Nuri Bilge Ceylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nuri Bilge Ceylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Şubat 2019

Kimsenin Kimseye Dokunmadığı Yer: Ahlat Ağacı

Ne mutlu ki dünya sinemalarında yer edinebilecek ve yarışabilecek bir yönetmenimiz oldu. Nuri Bilge Ceylan, derdini sanat aracılığıyla anlatabilmenin ustalığını edinmiş, her seferinde akla ve göze hitap eden işler üreten bir sanatçı olmayı başarabildi. Her filminden, suratımızda bir gülümseme,  fakat aynı zamanda içimizde insanı bir kez daha görmüş olmanın ağırlığı, satır satır okunan diyalogların hazzı ve cennetin dünyada olduğunun kanıtı görüntülerle çıkar olduk.


Bu sefer genç bir adam, Ahlat Ağacı adlı ilk romanını yayınlatmaya çalışıyor, biz de onu, onun ailesini ve ailesinin hikayesi üzerinden kasaba insanlarını izliyoruz, dinliyoruz, gözlüyoruz...


Bir Nuri Bilge Ceylan filminden bahsederken tedirgin oluyor insan artık, artık kendisinden NBC sineması diye bahsedilir olması, isminin bir markaya dönüşmesi tedirgin ediyor. Bir yandan sevmiyorum böyle 'Holywood' tarzı kısaltarak yüceltmeleri, bir yandan Sayın Ceylan hakediyor.

Film boyunca, kendini bütün dünyaya ispatlamaya çalışan, bunun için de bütün bildiklerini ardı ardına sıralayan, edebiyattan sanata, aşktan dine, babasından çocukluğuna kadar eleştiriden eleştiriye koşan genç bir adamı tanıyoruz. Bütün bunları, filmin ana karakteri Sinan'ın kitabından okuyoruz aynı zamanda. Bir konuda az şey bilen insanlar o konunun etrafındaki hemen her konudan bahsederler ama asıl konuyu ifade edemezler. Bunu bize ilk kitabını yazan genç Sinan anlatıyor filmde. Kendini entellektüel aydın konumuna koyan Sinan, genç akılların yaptığı hatayı tekrarlıyor; her konuyu bildiğini sanarak anlatıyor da anlatıyor kitapta. Babasına benzeme korkusundan neredeyse hiç bahsetmeyen Sinan, kendini, dolayısıyla kitabını, dolayısıyla filmi ezberlenmiş edebi cümlelere boğuyor.  Sinan, bütün entellektüel havasını babasının sayesinde basılmış, duvar diplerinde çürüyen bir kitaba borçlu. Hayatının kenarda köşede kalmışlığı gibi...


Filmin diğer karakterleri; oğlunun üniversiteye gidebilmesi için çabalamış bir baba. 
Kasabadan çıkamamışlığına, sevdiğine varamamışlığına öfkeli, kimbilir o öfkesini ne zaman nereden çıkartacak bir genç kadın. Mutsuzluklarını kanıksamış, hayatı mutluluk ya da mutsuzluk ekseninden çıkarmış bir anne ve ailesi. İmamı, zenginliğini göze sokan kuyumcusu, delikanlıları ile küçük,  nedense de o yüzden samimiyet bezeli olması beklenen, kimsenin kimsenin dokunmadığı ahlat ağaçlarıyla kaplı bir kasaba...

Eleştirinin incelikli anlatımını beğendim. Ancak diğer filmlerine nazaran çok beğenmedim bu filmini Sayın Ceylan'ın. Sinan üzerinden yaptığı aydın eleştirisi oldukça göze batıyordu. Yerel sorunlarımızı, yerel görüntülerle, yerel kültür ve insanlarla anlatabildiği için elbette Ceylan'ı takdir ediyorum ve hayranlık duyuyorum. Benim favorim hâlâ Kış Uykusu. Bütün film boyunca insanı farklı yönleriyle anlatabildiği için. Sanat güzel, sinema hep güzel... 

06 Temmuz 2014

İnsan Ruhunun Özeti: Kış Uykusu (1)

Hem görsel hem kelimelerle bir şaheser yaratmış Nuri Bilge Ceylan.

Acaba diyorum; gökyüzünde bir ayna olsaydı, belli zamanlarda biz insanların ona bakma ve kendimizi görme şansımız olsaydı, görebilir miydik başkalarının bizim yüzümüzde gördüklerini. Diyelim ki gördük, anlayabilir miydik, değiştirebilir miydik maskelerimizi... Sanırım kabul etmemiz gereken ilk şey; insan kötülüğü ile var. İnsan alçak gönüllüğü ile olduğu kadar kibri ile de var. Yaşamın ölümle, boşluğun anlamlılıkla, sevincin hüzünle, gitmelerin gelmekle, uykunun uyanmakla olması gibi... Bunu bilelim, bununla yaşamayı öğrenelim, hani, nefsimizi silmekten yana değil, bilmekten yana olalım. Budur önemli olan belki de.

"Kış Uykusu" bize; işte İnsan diyor.

Bu filmi izledikten sonra, sinemasını taa başından beri bilerek böyle; sessizlikten-sesliliğe doğru giden bir üretim sürecinde kurduğunu düşünüyorum Sayın Ceylan'ın nedense, sessizlikle eleştirilen ilk filmi Kasaba'yı yaptığında Kış Uykusu'nunda ki yirmi dakikalık diyaloğunu zamandan planlamış olabilir mi, diye düşünmeden edemedim. Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak, İklimler, Üç Maymun ve Bir Zamanlar Anadolu, her birinde diyaloglar sırasıyla daha da artmış. Ya da kendine yapılan eleştirilere inat; "Peki, madem benim uzun sessiz sahnelerime takıyorsunuz, buyurun bakalım, benim karakterlerim konuşursa böyle konuşur işte", demiş. İzlediğim beş filmini düşündüğümde, ister görsel ister sözel anlatsın tek derdinin 'insanı' anlatmak olduğunu anlıyorum şimdi. İnsanın kötülüğünü, zayıflığını, hırsını, kibrini, inceliğini ve güzelliğini, ne varsa sırayla bulduğu, ifade edebildiği her şeyini anlatmaya çalışıyor.

Hikaye anlatmanın bir çok yolu olabilir; dans ederek, şarkı söyleyerek, susarak, göstererek ya da söyleyerek. Nuri Bilge Ceylan, ne anlatacağını çok iyi biliyor bir kere. Nereden başlayacağını, nerede keseceğini, nerede gözlerinize bakıp anlayıp anlamadığınızı soracağını. Öyle de anlatıyor hikayesini; görüntülerle, böyle de anlatıyor; kelimelerle. Ve bence o bunu "işi" olduğu için yapmıyor. Haz alıyor, anlatmak istiyor, ondan başka bir şey yapamayacakmış gibi yapıyor yaptığı şeyi!.. Sanki, dünyanın geri kalanını umursamadan yerdeki onlarca bilyesini bir torbaya doldurup tekrar yere döken, sonra teker teker toplayıp, tekrar yere döken bir oğlan çoğu gibi. O, bilyelerinin renklerini, birbirine tokuştuğunda çıkardığı sesi, tek tek saymayı, pürüzsüzlüklerini hissetmeyi seviyor. Kazanmak ya da kaybetmek değil oyundaki derdi. Sadece oynuyor... Filmlerle anlattığı hikayelerden, özellikle 'Kış Uykusu'ndan bende kalan budur ilk başta.

Filmin kendisine dair söylemek istediğim çok şey var, ancak ikinci belki üçüncü kez izledikten sonra yazmak istiyorum. Şimdilik bu.

14 Mayıs 2012

İnsanlığın Özeti: Bir Zamanlar Anadolu'da

Çocukların sesi ve bir cesedin iç organlarının çıkarılışının sesi...
Bir kedinin çöp konteynırının altına sığınması ve bir poşetin rüzgarda uçuşması; hedefsiz, tutunmasız... Yaşamdan bir parça. Yanağında soğuk kan damlası olan doktorun, kanını taşıdığı adamın çocuğunun topa vurmasını gülümseyerek izlemesi... Manda yoğurdunun en güzel yoğurt olması ve bir katilin cesedini gömdüğü yeri hatırlamamaya çalışırken en son umursadığı şeyin yoğurt olması... Karanlık, insansız, uzun bir yoldan gelen ışıklar ya bir umudu getirir ya da  bir umudu alır karanlığa götürür...

bir zamanlar anadolu'da

Bir kavak ağacı varsa bir çeşme her zaman vardır ve bir çeşmenin yanında her zaman bir kavak ağacı bulunur. Hayat işte tüm bunların toplamıdır... İnsanın ömründen yaş almasının, hadi korkmayalım, yaşlanmasının en güzel yanı, bazı şeylerden artık emin olmasıdır; hayatın artık bizi şaşırtamayacağı gibi ve ölürken bile şaşırabileceğimizin mümkün olması gibi...


Bazıları bir çeşmenin suyunun ne zaman biteceğini bekler gibi bekler yaşamın kıyısında, çeşmenin başında... Bazıları o suyun hiç bitmeyeceğini sanır... Bazıları suyun bir gün biteceğinden emin, sudan içer kanasıya... "İğdebeline yağmur yağıyor, yağsın, ne fark eder yüzyıllardır yağıyor..." Ne fark eder; o çeşmenin suyu kaç yıldır akıyor, kaç ceset gömüldü ve bulundu kıyısında, bazıları bulunmadı çeşmenin suyuna karıştı kanı... Ne fark eder;  kaç ceset bir kavak ağacının yanından sürüklendi ve kavaklar kaç insan gördü henüz ölmeden önce...
Bir elmanın dalından kopup köküne can veren suda çürümeye kalması gibi belki de bir insanın toprakta canından olması, geldiği yerde... Bir cesedi neye sardığınızın ne önemi var; bir torba yada bir battaniye! Bir katil bir cesedi  bağladığında "insafsızlık", siz bagaja sığdırmak için bağladığınızda "gereklilik."
Yaptıklarımızın kötülüğünü kim belirliyor; vicdanımız mı ,başkaları mı? Vicdanımız kimlerden oluşuyor?
bir zamanlar anadolu'da

Bir savcı uykusundan uyandırılıp çay verilebilir, savcıdır iyi bir insandır, ama bir katil için fazla beklemez tepsi...Ya o savcı karısının ölümüne sebep olduysa, ya o savcı, bebeğini doğurur doğurmaz ölmeye çoktan karar vermiş, çay tepsisini taşıyan kız kadar güzel karısının ölmesini,  "sebepsiz bir ölüm" masalıyla taşıyorsa vicdanında...
Bir başkasının ölüsüne ağlarken, bir çocuk doğar ve bir insan ölür diyoruz. Kendi kanımızdan ölümüze ağlarken, "neden biz" diyoruz... Bir çocuğun eline babasının kanlı gömleğini tutuşturup aynı babanın kalbini elimizde tutabiliyoruz... Aynı babanın kulaklarına tıkanacak pamuklarla, aynı çocuğu güldürmek için sihirbazlık numarası yapabiliyoruz... Bu dünyada yaşamayı ne kadar hak ediyoruz? Belki de hak etmiyoruzdur...
Tüm bunlar insanlığın ve yaşamın bir parçası diyor bazıları, bazılarının gözleri kamaşık görmüyor, bazıları ömrünü bunlara şaşırarak geçiriyor, bazıları bunlara dayanamıyor, bazıları bunlara bir çare arıyor...

Düşünebilen insanların görebilmesi için gözlerinin içine yazılsın her şey insanların, yazılsın ki ışık gözlerimizi kamaştırdığında, düşünenler görebilsin onları göz bebeğimizin karanlığında...

bir zamanlar anadolu'da


"Ey layık olmayan kimseye yardım eden! Bil ki, suçlu, işlediği suçla zaten yeterince cezalandırılmıştır..." ( Bin bir Gece Masalları.)

Bu bir Nuri Bilge Ceylan filmidir..."Bir Zamanlar Anadolu'da".
Senaryo:  Ercan Kesal, Ebru Ceylan, Nuri Bilgi Ceylan
Yıl: 2011