soyu tükenmek üzere olan canlı türü gibi hissediyorum kendimi. Sanki balıklar, mercanlar, yosunlar, deniz atları , suyun hücreleri ve bir de ben. Okuldaki siparişlerimi saymazsak bazen günlerce kolay gelsin ve teşekkür ederim dışında yüzyüze kimseyle konuşmuyorum. Yemek yerken diğer öğrencilerin konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Bazen şaşırıyorum bazen gülüyorum ama dediğim gibi, ya suyun içinden ya da ağaç dalında bir kuş gibi seyrediyorum. Ömrü kalabalık ofislerde onlarca kişiye sürekli bir şeyler anlatarak, söylenerek, aynı anda telefona, yanındakine ve önündekine yetişerek geçmiş biri olarak hâlâ dinleniyorum sanki böyle böyle. Ne yorulmuşum arkadaş! İnsan üstü bir zahmetle çalıştığımı şimdi dışarıdan baktıkça anlıyorum. İlk başladığım bir zaman Teşvikiye Camii'nin yanındaki şubede çalışıyordum. Yirmi yaşıma henüz basmıştım. Güneş doğmuştu biz çalışırken. Elimde poğaça Teşvikiye Caddesi'nin aydınlanmasını izliyordum. Trajikomik bir güzelliği vardı sokağın.

silme öncesi masa
Okula geri dönersek, efendim, her zaman böyle naif dolanmıyorum kütüphane, yemekhane ve kırtasiye arasında. Kimi zaman sinirleniyorum öğrenci arkadaşlarıma. Neden diyorum, neden silgi artıklarınızı kütüphane masalarının üzerinde bırakıyorsunuz ve ben her seferinde silmek durumunda kalıyorum. Geçen karşıma biri oturdu, masa leş gibi, kalem izleri, silgi artıkları ve bir kaç kağıt parçası önünde. Bekledim gülümseyerek, ne yapacak diye de merakla. Öylece oturdu, defterini kitabını masaya koydu, yanındaki kızın yüzüne eğilerek konuşmaya başladı. Eh, ya ben çok titizim ki, temizlik konusunda değilimdir aslenn, ya da aramızdaki tek farkla, yaşla ilgisi var bu rahatlığının. Ama yemek masaları; onlar kütüphaneden beter. Yemek sonrası görevliler temizliyor diye ağız silinen peçeteler, ekmek poşeti, soyulmuş mandalina ve bilimum kaplar arkalarında. Hadi artıklarını bırakıyorlar da şuna ne demeli: Onlarca defter kitap varken önünüzde neden masalara yazıyorsunuz? Sen yaz, o yaz, ben yazayım sonra yüzü görünmeyen estetik yoksunu masalar kalsın geriye. Bu mu, bu mu okuyup "adam" olmak istediğiniz mekan. Çok sinirleniyorum çok...

silme sonrası çalışmaca.
Geçen bir kadınlar grubu geldi. "Şu tarafa kayar mısınız"? dedi. Belli ki yanyana ders çalışacaklar. "Kayamam çünkü ben burayı kolonyalı mendille temizledim."
dedim. "Doğrudur" , dedi geçti ne söyleyeceğini bilemez halde. Eh, bana baktıklarında büyük ihtimal doktora yapan bir hoca falan sandıkları için çok da bir şey demiyorlar, ben de çaktırmıyorum doğrusu. Çok mu gıcık görünüyorum? Siz o tuvaletler pisliğine dayandığıma şükredin bence. Rektöre ilk fırsatta haykırasım var; "Bir de doktor olacaksınız, önce halk sağlığı için okulun tuvalet hijyeni sorununu çözün!"  Diğer yandan gülmüyorum da değil çoğu sevimliliklerine. Geçen gün çocuğun biri diğerine diyor; "kızlar sıkıntı abi ya, ne desen mutsuzlar, bu sene hiç uğraşmak istemiyorum." Dün de serviste biri çok akıllıca bir laf etti. Efendim bir erkek buna çıkma teklifi etmiş o reddetmiş. Arkadaşına anlatıyor hemen arkamda. "Ben öyle, çok burnu havada gibi terslemeyi sevmiyorum, güzelce söyledim", dedi. Sonra çocuk, "arkadaş kalalım madem", demiş. Bizimki diyor arkadaşına, "Yok, arkadaş da kalmayalım dedim. Çocuk bozuldu, sinirlendi. Çok anlamsız değil mi sence de, az önce benden hoşlandığını söylüyordu şimdi arkadaş kalalım diyor. Hangi duygusuna inanayım ben onun?" 

Her sene yapılan hoş bir uygulamaları var. Kütüphanenin camlı duvarına isteyenler kağıtlara dileklerini yazıp yapıştırıyor. Bütün o cam renkli kağıtlarla doluyor sene sonuna doğru. Geçen yıl tam çekecekken şarjım bitmişti, bu sene başını yakaladım. Aşk ve para çağlar boyu değişmeyen dileklerimiz olacak görünüyor... Kimsenin hayaline gülünmez tabii ama okuyunca çok yaratıcı ve hoş bulduğum dilekler oluyor. Şimdilik bunları yazayım size, belki güncellerim ilerde:
- Hayırlı eş olarak Canan olsun. Canan benim olsun. Ben onun olayım.
- Yeni yılda kızımla birlikte sağlıklı, huzurlu uzun ömürler diliyorum.
- Bu yılın bana getirdiği en güzel şeysin.
-Yeni yıldan aldıklarını geri vermesini istiyorum. Mutluluk ve biraz da para fena olmaz.
- Ailem, kocam, Seduşum ve yeğenim Zülal ve Uğur'la sağlıklı çok mutlu bir yıl olsun. İçimiz sevgiyle dolsun.
- Bu yeni yıl çok güzel geçti. Yaşasın 2018.
- Erolsuz, paralı ve mutlu bir yıl diliyorum.
Ben yazmadım. Belki yazarım. Bu sene de öyle deneyebiliriz, neden olmasın... 

23 Aralık 2017

Ağıt

Bugün yılın ilk karı yağdı. Henüz beyaza kesmese de doğa,  an meselesi gibi duruyor. Mehtap'ın kızı Hazal geldi Ankara'ya. Onu göreceğim için heyacanlıyım. İlk defa, bir çocuğun anne babasından taşıdığı parçanın nasıl bir önemi ve anlamı olduğunu farkediyorum. Bir çocuğun başka ne anlama gelebileceğini... Annesi gibi Hazal, aynı samimiyet, aynı sıcaklık onda da... Mehtap'ın ölümünü düşündükçe ıskaladığımı, pek çok tehlikeyi hesapladığımı ve bir çoğuna hazırlandığımı ama buna hazırlanmadığım gibi bir duyguya kapılıyorum... Mehtap hiç aklıma gelmemişti...  O evinde ve yaşamında duruyordu işte, yaşıyordu. Buradan geçse yolumun üstü deyip uğruyordu mesela. En son yazın uğramıştı yine öyle. Ve uzun zamandır ilk defa bana "Yanıma otursana, özledim seni," demişti. Ne ayıp, insan arkadaşına şaşırır mı, bir an şaşırmıştım ben de. Hani, bir sürü kalabalıktı çünkü, yeğenlerin, kocan, kızın, kardeşin varken bana bakıp, özledim demen... O hep gelirdi, uğrardı, arardık, arada yoklardık. Ölmesi için hiç bir sebep yokken niye ölsündü ki...

Ne zaman ağaçları seyretsem gülen gözlerin yaprakların arasından bakıyor. "Erken gitmenin mutlaka bir sebebi olmalı", diyorum? Cevap vermiyorsun. Bak, bugün ilk defa kar yağıyor, sen çok seversin, ağaçların yapraklarına kar taneleri düşüyor. Kızın Ankara'ya geldi.

25 Kasım 2017

Halet-i Ruhiyem

Dün, gece yarısını epeyce geçmişti uyuduğumda. Sabahları erken kalkmaya alışmış olmama rağmen haliyle zorlandım, ama kalktım. Biraz daha aceleyle bir şeyler atıştırdım ve metroya binmek üzere evden çıktım. Biniş kartımın öğrenci vizesini onaylatmam gerekiyordu ama  makinelerin üzerine kargacık bir el yazısıyla "visa geçersiz" yazan bir kağıt iliştirilmişti. Panikle bilet gişesindeki memura koşturdum, "Öğrenci vizemi sizden yaptırabilir miyim? Makinelerin hepsinde vize geçersiz yazıyor", dedim. "Hayır, ancak Kızılay'dan hanfendi", dedi şaşırarak. "E, ama olur mu öyle şey, neden makinelerden yaptıramıyorum ayrıca", diyerek sesimi yükselltim. O, neden bağırdığımı sorguladı ben, "delikli camdan duyurmak için yoksa çok sakinim" dedim, o sırada başka biri önüme geçip kartını doldurmaya çalıştı, ona da "sırayı görmüyor musunuz", diyerek çıkıştım. Köşedeki makinenin üzerinde de o kağıtlardan olmasına rağmen, denemekten zarar gelmez fikriyle vize işlemine başladım ve bitirdiğimde anladım... Sanırım çantamı kontrol eden güvenlik memuru da anlamıştı ki bana gülümsedi.

Metrodan çıktım. Hava oldukça soğuktu. İnce giyinmeme sinirlenirken yürümekten vazgeçerek taksiye atladım. Taksi şoförünün beni kazıkladığını biliyordum lakin tartışacak vaktim kalmamıştı. Okul kapısından daldım, çantamdaki kitaba laf etmez umarım dileğiyle üstümü arayan kadına gülümsedim ve sınıfıma doğru fırladım. Sınıf görevlisi "ama on iki numara dolu, on sekiz olmasın", dedikten sonra biraz daha baktı kağıda. "A, bu yarın, koşun koşun idareden cumartesinin kağıdını alın, yanlış giriş kağıdını getirmişsiniz", dedi. Kağıda baktım, sınıftan çıktım. Görevli, yavaş davrandığımı görünce herhalde, arkamdan geldi. "İdareden alabilirsiniz veriyorlar onlar", dedi. Ne iyi insanlar var! "Yok, benim toplam üç dersim var zaten", dedim ve gülümseyerek merdivenleri bulmaya çalıştım.

Taksiyle geldiğim yolu yürüyerek geri döndüm. Oldukça yakındı. Yol boyu hem ağlamak hem gülmek istediğim için yüzüm muhtemelen az önce botoks yaptırmış gibi görünüyordu. İşte, diyordum, hemen bütün sınavlarda olması gerekenden daha az sonuç almamın nedeni bu: bu kör-bakışlılığım...

Sınav giriş ekranını ilk gördüğümde az biraz söylenmiştim; zaten üç dersim var, ne olurdu aynı gün olsaydı, diyerek. Dün gündüz sınav yerlerine bakmış, adresleri not etmiştim. Akşam gidip belgenin çıktısını almış, şöyle bir bakmış ve gece çantama koyarken bir kez daha bakmıştım. Saymazsak beş altı kez bakmşımdır. Murphy yasalarını taradım geçerli bir kural bulamadım. Bir kaç basit ya da derin sebepler olabilirdi durumu açıklayan: Son bir kaç haftadır sürekli aynı konuda İngilizce makale okumam olabilirdi sebep, zaman algımın zayıflaması olabilirdi, ezbere bakmak, korktuğumun başıma geldiğini sanmak, varsaymak ve en güzeli de, bu sınav mınav işlerini artık bırakmama bir işaret olabilirdi...

Eve yürürken sabah içemediğim çayımı ve yanında yiyeceğim petibörlerimi hayal ettim. Bu ülke toprakları üzerinde yapılan, şükredilecek iyi bir şeyler kaldıysa onlardan biri kesinlikle Eti'nin çifte kavrulmuş petibörleridir. Son günlerdeki en güzel hayalimi gerçekleştirdiğin için teşekkürler Eti.

22 Kasım 2017

Anılar, fotoğraflar ve hiç bir şey

Burada, yani bu platformda hiç fotoğrafımı yayınlamadım. Bu ilktir. Yaşlı bir bilge; "güneşin altında olan her şeyin bir zamanı vardır", demiş.
Bilgeler neden yaşlı olur dersiniz; çünkü bilginin yaşla ilgisi vardır fakat bu, yaş-almak demek değildir. Yaşlanmak için 'yaşamak' gerekir. Biz Mehtap'la çok şeyler yaşamıştık. Özellikle de hayatımızın ilklerini.

Dün gece Mehtap'ın kızı gönderdi fotoğrafı cep telefonuma. Hayal meyal hatırlıyorum birbirimize vesikalık fotoğraflarımızı verdiğimizi. O zamanlar yaygın bir davranıştı sanırım. Neden? Cüzdanda taşıması kolaydı ve insanlar şimdiki gibi dakikada bilmem kaç fotoğraf çektirmiyordu. Kimi cüzdanında taşırdı sevgilisini, çocuğunu, annesini, arkadaşını, kimi evdeki aynanın kenarına sıkıştırırdı. Mehtap da beni bir yerlerde saklamış demek...
***
Geçtiğimiz hafta hiç bir şey yapmadım. Gerçekten hiç bir şey. Arada camdan baktım, ağaçları, bahçede açan gülü ve henüz yeşil çimenlerdeki turuncu yaprakları seyrettim. Akıl sağlığımı önemsemedim. Bol dizi ve düşünmemi gerektirmeyecek filmler izledim. Vücud sağlığım için gün aşırı yürüdüm, aç durulmadığından alış veriş yapıp yemek yaptım. Her gece, tezime sabah devam etmek üzere uyudum ama sabahları ve gündüzleri ders çalışmadım. Cuma günü bu kendime eziyetimden pes ettim ve haftayı hiç bir şey yapmama haftası ilan ederek rahatladım. Hiç bir şey yapmadığım için başıma bir şey gelecek diye çok korktum bazı anlar. Sahiden. Şükrettim bu lükse sık sık bu nedenle. Olurda Tanrı beni görür, alır elimden diye korktum...  Bir şey yapma gereği olmadan yaşayabilme lüksü kadar özel bir şey olmasa gerek... Ondan önceki hafta hastaydım. Ondan önceki hafta da arkadaşım öldü.
***
Yaşlı insanların neden hayattan görece daha az keyif aldığını düşündüm son haftalarda. Oysa yaşamak yaşamaktı, olasılıktı ve henüz hala tüm olasıklıklar devam etmekteydi, azalmış olsa dahi. O zaman neden korunamıyordu umut, ki günlerin hesabı yapılamazken. İşte sanırım, aklımızı dolduran anıların figürlerinin azalması yaşamanın ve keyif almanın anlamını azaltıyor. Paylaşamadıklarımızın ağırlığı kalbimize yük oluyor. M.Mungan'ın en sevdiğim tiradlarından biri geliyor aklıma: Dokuzuncu Lanet. "Soyunun ugradığı bütün felaketlere yas tutacak kadar uzun olsun ömrün... o kadar uzun yaşa ki, o kadar!" Ne korkunç bir beddua!
***
Yurttan kaçışlarımız geliyor aklıma. Bütün fikirler senden çıkardı ben uygulardım. Neymiş efendim; o kadar saf bakıyormuşum ki idarenin benden şüphelenmesi mümkün değilmiş. Bir kere idare saf-salaktı! Gece dokuzda açılıp-kapanan imza defteri için sekizde gider, şimdi uyumamız gerekiyor çünkü gece yarısı kalkacağız ve sabaha kadar ders çalışacağız, lütfen şimdi imza atalım, derdim ben. Sen arkada beklerdin. İmzayı atıp sekiz buçukta yurttan çıkardık. Bir kere demir parmaklıkların altından giren kızları görmüşsün de gece, deneyelim mi demiştin. Yok artık demiştim ben de. Matematik çalıştıran İranlı çocuğu hatırlıyor musun Sarıyerde; kari diyorum kari derdi de nasıl gülerdik. Nesi o kadar komikse... Hazan olsun adı, demiştim kızına hamileyken, çok hüzünlü, Hazal olsun bari, demiştin. Bari demene takılmıştım yıllar sonra bile. Kendi çocuğunun adı için beni kırmama telaşı olamazdı herhalde... Belki de J.P. Sartre haklıdır sözünde: "Anılar, kimsenin bizden alamayacağı tek mülkümüzdür."

12 Ekim 2017

Olacak İş Değildi...

Oldum olası komik bir çocuktu Serdar. "Kozanlı olmasam hiç bir şey olmayacak. Ulan, bir ilçenin yarısı polis olur mu? O gün okulun kapısındayım, uzattım kimliği: 'hıı, demek Kozan'lısın, geç bakalım şu tarafa', dedi biri yine. O gün Kozan'lıyız diye bir değişik dayak yedik. Hadi başka şehirleri anlıyorum da, Kozan ne yahu! Ertesi sabah Mehtap'lardayız tabi." Balkonda oturmuş yine gülüyorduk anlattıklarına. Songül uzattı kafasını, bir an sustuk. Ve hatırladık. Sonra bir an zamana geri döndük. Bir an içeriden çıkıp, gülüvericek gibi geldi bize, gelmedi ama. Ne çok gülerdi Serdar'a ve her şey eskisi gibiydi oysa. Ben, Serdar, İdris, Hanife, Leyla, Güler,  herkes bir anının ucundan tutuyordu. Herkes bir kelimeyle yakınlaşmaya, yakın durmaya çalışıyordu.  

İyi insanlar istedikleri zaman ölmeli... Madem dünya onların yüzü suyu hürmetine dönüyor, başka türlüsü reva olmamalı. 

Okulun ilk günüydü. Yavruağzı renkli saç örgüsü desenli bir kazak, beyaz paçaları kıvrık bir kot pantolon, mavi beyaz bir spor ayakkabısı vardı üzerinde. Çoraplarının turuncu desenleri bile gözlerimin önünde. Anıları silen zaman değil belki de; yıllar ve yıllar geçmiş gitmiş... Çeyrek asırdır o günkü gülüşünü unutmadım, demek ki ben ölene kadar da unutmam. "Sen hangi bölümsün?" Sen mi ben mi sormuştu bak bunu hatırlamıyorum, tipik ben işte biliyorsun. Aynı sıraya oturuşumuzu, o gün bana hesapsız kitapsız en samimi gülüşünle cafe corner 'da (Beşiktaş Kazan'ın solundaki yer, herhalde Garanti Bankası var yerinde şimdi, ne tuhaf.) ısmarladığın hamburgeri, vedalaşmamızı ve ertesi sabah tekrar okulda buluşmamızı hatırlıyorum ama. Niye, çünkü yemek var işin içinde. Yurttan kaçışlarımız, bir göz odalarda, bir uykuyla uyuyup, en komik sabahlara uyanışımız... Hangi kelimelerle, hangi sırayla, hangi zaman aralığında birleştireyim cümleleri bilemiyorum... Gülüşünün güzelliğinden, çevrene kattığın neşeden, herkesi, her şeyi toparlamandan mı? Kendi kardeşlerinin ablası, sırdaşı, yoldaşı, önderi, annesi ve babası oldun, yetmedi, kocanın bütün kardeşlerinin aynıları oldun... Ah, her güne bir şey kattın, çok az aldın belki... Hepsini konuşsak, hepsini ansak, hepsinden teşekkür etsek, yetişemeyiz sanki sana... Göğsümün ortasında bir taş, boğazımda bir yumru, dilimde ince bir sancı gibi kaldın. Aklımın almadığına dilim yetmiyor, anlatamıyorum nasıl bir arkadaşımdın sen... Güzeldin, güzel bir insandın... İyilik bıraktın arkanda, iyilikler... 

En büyük eserin; kızın. Nasıl sıcak sarılıyor bize şimdi bir görsen. Dün akşam o sarıldıkça ben şaşırdım. Yanağımı onda bırakmak geldi içimden. Sanki biz ona değil o bize omuz oluyor, güç oluyor, sanki kendi yüreğini büyütüyor, sendeki parçasıyla birleştiriyor, kocaman olup çarpıyor aramızda, çarpıyor ki ona dokundukça sana değiyoruz sanki... 

Çok güzel anılar, çok güzel bir insanlık bıraktın bize. Umuyorum istediğince bir ömür yaşadın, ama biliyorum istediğin adamla evlendin, sevdin, sevildin, istediğin insanlarla yaşadın, sıcacık, kendin gibi bir evlat yetiştirdin, gururunu yaşadın, yaşattın. Kapın herkese açıktı, kimse geri dönmedi, kimse aç uyumadı evinde, kimse aç çıkmadı. Çok "sağollar" aldın ama yetmedi. Sen bize yettin, biz sana yetemedik, yetişemedik. Kalbinin ışığı nurun olsun, gözlerinin sevinci huzurun. Mekanın cennet olsun. Adın burda yaşasın, Mehtap'cığım... 

09 Ekim 2017

Daha Az Önce Eylüldü

Bir kızılderili atasözüne göre uykusuz kaldığımız gecelerde başkalarının uykusunda uyanıkmışız.

Bu yazıya henüz Eylül bitmeden başlamıştım, daha ikinci cümlede Ekim ayı gelmiş. Zaman nasıl geçmiş! Daha da korkunç bir şey; geçen yıl Ekim başında yazdıklarıma baktım, bir arpa boyu yol olmamış alınan.

Eylül ayı zordur benim için; babam, anneannem, en yakın arkadaşlarımdan biri bu ayda öldü. Geçen gün gazetede bir trafik kazası haberi okuyorum; "22 Eylül'de olmuştu yeni itiraf ediyorum. Arkadaşım üstlenmişti, dayanamadım yazıyorum.", vesaire vesaire bir şeyler. Okudukça gözüm sürekli tarihte, başka bir şey vardı bu tarihte neydi yahu bir yandan, bir yandan "vay şimdi mi aklı başına gelmiş, vay şov yapıyor, vay yalana bak",  yorumlarına bakıyorum, nedir bu 22 Eylül'ün tanışıklığı diye düşünüyorum hala. Şimdi geldi aklıma; babamın öldüğü gün. Unutmuşum.

22.30'dan bu yana film mi izlesem uyusam mı düşünürken hiç birini yapmadım. Saat 00.23. Arada Kübik geldi, onu dinledim biraz. Hemen, "onca saat mi!" diye veryansın etmeyin yani.

Bu, "diye" kelimesini sık kullanıyorum, yerine bir şey bulamıyorum ve bundan hiç hoşlanmıorum. Ve bağlacını da. Bağlanmak benim hem iyileştiricim hem bu hayattaki dersimmiş. Vedik astrolojiye göre haritamı çıkardı bir arkadaşım, karmam öyle söylüyormuş.

Geçen gün yaşlıların çok fazla yorulmamasına rağmen neden daha uzun saatler uykuya ihtiyaç duyduklarını anladım: hayata katlanmak giderek zorlaşıyor ve uyumak atlatmanın en kolay yolu. En çok alışveriş yapılan kitle çocuklar, en az yaşlılar. Dünya döndükçe yaşam döngüsünün ucundakileri aşağı atmaya çalışıyor. Yetmiş seksen yaşından sonra satın alınan şeyler etrafın gözünde iki katına çıkıyor. İlk söylenen cümlelerdendir: "ne yapacaksın bu yaştan sonra?" "Sana ne beraber mi kullanıyoruz ömrü?", diyemez kimse. Alınanların faydasızlığına kendi de inanır çünkü. Oysa ömür başından sonunadır. Kimin hakkı var ki bir yerinde yavaşlatmaya...

Kübik uyudu galiba müziğin sesi azaldı. Kişi kendisi konudan konuya atlayarak yazarken, algılandığı gibi sular üstünde taştan taşa atlayarak uçmuyor. Duruyor, bekliyor, düşünüyor, anılar ve hikayeleri öğütüyor, inceliyor, eliyor. Birinin ucundan bir şey yakalayıp yazıyor. Okuyucu aradaki durakları bilmediği için bu tür yazıları okumak iç karartıcı ve sıkıcı olabiliyor, biliyorum.

Ne kadar yazsam olmuyor gecelerinde yazmamak en iyisidir. Gecelerinde deyince aklıma "Kadın Kokusu" filmi geldi tuhaf. Al Pacino müthiş bir adam. Biraz daha uyanık kalayım...

27 Mayıs 2017

Teşekkür

Beş buçuk otobüsünü yakalamak üzere ofisten beş buçuğa beş kala çıktım. Yakalayabilirdim; şehir içinde o kadar hızlı araba kullanmasa herkes. Otobüs yolun karşısındaydı ve ben sadece geçemiyordum. El salladım, söylendim, yola atlamaya çalıştım ama nafile. Göz göre göre gözümün önünde gitti. Bir sonraki otuz dakika sonraydı ve bugün hiç yürümek istemiyordum. Yoksa on beş-yirmi dakikalık bir mesafeydi. Ve yağmur yağıyordu. Nedir dedim, acaba bu gözümün önünden kayan anın bana kazandırdığı nedir ey hayat, gösterirsin umarım. Aynen böyle dedim.

Yürümeye başladım. Yağmur, oksijen ve serin hava hoşuma gitti. Ta ki bu gülleri görene kadar. 

















Bu güllere, bahçeye, güllerin ağaca tırmanmasına, parmaklıkları aşmasına, kırmızılarının iç gıcıklayışına ve kokularına değil hoşuma gitmek bayılmıştım. Demek göreceğim bir güzellik varmış, diyerek gülümsedim. Yetiştirenlere ve dikenlere teşekkür ettim. Biraz seyrettim, mutlu oldum ve yürümeye devam ettim. 

Durağa geldiğimde uzun bir kuyruk vardı. Kokunun etkisi geçmeye başlamıştı anlaşılan, çünkü yine de sitemkârdım otobüsü kaçırıp kuyruğun en arkasında olmak zorunda kaldığıma. Durakta bir kadın ağlıyordu, hafif titriyordu. Etrafında bir kaç başka kadın ilgileniyordu. Ben de kalabalık yaratmamak adına yürümeye devam ettim. Aklım neredeydi bilmiyorum bir kaç dakika sonra duydum ve hatta gördüm olanları: "Aa ne hale gelmiş baksana şuna. Hem de Audi. Şu şoför galiba. Çocuk daha yahu. İyi de bu araba oraya nasıl dönmüş. Şöyle vurmuş olamaz. O yandan vursa burnu Kızılay'a bakardı. Çocuk korkmuş çok, titriyor baksana. İyi de bir araba daha olmalı, bu trafikte hızlı da olamaz. Neyse ki ölen yok galiba. Şükür. Yine de ambulans geldi? Baksana hala titriyor çocuk, ondan herhalde." Önümde, durağın biraz ilerisinde bir araba, önü parça arkası paramparça kendini refüje dayamış yolun ortasındaydı. Biz kuyruğun arkasındakiler olayı anlamaya çalışıyorduk henüz. Öyle mi böyle mi derken otobüs geldi. Binerken, daha aşağıda iki araba daha vardı. Biri durağa girmiş, diğer az ilerde. Birinin arkası parçalanmış, diğerinin yanı. Otobüse doğru ayağımı atarken, az önce ağlayan kadın yanındakine anlatıyordu: "Elim ayağım boşaldı. Araba durağa girdi çarpmanın etkisiyle. Nasıl, nereye kaçtığımı anlayamadım. İşte o arkadaki çarpınca bu hızını alamadı, bu beyaza da çarptı hatta." Otobüs ilerlerken hâlâ arabalara bakakalmıştım.

Haklısın, bir teşekkür borçluyum hayat. Ediyorum... 

11 Mayıs 2017

Yakarış

hsk-raporu-eski-savci-sisman-haber-almasina-ragmen-miti-suclamak-icin-reyhanli-saldirisina-goz-yumdu

Ben dahil hatırlayanımız kalmadığı üzere; 11 Mayıs 2013'te Hatay-Reyhanlı bombalı saldırısında beşi çocuk elli iki kişi yaşamını yitirmişti. Yüz elli beş kişi de yaralanmıştı. Bugün yıl dönümü sebebiyle de yapılan açıklamalara göre,  savcı saldırıdan haber almışmış da, birilerini suçlu çıkarmak, kızdırmak, vs. vs. vs. adına söylememişmiş, bildirmemişmiş, önlem aldırmamışmış...
"İnsanın" dibinin dibi yok, kimileri ne kadar yukarı haykırırsa haykırsın!