28 Şubat 2013

Hepsi O Kadar...

Hepsi O Kadar

Gidilir gelinir.
Belki sağsalim dönülür, hepsi o kadar.
Günler geceler çabuk geçer.
Çabuk geçmez şaşkın bir çocuğun hüznü
Vapurlar, arabalar, karlar çabuk geçer.
Ayrılık da özlem de herşey...
Herşey çabuk geçer
Ve birden gün ağarır.
Hepsi o kadar.
Gidilir herhalde gelinir.
Bütün gün denize bakmak kadar.
Belki ayvalar çürür.
Birşeyler kurur, atılır.
Nedir ki uzakta olmak
Ardahan´da boş duran bir ev
Hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu
Unutulur, kalır. Hepsi o kadar.
O kadar anlayabilmek
O kadar acemi
O kadar toy
O kadar ilk
O kadar yeni
Ey uğursuz yolculuklar
Ey yıldızsız samanyolu
Bir daha hiç olmayacaksınız.
Çünkü yarım ve yaralı kalan
Bir akşam, yemin etmiyorum ama
En az günlerce, günlerce kanar.
Gidilir, gelinse de gidildiği gibi değildir.
Hepsi o kadar. 


Süreyya Berfe

25 Şubat 2013

Yeni Dünya 20: San Francisco; Bir İstanbul Değil

Şöyle diyorsunuz gidince; İstanbul'a benziyor. Ama ne yalan söyleyeyim, bir İstanbul değil. Evet, Pasifik Okyanusu'nun mavisine rağmen, neredeyse her tarafı suyla çevrili bir yarım ada olmasına, o modernliğe, o düzenliliğe, o yeşilliğe rağmen İstanbul'un güzelliği yoktu. Fakat golden gate köprüsü, balıkçılarla dolu limanı, yokuş yukarı sokakları, dik yokuşları tıngır mıngır çıkan tramvayları ile elbet güzel bir kent San Francisco.
Gecenin bir yarısı vardık şehre. Gezmek için iki tam günümüz vardı. Maalesef ikinci gün çok yağmur yağdı. Aralık ayının sonunda normal olsa da biz yumuşak California iklimine bozulduk biraz.
Sonra, ne diyeyim gezdik işte. Nedense çok bir şey yokmuş gibi şehre dair anlatacağım. Resimler derseniz çok çekememişim. Şehir merkezini dolaştık, koca koca binalar. geniş caddeler, güzel kafeler filan... Yok yok bu kadar değil tabii, bir kere dünyanın en uzun ağaçları burada. Muir Ormanları, Sekoya denilen bölgeye özgü bir ağaç türü ile kaplı ve dünyanın en uzun ağaçları kabul ediliyor. Redwood milli parkı olarak da geçen bu bölge de, en uzun ve en yaşlı ağaçlar bulunuyor. 115 metre olarak ölçülmüş en uzunu. İstanbul Boğaz köprüsünün iki katı yüksekliğinde yani. Şimdi anladınız değil mi, ne kadar uzun!
Benim gibi ağaç sever için harika bir yerdi, fakat Andressa çok çok eğlendi diyemiyorum.  O şehir kızıdır. Çok fazla güzel resim aladıma tabii telefonla. Ancak aşağıdaki gibi işte...

buyulugerceklik.com

Ormana gelmek için golden gate köprüsünden geçmeniz gerekiyor. O da güzeldi. Buradan bakınca İstanbul diye kandırabileceğiniz bir manzara değil mi?

buyulugerceklik.com

Bu da arkadaşımızın ailesinin bizim için yeni yıl yemeği sofrası. İlgili, sıcak, harika misafirperver insanlardı. Bir yıl kadar sonra annesi damar tıkanıklığı rahatsızlığı geçirdi, şimdi şimdi iyi ama bir süre sol tarafı tutmadı, çok üzüldük...
Daha iyi olacak inşallah.

buyulugerceklik.com

Şehir merkezinin sokaklarından biri.

buyulugerceklik.com

Gördüğünüz gibi Çinliler her yerde... San Francisco' da ünlü bir Çin mahallesi de var, fakat biz bizim Çinlilerden yeterince kültür edindiğimiz için gitmedik. Fakat siz gidin, her bir gezi sitesi tavsiye ediyor orayı, ilginçmiş..

buyulugerceklik.com

Eh, tabi San Francisco deyince Alcatzar adası ve adını aldığı hapishanesinden bahsetmemek olur mu, olmaz.  İşte aşağıda gördüğünüz ada üzerine kurulu bir hapishane. Her yerde biblolaları, mahkum kıyafet tişörtleri var, tarihini çok bilmiyorum. Ünlü ganster Al Capone'da burada kalmış filan, ne önemi varsa... Çokça filme konu olduğunu, Steve Macquin'in hatta ünlü Kelebek filminin de oradan hikayeleştirildiğini hatırlıyorum, yanılıyor da olabilirim. Eskiden ne kadar kötüydü, neydi bilmiyorum,botlarla turistik turlar düzenleniyor, biz gitmedik.
Diyorum ya, bize orada bulunmak, sokaklarında gezmek, birbirimizle sohbet etmek yetiyordu.
Bir Akdeniz lokantasına gittik. Kebap yedik çok kötüydü. Bir İrlanda barına girdik, gürültülü, koyu sohbetler vardı her köşede. İki bey yanımıza gelip size katılabilir miyiz dedi, hayır biz böyle iyiyiz dedik, gülümseyip gittiler. Biz de biraz daha takılıp çıktık. Erkenden eve gidip sabah yola çıktık...

buyulugerceklik.com

Dönüşümüz hafif maceralı oldu. Sevgili arkadaşım çantasını evde unutmuş. Biz bunu, o iki üç saat ehliyetsiz ve pasaportsuz araba kullandıktan sonra fark ettik. Allahtan önce biz fark ettik. Mola için durduğumuzda. Yolun ondan sonra 4-5 saatini-bilmek, böyle kötü bir şey işte- ben kullandım. Biraz yorucu oldu ama oldu. Sonra çantayı kargo ile arkadaştan istedik, halloldu gitti...

2012, Aralık

Gülümse...



Gülümse Dünya ! Eğer hala gülümseyebiliyorsan... Yok, sen yine de vazgeçme ! İnsanoğlunun "Tanrılarına" inat, efendilerine inat; güce, paraya, kazanmaya, yalana, ihanate, ötekileşene, parlaklığına ve güzelliğine tapana inat, sen yine de gülümse... Dünyayı güzellik kurtarmayacak ama çirkinlikte yok etmeyecek. Dünya nasıl var olduysa öyle yok olacak. İnsan, O'nu yok edecek kadar güçlü olabildiğinde önce kendini yok edecek...

21 Şubat 2013

Yeni Dünya 19: Daha Pahalısı Yok

Beverly Hills'de bir sokak. 
Beverly Hills, Los Angeles yakınlarında küçük bir şehir. Yalnız paha da büyük, darada küçük olan cinsten. Hollywood tepesine ve caddesine yakın. Şimdilerde kalabalıktan bunalmış taşınıyorlarmış ama eskiden pek çok sinema yıldızının oturduğu bölgeymiş.

Öyle dolandık biz de sokaklarında. O ünlü holywood yazısı taa dağın tepesinde bir yer. Bizim orman müdürlüğünün dağlara yazdığı yazıların bir çeşidi işte, daha başka bir şey değil. Metal levhalardan harflerle şehrin güneyine bakar şekilde yerleştirilmiş. Çok iyi bir açı yakalayamadık biz, Mulholand dr. yolundan biraz daha iyi görünebiliyordu fakat o gün de hava kapalıydı.

Benim, Balkanlar ve Rusya hariç yurt dışında ilk dikkatimi çeken sokakların ne kadar tenha olduğudur. Merkezleri, popüler çarşı pazarları kastetmiyorum, oturum yerleri, yaşam alanları hep alışılmışın dışında tenha görünmüştür bana. Biz ya çok kalabalığız -gerçi İstanbul'da yaşadıktan sonra bu yanlış bir soru oluyor-, ya da çok dışarıda vakit geçiren bir milletiz demeden edemiyordum. Los Angeles'ın bu bölgesi de hepsinden sakin ve sessizdi. Sadece büyük, bahçeli, yüksek ağaçlı ve duvarlı evler. Temizliğine hayran kalmamak elde değildi. Düzenli kaldırımlar, her şey az önce yapılmış gibi gıcır gıcır lambalar, ışıklar. Bir sokak kafeler, restoranlar, bir sokak ünlü giyim markaları vesaire. Yanımızda ki arkadaşlardan biri orada daha önce yemek yediğini fiyatların makul olduğunu söyledi. Neredeyse dünyanın en pahalı yerinde hiç inandırıcı değildi ama bizi ikna etti. Üstünü sen ödersin dedik, girdik. Zincir lokantalardan biriydi, her yerde fiyatları aynı oluyormuş. Şaşırdık biz de ama öyleydi.


Taksileri renk renk. Her bölgenin kendine has taksisi ve rengi var diyebiliriz. Yani özel taksi şirketleri var. Kendilerine göre ünleri, güvenirlilikleri, araba çeşitlilikleri vesaire var. Maviler Beverly Hills'in taksileri işte.


O kadar değişik araba gördüm ki. Büyük jipler, yere neredeyse yapışık modeller. Çok anlamıyorum, çok da heveslisi değilimdir ama bunları görünce yine de bakıyordum. Yukarıdakinin resmini çekmeye çalışırken şoför fark etti ve trafik ışıkları  yanmasına rağmen çekmemi bekledi, gitmedi. Ben kafama bir şey yemediğime şükrediyordum halbuki. Buralarda resim çekmek sorun olabiliyor, e haklılar tabii. Hele de biz gibi özel mülkiyetler arasında dolaşıp insanların evlerinin arabalarının fotoğrafını çekmeye çalışıyorsak, suçlu bile olabilirdik. Fark eder etmez, hey ne yapıyorsunuz, beni çekmeyin, deyiveriyorlar.  Ayıp olduğunu bilsemde evlere bakıp"fakat kuzum siz de bu kadar güzel olmasaydınız," diyesim gelmiyor değildi. 


Evlere değilde bahçelerine bittim. Evler o kadar sessiz ve yalnız görünüyorlardı ki, ruhsuz, beni hiç çekmiyorlardı. Kuru binalar gibiydiler. Lakin o bahçeler... O çimenler; gel uyuyalım tatlım, çay benden kitap senden oku da dinleyeyim, deyip durdular sanki sürekli.


19 Şubat 2013

Aşkla...



Yazıyordum, yazıyordum da durdum sonra... Bu ses, bu müzik öldürüyor beni... Flamenkoyu yaratanların tüm acısını, öfkesini ve hüznünü sesinde biriktirmiş, üstünüze kusuyor sanki. En azından benim öyle. İspanya'da yaşayan çingenelerin dışlanmışlıklarını, yoksulluklarını film gibi izliyorum... Gece başlamıştır , soğuktur karanlıktır. Uzak kentin ışıkları yıldızlar gibi ötededir, ötekidir. Çocuklar uyumuştur, çadırlardan kesik, kısık öksürükler, onlara karşılık köpek havlamaları. Erkekler söndü sönecek ateşin başında sessiz, elleri soğuk. Kadınlar dalgın, gözleri saçları kadar siyah, tenleri  eteşte beyazdan sarıya döner durur. Birisi keser konuşmayı, çadıra dayalı gitarı alır, parmaklarını ısıtmak için en iyi yoldur tellere hızlı hızlı dokunmak, ısınıncaya kadar. Ve kadınlar,  şallarına iyice sarılmış kadınlar, önce şallarını iyice omuzlarına dolar, sonra ellerini birbirlerine vurmaya başlarlar, avuçlarını ortalayarak. Sonra ayaklar, yavaştan hızlıya hareketlenir...Orta yaşlı olanlardan; henüz torun görmemiş, hikayelerini biriktirmiş ama dökmemiş biri, sevdiklerinden ölenler olmuş ama henüz en sevdiği ölmemiş biri, kocası aşkı değil ama yine de elini ısıtan biri, bunun gibi bir şarkı söylemeye başlar... Aşkla söylemeye başlar, ne yarının aynı soğuk gecesi vardır sesinde, ne dünün bitmemiş bezginliği. O an şarkı söylenmektedir ve insan anda yaptığını aşkla yapıyorsa olan şey oluyordur, olmuştur...Estralla Morenta "Nana Yerma"

Bu kaydı izleyebilenler ne demek istediğimi daha iyi ve flamenkonun kırmızı puantiyeli eteğini savurarak gülümseyerek dans eden güzel kalçalı kadın olmadığını anlayacaklardır...

18 Şubat 2013

Yeni Dünya 18: Yedinci Sanatın İni

Holywood bulvarından
Hollywood... Şaşırmıyorum diyorum ya Amerika'ya, tek müsebbihi yedinci sanat işte. Nasıl işlemiş hayatımıza bilemezsiniz. Öyle aşinayım ki kültüre, öyle evimizin içindeymiş ki Amerikan kültürü, gördüğüm her şeyi ilk defa görüyordum, yine de yıllardır tanışıktım. Dünyanın en ünlü plajları; Malibu, Venice, Santa Monica, New Port -aklınıza gelen birçok aktörün yatları burada demirli- Long Beach... Gördükçe ya Miami Vice dizisi geliyordu aklıma, ya da gençlik filmlerden biri işte. Şaşırmamak beni üzüyordu bir yandan. Heyacanlandırmasını bekliyordum çünkü. Cam ekrandan gördüğüm pek çok şeyi canlı görmem öyle yapmalı oysa; heyacanlandırmalı, fakat alışkanlığın trajedisi bu işte. Mekânların filmlerdeki gibi olmasını beklemezsiniz genelde, hatta nasıl olsun ki bile diyebilirsiniz, netice de biri sahnedir biri gerçek. Fakat burada Los Angeles'ta öyle. Binalar, sokaklar, insanların hareketleri, davranışları her şey ekrandaki gibi sanki. Kızmıyorum kendimize. Kültür geçişlerinin medya sayesinde ne kadar güçlü olduğunu, yapacak bir şey olmadığını düşünüyorum, tabii kendinizi tamamen kapatmazsanız. Kuzey Kore gibi, eski Sovyetler 
TCL Çin Tiyatro binası
Birliği gibi. Çin'de yeni yeni açılıyor mesela, o nedenle okuldaki Çinli arkadaşlar bizden daha çok şaşkındı. Hele medya; sabah kadın programlarımız, yemek programlarımız, yarışmalar zaten kopya, buradaki Çarkıfelekteki sunucu bile Mehmet Ali Erbil gibi. Ya da tersi, bilemedim şimdi. Hele hele haber programları, sunuş tarzları, ses tonları, spikerlerin birbirine bakarak yorum almaları, sokaktaki spikere bağlanmalar, tekrar geri dönüşler, yeni dünyada olduğuma dair hiç bir iz bırakmıyordu bende. Yaratıcılık zannettiğim bir çok medya uygulamasının çok uzun zamandır var olduğunu görmek asıl şaşırtıyordu beni. 

Hollywood bulvarı; bizim Yeşilçam dediğimiz sokaklar gibi. Daha şaşalı, hayalinizdeki parıltılı dünyayı bekliyorsunuz belki de ama değil. Ben Yeşilçam'ı ilk gördüğümde de Hollywood'u gördüğümdeki duyguyu hissetmiştim. Kirli sokaklar, gece klupleri, sabahçı kafeleri, dövmeciler, hediyelikçiler, Hollywood diye bağıran istismarcılar, afişçiler, eski filmciler, ve figuranlar. Beyoğlu gelmiyor mu aklınıza... Burası Hollywood işte, rüyaların gerçeğe dönüştüğü yer. Böyle deniyordu Pretty Woman filminin başında. Pembe bina Pretty Woman filminde Julia Roberts'ın önünde beklediği kafe, şimdi, ister inan ister inanma isimli bir popkültür müzesi. Asıl sinema şirketleri tepelerde, oyuncular, yönetmenler her biri tepelerde. Onların çekebildiğim resimlerini Beverly Hills, bölümünde ekleyeceğim. 

Şimdi müze, Pretty Woman filminde bir sahnede kafe.
Uzun bir yol Hollywood bulvarı. Beverly Hills bulvarı ile kesişiyor ilerde bir yerde. Dolby Tiyatosu denilen ve Oscar törenlerinin olduğu daha merkezi yer aynı zamanda o ünlü yıldızların olduğu cadde. Sıradan, kaldırıma çakılmış yıldızlar işte. Böyle insanlar bütün gün üzerinden gelip geçiyor. 


Üzerlerinde yıldızların ismi kazılı. İlk çakıldığında her oyuncu geliyor kendi yıldızını yerleştiriyor felan vesaire. Başka da bir özelliği yok. İlk 1956'da başlamış bir popkültür uygulaması. Bir de aşağıdaki gibi lini ayağını çimentoya yapıştıranlar var işte. Ondan gayrısı, dükkanlar, hediyelik eşyacılar, hamburgerciler, kafeler, otoparklar. Şık yerler değil ama, gayet salaş, gayet sıradan. O kırmızı halı organizasyonun bu caddede yapıldığına hayatta inanmazsınız. Sonra, sonra işe Beverly Hills denen en pahalı markaların, arabaların, evlerin birbiri ile yarıştığı bölgeye geliyorsunuz.

Bu gezi Nisan ayının başlarındaydı. Nerdeyse 5 aydır çok istememe rağmen bir saatlik yoldan buraya gelememiştim. Kimsenin ilgisini çekmiyordu nedense. Hele Şubat ayında, şuracıkta oyuncular caddede yürüyordu, Oscar ödül törenleri vardı ve ben bir saat uzaklıkta yurtta ders çalışıyordum. Sonradan niye o gece tahminim kadar heyacanlanmadığımı düşünmüştüm; orada yaşıyor olduğuma alışmıştım ve yaşayan diğerleri gibi, sıradan insanların her sene olan sıradan bir  olayı olduğunu kabul etmiştim. 


Hollywood bulvarı bir parça hayal kırıklığı olmakla birlikte güzeldi. Sonuçta bana yalan söylememişti, kendini değil başka, hiç anlatmamıştı, onu muhteşem, parıltılı ve başka hayal eden bendim, kırıklık olmaması gerekirdi. 
Buraya yabancı öğrencileri en çeken şey dövmecilerdi. Dediklerine göre Los Angeles'ın en iyi dövmecileri buradaymış. Eh bizim Andressa'da kaçırır mı, yaptırdı tabii bir tane. Hem de ilk dövmesini. Ben yaptırmadım. Bir Çinli Amerikan bayrağı yaptırdı. Kapitalizmin Mao'yu böyle yeniyordu. Ütelik takma adı Marlen (Marks-Lenin) olan bir Çinli'ydi. Sokakta onlarca film karakteri rolüne girmiş insan vardı, onlarla fotoğraf çektirip para veriyordunuz. En çok kim mi vardı, tabii hollywood'un en güzel kadını... 

17 Şubat 2013

Ölmüş...

"Babam ölmüş"
"Ölmüş mü gerçekten ?"
"Ölmüş..."
"Öldü mü yani şimdi?"
"Öldü..."

Hakikat; ona ulaşmak için ödediğimiz "bedeldir"... Başladığımız yere döndüğümüzde tamamladığımız "çemberdir"...



14 Şubat 2013

Yeni Dünya 17: Kırmızı Köprülü Şehre Doğru

2012 kışının Aralık ayıydı. Ülkenin en uzun dini ve resmi bayramı olan Noel gelmişti; iki iş günü. Evet, bu uzun bir tatil. Resmi olarak iki gündü ama o hafta para kazanmak yavaşlamış harcamak hızlanmıştı diyebiliriz.

Herkes yeni yıl tatili planları yapmıştı. Bizim Andressa'da NewYork'a mı gitsek, Boston'a mı baksak diyerek her gün yeni bir fikirle geliyordu. O olmasa kasabadan dışarı çıkarmıydım bilmiyorum, en azından dört beş ay kampüs içinde otları ezberler hiçte şikayet etmezdim sanırım. Öyle hevesle ve şirinlikle gelirdi ki, bakalımla başlardım e iyi peki şöyle gidebiliriz aslında ile kapatırdık konuyu. NewYork karışık, Boston soğuk diyerek San Francisco'da karar kıldık. Ayrıca orada benim Türkiye'den tanıdığım bir Amerikalı vardı, onların evinde kalacaktık, daha ne olsundu. Yalnız tanıdığıma bakın; Türkiye'de gittiğim İngilizce kursundaki Amerikalı öğretmenin San Francisco'daki evi. Sen Amerika'ya git, o da orada olsun ve git evinde kal. Şimdi Stanford'da doktora eğitimi alıyor. Orada da öğrencisi olurum belki, kimbilir? Hiç gülmeyin, olur mu öyle şey, diyeceğim çok şey gördüm ben ahir ömrümde...

Sekiz dokuz saatlik yol. Otobüsle gidelim dedik, koca gün gidiyor ve saatleri uymuyor. On sekiz yaşına basan kedilerin dahi arabası var, kara toplu taşımacılığı neredeyse hiç gelişmemiş. Uçak desek pahalı geldi. Öyle mi böyle mi derken, araba kiralayıp iki kişi kullana kullana gitmeye karar verdik. İki kadın sekiz saatlik yolu tek başına aabayla?! Üstelik pasifik okyanusunu kıyın kıyın geçerek, amanın nasıl derken, ay öyle güzel oldu ki... Hele arabamız keyfimize kaymak oldu. İşte şu gördüğünüz minik böcek.
Sabah Andressa başladı. Ben yol tarifi yapıyorum telefonun navigasyonundan. Bir kaç kez yanlış otoban çıkışlarından çıkardım, geri döndürdüm ama, on dakikalık kayıpla 5 nolu otobana girmeyi başardık. Az biraz surat astı tabii. E diyorum; biliyorsun bu navi şeysini hep karıştırıyorum ben. Oysa yol tabelalerı vesaire de çok düzgün. Elinizde eski usul harita da yeterli olur, kasabadan doğru otobanı bulmak az biraz sıkıntı ama en olmayacak şey birilerine sormak. Sorun mesela, abi San Francisco otobanına nasıl gireriz, diyeceği, 'google la lütfen bilmiyorum. Sahiden de bilmiyor. Düz yola girince aldım ben. Daha doğrusu Andressa uykumun açıldığından emin olunca verdi. Sonrası oturup etrafına bakmak kadar kolaydı. L.A. merkeze gelmeden 5 nolu kuzey otobanına girin, hiç bırakmayın, Yol ayrımında 580 nolu otobana geçin. Köprüyü geçmeden son sağa sapın, işte oralarda bir yerde benim arkadaşın evi. Hemen hemen bu kadar basit.

Hız sınırları önemliydi. Hem ceza yiyerek durup zaman kaybetmek hem de başımız derde girsin istemedik haliyle, dikkatli dikkatli gittik. 70,80 gibi hız sınırı tabelaları görüyorduk, bizde 65'lerı geçmemeye çalışıyorduk. Yalnız bir tuhaflık vardı. 65 ile gidiyorduk gitmesine de, nasıl uçuyordu araba... Yanımdakiler bazen geride kalıyor bazen vııın diye geçiveriyorlardı. Hız algım körelmiş herhalde, ya da yollar ve araba o kadar iyi ki, daha bir hızlı hissediyorum, olsa gerek diyordum kendi kendime. Bir iki saat gittim böyle. Andressa uyuyordu. Uyusundu canım benim. Sabah benden kırk-otuz dk önce uyanmış, sırf ben biraz daha uyuyayım diye her şeyi hazırlamış, anca kendi giyinmem kalacak şekilde kaldırmıştı beni. Bir ara, hız sınırını aşmıyorsun değil mi, diyerek kaldırdı kafasını. Gülerek, ay aşmıyorum ama hiç 60, 70, ile gidiyor gibi değiliz, bu nasıl bir şey anlamadım, dedim. Ya Azize ya, dedi. Aynen böyle dedi. Arada Portekizce bir şeyler de dedi, anlamadım. Kötü bir şey dediğini sanmıyorum, gülmeyin. Kaç aydır şuradasın halen alışamadın, ne kilometresi, mil bunlar mil. Şu an yaklaşık 120 km ile felan gidiyorsun, dedi, 80'ni gösteren ibreye parmağını dikerek. Ay hayatımda ilk defa 120,130 kilometreye çıktığıma mı sevinsem, salaklığıma mı gülsem kalakaldım bir an. Andressa mahmurluğuna döndü, ben biraz ayağımı frenden çektim.

Bilmeden daha cesur oluyor insan, hemen ayağımı çektim biraz gazdan... İki tır şoförü bana selam çaktı. Biri "nice car meeem- güzel araba", diye bağırdı camdan. Bildiğin dövmeli pazulu Meksikalı'ya benzeyen Amerikalı'lardandı. Gözümü yoldan ayırmadım, tırların peşine takılıp ilk mola yerinde de durdum. Neme lazım uzaklaşsın onlar...

Yedi sekiz saat sürmedi. On saati mola ile ama dert değildi. Önemli olan yolda olmaktı. Akşam sekiz gibi arkadaşım bizi bir benzicide karşıladı. Telefonların şarjı bitmek üzereydi, benzin bitmek üzereydi ve navigasyona rağmen sokakları karıştırdık. Geldi, benzin almakta yardım etti. -En sevmediğim işti araba kiralama sürecinde, kendin alıyorsun ve biz o aletleri kullanmayı bir türlü tam yapamıyoruz, benzin akıyor, panikliyoruz vesaire.
Annesi ve babası bizi bekliyordu. Bembeyaz saçlı, uzun boylu bir kadın, bu kutsal günde tanrı misafirisiniz, hoş geldiniz, dedi. Padraic'le iki günlük şehir gezi planının üzerinden geçip, uyuduk...

Aralık 2012,