11 Eylül 2012
Söylen...
"... Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşun kalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak ! Sonsuzluk dediğimiz budur... " (İlhan Berk)
08 Eylül 2012
Hiç Değişmiyoruz : "The Flowers of War" *
" Sizin hiç onurunuz yok mu !? "
Savaş filmlerinin en iyisi değil belki ama, yüzlercesi yapılsa, biri en iyisi olur da anlar mıyız biz kendimize ne yaptığımızı !? Yapılmalı...İzlenmeli...Umut iyi bir şeydir...
Schindler'in Listesi , Er Ryan'ı Kurtarmak, Pasifik, Günaydın Vietnam değil evet, ama hikayelerin hangisinin daha acı, daha dayanılmaz, daha akılda kalıcı, daha bizi ağlatan, daha iyi anlatılmış olmasının bir önemi var mı? Gerçeğin nasıl anlatıldığı mı onu var kılan? Hem, anlatan mı anlatamaz, dinleyen mi dinleyemez ?
* savaşın çiçekleri.
05 Eylül 2012
Kavuşmanın Hüznü
Uzun sürer kavuşmalar. Uzun yollardan, hikayelerden, anılardan, hayallerden geriye kalandır. Gerçek ile hayal arasındaki ince çizgide durur kavuşmalar. Hayalin sonsuzluğu gerçeğin kapılarına çarpar. Vedaların sağanak yağmurunu taşımaz kavuşmalar. O, günlerce yağan rüzgarsız yağmurlar gibidir. Çok ıslatır sağanak yağmurlar, can yakar vedalar ancak hızlıdır bulutların rüzgarı, başka hikayelerin, başka yolların bilinirliğini taşır vedaların yoksunluğu. Giden, gitmenin ağırlığını taşıdığı kadar varmanın hafifliğini de taşır. Kalan, gidenin boşluğunu taşıdığı kadar kalmanın masumiyetini de taşır. Umuttur kavuşmalar, umudun belirsizliğinden alır gücünü, lakin acizliğini de. Onca beklemişliğin pişmanlığı, geç kalmış olmanın korkusudur kavuşmak. Sabrın mükafatıdır. Sabır ki; tükenmişliğini ancak muradına erdiğinde gösterir. Sabır ki; minnet bekler, hesap sorar, bedelini ister. Vedalar kısadır, kavuşmalar uzun. Bekliyor olmanın heyacanını, bekleniyor olmanın sevincini hüzne boğar kavuşmanın anı. Hiç bir hikaye yeniden aynı harflerle yazılamaz. Yıldızlar toplar vedaların düşen harflerini, kavuşmalara zor olan kalır; yıldızlardan geri alınan harflerden yeniden yazmak hikayeyi. Uzun sürer kavuşmalar, dirayet ister ikiyken bir olmak, vedaların kırdığı aynaları birleştirmek. Sevincin arkasına gizlenir kavuşmanın hüznü, içli içli ağlar kavuşma, beklemenin acısını şerhalarından ilik ilik söker, damla damla akıtır. Kavuşmak gibi değildir vedalar, şelalelere benzer gözyaşları; çok akar, hızlı düşer. Uzun sürer kavuşmalar, çaresiz vedalara gebedir...
04 Eylül 2012
Dünyanın Öznesi
Neden insanlar kendi çektikleri benzer acıları başkalarının da kendi nedeniyle yaşadığını bilirken, onlara karşı hassas davranmazlar? Bir çok nedeni olabilir, bunlar hakkı da olabilir ki, acı, karşınızdakinden kaynaklanmaz . Kişinin dünyayı, olayı, özneyi algılamasından kaynaklanıyordur. Bu nedenle herkes öznesi ve nesnesi aynı olsa bile , benzer, hatta aynı olaylar karşısında farklı acılar yaşarlar. Karşısındakinin acısına haklı nedenleriyle "ilgili" davranamayan insan, neden kendisi o acıyı yaşarken, karşısındakinin de aynı haklı nedenlerini fark ederek acısını hafifletemez. Daha vefalı, daha duygusal, daha hassas, daha az ya da daha nankör, daha vurdum-duymaz, daha kendini bilmez olsa da insan, özünde bencildir. Bir kere kendi yaşamını, canını her şeyden üstün tutarak sonuna kadar koruma içgüdüsü-bencilliği vardır özünde. Her türlü tehlikeye karşı; hüzne, acıya, üzüntüye, canını içten ya da dıştan yakacak tehlikelere karşı kendini koruma içgüdüsü taşıdığı için bencil olmayan insan olamaz. Bu onun insan olma özelliğidir.
Tekrar ve tekrar ettiğini bilerek neden öğrenmiyor insanın duyguları. Dünya zamanı içinde insanın zeka seviyeleri, öğrendikleri, akıl yürüttükleri değişiyor da duyguları neden değişmiyor? Neden evrimleşmiyor insanın duyguları? Ancak ondan aklıyla kaçabiliyor, kaçış yollarını buluyor ama maruz kaldığında hiç bir şey değişmemiş oluyor. Aynı derecede aşık olabiliyor, aynı derecede acı çekebiliyor.
" Savaş, iç deşer; bağırsakları boşaltır. Savaş, teni yakıp kavurur. Savaş, organları bedenden koparır. Savaş, yıkıp yok eder. Ve savaş, insan türünün doğasından gelir." ( S.Sontag).
İnsan, doğasının zarar verici güdülerini belirleyip onları değiştirebilseydi, bunlara karşı geliştirilen savunma sistemlerini de sürekli yenilemek, sürekli yeni insan türleri yaratmak zorunda kalacaktı. Her değiştirdiği duygunun diğer insan duyguları ile nasıl etkileştiğini çözemeyecek, her yeni oluşuma karşı yeni savunma sistemleri geliştirilmesi gerekecekti. Bu karmaşa çözülebilir mi, insan bunu ister mi? Hayatın gerçekte " basitliği" içinde yapılabilecek en iyisi bu mu? Oysa insan tüm güdülerini anlayabilecek ve doğru yönde değiştirebilecek ne fırsatı ne de şansı bulamıyordu, daha "doğruyu", " gerçeği" tartışırken. Hem de yine kendi buna izin vermiyordu. Aklıyla yarattıklarıyla insana hükmetme yolları geliştiriyordu aksine. Savaşları canlı yayınlıyor, başka kıtadaki katliamları ince ayrıntıları ile yazıyor, izleyen ile yaşayan arasındaki "gerçeklik" bağını, onları sıradanlaştırarak, uzakta olduğunu vurgulayarak koparıyordu. Bunu en çok, "sempati" gibi iyi tarafta olduğu sanılan duygu üzerinden ilişki kurmasını sağlayarak yapıyordu iktidar. Sempati; acziyetimizim ilanı kadar masumiyetimizin de ilanıdır çünkü.
İnsan, doğaya bazı değişmezleriyle öylece, olduğu gibi bırakılmıştır. İnsanı insandan ayıran en önemli özelliğini, zekayı farklı kılarak Tanrı insana güdüleriyle - duygularıyla baş etme, kendi ırkını yok etme ya da yaşatma şansını vermiştir böylelikle. Çünkü dünyanın öznesi insandır. Ve özne isimdir, isimler eylem, zaman, durum belirtmezler. Onlar zamansızdır. Ancak yanına gelen fiil, eylem ile bir durum ifade ederler. Bunu da insan (özne) kendi seçer, kendi yaratır. Kimi kendi doğasıyla savaşmayı seçer, kimi onu " doğamız bahanesiyle" kendi çıkarlarına kullanmayı. Kimi "bencil" olmayabileceği değerlere inanır, uğruna "vazgeçer", kimi "bilmemenin" rahatlığına . Biri, "zaman" içinde her ne idiyseniz o olmanızı sağlar, her zaman olmuş olduğunuzu, diğeri "uzam" içinde başka bir kişi olmanızı.
Tekrar ve tekrar ettiğini bilerek neden öğrenmiyor insanın duyguları. Dünya zamanı içinde insanın zeka seviyeleri, öğrendikleri, akıl yürüttükleri değişiyor da duyguları neden değişmiyor? Neden evrimleşmiyor insanın duyguları? Ancak ondan aklıyla kaçabiliyor, kaçış yollarını buluyor ama maruz kaldığında hiç bir şey değişmemiş oluyor. Aynı derecede aşık olabiliyor, aynı derecede acı çekebiliyor.
" Savaş, iç deşer; bağırsakları boşaltır. Savaş, teni yakıp kavurur. Savaş, organları bedenden koparır. Savaş, yıkıp yok eder. Ve savaş, insan türünün doğasından gelir." ( S.Sontag).
İnsan, doğasının zarar verici güdülerini belirleyip onları değiştirebilseydi, bunlara karşı geliştirilen savunma sistemlerini de sürekli yenilemek, sürekli yeni insan türleri yaratmak zorunda kalacaktı. Her değiştirdiği duygunun diğer insan duyguları ile nasıl etkileştiğini çözemeyecek, her yeni oluşuma karşı yeni savunma sistemleri geliştirilmesi gerekecekti. Bu karmaşa çözülebilir mi, insan bunu ister mi? Hayatın gerçekte " basitliği" içinde yapılabilecek en iyisi bu mu? Oysa insan tüm güdülerini anlayabilecek ve doğru yönde değiştirebilecek ne fırsatı ne de şansı bulamıyordu, daha "doğruyu", " gerçeği" tartışırken. Hem de yine kendi buna izin vermiyordu. Aklıyla yarattıklarıyla insana hükmetme yolları geliştiriyordu aksine. Savaşları canlı yayınlıyor, başka kıtadaki katliamları ince ayrıntıları ile yazıyor, izleyen ile yaşayan arasındaki "gerçeklik" bağını, onları sıradanlaştırarak, uzakta olduğunu vurgulayarak koparıyordu. Bunu en çok, "sempati" gibi iyi tarafta olduğu sanılan duygu üzerinden ilişki kurmasını sağlayarak yapıyordu iktidar. Sempati; acziyetimizim ilanı kadar masumiyetimizin de ilanıdır çünkü.
İnsan, doğaya bazı değişmezleriyle öylece, olduğu gibi bırakılmıştır. İnsanı insandan ayıran en önemli özelliğini, zekayı farklı kılarak Tanrı insana güdüleriyle - duygularıyla baş etme, kendi ırkını yok etme ya da yaşatma şansını vermiştir böylelikle. Çünkü dünyanın öznesi insandır. Ve özne isimdir, isimler eylem, zaman, durum belirtmezler. Onlar zamansızdır. Ancak yanına gelen fiil, eylem ile bir durum ifade ederler. Bunu da insan (özne) kendi seçer, kendi yaratır. Kimi kendi doğasıyla savaşmayı seçer, kimi onu " doğamız bahanesiyle" kendi çıkarlarına kullanmayı. Kimi "bencil" olmayabileceği değerlere inanır, uğruna "vazgeçer", kimi "bilmemenin" rahatlığına . Biri, "zaman" içinde her ne idiyseniz o olmanızı sağlar, her zaman olmuş olduğunuzu, diğeri "uzam" içinde başka bir kişi olmanızı.
03 Eylül 2012
Ölmeli
Söyleyecek bir şeyleri yoksa ölmeli insan. Ölebilmeli, vazgeçebilmeli de.
"Aşkın odu geldi yüreğim harlar
Aşık olan aru namusu neyler
Behey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince. " (Y.Emre)
Neden çocuklarını türlü hastalıklarla, felaketlerle öldürüyorsun Tanrı'm. Seninle kim ilgilenecek herkes öldükten sonra ?... Belki de bu yüzden dünyanın sonu gelmeyecek. Tanrı'da bencil olmalı, insan bu kadar bencilse.
İnsanoğlu kusurlu yaratılmıştır. Kusurları vardır. İnsanlık kendine hayatta kalmayı neden hak ettiğini sormuyor. Belki de etmiyoruzdur. Onun yerine ölümle savaşmak için türlü yollar arıyor. Onu yenemediğini anladıkça, en iyi saldırı biçimi olarak onu sürekli aklında tutmaya çalışıyor. Konuşuyor, konuştukça meşrulaştırmaya kendinden yapmaya çalışıyor. Bilemedikçe çıldırıyor; kendini zincirliyor gözüyle gördüklerine. Anlayan, bilen insan susar.
Hayatınızın bir noktasında hayal ile gerçek arasında seçim yapmanız gerekir. İkisi birbirine çok yakındır. Umarım gerekir.
"Aşkın odu geldi yüreğim harlar
Aşık olan aru namusu neyler
Behey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince. " (Y.Emre)
Neden çocuklarını türlü hastalıklarla, felaketlerle öldürüyorsun Tanrı'm. Seninle kim ilgilenecek herkes öldükten sonra ?... Belki de bu yüzden dünyanın sonu gelmeyecek. Tanrı'da bencil olmalı, insan bu kadar bencilse.
İnsanoğlu kusurlu yaratılmıştır. Kusurları vardır. İnsanlık kendine hayatta kalmayı neden hak ettiğini sormuyor. Belki de etmiyoruzdur. Onun yerine ölümle savaşmak için türlü yollar arıyor. Onu yenemediğini anladıkça, en iyi saldırı biçimi olarak onu sürekli aklında tutmaya çalışıyor. Konuşuyor, konuştukça meşrulaştırmaya kendinden yapmaya çalışıyor. Bilemedikçe çıldırıyor; kendini zincirliyor gözüyle gördüklerine. Anlayan, bilen insan susar.
Hayatınızın bir noktasında hayal ile gerçek arasında seçim yapmanız gerekir. İkisi birbirine çok yakındır. Umarım gerekir.
Duygulardan ; Acı
Hangi acı öldürebilir insanı? İnsanın hangi acıya dayanabilme gücü yoktur? Birinin acısı diğerini hangi ölçüde ve şartlarda etkileyebilir? Sadece acı çeken mi bilir acısını ? Acı, neden saklanmalı çektirenden? İnsana neden, yaşamak zorunda olduğu hissettirilir dayanılmaz hissettiğinde acısını? Neden herkes aynı telkinde bulunur, acının geçeceğine dair? Neden yaşamamak zorunda insan o acıyla? Geçip giden her duygu tekrar ediyorsa, hangisi gerçekti ? Ya gerçek henüz görülmediyse? Hangisine "acı" diyecek insan , daha acısını görme ihtimali bile varken ölmeden ? Acıdan kaçınmalı mı insan? Neden ? Ölmemeye bu kadar tutkun madem insan, neden kaçınıyor acıdan? Neden acıyla yaşamaya hakkı yok insanın?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

