Guillermo del Toro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Guillermo del Toro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2016

Bazen Çocuklar Bilir: "Pan'in Labirenti"

"Sadece zaman bize neyin doğru neyin efsane olduğunu söyleyebilir. Bazı doğrular da zaman içinde unutulur." *

Tanrı Hermes'in oğlu Tanrı Pan, kırların, dağların, dağların rüzgarının, otların, koyunların, başkaca hayvanların, kısaca doğanın tanrısıdır. Keçi ayaklı ve insan yüzlüdür. Biraz çirkin ve tuhaf bir yüzü vardır bu yüzden onu gören insanlar korkmuş, çekinmiş, yoldaş olmak istememişlerdir. Panik kelimesini de onun adından uydurmuşlardır.  Oysa elinde, sevdiğinin şimdi olduğu sazlıklardan yaptığı flütü, oradan oraya zıplayarak melodiler çalan Pan'in perilerden arkadaşları vardı ve hiç de korkulacak biri değildi,ki, insanoğlunun bilinen kadim hatalarındandır; kimi iyi kimi kötü bileceğini oldum olası karıştırır. Fakat Ofelya, bu küçük kız farkındaymış Pan'in korkulacak biri olmadığının.

Karşılaşmaları bir tesadüf değildi, bütün tesadüfler gibi. Ofelya nicedir konuşacak, anlatacak birilerini arıyordu, Pan'da tam böyle biriydi, bir insan konuşsun o dinlesin... Ancak Pan Ofelya'yı boşuna bulmamış, boşuna anlattırmıyordu. Ofelya Ay ülkesinin prensesiydi. Bir gün dolaşırken ülkesinden çıkıvermiş, kaybolmuş bir daha da geri dönememişti. Dünya zamanında da Ay ülkesinin hikayeleri anlatılmadığı için nereden geldiğini, kim olduğunu hiç bilmiyordu zavallı. Ogün bugün kendini kötülükler, kötü insanlar arasında küçük bir kız zannediyordu. Neyse ki Pan onu tanımıştı.


Öyle ya, o doğada ve doğaya yakın ne varsa bilirmiş, görürmüş tanırmış. Ofelya kaybolduğundan beri onu bulmakta Pan için bir umuttu. Onu bulur ülkesine götürürse belki Ay ülkesinin kralı ona sevdiğini geri verebilirdi. Belki sevdiğini sazlığa dönüştüren kötü dnya krallarını yenebilirdi, diye düşünür dururmuş Pan'da. Bu yüzden Ofelya'yı gördüğüne ondan daha çok sevinmiş. Demiş Ofelya'ya; "Merak etme, evine gitmene yardımcı olacağım, ama dediklerimi yapman lazım." "Tabii", demiş Ofelya. Neden demesin, o da istiyordu artık bu dünya da yaşamasın, olan biteni görmesin. Hem içten içe hissediyordu, başka bir dünya vardı; bütün bunların olmadığı. Annesi acı çekiyordu. Sevmediği insanlar vardı etrafında ve gidecek bir yer bulamıyordu kendisine. Bir kardeşi olacaktı yakında ama onun masumiyeti bile yetmiyordu Ofelya'yı mutlu etmeye, annesinin acısını dindirmeye. Doktor bir amcası vardı, komutanlar tarafından öldürülmüştü, demişti o da giderken: "Emrinize uyabilirdim ama uymadım. Aslında etmiş olmak için itaat etmek, sorgulamamak, yalnız sizin gibilerin yapabileceği bir şey Yüzbaşı."



Yüzbaşı dediği, yeni kocasıydı annesinin. Annesi; "Öyle olmak zorundaydı kızım," demişti Yüzbaşı ile evlenirken, Ofelya'da ses çıkarmamıştı. Ne de olsa annesi hastaydı ve bu Yüzbaşı ona bakabilirdi. Pan, dünya insanlarının korkularını ve sorgusuz sualsiz itaatlerini çok iyi biliyormuş. Düşünmüş, 'Ofelya'yı da ancak bu şekilde ikna edebilirim yapacaklarına.', diyerek planlarına başlamış. 


Ne dediyse yapmış Ofelya. Ormanın en derinlerine yürümüş. En ulu ağacın kökünden koparmış. En yalnız bitkiyi, demiş Pan, onu bulmalısın, annene getirmelisin, yapmış Ofelya. Kimsenin yanına gimediği, sofrasına oturmadığı tok adamın masası bile gelir aklına Pan'in, Ofelya'yı oraya da gönderir. Ay ülkesine adım adım yaklaştığına inanan Ofelya ne diyorsa yapar Pan.


Zaman olmuş, Yüzbaşı bir şeyler döndüğünden şüphelenmeye başlar. Bir şeyler iyi gidiyormuş, Ofelya gülüyormuş, annesi iyileşiyormuş, odasından çıkıyor, daha canlı, daha konuşkanmış. Orman bile daha yeşil, güneş daha sıcakmış sanki. Öyle oldukça yüzbaşı kendisi kendisine sığmaz olmaya başlamış. Çünkü bütün bunlar onu daha belirgin yapıyordu; kibrini, zulmünü, sevgisizliğini, zalimliğini saklayacak karanlık azalıyordu giderek. Karısından başlar ne olup bittiğine bakmaya; hemen yalnız bitkiyi buldurur, atar. Ulu ağacı kestirmeye adamlar yollar. Tok adamın sofrasını aratmaya başlar. Bütün bunların sırf Ofelya'nın başının altından çıkamayacağını da tahmin ediyordu. Herkesi, her yeri aratmaya başlar. Günler geçip giderken bu karmaşayla, bir masumun doğması da aydınlatamamıştı günleri. Kardeşi doğar Ofelya'nın ama babası bitmeyen bitkiyi attığı, en ulu ağacın kökünü kuruttuğu için annesi ölmüştü. Artık bu dünya da yapacak bir işi, sevecek kimsesi kalmadığını düşünüyordu Ofelya. Annesini ondan alan yüzbaşının canım dediği kardeşinden başka belki.


Labirente çağırır Ofelya'yı Pan, son görev için. "Bir damla kana ihtiyacım var", der. Masum olmalı, tek şartı budur Ay ülkesinin. Kardeşin der sonra, kardeşinin parmağından ay kuyusunun suyuna damlatacağız ve kapı açılacak, sen gideceksin artık ülkene. Kapı, ancak en masumlara açılır, henüz yaşama geçmemişken ver kardeşini, demiş Pan. "Bana itaat edeceğine söz vermiştin," unutma da der. Durur Ofelya. Kardeşine bakar. Pan'a bakar, ay ülkesindeki annesini ve babasını düşünür ve yüzbaşıyı düşünür. "Vermem", der. 


Birden gözleri kararı Ofelya'nın. Ne kadar zaman geçmiş bilmez uyanır. Sarı ışıklar altında tavanı uzun ağaçlar kadar uğultulu bir salonda açar gözlerini. Annesi, babası ordadır ve ona gülümsemektedir. Küçük melekler kulaklarında, hoşgeldiniz prensesimiz diyorlardı...

Orjinal ismi: Pan's Labyrinth
Yönemen; Guillermo del Toro,
İspanya, 2006
                                                                                                                                                                          *B.C.10,0000 filminden

29 Ocak 2016

İnsan Ömrü Gerçeği Bulacak Kadar Uzun Değildir: "Kızıl Tepe"

Renkli ama kasvetli, gizemli ama belirgin, ürkütücü ama baş edilebilir... Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro'nun orjinal ismiyle Crimson Peak, Kızıl Tepe olarak Türkçe'ye çevrilen filmi için söylenebilecek bir kaç kelime var ise, bunlardır. Dönemini harika yansıtmış denir ya bazı filmler için,
oysa hangi izleyici o dönemi karşılaştırma öngörüsüne sahip olabilir ki? Yine de aynı şeyi söyleyeceğim; bu film, dönemini yansıtması bakımından; kostümler, dış mekanlar, iç mekanlar gibi, makyaj, uzun düz saçlar, kullanılan günlük malzemeler,  sizi olduğu gibi içine alıyor.


Ensest, bu filmde olduğu gibi pek çok sanat dalında anormallik, sapıklık, rahatsızlık olarak kullanılıyor. Sanatın kaynağı olan hayat içinde ise hiç tahmin etmediğimiz kadar yaygın. Be bir gün insan ırkının çoğalmaya devam etmesi için "anormallik" kültüründen de çıkarılacağına inanıyorum, öyle başlamadı mı ki.


Aşk var bu filmde de.  Aşk için yapılanlar, yapılmaktan vazgeçilenler, katlanılanlar, aşka sığınanlar, sığınarak kaybolanlar. Guillermo del Toro'nun izlediğim bir önceki filmi Pan'in Labirenti'ne bakınca, ondan sonra görselliğini artırmış ama konulara yaklaşımı değişmemiş diyebiliriz. Benim çok sevdiğim bir yaklaşımı var; masalsı ama aslen hayatın kendisi olan küçük gerçeklerin ve detayların hikayesi... Yaşamımızdaki anların göreceliliğini, kimi zaman ağladıklarımızın bir zaman sonra güldüğümüz, bizi dünyamızdan edenlerin gün olup unutuluverdiğini, kendilerinin dahi farkında olmadıkları kimilerini zihnimizin bir yerinde taşıdığımızı düşünürsek, hatta dış dünyamızın gerçekliğinin bile tartışıldığını düşünürsek kimi zaman, bizim yaşamımıza yüklediğimiz anlamların, çok uzun gelen anların ve onların hikayelerinin aslında sandığımızdan daha önemli olduğunu anlayabiliriz sanırım.


Böyle bir film değil Kızıl Tepe, yanlış anlaşılmasın. Ama güzel bir film.

Yalnız, bir kadın hem esmer, hem sarışın hem de kızıl bu kadar güzel olabilir mi, pes doğrusu. Bir de o gözlüklere bittim!